18 Temmuz 2017 Salı

KABAK İLE KAVAK AĞACI



Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. 
Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. 
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş 
ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. 
Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa;
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak. 
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında 
kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye,
soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin? 
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

9 Temmuz 2017 Pazar

ÖYLE ANLAR VARKİ TUTUNACAK DAL KALMAZ


Marquez, Dostoyevski, Gogol, Yaşar Kemal gibi anlatıcıların yazdıkları sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık. 
Okuduğumuz roman ve  öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir.
Lakin "teslimiyet"karanlığa hapsolmaktır. 
Birey karanlığa hapsolmamalıdır. 
Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer.
Dayanılmayacak acıları çeker. 
Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. 
Lakin "balyoz etkisini"  etkisiz hale getirmek yine ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. 
Tutunulacak dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.
Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. 
Etraftaki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. 
O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı asla pes edilmemelidir.

Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

Bir Çin atasözü, "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" der.
Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyük gölgelerinin oluşmasını önlemek gerekir.
Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen, kaybettiklerimize rağmen dik durmaktan geçer.

7 Temmuz 2017 Cuma

VALLAHİ LAZİM SEN GENE BİLDİĞİN GİBİ İÇ


Hepsinin de hikayesi aynı. Birinin yaşamı diğerinden farklı değil. 
Genelde hayvansal ürünleri ve dağlarda toplanan otları yediklerini söylüyor Allahverdi amca.
Söylenenleri başıyla onaylıyor Kudret amca. “Çünkü” diyor “yiyecek başka bir şeyimiz yok”
Kahvede ilk dikkatimizi çeken çayı çok fazla içmeleri oldu.
Sorduğumuzda, “bizler alışmışız” dediler gülerek. “Soğuk havalarda çok çay içeriz. İçimizi anca ısıtır.”
Çayı kıtlama dedikleri yöntemle içtiklerini söylediler. Çay şekerini bardağa atıp çayın içinde eritme yerine şekeri, dillerinin kenarına yerleştiriyorlar. Bir kesme şekerle beş altı bardak çay içiyorlar böylece. Calada kaldığımız sürece ne ben ne de Meriç bir türlü alışamadık kıtlama çay içmeye.
Hamza dayı ak düşmüş sakalını elleriyle sıvazlayıp anlatmaya başladı, o kısacık dinlenme anında.
“Bakın hocalar” dedi gülümseyerek. Biz de meşhurdur “kıtlama” çay içmek.
Kaşlarımızı çatıp, dudaklarımızdaki gülücüğü gizlemeye çalışarak dinlemeye başladık Hamza dayıyı.
“Zamanın birinde“ diye başladı anlatmaya.
“Zamanın birinde Erzurum köylüklerinde bir tanıdığının yanına gelen misafire çay ikram ederler. Adam ne bilsin. Ortaya konan şeker tabağından iki şekeri alıp çay bardağına atar.”
“Eee” diye gülmeye başladı Binali Karadağ.
Hamza dayı bu. Zamanın acımasızlığına yıllarca dayanmış da “ah” dememiş.
Kahveci Binali’ye dönüp  “Bizim insanımız budur işte. Dinlemesini bir türlü öğrenemez!”
Binali mahcup gözlerini indirdi yere.
Hamza dayı devamla;
“Ev sahibi sesini, çıkarmaz misafire. İkinci çay doldurulur bardağa. Adam yine tam iki şekeri bardağa atacakken, ev sahibi adamın bileğinden yakalar.”
“Dur" der hışımla adama.
"Adam şaşkın kalakalır bir anda."
“Valla gardaş” der ev sahibi misafirine. “Bizim burada çay bardağına şeker atıp karıştırmazlar. Çayı senin içtiğin gibi içmezler. Bak göstereyim sana  diyerek şeker tabağından aldığı bir şekeri dilinin altına yerleştirir. Sonra da çayını yudumlar. Adam dikkatlice ev sahibinin yaptıklarına bakar."
“Olur” der. ”Madem öyle ben de sizin gibi yapayım bari”.
"Adam başlar çayını içmeye. Bir yudum çay bir şeker, bir yudum çay bir şekerle çayını içer. Ev sahibi iyice sinirlenir, kızarır bozarır. Çay tabağında şeker gitti gider derken. Üçüncü bardak çay gelir. Adam tam şekere uzanacakken, yine adamın bileğine yapışır ev sahibi.”
“Adamcağız şaşkınlıkla ‘ne oldu gene’ der.”
Ev sahibi gülerek “vallahi lazim” der. “Sen gene bildiğin gibi iç.”

Hamza dayının anlatımına kahvede bulunanlar hep birlikte güldük. Böylece Calada çay içmenin de adabını çaktırmadan bize anlatmış oldu Hamza dayı.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

SENİN ALIN TERİNDEN

Emperyalizm ve Kapitalizm 
Senin alın terinden,
kanından,
canından besleniyor
Ucuz iş gücü,
örgütsüzlük,
iptidai çalışma koşulları
ve sonrasında yetersiz iş güvenliği
Nuh nebiden kalma beşer öğüten,
yakıp kavuran,
kolunu koparan,
sakat bırakan fabrikalar
Birer komut butonu ile havalanan,
yok eden savaş makineleri
Kabirlere mekân olacak
toprak parçası üzerinde
ölümün en hızlı manevralarını yapan kurşunlar,
şarapnel parçaları
Toprağa düşen cansız bedenler
Sönen ve söndürülen umutlar…
Vahşet, dehşet ve şiddet…
Afganistan'da,
Afrika kırsalında,
Irak'ta,
Suriye'de
Yemen'de…
Kozmik gökyüzünün altındaki tertemiz,
berrak sular
ve tatlı dağ esintilerinin uçuştuğu madenler…
Yer altı
ve yer üstü zenginlik kaynakları…
Çağlar boyunca sömürülen…
Günbatımı
ve gündoğumunun
yüzlerine vuran renklerini
ve tonlarını yansıtan işçiler,
köylüler,
kadınlar
ve çocuklar…
Bir iş bir ekmek,
Bir ekmek bir insan,
Bir insan bir aile,
Bir aile bir toplum anlayışı ile
Çökmekte olan kâbustan
uzak durmaya çalışanlar…
Ahtapot gibi kolları ile
dünyayı sarmalamaya çalışan emperyalizm…
Bitip tükenmek bilmeyen iştahı ile kapitalizm…
İşte iki kâbus...
Irak, Suriye, Yemen, Afrika halklarının sırtında
boza pişirmeye çalışan
savaş makineleri...
Afgan halkının uzun yıllar boyunca
içinde bulunduğu savaşı
ve zor yaşam koşullarını
bir türlü barış ve huzura kavuşturamayanlar...
Robotlaşma yolunda ilerleyen savaş baronları
İşte emperyalizm
ve kapitalizmin
dünyanın yoksul
ve gelişmekte olan ülkelerine
biçip giydirmeye çalıştığı gömlek
Ahmet’in,
Mahmut'un,
Hekim'in, 
Mario’nun, 
Frederick’in önemli olmadığı,
çıkarın gözetildiği emperyal yaklaşımlar...
   



13 Haziran 2017 Salı

RENKSİZ BİR ŞAFAKTA...


Siz, o, ben ve biz yani hepimiz 
bir şeyler diktik, ektik, yeşertmeye çalıştık umutla 
bugünün ve yarının yüreklerine, çocuklarına umut olsun; 
çiçekler solmasın, 
bahçeler kurumasın diye
bozkırın ortasında, 
ormanların gölgesinde, 
rüzgârın sesinde, 
dağ havasının vazgeçilmezliğinde, 
çölün gizeminde, 
suyun serinliğinde 
ve toprağın doğurganlığında aradık yaşamayı, 
özgürlüğü…
kimimizin adı Ahmet’ti kimimizin Albert, kimimizin Hekim…
ama hep vardık 
ve hep olacağız bir yerlerde…
günbatımının renklerini kuşanmış bulutları seyredeceğiz yaylalarda 
rüzgârları köpüklü dalgalara dönüştüren baş döndürücü ormanın kıyısında 
soluk renkli yılkı atlarının özgürlüğe koşuşlarını  
belki biraz yağmur 
ve arada biraz dolu çarpacak yüzümüze 
renksiz bir şafakta ısınmak için, 
atlar misali ayaklarımızı yere vururken, 
buzla kaplı bir sırtta 
ve dik bir vadinin hemen kıyısında 
ufka doğru uzayıp giden 
ve karın örttüğü gri tarlaları 
ya da buz kesmiş nehirleri seyrediyor olacağız daima…

12.06.2017/H.Güzel

24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

BUNDAN 22 YIL ÖNCE KATLEDİLEN KARDEŞİMİN ANISINA

 Milli eğitim camiasında istenmeyen münferit durumlar devam ede dursun, o tarihlerde düşüncelerine değer verdiğim Mehmet amcanın, Recep ve diğerlerinin yaşadıkları ve hatta geçmişte yaşadıkları sorunlar ve acılar gün içindeki sohbetlerde kendi aramızda dile geliyordu. Bunlardan biride Recep ve ailesinin yaşadığı, acısı yıllar geçse de yürekleri dağlamaya devam eden olaydı.
Recep’in anlatmaya takatinin bile yetmediği olayı Mehmet amcadan dinlemiş bir insan olarak ailenin yaşadığı acıyı yüreğimde hissetmiştim. Mehmet amca ile kahvenin önündeki çınar ağacının altında oturmuş hem kahveci Muzaffer’in tavşankanı çayını yudumluyor hem de laflıyorduk. Ilık bir akşamdı. Havada gri bulutlar vardı.
“Mehmet amca Recep bu aralar görünmüyor, hasta filan olmasın.”
Mehmet amca kısık bir sesle:
“Yok, be hocam hasta filan değil. Kardeşinin ölümü nedeniyle her yıl mezarın başında Kuran okuturlar. Sanırım bu ara onunla meşgul.”
Recep’in kardeşinin ölümünü duymuş lakin olayı etraflıca dinlememiştim o güne kadar. Tedirgin ve ürkek bir şekilde olayı anlatmasını istedim Mehmet amcadan. Bakışlarındaki kararsızlığı içindeki acının etkisiyle yenen Mehmet amca:
“Acı bir olay hocam nesini anlatayım ki” diye iç geçirdi. Mehmet amcayı az çok tanıyordum. Anlat dediğim anda duyduğu acı gözlerinden okunuyordu. İyice meraklanmıştım.
“Hele bir anlat Mehmet amca” diye üsteledim.
Dudakları yüksek dereceli bir hararetin vücudunu yalayıp geçişiyle kuruyan Mehmet amca önce yutkundu. Kırık bir hissiyat, yorgun bir yürekle anlatmaya başladı.
“Peki, hocam” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Dinle o zaman.” :
[…Yaz sonuna doğru bir sabah. Recep’in kardeşi Burhan kasabada anne ve babasıyla birlikte sürünün içinden, gözü kara besili bir koyun seçip, ağılın önündeki çınar ağacının altına serili muşambanın üzerine götürdü. O gün kurban bayramıydı. Receple kardeşi Burhan sabah erkenden kalkmışlar bayram namazı sonrasında kurbanlıklarını kesmek için evlerine pek de uzak olmayan ağıla gelmişlerdi. Anne ve babada yanlarındaydı. Kurban kesimini insanların hayvanlara olan saygısı çerçevesinde usulüne uygun olarak Recep yapıyordu. Kurban kesimine verilen önem aynı zamanda kişinin karakterinin de ölçüsü sayılıyordu çünkü.
Mekan, kasaba da Receplerin evlerinin önü. Ağılları ile evleri arasındaki mesafe beş on adım. Etrafta diğer evler. Kimisi betonarme, kimisi kerpiç. Kerpiç binaların sıvaları dökülmüş. Hepsi aynı model. Az ilerde hayvanların topluca sulandığı çeşme ve genişçe bir alan. Ağılın önündeki çınar ağacının dalları geniş bir alanı kaplıyor. Yılların tanıklığını yaptığı koca gövdesinden belli. Dualarla kurban kesiliyor. Usulüne uygun parçalara ayrılıp dağıtılacak kısım özenle ayrılıyor. Kurban derisi Türk Hava Kurumu yetkililerine verilmek üzere tuzlanıp bir kenara bırakılıyor.
Burhan ise hiç konuşmadan, başı yerde, Recep’e bakmadan kesilen kurbanı sessizce izliyordu. Hayvanları çok severdi. Çınarın altında yanında duran annesinin elini tuttu bir süre.
“Boğuluyorum” diye fısıldadı. “Yüreğim sıkışıyor”.
Annesi korkuyla oğlunun eline sıkıca sarıldı.
“Oğlum neden?” diyerek sonsuz bir kederle oğlunun yüzüne baktı. Oğlunun hayvanlara olan sevgisini yakından biliyordu. Belli ki Burhan kesilen kara gözlüsüne kıyamıyordu. Sesini de çıkaramıyordu.
“Kara gözlüm bir daha dönmemek üzere ayrıldı ya” diyebildi duyulur duyulmaz bir sesle.
Annesinin içi burkuldu o an. Sürünün içinden kara gözlü besili koyun seçildiğinde oğlunun tepkisizliğini sezmişti. Burhan sanki bir sis bulutunun gerisinde hayal meyal görünüyordu. Hüzün içinde sürünün ortasında dolanıp duruyordu. Kim bilir o an neler düşünüyordu. Şaşkın olduğu sessizliğinden belliydi. Lakin kurban bayramında kurban kesilmesi gerektiğine de inanıyordu. Çok şükür durumları iyiydi çünkü.
“Oğlum biliyorsun ki kurban dinimizce hali vakti yerinde olanların yapması gereken bir ibadet. Hem sürüde ne çok kara gözlü var baksana. Bu nedenle bizi suçlama, kendini üzme.”
Burhan annesinin ne söylediğinin pek farkında olmadan:
“Biliyorum. Yalnızca kıyamıyorum işte!” diye cevap verdi. Kardeşi Recep’e yardım etmeye başladı.
Sabah erkenden annesi, daha önceleri çocuklarının hiç açık olarak görmediği işlemeli çeyiz sandığını açtı. Anadolu’da çeyiz sandığının ayrı bir önemi vardı. Bayramlık giysiler, el emeği göz nuru işlemeli danteller, oyalar bu sandıkta saklanırdı.
Anaları da o gün çeyiz sandığını açmış, daha giysilerini giymelerine fırsat vermeden sandıkta yeni ve hiç giyilmemiş elbiseleri çıkarmıştı. Sandıkta pijamadan pantolona, ceketten gömleğe, kazağa kadar çeşitli giysiler vardı. Anaları oğullarının meraklı bakışları arasında içlerinden özenle ütülenip katlanmış pantolon ve gömlekleri çıkardı. Birini Recep’e diğerini de Burhan’a uzattı. Babaları az ilerde sessizce olan biteni izliyordu. Ona da bir pantolonla bir de gömlek verdi. Baba ve oğullar yarı şaşkın hareketlerini dikkatle izledikleri evin anasına teşekkür ettiler. Giymek için diğer odaya çekildiklerinde sandığın büyük bir dikkatle kilitlendiğini duydular.
Ana sandıkta titizlikle sakladığı giysileri o gün hem kocasına hem de oğullarına vermişti. Mutluydu. Çocuklar ve baba da. Burhan bir yandan bunları düşünüyor, bir yandan da kardeşine yardım ediyordu.
İki kardeş her daim iyi anlaşırlar, neşeli oyunlar oynayıp şakalaşırlardı. Birbirlerini kırdıkları görülmezdi. Recep kardeşinin üzerine titrerdi. Onun zarar görmesine müsaade etmez, korur kollardı.
Tek katlı, sıvaları yer yer dökülmeye başlamış evlerinin yanında Süloların, Bodurların, Koçların, Kel Alilerin evleri vardı. Orta yerde mal ve davarların sulandığı, oldukça geniş bir alanda çeşme akıp duruyordu. Recep’in nişanlısı Fadimelerin evleri ise biraz daha uzaktı. Recep henüz evli değildi. Düğünü sonbahara harman sonuna yapacaklardı. Söz kesimi öyleydi.
Sülolarla pek anlaşamazdı iki kardeş. Budak Mehmet kalleşin tekiydi. Zorunlu olmadıkça gidip gelmezler, konuşmazlar, sadece selamlaşırlardı. Gizli bir anlaşmazlık yıllardır iki aile arasında sürüp giderdi. Recepleri çekemezlerdi her nedense. Budak Mehmet Receple yan yana gelmekten her daim kaçınırdı.
Burhan henüz daha çok gençti. Ağabeyi Recep’in nişanlanmasına en çok o sevinmişti. Çünkü diyordu “yakında yeğenlerimi seveceğim”.
Mert ve yiğit çocuktu. Neşeyle ve şefkatle konuşurdu. Yeri geldiğinde çekinmeden lafı gediğine koymasını bilirdi. Altay’la sıkı dosttu. Tıpkı Recep gibi o da Altay’ı sever sayardı, güvenirdi. Doğa tutkusu yanında hayvan sevgisi de fazlaydı. Her gün sürüyü sular, ağılların bakımını yapardı. Her zaman güçlüydü. Az konuşurdu. Saçlarını her daim kısa tutar, özenle tarardı. Gözleri kahverengi ve güleçti. Çok az kaşlarını çattığına şahit olunurdu.
 Baba sıklıkla sürüyü otlatmak için dağa giderdi. Babasının en büyük yardımcısıydı. Daha çocukken bir gün babasıyla birlikte dağa gitmişti. Efil efil esen kuzey rüzgârına dönüp kollarını açmış ve temiz havayı ciğerlerine çekmişti. Daha o günlerde doğaya olan tutkusu belliydi. O gün aniden gök gürlemiş, babası gülerek onu sımsıkı dizlerinin arasında tutmuş ve:
“Korkma bu her zaman olur. Hava da siyah bulutlar toplanır, kırlangıçlar sağa sola kanat çırpmaya, rüzgâr sert esmeye başlarsa bu durumlarda bil ki yağmur yağacak. Korkacak bir şey yok!” demişti.
Ağabeyi ile kırlara gider, üzüm bağları ve kır çiçekleri arasında koştururdu. Kuru dere vadisinin her iki yamacı granit kayalardan oluşuyordu. Dere yıllar önce meydana gelen Gediz depremi sonrasında bir daha akmamıştı. Kayaların ve dere kenarındaki çakıl taşlarının arasında kök salan otlar, çiçekler ve ağaçlar ise büyümeye devam etti. Dere yatağının kenarına her gidişinde terk edilmiş değirmeni mutlaka ziyaret eder tepedeki leylek yuvasını hayranlıkla seyrederdi.
Yüreği insanlık sevgisiyle dolu, mert ve doğru sözlü, yalanı öğrenmemiş olan Burhan ailenin sondan ikinci çocuğuydu. Kendinden küçük bir de kız kardeşi vardı. Kız kardeşini çok severdi. Kırsala çalışmaya gittiklerinde kız kardeşinin yanlarında gelmesine razı olmazdı. Yakıcı güneş altında yorulmasına üzülürdü. Bu durum onun aileye ve kardeşlerine ne kadar düşkün olduğunun belirtisiydi. Evde pek oturmaz, dışarının sihirli havası onu kendisine çekerdi. Evde olduğu zamanlarda kerpiç duvarlar arasına sıkışmış bahçeye iner, ağaçlara ve sonra dallarındaki kuşlara bakar dalar giderdi. Bahçede kendi eliyle diktiği çınar ağacının dibine her sabah su döker, etrafını temizlerdi.
Bahçenin bir köşesinde üzüm asması vardı. Asmadaki salkımların olgunlaşmasının ahengine kendini kaptırırdı. Bahçenin uzak köşesinde anasının civcivleri büyüttüğü kümesin yanına gider yemlerini ve sularını verirdi. Bahçe içerisinde sıkıntılarını gideremeyince sokağa yönelir, kahvelerin oraya gelir, çınar ağaçlarının gölgesinde bir sandalyeye oturur ve Recep’le Altay’ın olmaması halinde sessizce gelmelerini beklerdi. Mehmet amca ise en büyük öğretmenleriydi. Çok sevdikleri okul müdürü de yanlarına geldiğinde okey oynarlar, Burhan sessizce ve ilgiyle hem oyunu hem de konuşmaları izlerdi.
Mehmet amca hayata ve yaşama dair bildiği ne varsa anlatır, öğüt verir, her koşulda mert ve doğru sözlü olmalarını; yoksula ve kimsesize yardım etmelerini söylerdi.
“İnsanoğlu çakırdikenleri arasında açmış gelincik gibidir. Gelincik çakırdikenine nasıl alışıyor, birlikte yaşamaya çalışıyorsa, bizlerde aykırı insanların arasında davranışımızı dizayn edip sorunsuzca yaşamaya çalışmalıyız” derdi.
Ne kadar da haklıydı Mehmet amca.
 Doğada vahşi yaşam kendi mecrasında devam eder. Kurt ile kuzu, aslan ile ceylan, diken ile gül hep bir arada yaşar, var olur. Güçlü ya da baskın olan güçsüzü kendi varlığının devamı için yok eder. Böylece kendi varlığının ve soyunun devamını sağlar.
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik “düşünebilme” yetisine sahip olmasıdır. Bu bağlamda çakırdikeni ile yan yana yaşam alanı bulan gelinciğin var olma mücadelesi elbette insan yaşamından farklıdır. İnsanoğlu güçlü ise güçsüzü ezer, kendi yönetimine alır. Zalim kralın güçsüz halka yaptığı gibi.
Lakin iyi ile kötü her daim yan yana olmuştur, olacaktır. Bunu değiştirmenin olasılığı neredeyse yaşam alanımızda yok denecek kadar azdır. İnsanın bir yanı zalimdir. Ben merkezlidir her daim. İyileri bir yere kötüleri de diğer yere toplama lüksümüz olmadığına göre, iyilerle kötüler olarak kategorize ettiğimiz grupları ya da bireyleri bir arada yaşatmanın, sorunları en aza indirmenin çaresini aramalı ve bulmalıyız. Sanırım Mehmet amcanın anlatmak istediği buydu.
O gün kurban kesilmiş, eş dost ziyaret edilmişti. Havada bir dinginlik vardı. Burhan, kurban kesilirken içinde bulunduğu kasvetli duygulardan kurtulmuş, gençliğin verdiği heyecanla arkadaşlarıyla gezmeye, şakalaşmaya başlamıştı. Kimilerinin genç yaşta yorgun, isteksiz ve sevgisiz oluşlarının aksine; yaşam doluydu, doğayı ve insanları seviyordu. Duygu yüklü bir iç dünyası vardı. Bu duygusal yoğunluk günün her anında, her davranışında gözlenebiliyordu.
Babası “oğlum akşamüzeri koyunları ve kuzuları çeşmede sulamayı ihmal etme!” demişti. Hoş babası demese bile Burhan’ın aklındaydı zaten. Evleri ve ağılları çeşmeye uzak sayılmazdı. Gün boyu anası kurbanlıkla uğraşmış, bir yandan da bayrama gelenlerle ilgilenmişti. Ağabeyi Recep ise Altaylarla birlikte çoktan kasaba içinde kaybolmuştu.
Anasının büyük bir çaydanlığı vardı. Burhan ocakta yanan ateşin üzerinde çay demleyip içmeyi severdi. Hele de anasının büyük çaydanlığında suyun fokur fokur kaynaması hoşuna giderdi. Anasının ocağı yakıp kurban eti pişirmesi sonrasında kendine çay ziyafeti çekmek için çaydanlığı ocağa sürdü. Yalın ve sevgi dolu gözlerle yanan ateşin karşısına bağdaş kurup oturdu. Alevler büyük bir iştahla bacaya doğru yükseliyordu. Anası az ilerde işini yapıyor, bir yandan da oğlunu meraklı bakışlarla, garip bir gururla seyrediyordu. Çaydanlığı ocağa koyduktan sonra anasına baktı. “Ana çay demliyorum. Sende içer misin?” diye sordu. Anası büyük bir şefkatle ve gururla oğluna bakıp “sen demlersin de ben hiç içmez miyim oğul” diye sitem etti.
Anası zoru severdi, evlatlarının üzerine titrerdi. Mert kadındı. Paylaşmayı severdi. İlkokul üçe kadar okumuştu. Küçüklüğünde de akıllı bir kızdı. Okumanın önemini bilirdi. Evlatlarının da okumasını çok istemişti. Babası onu erken yaşta evlendirmişti. Çalışmayı, kimseye muhtaç olmamayı ilke edinmişti. Oğullarına ve kızlarına verdiği öğüt de bu yönde olmuştu.
“Çalışın, hayatta kimseye muhtaç olmamaya bakın. Gereksiz yere masraf yapmaktan, tembellikten kaçının. Komşu hakkını gözetin, muhtaç olana yardımdan çekinmeyin, doğru olun, yalan söylemeyin”
 Burhan anasının mücadeleci olduğunu bilirdi. Yemek yemeye, bir yudum çay içmeye zamanı olmazdı. Sabah erkenden kalkar işleri yoluna koyardı. Daha sonra kendilerini uyandırır, “tembeller hala mı yatıyorsunuz, gün kuşluk oldu “ diye söylenirdi.
Ocağın başına iki bardak koydu, çay şekerini yerinden aldı getirdi. Ateşe iyice sokulup suyun fokurdamasını dinledi bir süre. Sonra anasına seslendi:
“Ana çay hazır, gel artık. Kalan işini sonra yaparsın.”
“Tamam, oğul geliyorum. Sen bardakları doldura koy.”
Ana işini bırakıp ocağın başına Burhan’ın yanına oturdu.
“Acıktın mı oğul?”
“Yok, be ana. Az sonra koyunları, kuzuları meydana götüreceğim. Akşam yaklaşıyor” dedi.
Yerinden kalktı, koyunları ağıldan çıkarmak için eline ince uzun çubuğunu aldı. Evden çıkarken anasına sevgiyle baktı. Anası akşam olmadan işleri bitirmenin telaşındaydı. Az ilerdeki ağılın kapısını açıp koyunları ve kuzuları serbest bıraktı. Kapı açılır açılmaz bir kısmı hışımla kendini dışarı attı. Belli ki ağılın bunaltıcı havasından kurtulmak istiyorlardı. Burhan bu duruma gülümsedi. Kalanları da kendisi çıkardı. Öyle ya her yerde bir çalışkanlar vardı bir de tembeller. Kalanlar ikinci sınıfı temsil ediyorlar diye geçirdi içinden.
Budak Mehmet ve kardeşi de koyunlarını çıkarmıştı. Diğer birkaç komşuda. Çeşmenin etrafında geniş ve kısa otlarla kaplı geniş bir alan vardı. Yalaklarda koyun ve kuzularını sulayanlar etrafta uygun bir boş alana gidiyorlardı. Lakin yine de sağa sola koşuşturan kuzular komşu sürüye karışabiliyordu. Bu gayet doğal bir şeydi. Hayvan bu dur demekle anlamaz ki. Burhanda kendi koyun ve kuzularını suladıktan sonra boş bir alana götürdü. Bayram olması nedeniyle herkes kasabadaydı. Diğer günler çeşmenin başında olmayanlar, kahvelerde olmayanlar, bir bakıma kırda, tarlada işini bırakıp evde kalmışlardı. Bu durum kasabayı canlandırmıştı.
Burhan şaşkın şaşkın etrafa bakınıyor, kalabalığa göz gezdiriyordu. Bayramlaşanlar, sağa sola koşuşturan çocuklar, bayram ziyaretinin telaşıyla hızlı hızlı yürüyenler dikkati çekiyordu. Bir kuş sürüsü havalandı az ilerde. Bir baykuşun sesi uzun süre kesilmedi. Bir kadın eve gelmesi için çocuğuna bağırdı. Koyunların yeşil ot ve çiçeklerle karınlarını doyurma telaşını seyretti bir süre.
Hem etrafı izliyor hem de düşünüyordu. Yaşam savaşı nasırlı bir el ve kavruk bir yüz çizmişti insanlarda. Üstte yok başta yok. Ayaklar yarı çıplak, çoğunluğunda cızlavet lastik ayakkabı. Yaşam savaşı zorluydu. Ya kendi toprağında çalışırsın ya ırgatsın ya da mevsimlik işçi. Toprakla uğraşmak bir yana, yoksulluk insanları zamanından önce yıpratıyordu. Henüz otuzunda olan, ellisinde gösteriyordu. Örneğin Mehmet amca yılların birikimi ile hayat mücadelesine devam ediyordu. Burhan’ın babası da Mehmet amcadan farklı bir yaşam sürmemişti, sürmüyordu. Anası iki oğul verdikten sonra bir de kızım olsun demişti. Burhan’da küçük kız kardeşini her daim korumuştu. Yoksuldular, varlıkları birkaç koyun ve kuzu, bir iki parça tarla, kıraç toprak, verimsiz.
 Bu zorluklara rağmen anası da babası da çok çalışırdı. Yeri gelir ırgatlık yaparlardı. Ürünlerini kendileri hasat ederdi. Ürün fazlası olan yıllarda fazla kısım satılır ihtiyaçlar alınırdı. Karakış bastırdığında çarşı pazara sık gidip gelme olanağı olmadığı için yazdan çuval çuval patates, soğan; yeteri kadar çay ve şeker alınırdı. Alınan patates ve kuru soğanlar da donmasın diye samanların içine gömülürdü. Saman patates ve soğanları soğuktan ve dondan korurdu.
Akşam güneşi insan yüreğiyle insafsız bir savaşa girmiş çınar ve çam ağaçlarının gölgelerini dize getirmişti. Ufukta belirmeye başlayan kızıllık dalga dalga gök kubbeye yayılmanın telaşındaydı. Havanın serinlemesiyle kımıldamaya başlayan yapraklar, kanat çırpan kelebeklerin inip kalkışıyla renklenmişti. Bu anı tüm gücüyle ciğerlerine çeken Burhan’ın genç ve körpe göğsü sevinçle inip inip kalkıyordu. Elleri kusursuz ve düzgündü. Gözlerinde gülümseme eksik olmazdı. Uzun boylu ve inceydi. Yanakları yaz güneşinin kavuruculuğundan nasibini almıştı. Duruşu ve bakışları insan sevgisini yüreğinde duyumsadığını gösteriyordu. Bayramlık giysileri o gün ona pek yakışmıştı. Gömleğinin uzun kollarını yukarı doğru kıvırmış, eline ince bir çubuk almıştı.
Ellerini arkasına kavuşturmuş, başı dik, bakışları geniş alanda otlayan koyun ve kuzularındaydı. Yan tarafta Budak Mehmet ve kardeşinin sürüsü vardı. Budak Mehmet’in kalleşliğini bilirdi. Çıkarcı ve nankör bir karaktere sahipti. Muhtaca yardım etmeyi sevmez, çalışsınlar derdi. Gün ışığına pek yakın olmayan yüreği her zaman yosunluydu. Önsel olarak kabul ettiği sorunları önemsemez, kafasında yarattığı algı çerçevesinde değerlendirir, yargılar, kendisine ters düşen görüşler oluştuğunda; acaba yanlışlık, yanılgı, gariplik bende mi diye sorgulamak gereğini duymazdı. Kavrayamadığı gelişmelerin üzerinde durmak ona göre değildi. Haksızlıkları daima başkalarının yaptığını düşünür, kendisini önemser, diğerlerini parya olarak görürdü. Olan biteni irdelemez, gelişmeler çıkarına uygunsa gözü kapalı kabullenirdi.
Kalleş insanların yürekleri vücutlarına korku ve acımasızlık pompalar. Korkuyu duyumsadılar mı o an ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini kestirmek olanaksızdır. Patlamaya hazır serseri bir mayından farkları yoktur.
Budaklarla ne kardeşi Recep ne kendisi anlaşamazdı. Çok eskiye dayanan bir anlaşmazlık nedeniyle aralarında gizli bir çekişme vardı. Ne yazık ki bu durum iki aile arasında tahribata sebep olmuştu. Yaşanan tahribat korkuyu beslemişti. Korku da şiddeti. Sonuçta ise güvensizlik, ayrışma, umutsuzluk ve ötekileştirme yüreklere yerleşmişti.
 Budak alanda bulunan sürüsünün yanında bazen hızlı bezen yavaş adımlarla yürüyordu, ama öyle dosdoğru bir yürüyüş değildi bu, zikzaklar çizerek yürüyordu.
Bazen diğer sürünün koyunlarını elindeki değnekle kovalıyor, bazen de değneğine dayanarak parmaklarını iyice sarartmış sigaradan derin nefesler çekiyordu.
Hiçbir şey düşünmediği yüzünden belliydi.
Kemerli burnunun üzerinden batan güneşin ışıklarına öylece bakıyordu.
Kardeşi Hasan ise elinde av tüfeği ile sürünün diğer ucunda nöbetteydi. Sessiz ve dingin bir hali vardı. Ara sıra alnına düşen saçlarını eliyle düzeltiyor ve etrafa bakıyordu. Sonrasında isteksizce ağırlaşan göz kapaklarını kaldırdı, kavruk çehresiyle uyumlu, yorgun ve neşesiz duruşuyla gölge ve ışık oyunlarının alacalaştırdığı alanda bakışlarını gezdirdi. Sürüyü kolaçan etti. Burhan’ın iki küçük kuzusunun kendi sürüsündeki koyunlar arasında dolaştığını fark etti.  Kol yenlerini çabucak sıvadı, tüfeğinin dipçiğini kuzulara vurmak üzere hazır hale getirdikten sonra yerinden fırladı. Elindeki av tüfeğinin ağır dipçiğiyle yaptığı vuruşların çıkardığı sesler etraftakilerde ve Burhan üzerinde korkunç bir etki yaptı. Darbeyi alan kuzular önce yere kapaklanmış, sonra neye uğradıklarını algılama fırsatı bulamadan can havliyle Hasan’dan uzaklaşmışlardı.
Akşamın alacakaranlığında güneşin ısıtan esintisi yerini mavi bir ışıltıya bırakmış, kırlangıçlar gruplar halinde kasabanın üzerinde kanat çırpmaya başlamıştı. Sokaklar tenhalaşmış, küçük çocuklar günün yorgunluğunun etkisiyle alışılmış bir akşamı karşılamak üzere evlerine gitmişlerdi.
Kasabanın büründüğü sessizliği bozacak, akşamın keyfini kaçıracak hareketlenme ise Hasan’ın kuzu harekâtıyla başlamıştı.
Önce bağırış çağırışlar duyuldu, sonrasında bir el silah sesi ortalığı çınlattı. Kırlangıçlar gökyüzünde mavi daireler çizerek uzaklaştılar. Koyun ve kuzular birbirine karıştı. Etraftaki çınar ve söğüt ağaçlarının dalları hareketlendi, sürüler halinde geceyi geçirmeye hazırlanan kuşlar tünedikleri dallarda çıkardıkları hışırtılarla havalandılar.
Hasan yüreğini kaplayan hırs ve kinin etkisiyle kendisine “kuzulara neden dipçikle vurduğunu” soran Burhan’a namlusunu doğrulttuğu tüfeğin tetiğine acımasızca basmış, çıkan saçmalar Burhan’ın şah damarını parçalamıştı.
Bağırış ve çağırışlar arasında kulakları tırmalayan silah sesi, kasabayı çevreleyen tepelerde yankılanıp artan bir yoğunlukta evlerin odalarında ve ağıllarda, meydanda duyuldu.
Şuursuzca atılan kurşunun hedef tahtasında son bulması gereken yolu insan bedeninde son bulmuştu. Hiç yok yere parmaklar tetiğe uzanmıştı. Şah damarı parçalanan Burhan oluk oluk akan kanın sıcaklığıyla ve duyduğu acının etkisiyle evlerine doğru koşmaya başladı. Vurulduğu an Budakların önünde yere düşmedi. Kaybolmakta olan mavi ışıltıya baktı. Oyunları yarıda kalan çocuklar isteksizce evlerine gidiyor, gün her saniye esintisini karanlığa bırakıyordu. Evlerinin önünde silah sesinin geldiği yöne seğirten anasını gördü.

 Anasına:
“Beni Süloların(Budakların) Hasan vurdu” diyerek yere yığıldı.
Ana gözbebeği oğlunun yere düşmesi karşısında şok olmuş, adeta söyleyeceği sözü çölde susuz kalmış ceylanın çaresizliği gibi söyleyememiş, oğlunun üzerine büyük bir acıyla kapanmıştı.
Ciğeri kör bir bıçakla dilim dilim doğranıyor, doğranan yere adeta tuz basılıyordu.
Yüreğinde hissettiği acının tarifi mümkün değildi.
Oğlunu kollarının arasına almış, koruma içgüdüsüyle telaş içinde feryat etmiş, boyun bölgesinde akmakta olan kanı durdurmak için fistanını adeta parçalamış, kopardığı bez parçasını oğlunun boynunda açılan kurşun deliğine tıkamıştı.
Lakin bu çaba bir fayda etmemiş, kan olanca hızıyla boşalmaya devam etmişti. Ananın feryatları arasında Burhan duyulur duyulmaz bir sesle:
“Ana, beni doktora yetiştirin” diyebilmişti.
Şuuru hala yerindeydi.
Acı tez duyulmuş, evlerinin önü mahşer gününe dönmüştü. Telaş ve çaresizlik içinde Recep ve baba gözyaşları içinde Burhan’ı ilçe hastanesine yetiştirmenin telaşındaydılar.
Karmaşa içinde feryatlar göğe yükseliyor, çökmekte olan karanlığa dalga dalga yayılıyordu.
Baba araba bulmanın telaşı ile feryat içindeydi.
Recep kardeşini yerde kanlar içinde yatarken görünce adeta çıldırmıştı. Eline aldığı odunla çeşmeye seğirtti. Çeşmenin etrafı ve alan çoktan boşalmış, koyun ve kuzular etrafta dolanıyordu.
Sülolar ortalıkta gözükmüyordu. Çoktan kaybolmuşlar, girdikleri inlerinde yüzleri kireç gibi korkudan titriyorlardı ihtimal.
Yüreğindeki acının yükü ile nereye gideceğini, katilleri nerede arayacağını bilemeyen Recep Süloların evlerine seğirtti. Ev iyice çökmekte olan karanlıkta bir hayalet sessizliğindeydi. Recep’in seslenmesine ne bir ses ne bir nefes cevap verdi.
“Dünyayı kafanıza göre kuramaz, yönlendiremez, işinize geldiği gibi davranamaz, kuralları kendiniz koyamazsınız” diye acıyla bağıran Recep taştan bir sükûtun karşısında hıçkırıklara boğuldu.
Sonra hıçkırıkları kesildi, boğazı sertleşti, dudakları kurudu; susuz topraklarda gezinen ceylanların yağmur görmemiş çatlak topraklarda kavrulması gibi yüreği kavruldu.
Tiksinerek baktı Süloların evlerine. Sustu. Titredi, yüzü birden değişti, alev saçan gözlerini etrafta gezdirdi. Bakışlarında korkunç bir öfke ve şaşkınlık vardı.
“Bugün sen yarın bir başkası bildiğini okur. Bugün feryat eden ben, yarın sen olursun. Ateşle barut barışmayan, yan yana gelemeyen iki düşmandır. Lakin bugün ateş sizsiniz. Yarın barut siz ateş bir başkası olur. Yüreğimizi yaktınız bir hiç uğruna” deyip hızla evlerinin önüne geldi.
Bu arada Burhan, bir araç ile ilçe devlet hastanesine gönderilmişti. Anası, öylesine dilsiz öylesine hareketsiz olan biteni boş gözlerle ve acı içinde izliyordu. Söz söyleyecek takati yoktu, parça parça kopan bir kaya parçası misali çaresiz kalmıştı.
Burhan arabanın içinde kanlar içindeki başını usulca anasının dizlerine koymuş, kaybolmakta olan bilinci ile mücadele içinde ara ara göz kapaklarını açıp kapamakta, anasının yanında olduğunu görünce rahatlamaktaydı.
Anası bir yandan oğlunun saçlarını okşuyor, bir yandan da şoföre yalvarırcasına:
 “Yavrum biraz daha hızlı” diyordu.
Sonra oğlunun arabanın içine akmakta olan kanını durdurmak için çırpınıyor lakin başaramıyordu.
Az evvel söylediğini unutup tekrar şoföre:
“Daha hızlı gidelim. Yol da ne kadar uzunmuş” diye bağırıyordu. Şoför feryat eden kadına derin bir üzüntü içinde:
 “Geldik ana. Az kaldı” diyerek teselli vermeye çalışıyor, elinden geldiğince arabayı hızlı sürüyordu.
Kâbus ve acı dolu saatler yaşanıyordu.
İlçenin soluk ışıkları görünmeye başladığında yol çizgileri hızla tükendi. Devlet hastanesinin önüne geldiklerinde dışarıda bir tek Allahın kulu yoktu. Arabadan hızla inen şoför içeriye koştu. Birkaç dakika sonra pek de acele olmayan hareketlerle hastabakıcılar ve bir hemşire sedyeyi arabaya yanaştırdı.
Burhan’ın akan kanı arabada göl oluşturmuştu. Anasının dizine yaslanmış, bilinci iyice kapanmakta olan Burhan’ı sedyeye aldılar.
Gırtlağında hırıltılar çıkaran Burhan anasına son bir gayretle baktı.
Bakışında büyük bir huzur vardı.
Sanırsın anasına ağlama diyordu.
Hastanenin acil kısmına alınan Burhan’ı muayene eden doktor:
“Şah damarı parçalanmış. Benim yapabileceğim bir şey yok. Çok da kan kaybetmiş. Ameliyat burada imkânsız. İl’de ki devlet hastanesine sevkini yapacağım”
Şoför:
“yol oldukça uzak. Yaklaşık yüz elli kilometre. Bari bir ambulans verin. Çocuk çok kan kaybetti. Burada kan yok mu? Çocuk kan kaybından hastaneye yetişemeden ölür” dediyse de ne ambulans verdiler ne de kan.
Ambulans şoförünün olmadığını söylediler.
Kan ise hiç yoktu.
Tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Acil bir durumda hastane yetkililerinin yaklaşımları karşısında içten içe isyan eden şoför:
 “Acele edin. Ne yapılacaksa bir an evvel yapılsın”
Doktor hastabakıcılara dönerek yavaş bir sesle:
 “Hastayı tekrar araca bindirin. Sarsılmaması için sıkıca bağlayın. Yapabileceğimiz başka bir şey yok”
Araca tekrar alınan Burhan’ın artık bilinci yerinde değildi. Başını anasının dizine göz kapaklarını bir daha açmamak üzere koymuştu.
Ana bir yandan artık akmayan, sızan kanını durdurmaya çalışarak şoföre olanca acısıyla yalvarıyordu:
“Güzel oğlum, arabayı çabuk sür. Ne olur yavrum. Sen de babasın. Senin de evladın var.”
Ağlamaktan göz kapakları şişmiş, göz pınarları kurumuş ananın yakarışları karşısında şoförün yüreği parçalanıyordu. Elinden geldiğince kararmış havada arabasını delice sürüyordu. Lakin yapacağı bir şey yoktu. Kuş olsa da bir an evvel hastaneye ulaşsaydı. Ama değildi işte. Bu kadar acı ve çaresizlik içinde kaldığını hatırlamıyordu.
 “Ana sık dişini yolu yarıladık sayılır. Tez zamanda hastaneye yetişiriz inşallah.” 
 “İnşallah güzel oğlum. Bak kan durdu. Eskisi gibi akmıyor artık.”
Kanın neden akmadığını şoför biliyordu. Biliyordu ki onca zaman akan kan artık Burhan’ın vücudunda kalmamıştı. Bunu kadına nasıl söyleye bilirdi ki? Dili kurudu, lal oldu, tek kelime etmedi. Edemedi.
Araba farının aydınlattığı yol çizgileri dışında etraf zifiri karanlıktı. Gökyüzü yer yer bulutlarla kaplıydı. Tüm dikkatini yola vermişti artık şoför. Tek amacı vardı. Bir an evvel hastaneye yetişmek. Burhan’ın anasının ağıtlarını duymaz olmuştu. Aradan ne kadar zaman geçti ayırdın da değildi artık. Lakin şehre yaklaştıklarını biliyordu.
Uzaktan gökyüzünün aydınlandığını fark etti. İşte dedi kendi kendine, şehir ışıklarının yansıması. Son bir gayretle gaza bastı. Şehrin varoşlarına girmişlerdi artık. Gece olması nedeniyle trafiğe takılmadan hastaneye geldiler. Arabayı “acil” yazan yere sürdü.
Arabanın homurtusu ile acilin kapısına çıkan hastabakıcı ve hemşirelere:
 “Bacılar, kardeşler acele edin. Arabada tüfekle vurulan bir hasta var. Saatlerdir yoldayız. Çok kan kaybetti çocuk” diye adeta feryatla karışık bir sesle durumu kısaca açıkladı.
Aceleyle getirilen sedyeye alınan Burhan’da en ufak bir kıpırtı yoktu. Anası ve şoför arkasından gözleri yaşlı bakakaldılar. Ana ağlamamak için adeta dudaklarını ısırıyor, yüreği dilim dilim doğranıyordu.
Çok geçmeden bekleme salonuna gelen doktor şoförü yanına çağırdı. Ana uzaktan olan biteni izliyordu. Doktorla bir şeyler konuşan şoför başını acıyla öne eğdi. Burhan’ın anasının yüzüne bakamıyor, gözlerini kaçırıyordu. Ana bu durumu fark etti. Yoksa fidanına bir şey mi olmuştu?
Hızla şoförün yanına yaklaştı. Acıdan morarmış dudaklarını diliyle ıslattı. Sonra etrafına ürkek bir bakış attı. Bekleme salonunda hastalarını bekleyen birkaç adam vardı. Onlarda yorgunluktan olacak, kendilerini sandalyelere külçe gibi bırakmış, uyuklamamak için çaba sarf ediyorlardı. Bekleme salonu dar uzun, genişçe bir yerdi. Duvarların boyaları eskimiş, elektrik düğmelerinin etrafı siyahlaşmıştı. Yer parke döşeliydi. Kapı kolları eskimiş, kapıları kapatmak için güç sarf etmek gerekiyordu.
Şoföre:
 “Oğul oğul” dedi feryat edercesine; “oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Şoför nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da yorgunluktan ve ağlamaktan ayakta durmakta zorlanan anayı kolundan tutup dışarı çıkardı. Çiğnenmiş, seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisinde, iri kaldırım taşlarıyla döşeli, oturma banklarının bulunduğu yere götürdü. Etraf sessizdi. Gece karanlığını aydınlatan sokak lambasının izbe ışığında yüzleri zor seçiliyordu. Şoför ufak tefek, kara kuru, kavruk yüzlü, siyah saçlı, gaga burunlu, siyah gözlüydü. Üzerinde rengi solmuş bir ceket, yakası yıpranmış bir gömlek vardı. Pantolonu kısaydı. Ayak bilekleri ve çorabı görünüyordu. Ayaklarında soğuksu marka lastik bir ayakkabı vardı.
Ana yüksek bir sesle:
“Oğul doktor ne dedi?” diyerek sorusunu tekrar etti.
Şoför feryat eden anayı duymamışçasına uzun bir süre susarak dikkatlice etrafına bakındı. Etrafındaki her şeyi ilk defa fark ediyor gibi gözbebekleri büyüdü, yüzü durgunlaştı, bakışları sertleşti.
Gecenin ayazında, kısık gözleriyle “nereden başlasam” dercesine etrafına bakınıyordu. Tüm vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu.
Ana durmadan “ nedir bu? Nedir bu başımıza gelenler! “ diye acı acı inliyor, göğsünü yumrukluyor, hıçkırarak ağlıyordu.
“ Namussuz alçak adamlar, kendileri gibi bizi de mahvettiler. Allahınızdan bulursunuz inşallah tez zamanda”. Fare kılıklılar, hamamböceği suratlılar” diye sızlanıyordu.
Şoför ananın yüzüne acı dolu bir bakış fırlattı. Kızarmış alnında biriken teri eliyle sildi. Gecenin ayazına rağmen boncuk boncuk terlemişti. Dudaklarını uzatarak yavaş lakin hınçla konuşmaya başladı: “ Hayatın kime ne hazırladığını ne yazık ki, önceden bilemiyoruz. Ben bu olan bitenleri gördükçe, bu dünyada aradığımı bulamadığımı söylemeliyim. Huzuru bulamadım. Anlayış ve hoşgörüyü bulamadım. Yardımlaşmayı bulamadım. Aksine insanların birbirleriyle sürekli savaşıyor olduğunu gördüm. İnsanlar haklının değil, güçlünün yanında yer almaktalar. Fakat yine de umudumu yitirmek istemiyorum.”
Ana şoförün söylediklerini can kulağıyla dinliyor, lakin sorduğu soruya cevap verilmediğini görünce hıçkırıkları artıyordu. Oğluna ne olmuştu? Yaşıyor muydu? Doktor kendisini değil de neden şoförü yanına çağırıp bir şeyler söylemişti. Oğul kendi oğluydu. Söylenecek bir şey varsa kendisine söylenmeli değil miydi? Yoksa kendisi kadın olduğu için mi şoföre söylenmişti? Yok değilse perişan haline bakıp söylenenleri anlamaz ya da söylenenlere dayanamaz diye mi düşünülmüştü?
Sorgulayan gözlerle bir kez daha “Oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Gözleri nemlenen şoför seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisindeki banka külçe gibi yığıldı.
Ana daha da bir şey sormadı. Hıçkırıkları ve gözyaşları birbirine karışıyordu. Gözyaşlarını sildiği yemenisi ıslanmıştı. Oğlunun saatlerdir akıttığı kandan entarisi kızıla boyanmıştı. Bunca kan akarda o çocuk sağ kalır mıydı? Feryatlarına ağıtları da karışmıştı artık.
Kayıp giden bir yıldız gibi oğlu kucağında kayıp gitmişti. Hiç yok yere oğlunu çeşme başında vurmuşlardı. İnsan hayatı bu kadar ucuz muydu? Ruhları kararmış olanlar, bir örümcek ağı gibi etrafı sarmıştı.
Gözlerini kapadı. Etrafın loş ışığı sanırsın belirsizlik yaşatıyordu. Ayakkabılarını çıkarmadan bankın üzerine kıvrıldı. Tüm duyguları körelmişti. Çektiği acının tarifi yoktu. Sessiz, sakin bir bayram gününün akşamında, etrafta her şey renkliyken, çocuklar topladıkları şekerlerini doldurdukları torbalarla sevinç içinde evlerine dönerken;  günün son ışıklarıyla birlikte ağaçlara tünemeye hazırlanan kuşların can havliyle bulundukları dalı terk etmelerine neden olan o bir tek tüfek sesi etrafı bir anda yasa boğmuş, solgunlaştırmıştı.
Her ölüm erkendir diye düşündü. Acıdır kalanlara. Bu bir ağıttır aslında yaşamımızda. Oğlunun güler yüzünü düşledi. Ne kadarda canlıydı son günlerde. Bir hayat fırtınası yaşıyordu. Zaman zaman kasırgalar kopuyordu yüreğinde. Kayaları yerinden sökercesine esen rüzgâra direniyordu. Daha öncede hırpalamışlardı. Lakin dik durmasını bilmişti. Eyvallah etmemişti. Yiğit duruşunu çekemediler oğlumun.
Gecenin koyulaşmış saatlerinde, kapanmakta olan gözkapaklarının üzerine kurşun gibi çöken ağırlık, yüreğinden kopup gelen ağıtları daha da ağırlaştırıyordu.

Ölüm artık geride kalanların sorunuydu. Acı, hüzün, ağıt. Gidene ağıt. Gidişi kabullenememe gerçeği. Yüz yıllardır dillerden düşmeyen bir gerçek. Özlem, özleyiş, feryat. Haksızlıklar haksızlıklar...