Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2026 Pazar

HİÇ BİR ŞEYİN İZİ SİLİNMEZ


 Hiç bir şeyin bıraktığı iz silinmez.

Hafızalarda yer alır.
Gelecek nesillerde de devam eder.
Yapılanların unutulduğunu sananlar yanılır.
Hiç bir acı, hiç bir kayıp unutulmaz.
Ve şunu da söyleyeyim, zaman, her şeyin ilacı derler ya ...
Doğru değil bence!
Zaman sadece alışmayı öğretiyor, unutmayı değil...

24 Ekim 2025 Cuma

ZAMANIN YIPRATICILIĞI


 Zamanın görevi var olanı yıpratmaktır.

Yıpratılmaya çalışılan şey bir canlı da olabilir, bir kaya parçası da.
Yıpratılanların görevi ise zamanın acımasızlığına karşı varlığını korumaktır.
Zamana karşı varlığını korumaya çalışan hayat, insanlar için, insanın kimyasını değiştiren, onu düşünceden düşünceye, yargıdan yargıya, analizden analize sevk eden zincirleme bir reaksiyondur. Önemli olan o reaksiyonu doğru kullanmaktır.
Neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulamaktır. Tüm cesaretini toplayıp olumsuzluklara karşı tepkisini göstermektir.

26 Eylül 2025 Cuma

PARLAYAN BİR YILDIZDAN SÖNEN BİR YILDIZA DOĞRU


 Zamanın kopyası yok, tekrarı da.

Yaşanıp hayatınıza izdüşüren herşey, size zaman ayarlarını anlatsa da duyguda, düşüncede berrak saf olanları size hatırlatan suretleri düşünmeniz kaçınılmazdır.
Bu bağlamda,
Bir kişi ya da olay hakkında yazıya aktarılan şeyler, resimler ve çizimler elle işlenmiş görsel ifadelerde görüldüğü üzere samimi birer yorumdur.
Dağarcığımızda kişiselleştirmesek de, yaşananlar parlayan bir yıldızdan sönen bir yıldıza doğru kayıp gidecektir zamanın içinde.
Bu gidişi durdurmak olanaksızdır.
Belki içinizden biri buna karşı çıkacaktır.
Lakin, karşı duruş da zamanın içinde, zamana karşı duramayacaktır.
Zamanı anlamak için durmak yerine, çalışmaya ve öğrenmeye devam etmek gerekir.

26 Eylül 2024 Perşembe

SÖNEN BİR YILDIZA DOĞRU


 Zamanın kopyası yoktur, tekrarı da.

Yaşanıp hayatınıza izdüşüren herşey, size zaman ayarlarını anlatsa da duyguda,

düşüncede berrak saf olanları size hatırlatan suretleri düşünmeniz kaçınılmazdır.

Bu bağlamda,
Bir kişi ya da olay hakkında yazıya aktarılan şeyler,
resimler ve çizimler elle işlenmiş görsel ifadelerde görüldüğü üzere samimi birer yorumdur.
Dağarcığımızda kişiselleştirmesek de,
yaşananlar parlayan bir yıldızdan sönen bir yıldıza doğru kayıp gidecektir zamanın içinde.
Bu gidişi durdurmak olanaksızdır.
Belki içinizden biri buna karşı çıkacaktır.
Lakin, karşı duruş da zamanın içinde,
zamana karşı duramayacaktır.
Zamanı anlamak için durmak yerine,
çalışmaya ve öğrenmeye devam etmek gerekir.

31 Ağustos 2024 Cumartesi

KUYTULARDA ZAMAN GEÇİRMEK


 Kuytularda...

Bir yandan umarsız, boş gözlerle etrafı izleyenler, bir yandan etrafındaki insan davranışlarını gözlerken, düşünen beyinler.
Ki, artık düşünmek için zaman ayıranların azaldığı bir zaman dilimindeyiz.
İnsanlar meydanlarda boş gözlerle zamanı kovalıyor artık.
Diğer yandan çığırtkanların tiz sesleri, perona yaklaşan trenin çıkardığı o sese benzer nidalarıyla, bencilce etrafı çınlatmaları.
Sokak satıcılarının pervasızlığına karışan işsiz vatandaşın varlığı.
Elinde babadan kalma tespihi ile sıcağın altında varlığını sürdürmeye çalışan emekliler.
Sokakların kuytularında kafelerde okey taşlarını masaya yayanlar...
Hayat acımasızca balyozunu indirdirdikçe indiriyor... Çoğumuz farkında değiliz.
Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler...
Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür ...
Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken...
En ucuz şey zaman artık.
Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman...
Gün içinde tek tek seslerin ayırtedilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.
Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.
Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.
Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .
Yaşadıklarımız budur sadece.
Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.
Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan...
Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin...

20 Eylül 2022 Salı

İNSANA VURULAN EN ACIMASIZ DARBE KAYBEDİŞLERDİR


 

Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler.

Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür.

O öykü içerisinde cehaletin pençesinde kıvranan, insanî olmayan duygulara yenik düşmüş ortaçağdan çıkamayanların, çıkma gereği duymayanların da varlığını görmek şaşırtıcı değil.

Bu çağ öyle bir çağdır ki, bilim adamlarının sustuğu cahillerin konuştuğu bir çağdır. Tarihin devasa belleğinde de öyle yer alacaktır. Bunun böyle olduğunu anlamak için dünyada insanın insana yaptıklarını görmek yeterlidir.

Cahil her daim güçlünün ve gücün yanındadır. Okumaz, yorumlamaz, başkaları düşünür o yapar.

Oysa ki bir insan, okumalı, yorumlamalı, anladığını gelecek nesillere aktarmalı.

Bu çağ, teknolojinin galebe çaldığı lakin cehaletin, bilgisizliğin, vizyonsuzluğun, basitliğin özgüven patlaması yaşandığı çağdır.

Neden mi?

Çünkü,

İnsanda zeka yüze yansır

Söylediği söze yansır

İnsan yaşamında her daim doğru olanı bulmak, çağdaş toplumlardan bir nebze de olsa geri kalmamak için, duygu ve düşünceler evrilmeli, yenileri eklenmeli, eskiler değişmeli, dar kalıplar içine hapsolup kalınmamalıdır.

Yeni ve doğru olan zaten bir devrimdir. Geçmişin önem taşıyan, günümüzde de geçerliliğini koruyan fikir ve düşüncelere de sahip çıkmasını bilmeliyiz eskiler değişmeli derken.

Yine de, gidilen yolun iki yanında dikenler var diye o yolun özelliği değişmez. Yolcu yoluna gider. Dikenler de kötülükleriyle baş başa kalır.

Yeter ki, yürünen yolda hayalperest olmayalım. Bütün gün, bütün hafta, bütün yıl, yaşanan gerçeklerle hayallerimizi karıştırmayalım.

Dikenler bir yana, gidilen yolda, gidenin yol haritasında sorumlulukları devam eder, etmeli de. Hayata, kendisine, çevresine, ailesine karşı.

Gün gelir ellerinde nasır, alnında çizgilerle kavruk yüzünde acımasızlık, çile, acı, kaybedişler ile kendini o yolda bulur.

İnsana vurulan en acımasız darbe kaybedişlerdir.

Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken.

En ucuz şey zaman artık.

Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman.

Gün içinde tek tek seslerin ayırt edilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.

Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.

Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.

Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .

Yaşadıklarımız budur sadece.

Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.

Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan.

Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin.

30. 08. 2022

 

19 Temmuz 2022 Salı

RADİKAL YABANCILIK İÇİNDE ZAMAN GEÇİRMEK


 

İnsan var oluşundan bu yana, yaşamı için, bulunduğu coğrafyada kusursuz bir ortamın hayali ile yaşadı. Özgürlüğü için verdiği mücadelesinde karşısına çıkan engelleri aşmaya çalıştı.

Bir yandan var olanı korudu, diğer yandan kendi doğrularını oluşturdu. Bu bağlamda kaybı da oldu, kazandığı da. Ötekileştirilmekten ve mutsuzluktan kurtulmanın yollarını aradı. Kuşkusuz bu arayışta adaletin, eşitliğin, insan haklarına saygının vazgeçilmez olduğu gerçeğini duyumsadı.

Lakin, gün geldi olması gereken hasletler bir tarafa konuldu, unutuldu bir bakıma. İnsanların bunu yapmasının anlamsızlığını yapanlar bir türlü kavrayamadı. Dediğim dedik anlayışı baskın geldi ne yazık ki.

Bu bağlamda, üçkağıtçıya, yalancıya, ahlaksıza, hırsıza, arsıza velhasıl kelam kendisini her daim haklı, başkasını haksız görene karşı yaşam zordur, mücadele gerektirir.

Bir realpolitik var. Dünden bugüne değişmeyen gerçekler, hala belli tezatlar var.

Bu tezatları düzeltmek kolay değil.

Neyi nasıl düzelteceksin, olumsuzluklar bertaraf edilmedikçe düzelmez.

Gerçekleri görmek için günümüz dünyasında artık Webb teleskopu gerekiyor.

Kendisini koşulların üzerinde gören kibre başvurmaktan çekinmiyor.

Algılaması ve kafası böyle çalışıyor çünkü.

Hatalar ile yüzleşmek diye bir düşünce yok.

Bize düşen, geçmişten bugüne akan kesitte, dürüst insanlarla, ve ne yazık ki artık yanımızda olmayan sevdiklerimizin anılarıyla vakit geçirmek.

Zamanı anlamsızlaştıran, yaşamın döngüsünü yok edip, öğüten pandemi günlerinin ağır gölgesinde katmanları belli, radikal yabancılık içinde zaman geçirmek.

 

28 Mart 2019 Perşembe

ZAMANIN EMANETİ




Kasabaya alışmıştım artık. İnsanlarını tanımaya, acılarını tatmaya, sevinçlerine ortak olmaya başlamıştım. Önceleri uzak duranlar da “merhaba” hocam demeye başlamışlardı. Kızım ilçeye gidip geliyordu. Okulu oradaydı. Yakındı ilçe. Belediye otobüsü sabah götürüp, akşam okul paydos olunca, kasabalı çocuklardan ilçede okuyanları getiriyordu. Oğlum henüz yürümeye başlamıştı. Eşim hem yeni taşındığımız eve hem de mahalledeki yakın komşulara alışmıştı. Komşularımız iyi insanlardı. Kasabada kaldığımız sürece kırılmadım hiçbirinde. Ufak tefek tartışmalar dışında. O da okul ile ilgili sorunlarda tartışırdık arada bir. Sonrası ne onlar ne de ben uzatmazdık. Bilirlerdi ki mücadelemiz kendi evlatlarının iyi yetişmesi içindi.
Recep ve diğerleri, var olma mücadelesi veriyorlardı o yıllarda. Hoş değişen bir şey yok aradan geçen bunca zamanda . Yaşam aynı, mücadele aynı. Kapı komşumuz Esat abi vardı. Halen telefonla konuşurum. Yaşlandı artık. Öksürüp dururdu hep sigara dumanını ciğerlerine çektikçe. İçme şu illeti derdim. Bir gün hastalanırsın. Aldırmadı önceleri. Bırakamıyoruz be hocam derdi hep. Sonrasında ciğerleri fazla dayanamadı. Doktor sigarayı bırak yoksa ciğerlerden sana hayır yok deyince o da bıraktı. Geçenlerde oğlunun yanındaydı İstanbul’da. Telefonla konuştum. Hocam şu teknoloji bir başka dedi gülerek. Bir iki gün sonra yanlarına gittim. Birbirimize sarıldık. Gözleri doldu. Nasıl da yaşlanmış. O iyi yürekli insan. O yıllara değil, yıllar ona meydan okumuştu. Belli etmedim gözlerimin nemlendiğini. 
Hocam bizi bıraktın gittin. Yolun düşerse beklerim, gelmemezlik etme gücenirim bak misafirim ol dedi, sağ olsun. Ben de kendisini davet ettim. Oğlu kasabadan ayrıldığım yıl okuldan mezun olmuştu. Fakirdiler . Lakin gönülleri zengindi bu insanların. Oğluna oku ilerde ev bark sahibi olunca iş bulmada zorluk çekmezsin demiştim . Aldırmadı. Sandı ki hep baba kazancı ile yaşarım. Askerliğini yapıp evlenince İstanbul’da bir sitede kapıcılık işi bulmuş. Sevindim tabi. Bu zor yaşam şartlarında kira, elektrik, su parası vermeden hem evde oturacak, hem de sigortalı bir işi olacaktı. Kocaman delikanlı olmuş. Yolda görsem tanıyamazdım. 
Recep’i sordum Esat abiye. Kasabada dedi. Hala o dik duruşunu devam ettiriyor. Çocukları büyüdü. Liseyi bitirdiler dedi. Sevinmiştim tabi bu yağız, mert delikanlının Sülolara yem olmadan hayatta kalmasına, mücadele etmesine.
İşte böyle. İnsan uzun yıllar da geçse dostlukları unutamıyor. Yaşamı ve geleceği hayal etmek, düş kurmak, dizayn etmek insana mahsus. Dalgın ve yorgun bakışlar görürsünüz zaman zaman etrafınızda. Karşınızdaki insan sizi dinliyor mu, yoksa sadece gözleri size bakıyor düşüncesi başka yerde mi bilinmez. Soru sorarsanız irkilir birden. Düşünceleri ile özgürdür . Gerçek yaşamında ulaşamayacaklarını kurgular kafasında. Mutludur . Para, mal mülk, zenginlik gönlünün her istediği onunladır artık düşlerinde. Recepte de, Çoban Mehmette de, Altayda da, Esat abide de görmüştüm bu duyguları. Bir de Köy Enstitüsü mezunu Mehmet amca’da. 
Yaşadıklarını hissettiğim bu duygularına har zaman saygılı oldum. Hayal dünyasında, düşler içindesiniz demedim. Çoğu düşüncelerini söylemekten hep kaçınmıştır bu durumlarda zaten. Seni dinlemezler. Sen konuştukça gözlerini sabit bir yere diker uzaklara dalarlar. Kararlı bir suskunlukla sigarasını içerler. Etrafına değil kendi iç dünyalarının derinliklerine bakmaktadırlar artık o anda. Derin bir nefes daha çekerler yine susarlar. 
Not : Bazı isimler değiştirilerek verilmiştir. 


17 Ocak 2013 Perşembe

ZAMAN ÖYLE GEÇER Kİ



İnsanlık tarihi acılarla, savaşlarla, zalimliklerle, kıyımlarla, katliamlarla doludur. Tarihin sayfaları aralandığında öyle anlarla, olaylarla, yaşanmışlıklarla karşılaşılır ki…
Zaman öyle geçer ki…
Hak, hukuk ihlalleri…
Acımasızlık…
Katliamlar, zalimlikler canınızı yakar…
Tarihte yer almış bir diktatörün halkına olduğu kadar, çevre ülkelere ve insanlarına yaptıkları, yapmak istediklerini de okuruz çoğu kez…
Emperyalizmin kendi çıkarları çerçevesinde yoksul halkları birbirine nasıl kırdırdığını görürüz…
Eşitlik, adalet, yargı bağımsızlığı kâğıt üstünde kalmıştır artık.
İnsanlığın gelecek için umut ettikleri, umutla biriktirdikleri boşa çıkmıştır…
Yenilme duygusunun günden güne artıyor olması…
Umutlarımızı korumaya gösteremediğimiz özen…
Yeni savaşların çıkması…
Yaşanan acı ve umutsuzluklar…
Gerçek olmasını istemediğimiz gerçekler.
Adalet ve hukuk gün gelir herkese lazım olur…
Hak ve eşitlik arayışı zaliminde aradığı şey olur zamanla…
Kendisine alıştırılmaya çalışılan gerçekler…
Lakin alışamadığımız…
Yitirilen…
Yok edilen değerlerimiz.
Susmak ve sessizlik ağır bir külçe olur zamanla…
Doğruyu, gerçeği görmeden konuşmak da…
Dilin kemiği yoktur…
Kalemin de mürekkebi tükenmez.
Lakin…
Galileo’ya 500 yıl…
Sokrates’e 2 bin 412 yıl sonra…
 “Özür dileriz hata yaptık” denmemiş midir?
Bir kalemin gerçeği yazması kadar doğru olan ne var?
Diğerini ötelemeden…
Hak, hukuk çerçevesinde…
İnsana ait ne varsa unutmadan…
Kişilik haklarına hakaret etmeden yazmak çok mu zor?
Koro halinde üç maymunun oynanmasına ne gerek var…
Bunca yılın gözlemi ve deneyimiyle…
Öngörülen gerçekleri söylemek, yazmak…
Gördüğünü…
İnandığını…
Düşündüğünü…
Elinden geldiğince yazmak…

5 Kasım 2012 Pazartesi

YAŞAM KOŞULLARI


Kurban bayramın ilk günü eşim ve çocuklarımla öğleden sonra metrobüse binmiş; Bahçelievler’deki evimizden Kartal’daki kayınpederin evine doğru yola çıkmıştık. Metrobüs tıklım tıklımdı. Oturacak yer bulmayı bir taraf bırakın, ayakta duracak yer yoktu. Kan ter içinde önce Zincirlikuyu’ya oradan aktarmayla Uzunçayır’a gitmiştik. Yollar özel arabaların işgalindeydi. Ne çok araba var dedim kendi kendime. Arabası olan arabasıyla gidiyordu gideceği yere. Bizim gibi olmayanlarda metrobüsle…
İstanbul yerleşimleri çok geniş bir alana yayılmış durumda. Kilometrelerce yol gitmek ve geri dönmek trafiğin karmaşalığında uzun zaman alıyor. O nedenle o gün akşam zorunlu olarak kayınpederlerde kalmış, ancak ertesi gün eve dönebilmiştik. Ne dönüş ama. Bir gün öncesinden daha kalabalıktı duraklar. Boğaz’ın her iki yakasında akraba ziyaretine çıkmış insanların metrobüs duraklarında oluşturduğu kalabalık metrobüse binmemizi zorlaştırıyordu.
Zor bela eve geldik. Hava kararmıştı. Sokak lambalarının fersiz ışığı çoktan etrafı aydınlatır olmuştu.
Apartmanın dış kapısı açık kalmış olacak ki iç kapı zili çaldı uzun uzun. Kapıyı açtım. Karşımda tanımadığım otuz yaşlarında, güçlü kuvvetli bir delikanlı duruyordu. Elinde dua yazan kartlar vardı. Birini uzattı almam için. Ben almak istemedim ilk etapta. Yüzüne verdiği acınası mimik hareketiyle:
“İyi akşamlar” dedi.
“Abi alır mısınız” diye elindeki kartlardan birini uzattı.
“Hayır” dedim. Çünkü bu tür insanların sokaklarda da benzeri kartları sattıklarını daha önce görmüştüm.
Yüzünü daha da buruşturarak:
“Kız kardeşim ameliyat olacak” dedi. Baktım kurtulamayacağım bir tane aldım parasını da verdim.
Yüzünde memnun bir ifadeyle; “İyi akşamlar abi” diyerek gitti.
Şimdi ben bunu niye anlattım. Günümüz Türkiye’sinde özellikle büyük metropollerde bu şekilde gelir elde etmek için kapı kapı dolaşanlar olduğu gibi; gerçekten ihtiyacı olan insanlarda yok değildi. Gerçek ihtiyaç sahiplerini diğerlerinden ayırmak oldukça zordu. Delikanlı misal; vücudunda çalışmasını engelleyecek bir durum olmamasına rağmen, geçinmek için bu yolu tercih etmişti. Yardım isteyenlerin hangisi gerçekten yardıma muhtaç, hangisi değil ayırt etmek mümkün değil. Bu durumda da insan gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor doğal olarak. Şaşırıp kalıyorsun ne yapacağına.
Bugünkü gazetede bir haber dikkatimi çekti. Aslında bir değil iki haber dikkatimi çekti.
Haberin birinde “Türkiye git gide yoksullaşıyor. Türkiye’de her yüz kişiden altmış üçü şiddetli yoksulluk sınırında… Aldığı maaşla ev kirasını ve faturalarını güçlükle ödeyen vatandaşlar, haftada sadece bir kez kırmızı et tüketiyor.”  Bunu söyleyen ise Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK).
İhtimaldir ki bir kısmı bunu da yapamıyor.
TUİK’e göre “Türkiye’de maddi yoksunluk riski altında bulunan kişi sayısı 2011 yılında tam 45 milyon 238 bin kişi.”  Bu sayı Türkiye nüfusunun yüzde altmış üçüne denk geliyor.
Araştırmaya göre vatandaşların;
“-Yüzde 87,5’i evden uzakta bir haftalık tatil yapamıyor.
-Yüzde 58,8’i konut masraflarının çok yük getirdiğini söylüyor. (Elektrik, su, doğalgaz vs…)
-Yüzde 81,7’si yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme olanağına sahip değil.
-Yüzde 36,8’i evinin ısınma ihtiyacını tam olarak karşılayamıyor.
-Yüzde 66’sı beklenmedik bir harcamanın altında kalkamıyor. (Hastane masrafları gibi)
-Yüzde 63,3’ü ise iki günde bir et, balık ya da protein içeren yemek yeme olanağı bulamıyor.”
Bu rakamlar devletin resmi kurumu TUİK’e ait.
İkinci haber ise “Türk Hava Yolları’nda maaşlar uçuyor!  Türk Hava Yolları’nda(THY) çalışan bir genel müdür otuz bin lira, yardımcıları 26’şar bin lira, başkanlar yirmibir’ er bin lira, yardımcıları (başkan yardımcıları olacak ihtimal) onaltı’şar bin lira, müdürler ise aylık oniki’şer bin lira alıyor.”
Türkiye’de yüz binlerce vatandaşın asgari ücretle geçinmeye çalıştığı düşünülürse; ilgili rakamların büyük meblağlar tuttuğu görülmektedir.
Ne diyelim. Kimisi kapı kapı dolaşarak geçinmenin yolunu bulmuş, kimisi çöp toplayıp satarak, kimisi asgari ücretle, kimisi sokak aralarında seyyar satıcılık yaparak, kimisi de binlerce lirayla.
Yaşam koşulları zorlasa da insanı, yepyeni bir güne başlamak yaşam sevincimiz olmalıdır. Ve sımsıkı sarılmak sevdiklerimize. Yakınlarımıza, sevdiklerimize, tüm insanlığa en güzel duygularla her yeni günün sağlıklı ve mutluluk getirmesini dilemek… Zaman nehrinde savrulsak da; yaşamın anlamına sımsıkı sarılmak.