Diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyarbakır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2012 Cumartesi

Diyarbakır Ya da İstanbul Hiç Fark etmiyor



Ekim güneşinin gri bulutlar arasında yüzünü aralıklarla gösterdiği bir günde Kalabalığa karıştım. Gürültüden uzak soluklanacağım bir yer aradım. Lakin aldanmıştım. Etrafta ne çocuk seslerinin yankılanacağı boş bir alan ne de park vardı. İnsan seli alabildiğine bunaltıcıydı. Araba egzozlarından çıkan duman ve korna sesleri günü tamamlıyordu.
Etrafta ne yaşlıların oturup dinleneceği bir alan ne de kuşların korkusuzca konup kalkacakları bir ağaçlık yer vardı. En sevdiğim mekânlardı oralar çünkü. Okuyacağım gazeteye ulaşmak için caddede epeyce yürümem gerekiyordu. Kulakları tırmalayan gürültüye aldırmaksızın vitrinlerin çekiciliği eşliğinde gazeteciye ulaştım.
Gazetemi aldım. Türkiye içinde birçok farklı kültürü barındıran bir hazine diye düşündüm. Büyük şehrin taşı toprağı altın diye çeşitli bölgelerden kopup gelen insanların karmaşası karşısında şaşırmamak elde değildi.
İş yerlerini sarıp sarmalayan sokak aralarında biriken çöp yığınlarını karıştıran kavruk yüzlü, üstü başı kir pas içinde insanları daha sık görür olmuştum. Çoğu genç olan bu çöp toplayıcılarının aralarında yaşlı olanlara ve hatta kadınlara da rastlamak şaşırtıcı değildi artık.
Köyünden, kasabasından, yöresinden kopup gelen bu insanları gördükçe ülkenin içinde bulunduğu işsizlik, yoksulluk ve çaresizlik sorununu düşünmemek elde değildi. İstatistiklerin açıkladığı rakamların çok üstünde bir işsizlik kent sokaklarında yerini almış mıydı?
Velev ki durum bu. Velev ki bu insanlar bir şekilde köyünden, toprağından iş ve aş bulma umuduyla kopup geldiler. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde bu insanlara olabildiğince iş ve aş olanağı sağlamak gerekmez mi?
Suriye iç savaşından kopup gelen on binlerce insana verilen hizmet, Somali de açlıkla mücadele eden insanlara verilen yardımlar insani açıdan gerekliyken; kendi insanımızın içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan kurtulması için verilecek mücadelede o kadar gerekli değil midir?
Görevimiz öncelikli olarak insanı insan yapan değerleri savunmak ve desteklemek değil mi?
 “17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü” nedeniyle açıklama yapan “Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği” genel sekreteri Mehmet Şerif Camcı; “Diyarbakır’da 29 bin ailenin yani yaklaşık olarak 180 bin kişinin açlık sınırında olduğunu, 5 bin ailenin ise yardım almadığında geceyi aç geçirdiğini, kentteki işsizlik oranının yüzde 60’ın üstünde olduğunu” açıkladı.”
Gazetenin bir köşesinde bu cümleler yazılı.
İŞKUR ve TUİK’in yaptığı açıklamalarda Diyarbakır’daki işsizlik oranının yüzde 18 civarında olduğu belirtiliyor. Bu rakam hatırlatıldığında genel sekreter ; “Kesinlikle bu oranın doğru olmadığını belirtmek istiyorum. Bu oran İŞKUR’a başvuran işsizlerin oranı kıstas alınarak belirleniyor” cevabını veriyor.
Haber bu cümleyle bitiyor.
Aç, sefil ve yoksullukla baş etmenin çarelerini arayan; karınlarını doyurmak için verilecek yardımlara muhtaç bu insanların dramlarını düşündükçe üstesinden gelmek zorunda olduğumuz sorunların ne derece ağır olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.
Yatağa aç girmek zorunda olan çocukların, yaşlıların varlığı insanın vicdanını kanatıyor.
Gerçek rakam ne olursa olsun azımsanmayacak boyutta bir kitlenin çalışmak istese de iş bulamadığı gerçeğini değiştirmez.
İnsanlarımızın namerde muhtaç olmadan, insan onuruna yaraşır bir şekilde temel gereksinimlerini karşılamaları için hepimizin üzerine düşen görevler var.
Kaldı ki “taşı toprağı altın” denilen şehrimizin caddeleri genç nüfusla dolup taşıyor. Metrobüsler gün boyu insanları bir yerlerden bir yerlere taşıyor. Durakları dolduran bu insanların evlerinin geçimlerine katkı sağlamak için iş aramadıklarını nerden bilelim?
Özellikle ülkemizde göçlerin getirdiği nedenlerle nüfusu artan şehirlerimizde huzurlu bir ortamda yaşamanın ön koşullarından birinin de iş olanaklarının yeterli olması gerçeği orta yerde dururken.