25 Nisan 2017 Salı

BİR GÜN BENİ BULAMAZSIN

Beton gibi olmuş sert toprağı çapalamaktan, karasabanla sürmekten yılmayan gençlerin mecburen gurbetin yolunu tutmasının sonucunda, sıla özleminin, ana baba, yavuklu, evlat hasretinin insan ruhunda bıraktığı tahribatın boyutlarının ne denli etkileyici olduğunu konuşmalardan anlıyordu dinleyenler.
Bir zamanlar gözü gibi koruyup duasını eksik etmedikleri tarlalarıyla, bostanlarıyla, bahçeleriyle eskisi gibi ilgilenememelerinin, yaban otlarının talan ettiği tarlaları, bağ ve bahçelerini uzaktan seyretmenin yarattığı düş kırıklıkları bedenlerinde onulmaz sarsıntılar yapıyor olmalıydı.
Gurbette yaşam zordur. Ben bu zorluğu öğretmen okulunda öğrenciyken yaşamıştım. Bulunduğun yerde tanıdık bir sima yoksa, derdini söyleyeceğin bir insan yoksa sıla özlemi insanı derinden etkiliyor.
Sevdiklerini bırakıp gurbete beş on kuruş kazanmak için gidenlerin, gittikleri yerde karşılaştıkları zorlukları, çalıştıkları inşaatlarda kaldıkları barakalardaki sefilliklerini, tandırda pişen ekmeğin sıcaklığına hasretlerini, uzun zamandır dillendiremedikleri   düşüncelerini otobüsün yoğun sigara dumanı havasında dile getirmeleri insanı derinden etkiliyor.
Bir süre sonra yol çizgileri akarken sesler azalmaya başladı. Uzun süre sohbet eden yolcular anlatacaklarına ara verip gözlerini kapattılar, gidecekleri yeri düşündüler, belki de sılayı. Kim bilir belki de gurbeti. Kimi geride bıraktığı evlenme çağına gelen oğlunu, kimi yaşlı anasını babasını, kimi fukaralığı, kimi yeni evlendiği eşini, kimisi sevgilisini, kimisi de gurbetten dönünce köyünde, kasabasında yarım bıraktığı işini tamamlamayı, kimisi de yaşlı anasını babasını kim bilir.
Yol çizgilerinin başlangıcında bıraktığım ana ve babamı, küçük kardeşimi, yaşantılarını, umutlarını, sevdalarını, kaygılarını, bozkırın acımasızlığını, insanların çıkarcılığını, anlaşmazlıklarını düşündüğüm gibi.
Lise yıllarımı, sevdalarımı, çaresizliğimi, parasızlığın, açlığın, hor görülmenin belleğimde bıraktığı onulmaz yarayı düşündüğüm gibi.
Pabuçlarımı eskittiğim, tozunu yuttuğum okul bahçesinin uzak duvarına sırtımı dayayıp gözyaşlarımı içime akıttığım zamanları. Bir yumruk gibi boğazıma tıkanan, bukalemunların, fosillerin, duygu tacirlerinin söyledikleri yalanları. Saf ve temiz duygularımı kız arkadaşımla birlikte okul sıralarında bırakışımı. Nazlarımın ıslak seher yeli ile savruluşunu. Boynumu büküp gelecek düşlerimi dirsek çürüttüğüm kitaplar arasına çaresizce terk edişimi. Hücrelerimin en derinine sinmiş isyanımda hissettiğim acılarımı. Duygularıma tüm çabalarıma rağmen hakim olamayışımı.
Bitmesini istemediğimiz çocukça bir rüyaydı bizimkisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerimizi birbirinden ayırmaya korkarak düşlemiştik geleceği.
Hiç unutmuyorum bir gün okulun arkasında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerimi rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtustü uzanmışken gelmişti yanıma.
Gözlerindeki parıltı her daim beni rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
"Bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
"Bilmem" dedim "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın. bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Evet" dedi "Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye gözlerime baktı.
Nasıl anlatabilirdim ki dün gece nerde olduğumu ne yaptığımı. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışımı. Ayaklarımın beni serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar bekleyişimi. Nasıl anlatabilirdim ki.
Bekledi ki konuşayım. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başımda anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadım ne yaptığımı, nerde olduğumu anlattım ona. Anlattıkça yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedim bakışlarımı uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçekten de ne olacağını bilmiyordum. Sadece ona olan tutkumun vazgeçilmezliğini biliyordum.
Babası okulumuzda öğretmendi. Babam ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde rızkını çıkarmaya çalışan biri.
Bu durumda kavuşmak olası mıydı bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Babası oldukça sertti.
Acımasızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu beni korkutuyordu. Bunu ona söylemem hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustum.
"Biliyor musun" dedi, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi."

Beni düşündüğünü söyleyince, bende dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa gölgesini görmek için saatlerce beklediğimi, onu düşündüğümü tekrar ettim. Yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı. 

16 Nisan 2017 Pazar

DÜNYAMIZIN EN BÜYÜK SORUNU EĞİTİMDİR


Dünyamızın en önemli sorunu eğitimdir. Eğitimsiz insanın sonucunu düşünmeden yaptıkları da dünyamızın en önemli problemidir.
Yaptığı hareketin sonucunu düşünmeden yapanın en büyük problemi de kendini üstün görmesidir.
Gel gör ki kendini diğerlerinden üstün görme ruhsal bir rahatsızlıktır.
Buna rağmen bilgi birikimini ölçmeden, bilgi birikimi olmadan kulaktan dolma bilgilerle kendilerini her şeyi bilen kişi olarak görmeleri sonucu her konuda fikir beyan etmelerine şaşırmamak lazım.
Kaba ve duygusuz olan biri için yaptıklarını vicdan muhasebesinden geçirmek olanaksızdır.
Çünkü o kendince doğru olanı yapmaktadır.
Ve ne yazık ki doğruyu araştırma gereğini bile duymaz.
Ona göre tek doğru kendisidir.
Eğitimli, bilgili, insan hak hukukuna saygılı, diğerini ötelemeyen akılcı bir yaklaşım dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan sorunların üstesinden gelecektir.
İhtiyaç duyduğumuz en büyük şey eğitim ve bilgidir.
Demokrasidir.
Adalettir.
İnsan haklarına sahip çıkmaktır.
Gelişen ve değişen dünyada bir yandan ait olduğumuz kültürün kimliğine ait özellikleri kazanırken, bir yandan da globalleşme sürecinde olan dünyada o sürecin bir parçası olarak bilgi birikimine sahip olmalıyız. Bu ise ancak eğitim ile mümkündür.


11 Nisan 2017 Salı

ELBETTE GÜLMEK AĞLAMAKTAN YEĞDİR AMA...

Demokritos gülerek çıkarmış her sabah evinden, bu yüzden ona "gülen filozof" derlermiş; Herakleitos ise ağlayarak başlarmış gününe, ona da bu yüzden "ağlayan filozof" adını takmışlar.
Montaigne, "elbette gülmek ağlamaktan yeğdir" diyor. Ama burada işin tersine döndüğünü de söylüyor. İlk bakışta gülen insanı iyimser, ağlayanı karamsar saymak doğru gibi görünüyorsa da, yukarıda adı geçen "gülen filozof" gerçekte karamsar bir filozoftu. İnsanlıktan umudunu kesmişti. Bu yüzden de işi gülmeye vurmuştu; böylece, "siz insanoğluna güvenin bakalım, insanlığın ilerleyeceğini söyleyin durmadan, gülüp geçiyorum sizin bu iyimserliğinize", demek istiyordu.

Herakleitos ise, insan ve toplum konusunda iyimser olduğu için, "neden hâla bu kötülük, bu gerilik, bu dar kafalılık" dermiş gibi ağlıyordu, inandığı değişimin geciktiğine üzülüyordu anlaşılan.

6 Nisan 2017 Perşembe

KIZ ÇOCUKLARINA TECAVÜZ OLAYLARINI KABUL ETMEK OLANAKSIZDIR


Toplumun benimsemediği kimi yasa önerilerinin meclise sunulduğuna şahit oluruz. Öneriyi getirenin önerisini hararetle savunduğuna da. Milletin seçtiği vekil, milletin benimsemediği, benimsemeyeceği bir yasa tasarısını neden gündeme getirir ben çözebilmiş değilim açıkçası.
Tarihler 18 Kasım 2016'yı gösterdiğinde o günkü gazete ve web sitelerinde bir haber göze çarpıyordu.
Habere göre "Mecliste, ' Aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi için' kurulan araştırma komisyonu, genel kurul çatısı altında şaşaalı bir kutlama töreniyle, kadınların ve çocukların haklarının nasıl gasp edileceğini açıkladı"
Peki neydi getirilmek istenen, ancak tepkiler üzerine rafa kaldırılan önerge.
"TCK'nin, cinsel istismar suçundan mağdur ile failin evlenmesi (tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca 'sorunsuz' ve  'başarılı' bir evlilik sürdürmesi) halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren" önerge AKP tarafından meclise sunulmuştu.
Bu durumda istismarı gerçekleştiren de 15 yaşından küçük ise istismar suç olmaktan çıkarılıyor ve ailelerin 15 yaş altı çocuklarını (resmi nikahla olmasa bile) fiilen "evlendirmelerinin" yolunu açıyordu. 
Gelen tepkiler üzerine önerge geri çekilmişti.
Gazeteler benzer bir manşetle çıkmıştı bugün.
Hayır ülkemizle ilgili değildi bu haber .
Bir başka Müslümanların çoğunlukta olduğu  ülke Malezya ile ilgiliydi.
Malezya'da 12 yaşındaki kız çocuklarının fiziksel ve ruhsal olarak evlenmeye hazır olduklarını ve tecavüz kurbanlarının tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin onlar için daha iyi olacağını savunan iktidar milletvekili Shabudin Yahaya tepkilere neden oldu.
Mevcut yasalara göre Malezya'da 16 yaşın altındaki kız çocukları belirli durumlarda evlendirilebiliyor.
Her iki önergede ki benzerliğe bakar mısınız?
Kız çocuklarına tecavüz olaylarını kabul etmek olanaksızdır.
Eğer bu yaklaşım kabul görmüş olsa küçük yaştaki kız çocuklarımıza tecavüzleri nasıl engelleyeceğiz?
Yasalar caydırıcı olmalı.
Yasalar insan haklarına uygun olmalı.
Yasalar çocuk hakları sözleşmelerine uygun olmalı.
Hiç bir ana ve baba evladına tecavüz eden biri ile evladını evlendirmek istemez.
Bu yaklaşımların tepki çekmesi, toplumun bunu kabul etmemesinin göstergesidir.
Her nerede olursa olsun, hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın tecavüz kabul edilemez.
Bu bağlamda tecavüzcüye en ağır cezanın verilmesi gerekirken, tecavüzcüyü bir bakıma özendiren yaklaşımlar toplumda infiale neden olmaktadır.
Ki pek çok Malezyalı ilgili vekilin istifasını istemiştir.
Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması, iyi bir yaşam standardına kavuşması için çalışacağına bu ve benzeri yaklaşımlar içinde olanların çocuklarımızın yakasından düşmeleri gerekir.



31 Mart 2017 Cuma

MAVİ BİR ÖRTÜDÜR DENİZ


Mavi bir örtüdür deniz
pırıl pırıl
kıpırtısız
ve yorgun
ve ıssız

Alev renginde yansımalarla 
bir bulut kaynıyor gökyüzünde,
aşağılarda bir yerlerde
ayaklar toz içinde
yüzler kavruk
yaşamı güzelleştirmek
serçenin kanadında
yalnızlığı ötelemek

Mavi dalgalar
alın yorgun yüreğimi aranıza
 hayatı
 ölümü
 suskunluğu


Hüseyin Güzel/ 31 Mart 2017/İst.

29 Mart 2017 Çarşamba

VE...YIL 1979 SONBAHARIYDI

İçinde bir kaç eşyanın olduğu küçük valizimi omuzlamış, otobüs garajının yolunu tutmuştum. Otobüse binerken  ne bir el sallayan vardı yanımda ne de güle güle git diyen biri. Otobüs garajı insan kaynıyordu. Tanıdık bir simanın olmadığı devasa bir kalabalık. Garaj hınca hınç insan doluydu. Kimisi yoldan gelmiş elinde valizi ile yol yorgunluğunu atmaya çalışıyor, kimisi ise bineceği otobüse valizini vermenin telaşında. Yakınlarını uzak diyarlara gönderenlerin birbirlerine sıkıca sarılmaları, gözlerinden yanaklarına aşağı süzülen göz yaşını silerken hüzünlü bakışları insanın içine işliyordu. Uzun yoldan gelenler bir kenara koydukları valizlerin, çuvalların, yüklerin yanında yorgun gözlerle etrafı seyrediyordu. Ve...Yıl 1979 sonbaharıydı.

24 Mart 2017 Cuma

3 Mart 1924 TARİHİNDE "HİLAFET" KALDIRILDI

                                               İlgili haberde kullanılan görsel

3 Mart 1924 tarihinde "hilafet" kaldırıldı. Siyasal bir kurum olması nedeniyle kaldırılması isabetli olmuştur.  Lakin, o tarihte "hilafetin kaldırılmaması" için çalışanlar arasında Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları da vardı. Onlar "hilafetin" kaldırılmamasını "hilafetin bir güç olduğunu" söylüyordu.
Oysa "halifelik" siyasal bir makamdı. O nedenle Atatürk "hayır" dedi. Kaldırılacak.
29 Ekim 1923 tarihinde "cumhuriyet" ilan edilmişti. Güç artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu. O halde halifeliğe gerek yoktu.
Büyük Millet Meclisi üyeleri de halkın oyları ile seçilip mecliste halkı temsil ediyordu. Oysa ki "halife" halkın oyları ile seçilen biri değildi.
Yakın arkadaşları halifeliğin kaldırılmamasında ısrarcı olup "siz halife olun" dediler. Atatürk yine "hayır" dedi.
Güç kaynağı olarak meclisi işaret etti.
Meclisin seçeceği cumhurbaşkanını ve hükümeti "temsil" görevi ile yükümledi.
Kurtuluş Savaşı'nda verdiği mücadele de halkını yanına almıştır. Yaptığı her icraatta halkının nabzını yoklamıştır. İstese "halife" olabilirdi.  O ise bunu elinin tersi ile itti.
25 Ekim 2015 tarihli www.yeniakit.com.tr. de  "Dilipak: Erdoğan başkan seçilirse halife olacak" başlıklı bir haber yayınlandı.
İlgili haberde aktarılanlar aynen şöyle:
"Gazetemiz yazarı Abdurrahman Dilipak, Toronto'da önemli açıklamalarda bulundu. Dilipak, "Hilafet şu anda TBMM'ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir. Tayyip erdoğan başkanlık sistemine geçerse, kendisi bu anlamda bütün islam beldelerinde, hilafete bağlı bölgelerde, muhtemelen kendisine müşavirler tayin edecek ve İslam Birliği'nin Beştepe'de temsilciliklerini açacak" dedi."
Bu açıklamaya "hayır" öyle bir şey yok açıklaması ya da yorumu geldi mi?


Not: İlgili haberin linki: http://www.yeniakit.com.tr/haber/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-102307.html

9 Mart 2017 Perşembe

YOLCULUK


Evler uzaklaştıkça küçülmeye başladı, bir süre sonra da görülmez oldu. İçimdeki fırtına gittikçe hızını artıran rüzgarın ağaç dallarını kırması gibi beni sarsıyordu. Çok beklemedim. Gelen yolcu minibüsüne bindim. içi tıka basa doluydu. Şoför esmer ve ciddi yüzlüydü. Yolcuların hemen hepsi ilçeye giden köylülerdi. Çoğunun üzüntüyle bakan gözleri vardı. Avurtları çöküktü, kasketlerinin kenarında saçları birer diken gibi uzanıyordu. Minibüse binince tüm gözler elinde kırık dökük bavul, sırtında eski bir paltoyla gurbete gittiği her halinden belli olan bana çevrildi. Kırlaşmış kirli sakalı ile yaşlı bir amca hafifçe geriye çekilerek "buraya gel oğul" diyerek yer gösterdi. Sessizce tarif edilen yere yanaştım. Sorgulayan, belki de acıyan gözlerde üzerimden dışarıya yönelmişti.  Kimsede çıt çıkmıyordu. Duyulan tek ses minibüsün homurtusuydu. Kısa bir sessizlikten sonra bana yer gösteren amca;
"Yolculuk nereye oğul" dedi kısık bir sesle
"Gurbet" deyiverdim fazlaca açıklama yapmadan. Tek kelime ile "gurbet".
"Peki" dedi aynı kısık sesle, " evde oturup baharın gelmesini bekleyeceğine gurbette olsa rızkını çıkarmaya gitmek ne güzel."
Yaşlı amcanın yanında ayakta duran kısa boylu, ablak yüzlü yolcu orta yere konuştu;
"Gurbetin, sılanın nesi güzel" dedi. "İnsan gurbete neden gitsin? Bu yaşta kırık bavulla gurbetin yolunu, çilesini neden çeksin?" diye acı dolu bir sesle konuştu.
Yaşlı amca gerginleşen yüz hatları ile "boş konuşuyorsun" dercesine adamın yüzüne baktı.
"Bir insan gurbete neden gider? Elbette gitmesini gerektiren bir durum vardır. Midesi ve mutfağı boş yaza kadar oturup beklese daha mı iyi? Hangimizin durumu iyi de gurbete gidip para kazanmayı istemiyoruz? Hangimizin çektiği çile, sıkıntı diğerinden farklı? "
Bir başka yolcu atıldı, "Gurbetin yoluna neden çıkılır? Gurbetin çilesi neden çekilir? İşsiz aşsız bahara kadar evlerde sobanın dibinde gün geçirmek daha mı iyi?"
Bu sözler karşısında kimseden ses çıkmadı. Herkes başını önüne eğdi. Derin düşünceye dalanlar minibüsün camlarından dışarıyı boş gözlerle seyretmeye başladı.
Yaşlı amca sözlerine devam etti. Söylenenleri tepkisiz, belki de içlerinde fırtınalar koparak pürdikkat dinliyorlardı.
Yaşlı adam omuzunda taşıdığı yükün ağırlığıyla.
"İç dünyamız bir kargaşa içinde. Yalpalayarak yürümeye çalışıyoruz. Kendimizi kandırmaya lüzum yok. Hayatımızı, geleceğimizi yeniden kurmamız gerektiğini anlamamız lazım. Hangimizin sağlam, kalıcı bir işe ihtiyacı yok? İş deyince de gurbet akla geliyor. Çocuklarımız da bizler gibi kuru soğana mı muhtaç olsun. Yoksa doğru bildiği yolda, değer yargılarına sahip çıkarak mı yürüsün. Gurbette de olsa, köyde de olsa ayağına çelme takmak isteyen olmayacak mı sanıyorsun. Bırakalım çocuklarımız ekmeğini kazansın. Onlara engel olmayalım. Gurbet de sılada zordur. Zorunlu olmadıkça insan ata yurdunu bırakıp yaban ellere gitmek istemez. Elinde kırık bir bavulla yola çıkmak hiç istemez."
Yaşlı amca doğru söylüyordu. Gelecek dünkü zorluklarla, yoksulluklarla, çilelerle devam etmemeliydi. Kısacası kendimizi aşmalı, mücadele etmeliydik. Yazgı oturarak değil çalışarak değiştirilebilirdi. Son yıllarda kırsalda iş ve aş umudu ile yola çıkanların gidiş sebebi de bu değil miydi.
Yol boyunca başka da pek konuşan olmadı. Kasketlerinin kenarında diken gibi uzanan, dağınık ve uzamış saçları yüz hatlarını kapatan yolcular derin bir düşünceye dalmışlardı. Oturdukları yere sıkıca yapışmış, kızgın mı yoksa soğukkanlı, umursamaz mı oldukları donuk suratlarında pek de belli değildi.
Umarsızlık ve kayıtsızlık zaman zaman beni öfkeye boğuyor, yoruyordu. İnsanlar neden hep başkalarından bir şeyler bekler de kendisine gelince yapmaktan kaçınırdı? Başkalarını eleştirmek, hatalarını söylemek kolaydı da kendi hatasını neden görmezden gelirdi? Boş vermişlik, var olanı daha da ileriye götürmeme kayıtsızlığı neden başvurulan bir durumdu?

Zihnimi yoran sorulara cevaplar ararken bir yandan da, konuşmalar sırasında, hiç konuşmadan, konuşulanları duyduğuma dair hiç bir belirti göstermeden yaşlı amcayı dinliyordum. Ayazda yanmış sert çehresinde iri elmacık kemikleri dikkat çekiciydi. Elleriyle sakalını sıvazlayıp, içeriye çökmüş hissi veren kısık gözlerini yolcular üzerinde gezdirerek ağır ağır ama dokunaklı konuşuyordu. Yılların deneyim ve birikimi onu kırsalda kendi yaşamı için belli ki bilge kişi yapmıştı.

24 Şubat 2017 Cuma

ANNEDEN EVLADA...

Geleceğe dair düşünceler duygularımı alt üst ederken günler sonra ekim ayı başlarında beklediğim haber nihayet radyoda saat başı verilen ajans haberlerinde tekrarlanıyordu. Öğretmen atama listeleri açıklanmıştı. Hem gururlu, hem huzurlu, hem de mutluydum. Annem ve babamda göreve atanmam nedeni ile rahatlamışlardı. Herkeste bir sevinç bir coşku vardı o gün. Okulu bitirene kadar hem ben hem babam epey sıkıntı çekmiştik. Sadece ben değil kardeşimde askeri okulda okuyordu. Annem ve babam hem bana hem de diğer kardeşime her ay para yetiştirmenin derdindeydi. Kolay değildi bu.

Annem içinde tutmaya çalıştığı sevinçle gözlerimin içine baktı. Bir annenin çektiği sıkıntılara aldırmadan yetiştirdiği evladının başarısını kutsayan bir bakıştı bu. Karşılaşabileceği tüm kasvet ve karanlıklardan uzak sevecen ve gururlu bir bakış. Yemenisinin ucuyla nemlenen gözlerini silerken, sözcükleri özenle seçip belli belirsiz duyulan bir sesle "Oğul sende biliyorsun kırsalda elimizde olan bir kaç dönüm tarla ve bir kaç hayvan ile bugüne kadar bu çarkı döndürmeye çalıştık. Sizleri yetiştirmek için elimizden geleni yaptığımızı düşünüyorum. Bundan sonra senin ve gurbete giden kardeşlerinin yazgısı sizlerin elinde. Bizim yazgımız da dün ne ise bundan sonra da o olacak. Lakin gururluyuz. İçimiz sevinç ve inançla dolu. Önünüzde büyük bir gelecek sizleri bekliyor. Çaresizlikleri, acıları, korkuları, umarsızlıkları geride bırakıp geleceğe umutla sarılmanız lazım. Gittiğiniz yerin bunaltıcı havasından uzak durun. İnsan hayatını kutsal bilip ona göre davranın. Hele hele zengin fakir ayrımı hiç yapmayın. Yaşamınızda inançlı, özverili olun. Karşılaşabileceğiniz acılara dayanıklı olun. Gönlünüzde yiğitliği ve güzelliği barındırın. Allah yolunuzu açık etsin. Acı haberinizi duyurmasın."
Annem zarif ve inceydi. Yüzünde birer inci gibi parlayan kahverengi gözleri hüzünlüydü. Yorgunluktan olacak dudakları kupkuru, benzi soluk, bazen soluk alışları düzensizdi. Yüreğimde çarpıntı var derdi. Sofraya oturup bizimle beraber yemek yemezdi. Günlük yapılması gereken  işlerini bitirmenin telaşı ile ayak üstü bir şeyler atıştırırdı. Saçları koyu kumral ve çok güzeldi. Çok çalışırdı. Sabahın alacasında kalkıp evin tüm işlerini tek başına yapardı. Kahvaltısını ayak üstü yaptıktan sonra başlardı işleri düzene koymaya. Bazen işlere öyle dalardı ki etrafında olan bitenleri görmez duymazdı, kendinden geçmişçesine işler yarım kalmasın diye çabalardı. Evin işlerini bitirdikten sonra bizimle birlikte tarlaya gelir, bizden çok çaba gösterirdi. Dur durak bilmezdi. Tüm çabası ele güne muhtaç olmadan, zamanında işleri bitirmekti. Başkasına avuç açmanın onursuzluğunu yaşamak istemezdi.
(Batıda On Yıl'dan kısa bir bölüm.)
NOT: Öğütleri ile bizlere her daim yol gösteren anneme sağlıklı uzun  bir ömür diliyorum.

22 Şubat 2017 Çarşamba

HOCAM NELER OLUYOR...

Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam. 
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonar bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremezSanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.

16 Şubat 2017 Perşembe

UMUDUM DAHA DA ARTTI

Şu günlerde atamadığım bir yorgunluk var üzerimde. İki satır bir şeyler karalamak, bir kaç sayfa kitap okumak zor geliyor. Arkadaşların yazdıklarını bile eskisi gibi okuyup yorum yazamıyorum. Kim bilir belki de neden yorum yazmıyor diye düşünenlerde vardır. Haklılarda. Onlara söyleyeceğim kabul edilebilir bir mazeretim yok elbette.
Hızla değişen gündemi takip etmekte beni bunaltıyor artık. Yine de şikâyet etmeye hakkım olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar dertlerden, yalanlardan, yanlışlardan, işsizlikten, geçim gailesinden, siyasetten çok konuştuk, okuduk, yazdık. Gelin bugünde biraz sevgiden, dostluktan, arkadaşlıktan bahsedelim.
Yıllar öncesi dostlarımla tekrar görüşmenin heyecanı var şu sıralar bende. Kar yağınca yolların kapandığı, beyaz kâbusun insanları esir aldığı yerleri hatırladım. O yıllardaki öğretmen arkadaşlarımı, beyaz uykularında değnekten atının sırtında koşuşturan çocukları, hastaları, yaşlıları, gençleri. Taştan evleri, minnacık pencereleri, yanı başında tezek yığınlarını. Ama yazın yaylasını, yeşil ovasını, kazını, kuşunu… İnsanlarındaki yürekten göze, davranışa ve söze yansıyan sevgi sıcaklığını hatırladım.
Dün gece sosyal medyaya takıldım. Aslında fazlaca üzerinde durmadığım bir alan. Ne ki, iyi ki takılmışım. Altta trafik ışıkları gibi yanıp sönen uyarı bir iken beş oldu. Arayan dostlarımdı. Değer verdiğim sevdiğim, saydığım, çoğu zaman çok konuşmayan, dertlerini türkülerle dile getirenlerdi. Kimi öğretmen arkadaşlarımla görüşmeyeli ve konuşmayalı tam 32 yıl olmuştu. Onlarla konuşmak beni duygu seline boğdu. Yıllar öncesinin aydınlık günlerini tekrar yaşadım. Üzerine basıp geçenlere inat “sevgi ve saygı” hâlâ var. İyi ki de var…
Derken bir öğretmen arkadaşım aradı. Selamlaştık. Bir diğeri bir öğretmen arkadaşımın çocuğu idi. Benim eski bir öğrencim. Yürekten sevgisini kelimelerle bütünleştirmesine heveslendim. Zorluklarla savaşsa da şikâyetçi değildi. Bilinçliydi. Gazetelerden ve günlük haberlerden uzak değildi. Sevindim, umudum daha da arttı. İnsanların birbirinin üzerine basıp geçtiği, üç kuruş için insani değerleri savurduğu, hiçe saydığı günümüzde umudunu yitirmeyenleri görmek yıldızlar kadar uzak değildi artık.
Eskiden gecenin geç saatlerine kadar sohbetin koyulaştığı köy kahvehaneleri vardı. Yaşlıların anlattıklarını dinlemek ya da anlatmak bambaşka bir zevk olurdu. Kahvehanesi olmayan köylerde ya köy odası veya köy konakları vardı. Çoğumuz akşamın gelmesi için sabırsızlanırdık. O gecelerde köroğlundan, âşıklarımızdan, masallarımızdan bir şeyler söylemek adettendi. İnsan ömrünün kin ve kavgalarla tüketilmesinin ne kadar yanlış olduğu vurgulanırdı. Dostluktan, yardımlaşmadan, baharda yapılacak işlerden söz edilirdi.
Şimdilerde eski dostlarımızla bir araya gelemesek de teknoloji sayesinde karşılıklı konuşma ve geçmişi anma imkânı oluyor. Hal hatır sorup selamlaşıyoruz. Köy kahvehaneleri yerini teknolojiye bıraktı çoktan. Ama yine de o köy kahvehanelerini arıyor insan. O sıcaklığı ve içten söylemleri aynı odanın havasında solumanın yerini teknoloji dolduramıyor.
İki öğretmen konuşurda o konuşmada eğitimden söz edilmez mi? Başlıca konumuz eğitimdi. Eski ile yeniyi değerlendirdik. Eğitimin toplumsal bir işlev olduğunu, geliştirilmesi, yenileştirilmesi, yetenekli ve başarılı insan kaynağının yaratılması gerektiğini dile getirdik. Çağdaş dünyada yerimizi almak için rehberimizin akıl ve bilim olması gerektiğini, küreselleşen dünyada gelişen bilişim yeniliklerinden mutlaka yararlanılması gerektiği konusunda hem fikirdik. Ezberci bir eğitim yerine, öğrenci merkezli bir eğitimin olması gerektiğini, çağdaş normlara ancak bu şekilde varılabileceğini söyledik.
Giderek artan öğretmen sorunlarına çözüm üretmenin yanı sıra öğretmenlerin ücret sıkıntısının giderilmesinin önemini vurguladık. Bir ulusun kalkınmasında en önemli işlevin eğitim olduğunu, çocuklarımızın akıl ve bilimin ışığında yetiştirilmesi gerektiğini, çağdaş bir ulusun çağdaş bir eğitimle oluşturulabileceğini son söz olarak söyledik.
Ömrünü insanlık ve eğitim için harcamış olan Türkan Saylan’ı bir kez daha rahmetle andık.


22 Ocak 2017 Pazar

GİDERSİN


"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hem de
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgârlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgârda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

7 Ocak 2017 Cumartesi

YAZILACAK HER CÜMLE DÜŞÜNÜLEREK YAZILMALI



Derler ki "her okur kendini okur", "her yazar da kendini yazar". Dolayısıyla insan kendini kuşatan, varlığını saran dış ve iç dünyasını yazar. Ve onlarca yılda süregelen ayak izlerinin bıraktığı öyküleri.
Gazetelerde ve web sitelerinde yazılanları çizilenleri okuruz. Yazılan çizilenlere farklı görüşlere sahip olanlar tarafından yorumlar yapılır. Kimi zaman yapılan yorumlar doğru olanı yansıtmaz. Yapılan yorum yapanın dünya görüşünü, yaşam anlayışını empoze etmek amaçlıdır.
Sosyal medya hesaplarında bunu yapanlara rastlamak şaşırtıcı değil.
Bu yaklaşım okurun zihnine soru tohumları eker, onları yanlış yönlendirip çıkmaz sokakta yalnız bırakır.
Oysa sorumluluk bilinciyle hareket edenin görevi, toplumsal duyarlılığı göz ardı etmeden düşüncelerini dile getirmektir. Fikir ve düşünce özgürlüğünün gereği de budur.
İnsanlara sığınak yapmak insanı nasıl ayakta tutarsa, yazmak ve okumak da insanı ayakta tutar. Varlık sebebimiz toplumun geleceğidir. Yazılacak her cümle düşünülerek yazılmalı.
Davranışlarımız dünyada tecrübe edilen, davranışlara sadık olmalı; etik anlayışımız hem kendimize hem çevreye zıt olmamalı.
Okurun yol haritasını bu davranışlar yönlendiriyor.
Farklı coğrafyalarda yaşayan insan o coğrafyanın şartlarına göre, fikirlerini beyan eder. Kendi anlayışına uygun olan neyse ona göre davranır. Toplum psikolojisinin ve algı yönetiminin bir sonucudur bu.
Buna algı yanılsaması da diyoruz.
Ancak fikir beyan ederken, yazarken yada çizerken dönülemeyecek kırmızı çizgiler geçilmemeli. Söylencelerle gerçekleri bir potada eritirken pek çok insanın bakıp göremediği ama kendi içinde derinlik barındıran gerçekler okura ulaştırılmalı.
Söz söylenip yazılı doküman haline gelmişse, velev ki doğru olan yazılmamışsa, aklıselim düşünüldüğünde, nasıl bir hata yapıldığı görülecektir. Kapsamlı araştırmanın gereğinin yerine getirilmediği de.
İnsan egosunda bencillik ve ben’lik kavramları vardır. Bu kavramların baskın olup olmaması da o kişinin ters köşeye yatıp yatmamasını etkiler.
Üstesinden gelebileceğimiz sorunlar her daim vardır. Sorunların üstesinden gelip, toplumu rahatlatıcı önlemler alma ve çözüm üretmekte.
Yaptığımız değerlendirmelerle sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmemeliyiz.
Toplumu kutuplaştırmak, diğerini ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Ortak paydada birleşmemek ve karar vermemek de.


3 Ocak 2017 Salı

KSANTOS(EŞEN)VADİSİ

Ksanthos(Eşen)Vadisi Akdağlar'dan beslenen çayın oluşturduğu ve adını verdiği bir bölge. Saklıkent Kanyonu'ndan Patara kumsalına uzanan vadi, yeşillikler içinde kaybolmuş şirin köyleri ve Lykia'nın antik kentlerini barındırıyor.

HATTUŞA

Hattuşa'dan çiviyazılı tabletlerde "Bin Tanrılı Şehir" olarak söz edilir. Boğazkale Çorum'un bir ilçesi ve Hitit başkenti Hattuşa da bu ilçenin sınırları içinde aynı zamanda.

2 Ocak 2017 Pazartesi

YARIM ASIRDIR YAPILAN BİR ŞEY ÇOKTAN GELENEKSELLEŞMİŞTİR:


Ne yapabildi 2016 da, ne gelir 2017'nin elinden..?
Adını koymadığımız bir savaşta, görmezden, duymazdan geldiğimiz, yerini yurdunu, yolunu izini bilmediğimiz bir yerde askerlerimiz savaşıyor.
Dağda karda ayazda üşüyorlar mı? 
Yağmurda çamurda ıslak mı kalıyorlar? 
Ne yeyip ne içiyorlar, açlar mı? 
Nerede uyuyorlar, uyuyabiliyorlar mı? 
Açıkta mı, çadırda mı yatıyorlar? 
Nasıl ısınıyorlar, ısınabiliyorlar mı? 
Bu soğukta donarak ölenler de oluyor mu ? 
Göğüs göğüse mi savaşıyorlar, buna bile imkan bulamadan sırtlarından mı vuruluyorlar kahpece? 
Mayına mı basıyorlar, tuzakla mı avlanıyorlar, topla tüfekle mi dağlanıyor gencecik bedenleri?
Ne durumdalar neler yaşıyorlar bilmiyoruz. Belki bilmememiz gerekiyor, toplumun ruh sağlığını, motivasyonunu korumak açısından. Ama çok çok zor şartlar altında olduklarını ve düzensiz, kuralsız, acımasız, insanlıktan uzak bir düşmana karşı savaş verdiklerini biliyoruz. 
Yüreğimiz yanıyor. Ciğerimize zehirli bir ok saplı sanki, öylece duruyor... Bunca bilinmezliğin verdiği kaygı, endişe ve korkuyla.

Ölüyoruz...Birer ikişer değil, artık kırkar, ellişer, yüzer yüzer ölüyoruz. Çata patlar gibi orda burda patlatılan bombalarla, yolda meydanda, eve, işe, okula, markete giderken, günün belki en güzel saatinde, belki en mutlu anında, belki yarınki o en unutulmaz anı planlarken, ya da ödenecek taksitleri, borç senetlerini düşünürken kara kara, ölüveriyoruz birden bire... 
Ve geçiyoruz tv karşısına, "Geçen sefer şu kadar kişiydi di mi..? 
Kaç kişiymiş, sayı değişti mi..? diye konuyu irdeliyoruz ölenlerin sayısı üzerinden. Dilimizde "vah vah, tüh tüh" lerle.
Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için, okuyabilsin diye yatılı okullara(!) verilen çocuklarımız... Yakıyoruz onları. İhmal, ilgisizlik ve cehaletin büyük(!) yardımıyla...
Küçücük kız ve erkek çocuklarımıza tecavüz ediliyor, en güvendikleri tarafından çoğu zaman. Nefretle, öfkeyle, hayretle izliyoruz tv lerde. İnanamıyoruz... Nasıl olur, nasıl kıyarlar diye isyan ediyoruz. 
Biz, dokuz on yaşında kızların dedeleri yaşındaki adamlarla evlendirilmesinin caiz olduğu fetvası verilmesine tepki gösterirken, kızların yaşı daha da küçültülüyor. Yakında kundaktaki bebeğe görücü gelecek...
İnsan hakları/Kadın hakları, gelir dağılımı, asgari ücret, çalışma şartları, çocuk işçiler, emekli ve çalışanların yaşam standardı, hak hukuk ve adalet sistemi, eğitim/öğretim vs. vs. konularda içler acısı durumdayız gördüğümüz/bizzat yaşadığımız kadarıyla. Ama bize anlatılan istikrar içinde, hızla gelişmeye devam eden, yıldızı parlayan bir ülkeyiz. Kafamız karışık..
"Bizim geleneğimizde yeni yıl kutlaması yoktur..." türünde açıklamalar yapılıyor. (Milli Eğitim Müdürü ve Diyanet tarafından bile.) Bu kadarla kalınmıyor, sosyal medyada, tv ve gazetelerde yeni yıl kutlamalarını hedef alan ayrılıkçı, nefret içeren, ırkçı, kışkırtıcı yazı ve mesajlar paylaşılıyor. Bu söylemler bağnaz saldırgan kesimde karşılığını buluyor...
Yeni yıl kutlaması yapan 39 kişi hayatını kaybediyor, 65 yaralı var.
Oysa ben hatırlıyorum; yılbaşı akşamı (31 Aralık) dost akraba bir evde buluşur ,yeni yılı karşılamak için kendi aramızda, kendi halimizde eğlenirdik. Mesela tombala yılbaşı gecesinin vazgeçilmez oyunuydu. Bir köşede çıtır çıtır yanan sobanın üstünde kestane kebap yapar, altında patates közlerdik. Mısır patlatırdık mutlaka bir de. Televizyonumuz yoktu. Radyo dinlerdik onun yerine. Büyükler fıkralar anlatır, gençlik anılarını paylaşırlar, biz pür dikkat dinler gülüşürdük. Çoluk-çocuk, yaşlı-genç hepimiz bir odada, ortak sohbetlerle neşeli bir gece geçirirdik, yeni bir yıla başlamanın heyecanıyla. Tam 50 yıl önce...
Yarım asırdır yapılan bir şey çoktan gelenekselleşmiştir. Ayrıca koca bir yılı geride bıraktığımız ve yeni bir yıla başladığımız o gece özeldir. Yeni umutlarla ve yeni beklentilerle kendini yenilemek için başlangıçlar yapmak isteğini kamçılar. Her şeyden önce artık takvimlerimizde asla 2016 yılını göremeyeceğiz o geceden sonra. Bir yıl boyunca her belgede 2017 rakamı olacak. Aynı yaşta bile olmayacağız. Önemsiz bir şey mi bu?
Geleneklerimizde olmayan; ren geyiklerinin çektiği ve içi hediyelerle dolu uçan kızağıyla Noel gecesi evlere bacalardan girip, çocuklara hediyeler bırakan Noel Baba efsanesidir. (Bazı dillerde Santa Claus) Kırmızılar içinde, kukuletalı, kır saçlı - kır sakallı, koca göbeğini hoplatarak hoh! hoh! hoh! diye gülen şirin bir yaşlıdır Noel Baba imgesi. 
Bizim kültürümüze ait değil. Başka kültürlerde gelişmiş bir efsanedir.

Ama Noel Baba kılığındakilere saldıracak kadar nefret duymamızı gerektirecek bir durum da yok  ortada.
Ve yılların biri gelir biri gider. Yaşadığımız hiçbir iyi ya da kötü olayda yılların başarısı/suçu söz konusu olamaz. Gidişatı değiştirmek, yılları güzel ya da kötü yapmak insanlığın elindedir. Geçmiş yıllara bakıp kıvanç duymak da, gelecek yıllara sevgi tohumları ekmek de...
nurten y tartaç
( 2 Ocak 2017)