12 Kasım 2017 Pazar

İNSAN BAZEN KAÇMAK İSTER. KENDİNDEN KAÇMAK...(BAKIŞ ACISI)


Yazar Hanife Mert'in Eylül 2017 tarihinde edebiyat dünyamızda yerini alan Bakış Acıcı romanını okumaya devam ediyorum. Her satırı, her sayfası ders alınması gereken gelişmelerle devam ediyor. Okuyucuyu adeta peş peşe akan sayfalara mıh gibi çakıyor.
Yazar, "İnsan kaybetmeye görsün; bir yerden başladı mı kayıplar, arkası çorap söküğü gibi gelir, kimi zaman hızına yetişemez olursun, ardı arkası kesilmeden devam eder. Silkinip kalkmaya çalışsan da üzerine bir diğeri iner, gücün kuvvetin kesilir, çaresiz kalırsın, bedenin yorgun düşer...Sonunda teslimiyet..." diye yazıyor. Devamında ki satırlar insan yaşamında çekilen sıkıntıları, acıları, olmaması gereken hataların varlığını sorguluyor.
Birbirini delice seven iki yüreğin arasına giren bilinmez bir durum sonrasında ailenin çektiği sıkıntılar, acılar. Babanın beklenmeyen ani ölümü sonrasında içine düşülen boşluk, yol, yordam arayan bir çocuğun dramı ve sonrasında ailenin parçalanmasına giden yolda en büyük acıyı çocukların çekmesi.
"İnsan bazen kaçmak ister. Kendinden kaçmak. Hatta kendinden kaçıp gölgesinde gizlenmek ister..."  bu çok ağır düşünce içinde bulunan dramın açıklaması olsa gerek.
Aslında anlatılanlar bir bakıma çatlayan duvarları, farkında olmadan çürüyen asırlık çınarları, yüz yıllardır bilinen ilişkilerde ki çatlakları bir kez daha sorgulamamıza vesile oluyor.
Yazar okuyucuya yaşam kulvarında ki zorlukları, gerçekleri aktarırken; bir yandan da bireylerin birbirini suçlaması ve olayların akışının çıkmaza sürüklenmesini, çözüm yolu aranmamasının ne denli acılara neden olabileceğini de düşündürüyor. Zihinlere bir mıh gibi çakıyor.
Anadolu coğrafyasında yüz yılardır değişmeyen kadına bakış açısı romanın ilerleyen sayfalarında karşımıza çıkıyor. Küçük bir kız çocuğunun gereksiz yere büyüklerince sorgulanmadan insafsızca suçlanmasının anlamsızlığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.
Yazar, göremediğimiz, görmek istemediğimiz bir şeylerin üstlerindeki kalın örtünün sıyrılıp görünür olmasını da sağlıyor. Görünür kılınsa da derindeki örtünün üzerindeki ağır ve kalın örtüyü bir ucundan ancak aralıyor.
Bakış Acısı sorulması gereken ve yanıtlanması zor sorularla dolu.
İstesek de istemesek de sonuçta toplum içinde varlığımızı sürdürdüğümüz her şeyin bir sonucu ve parçasıyız.
İnsan ruhunun derinliklerinde iz bırakan olayların çözümsüzlüğünün verdiği acıların kitabın okunması sonucu inanıyorum ki toplumda, benzer olaylara bakış açısını değiştirecektir.
Teşekkürler Hanife Mert. Bir kez daha toplumun kanayan gizli yarasını okuyucunun duyumsaması, yorumlaması, düşünmesi için verdiğin mücadele için.


4 Kasım 2017 Cumartesi

BAKIŞ ACISI


Gerçek yaşamda varlık bulmuş her şey bağlamında düşünce ve fikirlerin, yaşanmışlıkların, gerçekliklerin ele alındığı kitapların edebiyat dünyasında okurla buluştuğu gerçeği yadsınamaz.
Kimi zaman salt gerçeklikler "ince bir bulut tabakası" arkasına gizlenmiş olsa da ruhumuzun derinliklerinde her daim bir filim şeridi gibi geçmeye hazır beklemektedir.
Bu gerçeklikler kimi zaman bizleri sevindirir, kimi zaman ise acıya boğar. Her insanın yaşam arterlerinde acı, hasret, sevinç imgeleri mutlaka geniş yer tutar.
Yıllar öncesi yaşanmışlıklar insanı kimi zaman öyle etkiler ki, o yaşanmışlıklar insan ruhunda koruduğu yeri asla terk etmez.
Değerli yazar arkadaşım Hanife Mert'in 2015 baharında yayınladığı ilk kitabı olan "Düş Batımı" romanı geniş kitlelere ulaşmış, her okuyanın göz yaşlarının yağmur gibi yağmasına neden olmuştur. Çünkü romanda geçen olaylar her okuyucuyu derinden etkileyecek, her insanın kendinden de bir şeyler bulacağı gerçekliklerle doludur.
Hanife Mert'in ikinci kitabı "Bakış Acısı" Eylül 2017 tarihi itibariyle okuyucu ile buluştu.
Bugün elime geçen bu değerli kitabın ilk sayfalarını okuduğumda ve hatta romanın eksenini belirleyen ilk bölümünde yer alan "Tesadüf" ara başlığında yazılanlardan kendi öz yaşamımda benzer durumun olmasını da yadırgamadım.
Çünkü, dediğim gibi bu öz-yaşam çizgisini ele alan roman okunduğunda mutlaka her okuyucu kendinden bir şeyler bulacaktır.
Teşekkürler Hanife Mert.
Bu değerli eseri edebiyat dünyamıza ve okuyucuya kazandırdığınız için.

Kitabı okudukça bölüm bölüm yorumlarımı ve düşüncelerimi yazmaya devam edeceğim.

31 Ekim 2017 Salı

UMUTLA

Siz, o, ben ve biz yani hepimiz
bir şeyler diktik, ektik
yeşertmeye çalıştık umutla
bugünün ve yarının yüreklerine
çocuklara umut olsun
çiçekler solmasın
bahçeler kurumasın diye...
Bozkırın ortasında
ormanların gölgesinde
rüzgârın sesinde
dağ havasının vazgeçilmezliğinde
çölün gizeminde
suyun serinliğinde
ve toprağın doğurganlığında aradık yaşamayı
özgürlüğü…
Kimimizin adı Ahmet’ti kimimizin Albert, kimimizin Hekim…
Ama hep vardık
ve hep olacağız bir yerlerde…
Günbatımının renklerini kuşanmış bulutları seyredeceğiz yaylalarda
rüzgârları köpüklü dalgalara dönüştüren baş döndürücü ormanın kıyısında
soluk renkli yılkı atlarının özgürlüğe koşuşlarını 
belki biraz yağmur
ve arada biraz dolu çarpacak yüzümüze...
Ve sonra
renksiz bir şafakta ısınmak için
atlar misali ayaklarımızı yere vururken
buzla kaplı bir sırtta
dik bir vadinin hemen kıyısında
ufka doğru uzayıp giden
karın örttüğü gri tarlaları
ya da buz kesmiş nehirleri seyrediyor olacağız daima…


27 Eylül 2017 Çarşamba

PARKTA BİR İHTİYAR AMCA!

Banka oturunca ayaklarını uzattı. Aç mıydı ? Evi yakın mıydı yoksa uzak mıydı? Sormaya cesaret edemedim. İhtiyarın durumu derin düşünceye dalmama neden oldu. Acısını içinde yaşıyor diye düşündüm. İhtiyar konuşmak istedi lakin konuşamadı. Mendilini yüzüne kapatarak bir süre öyle kaldı. Nefes alışları gittikçe yavaşladı.
Akşam olmuş herkes evlerine çekilmişken bu ihtiyarın parkta olması üzücüydü. Hani hava sıcak olduğunda akşam serinliğinde dışarı çıkılır ya. O başka. Şu an öyle bir durum yok. Akşam ile birlikte ayaz hissedilir şekilde artmıştı. O halde ihtiyarı akşam soğuğunda parka getiren şey neydi bilinmez. Oturduğunda terini silmesi epey bir yürüdüğünü gösteriyordu. Hem yorulmuş hem de terlemişti. İnsan yaşlanmaya görsün. Gençliğindeki mücadeleci ruhunu kaybediyor.
Ani bir şekilde kenara bıraktığı bastonunu aldı. Bastona dayanarak kalkmaya çalıştı. O an fersiz gözlerle yüzüme baktı. "Evim az ilerdeki sokakta" dedi. "Sabah çıkıp şöyle bir dolanayım dedim. Soğuklar arttıkça dışarı çıkılmaz olur. Dizlerim ağrıyor. Epey bir dolandım. Yorulmuşum." Yaşlı adamın söyledikleri karşısında yılların yıpratıcılığını düşündüm. Bir gün bizlerde benzer duruma düşecektik. Yaşlanıp bir köşeye çekilmek durumunda kalacaktık.
"Evinize kadar size eşlik edeyim" dedim.
"Gerek yok evladım" dedi. "Bir sokak ileride gideceğim yer. Siz zahmet etmeyin." Israr etmedim.
"İyi akşamlar amca. Soğukta fazla dışarı çıkmayın. Güneşe aldanmayın. Üşütür hasta olursunuz."

"Peki evladım. Size de iyi akşamlar" deyip bastonundan destek alarak evinin yolunu tuttu.

14 Eylül 2017 Perşembe

CEP TELEFONU DESEN VAZGEÇİLMEZİ



Uzun yıllar oldu. Her ay satışa çıktığı ilk gün mutlaka Atlas dergisi ile National Geographic dergisini tükenmeden bayiden alırım.  1800'lü yılların son çeyreğinden bu yana okuyucuları ile her ay buluşan Amerikan menşeli Türkiye edisyonu bir dergi. Atlas ise 1990'lı yıllardan bu yana yayın hayatını aksatmadan  okuyucusu ile buluşan bir dergi.
Ve son bir kaç yıldır yayın hayatına başlayan Magma Dergisi.
Her üç dergide de doğaya, bilime, sanata, tarihe ve kültüre dair makaleler yayınlanıyor.
Lakin toplumumuz okuma konusunda bilinçli değil maalesef.
Resimler ve kısa cümleler daha çok ilgi çekiyor.
Kısa bir cümle ile, anlatılmak istenen konu yeteri kadar anlatılabilir mi...
Her ay yayınlanan dergi ve kitapların satış istatistiklerinde bunu görmek zor değil.
Bu dergileri benden başka okuyanda yok aslında. Oğlum bile dergilerin kapağını açmıyor.
Bir eğitimci olarak itiraf etmeliyim ki çocuklarımıza yeterli okuma alışkanlığını veremiyoruz. Eğitim kurumlarının kütüphanelerinin  de yeterli olduğunu söylemek güç. Çocuklar kitap filan okuma gereğini duymuyor.  Ellerinde düşürmedikleri şey ise cep telefonları.
20 yaşlarında genç bir arkadaşa sordum.
”Ben gazete filan okumuyorum” dedi.
Neden dedim...
”Bana göre değil…”dedi ve ekledi, “zaten okuduklarımdan da bir şey anlamıyorum”.
”Ülkemizde, dünyada, yakın çevremizde olan bitenleri nasıl takip ediyorsun?”
Omuz silkti umursamamacasına.
”Televizyonlara bakarım arada bir”.
Haberleri televizyonlara havale etmiş.
Televizyon açıksa ve haber saatiyse tesadüfen yani...
Zahmetsiz iş.
Kafa yormaya, düşünmeye, düşünce üretmeye gerek yok.
Gazeteyi ,dergiyi kim okuyacak.
Oy verme zamanı gider oyumu veririm olur biter.
Zaten vatandaşlık görevi değil mi oy vermek.
Kimin ne yaptığı ,ettiği umurumda bile değil.
Maalesef çoğu gencimizde var olan yaklaşım bu.
Ekmek parası nasıl kazanılıyor, ekonomi nedir ne değildir pek de alakadar değiller demek ki...
Öğrenim görmüş bir gencimiz...
Hayata atılma zamanı...
Gazete okumuyor...
Gerekte görmüyor...
Kitap desen hak getire...
Cep telefonu desen vazgeçilmezi...
Sosyal medyada habire bir şeyler yazıp çiziyor, kendince fikir yürütüp yorum yapıyor..
"Ha , evet, doğru, o öyle değil böyle...falan filan..."
Elbette bu tüm gençlerimiz için düşünülecek bir durum değil.
Ama oldukça çoğunlukta...
Gazete ve kitaplardan kopan, yabancılaşan gençlerimiz...
Sınavlarda birbiriyle yarışan, bir soru fazlası ile okul kazanan bir soru eksiği ile kaybeden gençlerimiz...
Oysa okumanın, olan bitenleri anlamanın yaşamımıza yön vermede, teslimiyetçi olmamada, her denilenin doğru mu yanlış mı olduğunun  sorgulanmasında önemi yadsınamayacak kadar büyüktür.
Bırakınız büyük kentleri...
Yolu olmayan, gazete gitmeyen köy çok az...
Köy kahvesine gelen gazeteyi okumayız çoğunlukla...
Resimler ilk dikkatimizi çeken...
Al birini vur ötekine...
Köy, kasaba, şehir hiç fark etmiyor.
Gazete alınıyor alınmasına ama ya okuyan?
Okumayı, düşünmeyi, fikir üretmeyi de başkalarına havale etmişiz…
Birkaç yıl öncesine kadar gazeteler promosyon yaparlardı. Kupon karşılığı çeşitli kitap, kap kacak, bardak tabak verirlerdi.
O günlerde çoğu aileler topladıkları kuponlarla ve aldıkları ile övünürlerdi.
O dönem bitti...
Gazete almayı kupon nedeni ile aksatmayanlar için promosyonlar azaldı o halde gazete alımları da azaldı...
Düşünün artık siz...
Okuyan ve düşünen bir toplum gelişme kaydeder.
Fikir üretir.
Söylenenlerin doğruluğunu sorgular....
Doğrunun ve yanlışın ayırdındadır.
Okuyan toplum dimdik ayaktadır...
Hakkını arar...
Arar ki yaşamı kolaylaşsın...
Geleceğe güvenle bakabilsin...
Özellikle kahvehane ve internet cafelerde bilgisayar oyunları ile vakit geçiren gençlerin okumaya da yeterli zaman ayırmaları gerekmez mi...
Okuma alışkanlığı kazanılması dileği ile..

30 Ağustos 2017 Çarşamba

BİZDEN BİRİSİ


Artık yemeklerin tavaya yapışmaması için öyle büyük bir şef olmaya gerek yok. İnternet üzerinden bir tık ile bu sorunu çözebildiğimiz gibi, biraz titiz davranıp seçeneklerin tümüne bakmaya karar verdiğimizde içinden çıkılmaz çeşitlilikte olduğunu göreceksiniz.
Ekonomik koşulların izin verdiği sıklıkta her türlü alışveriş hizmeti sizi bekliyor.
Modern yaşamın ve teknolojinin geldiği son nokta da  bireyler önemsedikleri şeylerden bir tık uzaktalar.
Konfora olan açlığımız, alışveriş alışkanlığımız bir yerde içimizdeki tehlikenin de büyümesine neden oluyor.
E-atık’la çevreye yayılan ve canlı yaşamını zora sokan elektronik malzeme kirliliği, kimyasallar ve havaya salınan karbon miktarındaki dur durak bilmez hoyratlık orta yerde durmakta.
Küresel iklim değişikliği, çevre kirliliği yada çarpık kentleşme, üretim ve tüketim biçimleri bugün olduğu gibi devam ederse yakın bir gelecekte, kuraklık, seller, türlerin yok oluşu, açlık gibi sorunlarla daha fazla karşı karşıya kalınacağını gösteriyor.
Geçmişe, çok değil birkaç yıl öncesine ve düne bakıldığında, akla hayale sığmayacak hava koşulları yaşandı.Yurdumuzda 40 dereceyi aşan sıcaklar, rekor derecede kuraklık ve onlarca sulak alanın yok olması, yer altı su seviyesinin düşmesi ve sel olayları.
Milyonlarca insanın içme ve kullanma suyu, yaban hayvanlarının barınma alanları olan göller ve   dereler yöredeki konutlar ve sanayi tesisleri yüzünden çöplük haline geldi gelmeye de devam etmekte.
Bütün bunlar ve çevre felaketine yol açacak tehlikelerin önüne geçilemediği taktirde gelecekte kullanılabilir kaynakların mikroskopla aranır duruma gelmesi kaçınılmaz olacak.
Kirlilik artık düz ovayı bıraktı, ulaşılması güç dağlarda da kendini göstermeye başladı. Symbiosis sağlık ve Doğa Gönüllüleri’nden bir grup dağcı, Ağrı Dağı’nın 3200 metresinde altmış poşet çöp topladıklarını açıklamışlar. Bu örnek kirliliğin neresinde olduğumuzun ironik bir göstergesidir.
Etrafında boz renkli yada yeşil bir örtü ile, suskun topraklarda kıvrılarak akan, mecrasından koparak kabul göreceği denize koşarken kirletilen, mavi ve berrak suları yerine yabanıl canlıların bile yanından bir an önce uzaklaşmaya çalıştığı, çok değil birkaç yıl öncesine kadar çobanların hayvanlara su içirmek için kıyısına indiği, bağ ve bahçelerin suyundan yararlandığı, köylü kadınların çamaşırlarını yıkadığı, piknikçilerin oltaları ile keyif çattıkları bizden birisi olanın durumu nasıl şimdi dersiniz?
Bir yandan teknolojinin bize sunduğu imkânlar diğer yandan yaşamımızda devamı sağlayacak olmazsa olmaz doğal kaynaklar. Her ikisinden de yararlanmamak için sebep var mı?


23 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖYLE BİR ŞEY İŞTE YAŞADIKLARIMIZ


Hani bir ağacın gölgesi ıslak bir gün ışığını
kucaklamak ister ya...
Hani gökyüzü iri bulutlarla kıvrımlanır ya...
Hani serçenin gözü çelikleşmiş ışığı arar ya...
İşte böylesi anlarda içime bir hüzün çöker
Bir acı...
Öyle bir şey işte yaşadıklarımız
Böylesi günlerde her şey suskun
her şey dingin
her şey belirsiz olur...
Yarasaların kanat çırpışları duyulduğunda
koyu gölgeler üzerimize çökmeye başladığında
biraz yorgun
belki biraz kırgın
ama dimdik ayakta...

Hüseyin Güzel/ İstanbul/23.08.2017

22 Ağustos 2017 Salı

GURBET İŞTE BÖYLE BİR ŞEYDİ

Otobüsten inen yolcuların bir kısmı kafeteryada ileri geri volta atarak, bir kısmı da oturdukları masalarda ellerinde sıcak çay bardakları ısınmanın telaşındaydılar.  Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenlerde vardı.
Bunlardan biri kafeteryanın uzak köşesinde utangaç tavırlı, yanında elini sıkıca tuttuğu küçük bir kız çocuğu olan kadındı.
Nereye gidiyordu acaba?
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehire mi?
Ya da baba ocağına bir ziyaret mi?
Çocuğunun elini sıkı sıkıya tutan kadın dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Yüzü solgundu ve hafifçe öne eğmişti. Tek eliyle de oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Bir ara çocuğu hafif iteledi. Küçük kız belli belirsiz şaşırdı, bocaladı, ürkek ceylanlar gibi anasına baktı.
"Acıktın mı kızım?"
Anasına tekrar sokulan küçük kız:
"Evet" dercesine anasının gözlerine baktı. Anası gözleriyle kızına "yürü" diye işaret etti. Ana kız kafeteryanın kapısını açıp, poğaçacıya doğru yöneldi. İçimden "eyvah" dedim "küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?"
Kadın tam poğaçacıya gidecek derken, otobüs yazıhanesine yöneldi, yazıhanenin önünde duran valizini açtı. İçinden sarıp sarmalanmış büyükçe bir çıkını aldı. Soğuğun da etkisiyle hızlı adımlarla tekrar kafeteryaya döndü. Çıkını masalarda yer olmadığı için oturduğu sandalyenin üzerinde açtı. Önceden hazırlanmış böreklerden bir tanesini kızına verdi, birini de kendisi aldı. Küçük kız annesine teşekkür edercesine sevgiyle baktı. Annesi kızının başını okşadı.
Boğazıma bir yumruk gelip oturmuştu ananın kızına, küçük kızın da anasına yaklaşımı. Bir ananın evladına, bir evladında tutunacağı, doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı, ahlaklı ile ahlaksızı, üçkağıtçı ile namusluyu, erdemli ile erdemsizi öğreneceği anasına yaklaşımıydı bu. Böreklerini sessizce yediler. Karnı doyan küçük kız anasının dizlerine başını koydu, kahverengi gözleriyle etrafı izlemeye başladı.
Kendi çocuklarımı düşündüm. Ne yapar ne ederlerdi ben yokken?  
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık. Kış her zamankinden erken gelmişti. İklimde son yıllarda bir tuhaf olmuştu. Eskisi gibi değildi. Ya kar fazla yağmıyordu ya da yağan yağmurlar sele neden oluyordu. "Üşütüp hastalanmasalar ben dönene kadar" diye  söylendim. Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu.
Gurbet işte böyle bir şeydi. Zamansız tayinin çıktımı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olurdu. Bir süreliğine belirsizlik kaplardı insanın ruhunu. Yüreğin burkulur, alıştığın yerden ayrılmanın vereceği hüzün ile kederli kederli etrafı seyredersin.
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana. Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman. Lakin işte gün gelmiş her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm. Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu.
Otobüs garajında günün erken saati olmasına rağmen bir o yana bir bu yana gidip gelen insanların yüzlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Bilet almak için yazıhanelere girip çıkanlar, müşteri bekleyen taksiciler, evsizler, valizlerinin üzerine oturmuş çocuklarının ellerini sıkı sıkıya tutan anneler, otobüsünün kalkma saatini bekleyenler gurbet yolcuları, uzak köşedeki çöp poşetlerinin arasında yiyecek kırıntısı arayan sokak köpekleri, saçaklara tünemiş serçeler ilginç görüntüler oluşturuyordu.
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Yüreklerinde gurbete gitmenin yükünü taşıyor olmalıydılar ki sessizlik içindeydiler, sakindiler, yüzlerinde mutluluk ve sevinçten eser yoktu. Kadının solgun yüzünün nedeni belki de yolculuklarının nedeniydi. 

2 Ağustos 2017 Çarşamba

DÜŞ BATIMI' OKUNMASI GEREKEN BİR ROMAN

Değerli yazar Hanife Mert'in "Düş Batımı" romanının 2.baskısının şu günlerde kitapçılardaki. raflarda yer alması sevindirici bir durum. Değerli yazarımızın kitabını okuduğumda kaleme aldığım yorum-yazıyı tekrardan yayınlıyorum.
"Hanife Mert'in Şubat 2015 tarihinde "Gece Kitaplığı"nda çıkan ve kitapçılardaki raflarda hak ettiği yeri bulan "DÜŞ BATIMI" adlı romanı  Köy yaşamını ve köy insanının içinde bulunduğu aşılması ilk bakışta zor görünen sorunları okuyucu ile buluşturuyor. Bunu yaparken yazar, okuyucuya hayat dersi veriyor. Gerçekleri yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.

  Henüz 16 yaşında evlendirilen Zeynep gelinin 23 yaşına geldiğinde üç çocuk sahibi olması akıllara Anadolu'da yaşanan "Çocuk Gelinler" ve dramlarını akla getiriyor.  

Zeynep eşi Hasan'dan ayrı anasının yanında yaşamaktadır. Oğlu Mustafa'yı küçük yaşta kaybetmiştir. Bu durumu sorgulamakta, bunalmaktadır. Kızı Elif henüz 4-5 yaşlarındadır. Lakin anası Zeynep'ten korkmaktadır. Korkunun nedenini de bilememektedir. Sebebini, "Peki, o benim annem ise ben neden korkuyorum? İnsan, hele de küçük bir çocuk en çok anne sevgisine şefkatine muhtaç olduğu bir yaşta niye annesinden korkar?" diyerek sorgulamaktadır.
 

Ana ve babasından ayrı babaannesinin yanında kalan Elif'in dramı, beklentileri, acıları ve özlemleri yalın ve anlaşılır bir dil ile anlatılmaktadır.
 

Çocuk yaşta hayat deneyimi az olan Zeynep ile Hasan'ın evliliği bir her iki tarafın ana ve babası tarafından oluşturulan bir fildişi kuleyi anımsatmaktadır. Fildişi kuleyi ayakta tutacak sağlam bir deneyim olmadığında o kulenin nasıl yıkılabileceğini de.
 

Anadolu kadınının içinde bulunduğu sorunları bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Kadına karşı körlüğümüzü sorguluyor. Arada bunalan ise çocuklar oluyor.
 

 "Anasından kalan, mezar kadar karanlık ölüm kadar soğuk, olan tek odalı evinde hayata tutunma hayatta kalma mücadelesi veriyordu Zeynep... Anasının ölümünden sonra komşulara ekmek yaparak, evlenecek kızlara işlengi işleyerek geçimini sağlıyordu. Gündüz zamanının büyük bir bölümünü dışarıda insanların arasında geçirdiği için rahattı. Akşam olduğunda sessiz soğuk ve karanlık evinde keşkeleriyle, yüreciğini yakan evlat hasreti, özlemi, anıları, belki de hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini bildiği hayalleri ile sabaha kadar boğuşarak geçiriyordu zamanını."
"Düş Batımı" adlı romanında böyle diyor yazar Hanife Mert. Zeyneb'in yaşadığı açmazları, acıyı anlatırken.  Feodal çarkın kırılmadığı dahası kırılmasının çok zor olduğu bir hayatın ne denli acımasız olabileceğini de. Çaresizliğin acı yüzünü de. Birbirini yeterince tanımadan yapılan evlilikleri ve çocuk gelinler sorununu akıllara getiriyor.

Romanın ilerleyen sayfalarında yaşanan aile dramı yürekleri burkuyor. Yazar kolay okunabilir, sürükleyici ve akıcı bir dil ile anlatmış Hasan'ın, Zeyneb'in, Elif'in dramını. Coşkularını, hüzünlerini, beklentilerini, özlemlerini, hayallerini. Çoktandır özlediğimiz Anadolu insanının kullandığı ve anlaşılması kolay olan bir anlatımla okuyucularının karşısına çıkıyor.

Aslında anlatılanlar bir bakıma çatlayan duvarları, farkında olmadan çürüyen asırlık çınarları, yüz yıllardır bilinen ilişkilerde ki çatlakları bir kez daha sorgulamamıza vesile oluyor.

Hasan'ın gökyüzünde küme küme özgürce uçan kuşlara bakıp "ben de sizin kadar özgür olmak istiyorum artık, diye nara attı." cümlesinin altında yatan boş vermişliği, özlemi, vurdumduymazlığı, çocuğuna sahip çıkmayı gerçekleştirememeyi düşündürüyor. Bir babanın sorumsuzluğunun nelere mal olacağını da. Bu bağırışta karşımıza çıkan bir korkudan da söz edebiliriz. Oğlunun ölümü ile suçladığı Zeynebin küçük Savaş ile içinde bulunduğu sıkıntılı durumu görmezden gelmesi, henüz bir yaşına gelmemiş küçük Savaş'ı çaresiz anası ile bir sığıntı gibi bir başkasının evinde yaşamaya mecbur kalmasını görmezden gelmesinin verdiği sorumsuzluğu görmemize neden oluyor.

Bu bağlamda okuyucuya yaşamın zorlukları, sıkıntıları hakkında gerçekleri verirken, bir yandan da aile bireylerinin birbirini suçlaması ve çözüm yolu aramamasının ne denli acılara neden olabileceğini de veriyor. Zihinlere bir çivi gibi çakıyor.

Yazar, "içten içe olan" ve göremediğimiz, görmek istemediğimiz bir şeylerin üstlerindeki kalın örtünün sıyrılıp görünür olmasını da sağlıyor. Görünür kılınsa da derindeki örtünün üzerindeki ağır ve kalın örtüyü bir ucundan ancak aralıyor. Yaşanılanların bir kader olarak algılanmasına neden oluyor.

Günlük hayattaki özlemleri, aşkları, hayalleri bir koza gibi örüyor satır aralarında. Olumsuzlukların insanları nasıl bunalıma, anlamsızlığa götürdüğünü okuyucunun yüzüne çarpıyor.

Yazar, yapıtını okuyucu ile baş başa bırakıyor. Okuyucu bu bağlamda kendisine pek de yabancı olmayan, zaman içinde çevresinde duyduğu, şahit olduğu olayları bire bir satır aralarında sezinliyor. Kendini ve çevresini sorguluyor. Olması gereken ile olmaması gerekeni zihninde şekillendiriyor.

Her yıl yüzlerce kitabın yazıldığı, lakin çok azının okuyucu ile buluşma şansı bulduğu bir yazın dünyasında "Düş Batımı" kendisini fark ettiriyor. Okunabilir kılıyor. Okuyucuya yabancı olmayan bir yaşam öyküsü ile karşımıza çıkıyor.

"İnsan bazen kaçmak ister. Kendinden kaçmak. Hatta kendinden kaçıp gölgesinde gizlenmek ister..." Romanın kısa ve net özeti olsa gerek.

Şubat 2015 de  "Gece Kitaplığı"nda çıkan romanda anlatılan olaylar da  bir babanın ve kızı ile boşandığı kocasını uzaktan da olsa seven bir yüreğin acı son ile karşılaşması okuyucunun gözlerinin nemlenmesine neden oluyor.

Yazar Hanife Mert uzun süredir görmek isteyip de göremediklerimizi bize gösteriyor. Kendimizi ve çevremizi sorgulamamızı sağlıyor.

"Düş Batımı" yazarın ilk romanı. Sonraki öykü ve romanlarında okuyucuyu işleyeceği konularla düşündürmeye devam edeceği kesin.

 

Edebiyat dünyamıza  kazandırdığı eserin yanı sıra edebiyat dünyası da bir yazar kazanmıştır."
(HÜSEYİN GÜZEL-11.04.2015/İSTANBUL)

18 Temmuz 2017 Salı

KABAK İLE KAVAK AĞACI



Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. 
Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. 
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş 
ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. 
Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa;
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak. 
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında 
kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye,
soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin? 
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.