24 Mart 2017 Cuma

3 Mart 1924 TARİHİNDE "HİLAFET" KALDIRILDI

                                               İlgili haberde kullanılan görsel

3 Mart 1924 tarihinde "hilafet" kaldırıldı. Siyasal bir kurum olması nedeniyle kaldırılması isabetli olmuştur.  Lakin, o tarihte "hilafetin kaldırılmaması" için çalışanlar arasında Atatürk'ün yakın çalışma arkadaşları da vardı. Onlar "hilafetin" kaldırılmamasını "hilafetin bir güç olduğunu" söylüyordu.
Oysa "halifelik" siyasal bir makamdı. O nedenle Atatürk "hayır" dedi. Kaldırılacak.
29 Ekim 1923 tarihinde "cumhuriyet" ilan edilmişti. Güç artık halkın elindeydi, halkı da Büyük Millet Meclisi temsil ediyordu. O halde halifeliğe gerek yoktu.
Büyük Millet Meclisi üyeleri de halkın oyları ile seçilip mecliste halkı temsil ediyordu. Oysa ki "halife" halkın oyları ile seçilen biri değildi.
Yakın arkadaşları halifeliğin kaldırılmamasında ısrarcı olup "siz halife olun" dediler. Atatürk yine "hayır" dedi.
Güç kaynağı olarak meclisi işaret etti.
Meclisin seçeceği cumhurbaşkanını ve hükümeti "temsil" görevi ile yükümledi.
Kurtuluş Savaşı'nda verdiği mücadele de halkını yanına almıştır. Yaptığı her icraatta halkının nabzını yoklamıştır. İstese "halife" olabilirdi.  O ise bunu elinin tersi ile itti.
25 Ekim 2015 tarihli www.yeniakit.com.tr. de  "Dilipak: Erdoğan başkan seçilirse halife olacak" başlıklı bir haber yayınlandı.
İlgili haberde aktarılanlar aynen şöyle:
"Gazetemiz yazarı Abdurrahman Dilipak, Toronto'da önemli açıklamalarda bulundu. Dilipak, "Hilafet şu anda TBMM'ye intikal etmiştir. Bu anlamda hükümet tarafından gereği yerine getirilmektedir. Tayyip erdoğan başkanlık sistemine geçerse, kendisi bu anlamda bütün islam beldelerinde, hilafete bağlı bölgelerde, muhtemelen kendisine müşavirler tayin edecek ve İslam Birliği'nin Beştepe'de temsilciliklerini açacak" dedi."
Bu açıklamaya "hayır" öyle bir şey yok açıklaması ya da yorumu geldi mi?


Not: İlgili haberin linki: http://www.yeniakit.com.tr/haber/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-102307.html

9 Mart 2017 Perşembe

YOLCULUK


Evler uzaklaştıkça küçülmeye başladı, bir süre sonra da görülmez oldu. İçimdeki fırtına gittikçe hızını artıran rüzgarın ağaç dallarını kırması gibi beni sarsıyordu. Çok beklemedim. Gelen yolcu minibüsüne bindim. içi tıka basa doluydu. Şoför esmer ve ciddi yüzlüydü. Yolcuların hemen hepsi ilçeye giden köylülerdi. Çoğunun üzüntüyle bakan gözleri vardı. Avurtları çöküktü, kasketlerinin kenarında saçları birer diken gibi uzanıyordu. Minibüse binince tüm gözler elinde kırık dökük bavul, sırtında eski bir paltoyla gurbete gittiği her halinden belli olan bana çevrildi. Kırlaşmış kirli sakalı ile yaşlı bir amca hafifçe geriye çekilerek "buraya gel oğul" diyerek yer gösterdi. Sessizce tarif edilen yere yanaştım. Sorgulayan, belki de acıyan gözlerde üzerimden dışarıya yönelmişti.  Kimsede çıt çıkmıyordu. Duyulan tek ses minibüsün homurtusuydu. Kısa bir sessizlikten sonra bana yer gösteren amca;
"Yolculuk nereye oğul" dedi kısık bir sesle
"Gurbet" deyiverdim fazlaca açıklama yapmadan. Tek kelime ile "gurbet".
"Peki" dedi aynı kısık sesle, " evde oturup baharın gelmesini bekleyeceğine gurbette olsa rızkını çıkarmaya gitmek ne güzel."
Yaşlı amcanın yanında ayakta duran kısa boylu, ablak yüzlü yolcu orta yere konuştu;
"Gurbetin, sılanın nesi güzel" dedi. "İnsan gurbete neden gitsin? Bu yaşta kırık bavulla gurbetin yolunu, çilesini neden çeksin?" diye acı dolu bir sesle konuştu.
Yaşlı amca gerginleşen yüz hatları ile "boş konuşuyorsun" dercesine adamın yüzüne baktı.
"Bir insan gurbete neden gider? Elbette gitmesini gerektiren bir durum vardır. Midesi ve mutfağı boş yaza kadar oturup beklese daha mı iyi? Hangimizin durumu iyi de gurbete gidip para kazanmayı istemiyoruz? Hangimizin çektiği çile, sıkıntı diğerinden farklı? "
Bir başka yolcu atıldı, "Gurbetin yoluna neden çıkılır? Gurbetin çilesi neden çekilir? İşsiz aşsız bahara kadar evlerde sobanın dibinde gün geçirmek daha mı iyi?"
Bu sözler karşısında kimseden ses çıkmadı. Herkes başını önüne eğdi. Derin düşünceye dalanlar minibüsün camlarından dışarıyı boş gözlerle seyretmeye başladı.
Yaşlı amca sözlerine devam etti. Söylenenleri tepkisiz, belki de içlerinde fırtınalar koparak pürdikkat dinliyorlardı.
Yaşlı adam omuzunda taşıdığı yükün ağırlığıyla.
"İç dünyamız bir kargaşa içinde. Yalpalayarak yürümeye çalışıyoruz. Kendimizi kandırmaya lüzum yok. Hayatımızı, geleceğimizi yeniden kurmamız gerektiğini anlamamız lazım. Hangimizin sağlam, kalıcı bir işe ihtiyacı yok? İş deyince de gurbet akla geliyor. Çocuklarımız da bizler gibi kuru soğana mı muhtaç olsun. Yoksa doğru bildiği yolda, değer yargılarına sahip çıkarak mı yürüsün. Gurbette de olsa, köyde de olsa ayağına çelme takmak isteyen olmayacak mı sanıyorsun. Bırakalım çocuklarımız ekmeğini kazansın. Onlara engel olmayalım. Gurbet de sılada zordur. Zorunlu olmadıkça insan ata yurdunu bırakıp yaban ellere gitmek istemez. Elinde kırık bir bavulla yola çıkmak hiç istemez."
Yaşlı amca doğru söylüyordu. Gelecek dünkü zorluklarla, yoksulluklarla, çilelerle devam etmemeliydi. Kısacası kendimizi aşmalı, mücadele etmeliydik. Yazgı oturarak değil çalışarak değiştirilebilirdi. Son yıllarda kırsalda iş ve aş umudu ile yola çıkanların gidiş sebebi de bu değil miydi.
Yol boyunca başka da pek konuşan olmadı. Kasketlerinin kenarında diken gibi uzanan, dağınık ve uzamış saçları yüz hatlarını kapatan yolcular derin bir düşünceye dalmışlardı. Oturdukları yere sıkıca yapışmış, kızgın mı yoksa soğukkanlı, umursamaz mı oldukları donuk suratlarında pek de belli değildi.
Umarsızlık ve kayıtsızlık zaman zaman beni öfkeye boğuyor, yoruyordu. İnsanlar neden hep başkalarından bir şeyler bekler de kendisine gelince yapmaktan kaçınırdı? Başkalarını eleştirmek, hatalarını söylemek kolaydı da kendi hatasını neden görmezden gelirdi? Boş vermişlik, var olanı daha da ileriye götürmeme kayıtsızlığı neden başvurulan bir durumdu?

Zihnimi yoran sorulara cevaplar ararken bir yandan da, konuşmalar sırasında, hiç konuşmadan, konuşulanları duyduğuma dair hiç bir belirti göstermeden yaşlı amcayı dinliyordum. Ayazda yanmış sert çehresinde iri elmacık kemikleri dikkat çekiciydi. Elleriyle sakalını sıvazlayıp, içeriye çökmüş hissi veren kısık gözlerini yolcular üzerinde gezdirerek ağır ağır ama dokunaklı konuşuyordu. Yılların deneyim ve birikimi onu kırsalda kendi yaşamı için belli ki bilge kişi yapmıştı.