10 Ağustos 2026 Pazartesi
İSTANBULDA YAŞAM
5 Eylül 2025 Cuma
ANADOLUDA BİR GENÇ
Öyle bir yer ki; sanırsın bir labirent. Yaşam bir kaos. Hem de günün her saatinde, her dakikasında. Yaman bir çelişki içerisinde insanlar tam bir serseri mayın.
8 Ağustos 2025 Cuma
İSTANBULDA YAŞAM
Sabah ve akşamları işe gidişlerde ve iş çıkışlarında insan selinden oluşan bir ordu beklenmedik bir şekilde ana arterlere yayılıyor.
6 Ekim 2024 Pazar
BANA HİÇ BİR ZARARI YOK DÜŞÜNCESİ...
Mine Söğüt bir yazısında şunları yazıyor. "Yıllar önce, mimari usulsüzlüklere
savaş açan bir derneğin üyeleri, yüksek yerlerdeki tanıdıklarına güvenerek
yaptırdığı kaçak katlı (binayı) bir
türlü yıktırtamadıkları nüfuzlu bir gazeteciyi alt etmek için dava açmaya
hazırlanıyorlardı. Etkili olur diye gazeteciyle aynı apartmanda oturan ünlü bir
yazardan da açılacak davaya müdahil olması için yardım istediler. Bir kafede
buluşuldu. Olayın hukuksuzluğuyla ilgili detaylar yazara anlatıldı. Yazar
anlatılan süreci sonuna kadar dikkatle dinledi. Hukuksuzluğuna ikna oldu. Ve
"o kaçak katın bana hiçbir zararı yok. O yüzden bu davaya müdahil
olmayı düşünmüyorum" diyerek
toplantıyı bırakıp gitti.
Çok uzaklara
gitti..."
Hukuksuz ve kaçak olarak inşa edilen bir binaya "o kaçak katın bana hiçbir zararı yok”
düşüncesi ile seyirci kalınması toplumsal ve bireysel duyarsızlığa iyi bir
örnek. Bireyler şahsi çıkarlarını bir tarafa bırakıp toplumun çıkarlarını öncelikle
gözetmesi gerekmez mi. Bugün o yazar soruna duyarsız kalır, yarın bir başkası
başka bir soruna duyarsız kalır. Bu doğru bir yaklaşım değildir.
Bu sadece bir örnek. Yaşamın her anında yaşanan
sorunlar diz boyu. Sokakta, caddede, toplu taşım araçlarında, parkta, trafikte
uyulması gereken ve çok da zor olmayan kurallara itibar eden yok.
Kabadayılığa gelince ufak bir sorundan devasa sorun
çıkartmakta da üstümüze yok. Misal seyir haline bir araç sollama yaptığında “vay arkadaş sen beni nasıl sollarsın"
deyip levyeyi eline alanın haddi hesabı yok. Maazallah külhanbeyliği kimseye
kaptırmamak için elimizden geleni yapıyoruz.
Lakin, yardımseverliğin, yaşlıya büyüğe saygının
anımsanmadığı bir kuşak yetişiyor. Ellerinde düşürmedikleri ve kim bilir ne
zorluklarla alınan akıllı telefonlardan gözlerini ayırıp çevreye baktıkları
bile yok.
Özellikle büyük metropollerde duyarsızlık tavan
yapmış durumda.
Ataköy- Yenikapı metro hattını olduğu gibi, Ataköy- Uzunçayır
Metrobüs hattını da sık kullanırım.
İlgili toplu taşım araçlarına engelliler, yaşlılar,
hamile ve çocuklu kadınlar da binmektedir.
Oturma yerlerinde bu insanlara yer vermesi
gerekenler kılını bile kıpırdatmaktan uzak, akıllı telefonları ile oyun
oynamanın derdindeler. Çevrelerine dikkat ettikleri bile yok.
Vagonda ya da otobüste izlediğim gençler oldukça
rahatlar.
Kimilerinin kulaklarında kulaklık kim bilir hangi
türkünün keyfini sürmekteler.
Aslında sorarsan herkes şikayetçi. Ama uygulamaya
gelince "bana hiçbir zararı
yok" varsın yaşlı, hamile, çocuklu, engelli olan zor şartlarda
yolculuk yapsın bana ne düşüncesi yaygın gibime geliyor.
31 Ağustos 2024 Cumartesi
KUYTULARDA ZAMAN GEÇİRMEK
Kuytularda...
4 Mayıs 2024 Cumartesi
İSTANBUL'DA YAŞAM --- 3
Gürültücü
çocukların canhıraş bağırışları, mahalle sakinlerinin soluk aldığı parklarda kulakları
tırmalar.
Sohbetlerinde
geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmaz.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci”
yaklaşımlarla yapılır.
Anadolu'nun
yoksul ve ücra köşelerinden, karlı dağların vadilerinden kopup gelmişler.
Mehmet, Mustafa, Ömer, Satılmış amcalar ve diğerleri. Zamanlarının büyük
bölümünü parklarda geçiriyorlar. Yaşlı kadınlar, küçük torunlarına, bütün gün,
anne babaları işten gelene kadar bakıyor. Onlara, bildikleri türküleri
söylüyor, masallar anlatıyorlar. Çocuklar doğdukları andan itibaren aile
büyüklerinin öğrettiği kültürle yetişiyorlar.
Yaşları
60'ın üstünde olan bu insanlar, toplumsal refahın ve toplum düzeninin ne denli önemli
olduğu konusunda akıl ve mantık yürütüyor, karşılıklı tartışıyorlar. Parklar
Hyde Park olmasa da gününü parklarda geçirenlerce bu tartışmalar
içselleştirilmiş.
Zaman
ve mekân değişikliklerinin yanısıra, geçen yıllar boyunca radikal
değişikliklerin yaşanmasına da şahit olmuşlar. İletişim ağındaki hızlı değişim
bunlardan biri. Toplumun kutuplaşması ise diğer bir değişiklik.
Parklarda
sorulacak "Nerelisin?"
sorusunun cevabı Erzurum, Gümüşhane, Sivas, Kastamonu, Çankırı, Diyarbakır’dır.
Kırsal
kesimden kente aktıklarında yabancı oldukları bir kültür dünyası, farklı bir
yaşam tarzı karşılamış onları. Taşradan kopup gelmenin yeni adı varoşlardır
onlar için. Fukaralıktan kurtulmanın adıdır ilk başlarda derme çatma
gecekondular!
Fukaralık
bu ya, yakasını bir kaptıran bir daha kurtaramıyor. Şehirde de sıkıca yapışmış yakalarına.
Ata yurdunu arar olsalar da geriye döndüklerinde ne başlarını sokacakları bir
ev kalmış, ne de işleyecekleri toprak. Evleri yıkılmış, tarlaları satılmış
zamanında, bir göz gecekondu için.
Bu
döngüye uzun yıllar kaldığım Ankara’da ve son iki senedir de İstanbul’da şahit
oldum.
Öğretmen
olduğumu bildikleri için oturdukları parka gittiğimde beni her daim gülerek
karşılar, "Gel hele hocam gel. Bu Dr.
Ali yine 'dediğim dedik’ diyor da başka bir şey demiyor'" diye
takılırlardı. Dr. Ali dedikleri Sivaslı Hacı Ali amcaydı. Zamanında köylerde
elinde pense dişçilik yaptığından Dr. Ali diye çağrılır olmuştu.
Dr.
Ali serzenişe itiraz eder "yok be
hoca inanma bunlar ağız birliği yapıyorlar böyle. Doğruyu söyleyince işlerine
gelmiyor bu ihtiyarların" diye cevabı yapıştırırdı.
Gülerek
yanlarına selam verip yaklaşır "yine
tartıştınız anlaşılan" diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışırdım. Tel
çerçeveli gözlük takan ve yakası düğmeli mavi bir gömlek giyen 75 yaşındaki Çankırılı
Satılmış amca gülerek ayağa fırlar “hocam
gel, bunların tartışmadığı gün mü var?” diyerek bana yer gösterirdi. İlkokuldan
sonra okuyamamış olsa da asırlık çınarın bu davranışı hem içtenliğinin hem de
aldığı "yâran” kültürünün bir
sonucuydu.
Yıllar
önce köyden kente göç etmişler. Bir kısmı yaşlılığın verdiği yorgunlukla mecburen
oğlunun kızının yanına sığınmış.
30 Nisan 2024 Salı
İSTANBUL'DA YAŞAM --- 2
Akşam
saatlerinde çıkarılması gereken çöpler sabah saatlerinden itibaren çıkarılmaya
başlıyor. Bu anlayış, sokakları atılan çöplerle kirletiyor ve şehrin uygar
görüntüsünü mahalle pazarına benzetiyor. Halkın yaşadığı yerin temiz olmasına
önem vermesi ve kurallara uyması gerekir. Apartman önlerine bırakılan, AVM ve
diğer iş yerlerinin tanıtıcı broşürleri istenmeyen kirliliği artıran bir başka
sorun. Tonlarca kâğıt sokaklarda heba olup gidiyor. Çünkü vatandaş bu tür
broşürlerden bıkmış, nedir ne değildir diye alıp bakan yok.
Şehrin
bitmemişliği hemen her semtte "kentsel
dönüşüm" adı altında inşaatların devam etmesi anlamına geliyor. Ve bu nedenle
İstanbul'un hemen her köşesi şantiye durumunda.
Şehirlerde
yaşayanların bilinçlenmesi ve günlük yaşamında bilinçli hareket etmesi lazım.
Lakin bunu uygulayana rastlamak zor. Uygulamak için, şehrin yaşanabilir
olmasıyla uygarlık merkezi bir yerleşme olması arasındaki farkı görmek gerekir.
İstanbul'a
gelen kırsal kökenli vatandaşlarımız değişmeyi göze almakta ve değişmekteler.
Yavaş olsa da bu gerçekleşiyor. Bu değişimin bilinçli ve örgütlü olması için
yetkililere görev düşüyor. Değişimin
sürdürülebilmesi için, cadde ve sokakların fiziki yapısının, işlevsel
kullanımının düzenlenmesi gerekiyor. Kural tanımazlığın önlenmesinin şehrin
yaşanabilir olmasında önemli olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli.
Unutulmamalı
ki bir şehrin olumsuzlukları yanında olumlu yönleri de var. İstanbul’un bu yönü
daha ağır basıyor.
İstanbul,
ülkemizin en kalabalık, nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu şehirlerden biri.
İki kıtada geniş bir coğrafyaya yayılan şehirde birçok ülkenin nüfusundan fazla
insan yaşıyor.
Yüzyıllardır
doğu ile batı arasında kültür değişiminin vazgeçilmezliğine soyunan İstanbul
bugün barındırdığı milyonlarla benzer işlevine devam ediyor. Doğu ile batının
harmanlandığı bir merkez konumunda. Eşsiz güzellikleriyle İstanbul Boğazı iki
denizin birleştiği noktada inci bir kolye gibi uzanıyor. Şehrin silueti
gökdelenlerle değişse de yönü ve ruhu hep aynı.
Geçmişte
olduğu gibi bugün de yüz binlerce insan İstanbul’u görmek, boğazın
güzelliklerini seyretmek, ticaret yapmak için geliyor. Şehir iyi bir pazar
konumunda. Bankaları ve finans merkezleri ile ekonominin can damarı. Bu nedenle
İstanbul'un cazibesi gittikçe artıyor, bu cazibeye kapılanlar da bir daha
ayrılamıyor.
Kıyılara
baktığınızda uzaktan parlak yeşil yağmurlukları, gri buruşuk şapkalarıyla balıkçıları
görürsünüz. Yüksek bir ses tonuyla külhanbeyi bağırışlarını duyarsınız.
“Rastgele!”.
Özenle
hazırladıkları oltalarını umutla denize atarlar. Kovaları gümüş renkli
balıklarla dolduğunda yorgunluklarından eser kalmaz. Deniz yine cömert
davranmıştır. Akşama balık vardır sofrada. Yanında bolca limonlu zeytinyağlı salata
ve bir kadeh de rakı varsa sohbetin en koyusu yapılır saatlerce.
Deniz
derken özgürlük gelir akıllara. Balıkçı barınaklarında anlatılan onlarca
öyküsü, kendine has imbatı, meltemi, karayeli, lodosu olan. Denizin öykülerini
dinleyenler, bozkırın yağmurla gelen kokusunu unutmuşlardır. Deniz, balık, zaman
ve rüzgâr çoktandır dağın, vadinin yerini almış sohbetlerinde.
Kıyıya
yakın alanlarda banklara otururlar gün boyu “rastgele!”
seslerini dinleyerek. Yorgundur bakışları. Alınlarındaki derin çizgiler “yaşlandınız artık” dercesine
sitemkârdır. Kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederler.
12 Nisan 2024 Cuma
İSTANBUL'DA YAŞAM... --1
Apartman blokları arasında esen sert rüzgâr denizin öyküsünü anlatır. Balıkçı tekneleri ve yosunun öyküsüdür anlatılan. Rüzgârla birlikte dolaşır sokakları. Sonra uçar gider başka diyarlara yeni öyküler anlatmak için.
Günün
en büyülü anlarını kime sorsan sabah ve akşam serinliği olduğunu söyler. Güneşin yumuşamış, yakıcı olmayan son
ışıkları bir yandan eğreti apartmanları yıkarken diğer yandan da mahalle sakinlerini
sokaklara davet eder.
Günün
altın ışıklarının büyüleyici etkisini beklemeden sabahın erken saatlerinde
parkları, nefes alınacak yeşil alanları doldurur yüzleri sert, elleri nasırlı
insanlar. Serinleyip yorgunluklarını atacakları başka yerde yoktur zaten. Bir
döngüdür bu, bir devinim değişmez.
İstanbul
adeta bir yaban arısı kovanını andırıyor. Havanın sıcak olduğu günlerde
caddelere, meydanlara, kafelere, AVM’lere insan selleri akıyor. Birbirine
yaslanmış apartman aralarında kendilerine oyun alanı olarak dar sokakları
seçmiş çocuklar. Oynayacakları bir yer yok, var olan yerlere de arabalar park
etmiş. Meydana gelecek bir depremde insanların toplanacakları geniş alanları bulmak
olanaksız.
Sokaklar,
caddeler seyyar satıcılarla dolu. Hediyelik eşyanın yanı sıra her türlü
malzemeyi satmaya çalışanlar kaldırımları işgal etmiş durumda. Bu nedenle insanlar
kaldırımlarda rahatça yürümekte zorlanıyor. Afrika kökenli insanların köşe
başlarında gün boyu seyyar satıcılık yapmalarına semt sakinleri çoktan alışmış.
Kısacası insanlar para kazanmanın derdinde.
Sabah
ve akşamları iş çıkışı insan selinden oluşan bir ordu beklenmedik bir şekilde ana
arterlere yayılıyor. Her yer hınca hınç insan dolu. Sükûnet içinde yalnız
kalacağınız bir yer bulamazsınız.
Paranın
geçim aracı olduğu bir dünyanın kurbanı olanlar, ikiyüzlü modernitenin
kıskacında hastalıklı bir anlayışın tanığıdırlar artık. Zamanlarını “serseri mayınlar” misali şehrin
sokaklarını amaçsızca dolaşarak, çığırtkan sokak satıcılarının, simit ve
piyango satıcılarının hareketlendirdiği meydanlarda ve parklarda geçiriyorlar.
Kalabalığı
kendine çeken parkların etrafında, birbirine dolanmış salkımsöğütlerin üzerine
konmuş, gizemli, rengârenk kuşlar görünüyor. Martılar, kırlangıçlar denizin ritüelini
anlatıyorlar çığlıklarıyla.
İstanbul
öyle kalabalık ki, evsizler parkları, köprü altlarını; seyyar satıcılar üst
geçitleri ve caddeleri ele geçirmişler. Sabahın serinliğinde parklarda yürüyüşe
çıkmak, banklarda sabahlayanların varlığı nedeniyle engelli koşu yapmak gibi
bir şey. İlerleyen saatlerde, şehrin yolları, trafiğin yoğunluğu nedeniyle
tıkanıyor.
Semt
pazarlarında pazarın dağılmasına yakın sebze meyve toplayanlar, çöpleri
karıştıranlar, yardım toplayanlar dikkati çekiyor. Varoşlarda zor durumda
varlığını sürdürmeye çalışanların yapacakları başka bir şeyde yok. Bir şekilde
hayatta kalmak zorundalar. Plansız kentleşmenin getirdiği sorunlar insanın
insana saygısını yok etmiş. Ve İstanbul'un nüfusu artmaya devam ediyor.
Trafiğin
yoğunluğu sabah akşam ana arterlerin tıkanmasına neden oluyor. İstanbul'un bir
ucundan diğer ucuna gitmek birkaç saat sürebiliyor. Kırmızı ışıkta geçenlerin
yanı sıra "park yapılamaz"
levhasının altında park eden; üç şeritli bir yolun sağına ve soluna park eden
arabalar yüzünden trafik duruyor ve yavaşlıyor. Yollar park amaçlı yapılmasa da
park amaçlı kullanılır olmuş. Burada geçen zaman vatandaşın zamanından çalıyor,
giden benzinin haddi hesabı yok. Sonuçta milyonlarca liralık iş ve enerji kaybı
yaşanıyor.
Tüm bunlar kentlileşmemiş bir nüfusun, birlikte yaşadığı insanların yaşam hakkına saygılı olmamasının bir sonucudur
28 Ağustos 2022 Pazar
YENİ BİR YER, YENİ YÜZLER
Yakında sonbahar
esintisine direnme başlar. Günün yakıcı sıcağından kurtulmanın direncidir belki
de o, kocaman ya da küçücük bir susku, acılı, çileli bir bilinmezlikle.
Yaşam yolunda birbiri
ardına akıp giden yılların özge bir tadı olduğunun somut görüntüsüyle.
Önemli olan birbiri
ardına akıp giden zamanın boğuculuğunda, dinlemesini, konuşmasını bilen,
diğerinin yaşam anlayışına saygılı olan bir anlayışı benimseyen akıllı bir
insan olmaktır.
Günümüzün mega kentlerinde
yaşamın her anı giderek, durdurulamayan bir hızla insanın tüm hücrelerine
siniyor.
Macera arayanından,
yaşam mücadelesi verenine kadar, bardaktaki su, kafedeki çay, toplu taşım
araçlarında ki devasa kalabalık, her şey ama her şey günümüzün yaşam mücadelesi
özelliği taşıyor.
Sokaklar, ana arterler,
Avm'ler, kafeler oldukça kalabalık.
Lakin, zorunlu ihtiyaç
hiç bitmez derler ya, işte o nedenle arada bir de olsa insan dışarıya
çıkıyor.
On sene yaşayıp
alıştığım Avrupa yakasından taşındım
Anadolu yakasına. Orada kahveler içildi, sohbetler bir başka bahara kaldı
tanıdık yüzlerle.
Birdenbire hızlandı
sanırsın zaman. Tek tek seslerin ayırt edilemediği, çıkan seslerin nereden ve
kimden geldiğinin anlaşılamadığı o kalabalık yerden uzaklaşmak, yıllarca
alıştığı yerden ayrılmak insana zor geliyor. Yeni yere alışmak gibi.
Sokakları daha az
kalabalık olan Avrupa yakasında, insanlar tüm telaşlarıyla koşturadursunlar,
zaman durdu. Sesler yok oldu birdenbire.
Zamanı geriye
sardığında görebileceğin sessiz film dönemi gibi, sesliyken sessize dönüşmek.
Yaşamın ya da zamanın
hiçbir olayı belki de bu denli etkileyici ve sarsıcı olamaz. Çok duygulanınca
insan artık hissedemez gibi oluyor günün doğuşunu, gecenin başlangıcını.
Sarsıntılar her daim insanın yüreğindedir.
Aslında bu ayrılıklara
alışkınım yıllardır. Anadolu'nun en ücra köşesinde ki köyden, en kalabalık
kentlere görevim nedeniyle taşınıp durdum.
O anlarda yabancı bir
tanık gibi izler insan yaşanan ayrılıkları. Eliniz, kolunuz ve yüreğiniz bağlı,
bir ışık selinin peşine kapılır gidersiniz. Karışırsınız rüzgâra sele.
Yine de yeni yaşam
alanına alışmak benim için çok zor.
Belki de basamakları bir
bir çıkmanın, gençlikten uzaklaşmanın bedelidir bu kim bilir.
Avrupa yakasında varoşların
bildik, tanıdık yüzleri vardı.
Burada ise o varoşlarda
ki insan yüzlerini ara ki bulasın.
Devasa çok katlı
binalar, kendini beğenmiş insan tipleri, onlarca kafenin olduğu
cadde ve sokaklar.
Yaşam anlayışımda
bunlara yer yok, olmadı da. Benimsemem zor olacak desem de, görünen o ki
benimsemem çok zor.
En önemlisi, çok katlı
binaların olduğu sitelerde yaşayanlarla varoşların insanını bir tutmak, aynı kefeye koymak mümkün değil
bana göre.
Görünen o ki, devasa
kentin sokaklarında toplumun durumu eskisi gibi değil.
Sorunlar daha fazla,
insanların bir diğerine bakışı hoyratça...
İnsan sorgulamadan
geçemiyor.
Her gün yaşanan
dramlar,
İnsana, hayvana, diğerine,
kadına, çocuğa, yaşlıya yapılanlar, düşünen sorgulayan insanın
dimağını dumura uğratır hale geldi.
Sokaklarda çekinerek
gezer olduk.
Birine baksan, dönüp
neden bakıyorsun der diye başımızı öne eğer olduk.
Gittikçe de bozulma
devam edecek gibi.
Bunun en önemli nedeni
yetersiz eğitimin getirdiği
Bencillik
Cehalet
Duyarsızlık
Erdemsizlik
Demokrasi anlayışından
uzaklaşmak
Saygıyı kaybetmek
Umursamazlık
İşsizlik
Yoksulluk v.s.
Ne derseniz deyin...
Rüzgârın yersiz bir
şakası gibi, garip bir sarsıntı bu. Devasa kent sokakları, günlük işler ve
sorumluluklar insana ne zaman izin verir, eski günlere ne zaman dönülür, bunu
da zamana bırakalım.








