Kasaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2024 Cuma

MEHMET AMCA 'DAN DİNLEYELİM... GENÇLİK...


 

Mehmet amca yılların ağır yükünü omuzlarında taşımış biriydi. Feleğin artılarına pek rast gelmediğini söylerdi. Kızı Zeynep’i büyütmüş, çalışmış çabalamıştı kendince. Kim bilir başka daha hangi zorlu işlerin üstesinden gelmişti, pek anlatmazdı. Nasırlı elleri ve bronzlaşmış kavruk yüzündeki derin çizgiler geçmişin tanıklığını yapıyordu.

“Gençlik nasıl bir duygu” diye sorduğunda Sinan.

“Hocam” diye başlardı, böyle hitap etmeye alışmıştı.

“Hocam, gençlik taze filiz açmış bahar dalı gibidir. Pırıl pırıl, taze ve yıpranmamış renkleriyle göz kamaştırır. Yüreğin kuş gibi hafiftir. Pek bir şey düşünmek istemezsin, sonsuza dek öyle kalacak sanırsın. Ama bahar çabuk geçer, taze yaprakların, dalların suyu çabuk çekilir, çiçekler çabuk solar. Taze olan sararır, buruşur, geriye kuru bir dal bir yaprak kalır” diye bildiğini, düşündüğünü söylerdi.

“Yani şunu mu anlamalıyız; gençliğin kıymetini bilmek lazım.”

Görmüş, geçirmiş, çalışmış, yorulmuş Mehmet amca “evet” anlamında başını sallardı.

“Tam da söylemek istediğim bu. Gençliğinin kıymetini bilmeyen bir insan, yaşlılığında tutunacak dalı hazırlamakta zorlanır. Asırlık bir çınarın kökleri nasıl ki damar damar, saçak saçak sararsa toprağı; gençlikte de gelecek için toprağı damar damar, saçak saçak işlemeli insan. Gününe, geçmişine sahip çıkmalı, geleceğine yön vermeli.”

“Peki, o halde, gençlik konusunda yerleşik düşünce nedir?”

“Hayat şartları toplumu zorluyor. Toplum artık gençliğini düşünecek vakit bulamıyor. Günü kurtarmanın peşinde. İşsizlik, topraksızlık, susuzluk insanların belini gençlikte büker oldu. Bak Recep’e genç yaşta solmaya başladı. Niye? Hayat şartları zorluyor. Gelecek kaygısı genç filizleri çabuk yıpratıyor.”

“Göç olgusu kasabada yaşanan bir gerçek. Bu konuda da işsizliğin etkili olduğu biliniyor. Genç yaşta gurbete çıkanların bir kısmı gittikleri yerlerde ya günü birlik işlerde, inşaatlar da geçici iş bulup çalışıyorlar ya da kapıcılık gibi kira, elektrik, su giderleri olmayan işlere kapağı atma peşindeler.”

“Doğru dersin Hocam. Şehirlerin varoşlarında gidenlerin gençliği kaybolup gidiyor. Onların durumu daha zor. Geri de dönme olanakları yok. Kendileri dönmek isteseler, çocukları istemiyor. Tam bir çıkmaz sokaktalar.”

Kimi kravatlıların, ütülü pantolonluların anlayamadıkları, anlayamayacakları bir olgunluktaydı Mehmet amca. Onunla konuşmak insanın ufkunu açıyor, bilincini aydınlatıyordu. Yaltaklanmak, küçültücü davranışlarda bulunmak, sıradanlığı kabul etmek saygınlığını kaybetmek, onun kabullenmeyeceği bir durumdu.

Topluma kendi bildiğini kabul ettirmeye çalışanların, dediğim dedik düşüncesinde olanların aksine insanların gelecekleri için, hayatlarının idamesi için mücadele etmeleri; gurbette de olsa, köyünde de olsa çağdaşlığa yoğunlaşmaları gerektiğine inanıyor, inanılması gerektiğini vurguluyordu.

“Değişime ve bunun sonuçlarına hazırlanmalı insan. Hayatta sorunlar da var, değişimlerde. Farklı düşüncelere tahammül etmeli insan. Sosyal yaşam artık bunu gerektiriyor. İnsanlar birbirlerini ötelememeli, yardımlaşmalı. Karanlıklara teslim olmamalı, çocuklarımıza ve gençlerimize güvenmeli, onlara saygı duymalı.”

Üzüm bağlarının hafif rüzgârda yaprak ve dalları birbirine vururken düşüncelerini aktarırdı. Konuşmalarını kendine has ve özgün anlatımıyla dinlemek insanı yormazdı. Anlatımlarından, tanık olduğu olaylardan, cumhuriyete ve Atatürk’e olan bağlılığından söz açıldığında güneş ışıklarının etkisini kaybetmekte olduğu geç fark edilirdi.

 NOT: Yıllar öncesine ait bir sohbet... SİNAN karekteri benden başkası değildir....

8 Haziran 2021 Salı

TOPRAK KAVRULMUŞTU


 

İnsanın insana saygısının olduğu kadar kahpeliğin ve kalleşliğin de cirit attığı yıllardı.

O yıllarda canı gibi sevdiği oğlunu kahpe bir kurşuna kurban veren ananın gözyaşlarına şahit olmuştum.

Bilge kişiydi ana.

Yaşamın kılcal damarları onu bilge kişi yapmıştı.

O günlerden bir gün  tan ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım.

Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devinimleri sevinciyle kanat çırpıyorlardı.

Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları andırıyordu.

Hava rüzgarsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında telaşla koşuşturan çocuk sesleri, ıslık çalarak işine giden insanlar.

Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.

Bahçenin uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte güne merhaba diyordu.

Sabahın serinliğinde suya hasrettiler.

Rüzgâr ince toz tabakasını sıyırsa bile iğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi tozla süslenmişlerdi.

Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış çiçekleri göz ucuyla severek fidanların yanına gittim.

İnce yeşil iğne yapraklarını okşadım.

Elimle diplerindeki toprağı hafif genişlettim.

Suyu fidanların dibine döktüm.

Toprak kavrulmuştu.

Bir kova su daha döktüm.

Ağaçlarda sevgiye ve bakıma muhtaçtı.

Yaşamını yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği çiçekleri suladığını biliyordum.

Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:

"Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan özellikler, hasletler vardır.

İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır.

Bilmediği şeyleri sorup öğrenmelidir.

Toplumsal algının kabul ettiği davranışları benimsemelidir.

Önemli olan olmaması gerekenlerdir.

Toplumu inciten, küstüren, araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden.

Bu tür yalınkat düşünen insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır.

Kendi çıkarı önceliğidir.

Başkasını düşünmez, düşünemez.

Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır.

Neyi ne için yaptığının bilincinde değildir.

 Arkadaşlık duygusunu tatmamış, içi rahat olanlara ne denir ki?"

Ana haklıydı.

Her nerede yaşanırsa yaşansın.

İster bir köyde, ister bir kasabada, isterse bir kentte.

İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir.

Başkalarının varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir.

Bu tür davranışlar toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.

Diğer yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini, cehalete yenik düştüklerini görmekte olası idi.

Ananın sözleri de bunu doğruluyordu.

İnsanın özünde bencillik kavramı vardır.

Bencilliği aşamamış olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında bulmaları kaçınılmazdır.

Uygarlığın gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir.

Kısır çekişme döngüsü kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi olduğunu düşündürüyordu.

Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz yollarına uğramıyordu.

 

 

10 Nisan 2020 Cuma

NİYE SUSTUN OĞUL


Ananın gözleri uzaklara bakıyordu. Sessiz, sakin, dingindi. Elleri pamuk gibi beyazdı. Gözlerinin altı morarmış, halka halka olmuştu. Bir özlemin imkânsızlığıyla boğuştuğu belliydi. Her özlem bir serinliktir yüreklerde, her yürek bir özlem. Her oğul bir seher yelidir gönüllere, her ses bir sevgi, her sevgi bir ışıktır karanlıklara.
Oğlunun özlemiyle yanıp tutuştuğu belliydi belli etmemeye çalışsa da. Bir gün bağrına basabilseydi oğlunu, belki de susar tek söz söylemezdi. Kan çiçekleri konuşurdu onun yerine, serinlik getiren bulutlar konuşurdu, bilge insanlar konuşurdu.
Birazdan gelir diye beklediğimiz Recep henüz gelmemişti. Kapının önünde oturduğumuz, bahçeden az yüksekçe, çardak denilen yere sini üzerinde getirdiği yemekleri koymuştu Fadime. Bulgur pilavı ve soğan yemekler arasında favorimdi. Buz gibi ayran bardaklara doldurulmuştu. Acıktığımı hissettim birden. Lakin Recep gelmeden de sofraya oturmak yakışık almaz diye düşündüm.
İlgisizliğimi gören ana:
- Hocam Recep gecikti. Bir işi çıktı herhalde. Beklemeye gerek yok. Sofraya buyur.
- Ana biraz daha bekleyelim istersen, dedim.
Ana torunu Murat ve gelini Fadime'ye baktı. Onlarda acıkmışlardı. Ses etmediler.
-Beklemeye gerek yok oğul, dedi Ana. Hem ne zaman geleceği belli değil. Fadime sen Recep'in yemeğini bir tasa koy. Gelince yer, dedi.
Fadime denileni sessizce yaptı, gelip tekrardan sofraya oturdu. Sofranın toplanmasından sonra Ana:
- Oğul, dedi. Memnun musun kasabamızdan.
-Memnun olmayacak bir durum yok Ana, dedim. Ben iyi olduktan sonra kim bana ne yapacak, ne diyecek ki. Bir eğitimci olarak kimsenin işine karışma hakkım yok. Yardım istendiğinde de yardıma koşmaya hazırım. Bundan iyisi can sağlığı.
-Gelin kızımız ne yapar ne eder oğul, kendi derdimizden gelip gidemedik, hatırınızı soramadık bu aralar.
-İyi Ana onunda selamı var. O da ne zamandır yanınıza gelmek istiyordu.
-Gelsin oğul gelsin. Her zaman kapımız açık size. Oğullarımın en çok sevdiği bir öğretmensiniz siz. Rahmetli Burhan sizi çok severdi. Yeğeni Murat'a sen de büyüyünce hocam gibi iyi bir öğretmen ol derdi.
-Rahmetliyi çok severdim. Dürüst ve mert bir delikanlıydı. Allah rahmet etsin. Nur içinde yatsın. Lakin ölenle ölünmüyor Ana. Bunu yüreğim parçalanarak söylüyorum. Acınızı anlıyorum. Yüreğimin başında hissediyorum o acıyı. Evlat acısı çok zordur unutulmaz. Her an her yerde, bir iş yaparken, dinlenirken, göz kapaklarını kapatmaya çalıştığın an aklına gelir. Metanetli olmakta fayda vardır.
Bunları söylerken içim acıyor, derin bir duygusallık çöküyordu yüreğime.
Bir ara sustum.
-Niye sustun oğul, dedi Ana gözleri nemli. Susmak coşkun sular gibi akmaktır bazen. Sen sussan da ben duyarım, anlarım seni.
Ananın acısını daha fazla tazelemeye gerek yoktu. Susmaya devam ettim bir süre. Bir an zaman durdu gözlerimde. Bir serin su aktı içimden. İndi gözlerimde ne varsa.
Zaman epey geç olmuştu. Güneş ikindiye geliyordu artık. Gölgeler uzamaya, az da olsa serinleyen ağaç yapraklarının aralarında kuş sesleri gelmeye başlamıştı. Recep gelmemişti hala. Ana huzursuzdu. Bir şey demese de Recep'in gecikmesini merak ediyordu.
Oturduğu yerden bahçe kapısına doğru yürüdü sessizce. Kapıyı açtı, arkasından kapamadı bile. Kerpiç evlerin gölgesinden sokağın başına doğru yürüdü. Arkasından ben de kalktım. Fadime'ye teşekkür edip, oğlu Murat'a hoşça kal dedikten sonra.
Ana sokağın başında durdu, kulak kabarttı. Lakin sessizliğin içinde kanat çırpan kuşların sesinden başka bir ses işitilmedi. Recep'i merak etse de, pek fazla da telaşı yoktu. Sadece meraklanmıştı. Göz kapakları ıslak da olsa, oğlunun acısıyla yüreği de dağlansa, onu oraya kadar yürüten bir güç vardı. Oğlunun gecikmesi ona olağan geliyordu aslında. Çünkü biliyordu ki oğlu kolay kolay yanlış yapmaz, yanlışa pirim vermezdi.
Bir tehlikenin olabileceği aklına gelse, gülüp geçecekti. Oğluna güveni tamdı.
Geri döndü yavaşça. Dönüp de beni görünce:
-Oğul, dedi seni de yalnız bıraktım kusura kalma.
-Ne kusura Ana. Asıl sen kusura kalma. Geç oldu zaten. Gün akşama evrilmeye başladı. Ben de senden müsaade isteyecektim.
-Olur oğul, sen nasıl istersen. Gelin kızımıza selam söyle, kendimiz toparlayınca ziyaretine geleceğim.
-Olur ana, çok memnun oluruz gelirseniz deyip Ananın elini öptüm. Yüreğimde akıp giden acıyı belli etmeden yavaşça uzaklaştım yanından.
(Hüseyin GÜZEL)


21 Ocak 2020 Salı

SU AKAR MECRASINI BULUR


Gözlerini ufka doğru gezdirdi.
Geniş araziye uzun uzun baktı.
Kasabayı düşündü.
İnsanlarını, gurbete gidenleri, kalanları.
Canlarını çoktan gurbete dağıttın dedi içinden.
Oysaki kimi canını adadı, kimi ömrünü.
Kiminin kahpe kurşunlarla damarlarında oluk oluk kan boşaldı toprağına, kiminin alnından ter.
Kimi kahpece ve onursuzca yaşadı, yaşamakta duvar diplerinde; kimisi çilesine sevdalandı, onursuzluk olsa da sokaklarında.
Berrak sulara hasretsin artık. Sırtını dayasan da kayalık yamaçlara.
Çiçekli dağın zirvesindeki özgürlüğe inat eteklerinde kalleşlik sarmaş dolaş olmuş.
Kasabadan gidenleri düşündü.
Aradan yıllar geçmişti.
Koskoca yıllar.
Gurbete çıkanlar gönüllerde hasretleri çoğalttı.
Yıllar Hasan’ı, Erdem’i, Ali’yi delikanlı yaparken, Ayşe’yi, Emine’yi on altısında, on yedisinde gözlerden kıskanılacak güzellikte genç kız yaptı.
Recep ne gurbeti tanımıştı ne de sılayı.
Tatmamıştı bir lezzeti lakin belayı görmüştü.
Kahvelere yöneldi.
Kahvenin önünde koca çınarın altında okey oynayanların yanına sandalye çekip gölgeliğe oturdu.
Delikanlılar okey oynuyordu.
Bunların arasında Altay’da vardı.
Eski arkadaşlarındandı Altay.
Ölümüne beraberlik sözü vermişler kan kardeşi olmuşlardı yıllar önce.
Okey oynayanlardan biride Altaydı.
Recep’i görünce kahveciye seslendi.
-Muzaffer amca demli bir çay yolla. Hoş geldin Recep, nerelerdesin sen, görünmüyorsun, dedi.
-Buralardayım Altay, işlerim vardı. Onlarla uğraştım. Kahvelere de bu ara pek çıkamadım, dedi çayını yudumlarken.
-Ne işin vardı. Hasat mevsimi değil, kendini eve kapatıp durma. Gel arada bir sohbet edelim.
-Bağların oraya gittim az önce.
-Bağlara mı?
-Evet, tarlaları bir dolaşmak istedim, diye cevap verdi Recep.
Okey oyunu bitmiş Altay Recep’in yanına sandalyesini çekmişti.
Can arkadaşının hüzünlü yüzünü görünce o da hüzünlendi. Derin bir nefes aldı. Oturduğu sandalyeden kalkıp elini Recep’e uzattı.
Dudaklarından yayılan tebessümle:
-Ben senden yanayım, senin yanındayım Recep. Allah da bizimle bir, bizden yana merak etme. Her şey düzelir. Bu günler, bu sıkıntılarda geçer.
Recep sıkıntılı konuştu.
Altay’ın yüzüne bakmadan, gözlerini kaçırarak:
-Budak domuzu yine olay çıkarmış. Veli’nin su hakkını almaya kalkışmış. Kasabanın belalısı oldu bu adam. Önüne gelene külhanbeylik yapıyor.
-Sıkma canını Recep. Su akar mecrasını bulur. İstiyorsan yoluna çıkalım. Lakin çekirge misali bir iki derken üçüncü sıçrayışta o da belasını bulur. Elini bulaştırma bence. Ekmeğine bak. İki çocuğunu düşün. Beş para etmez biri ile takışıp geleceğini heder etme. Lakin yok illa Budak’la kapışacağım dersen beni de yanına al. Ancak dediğim gibi kin tutmak yüreğe yüktür. Eden bulur meraklanma. Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
Recep rahatlamıştı Altay’la konuşunca.
Ona sevgi ile baktı.
Yiğit delikanlı diye geçirdi içinden.
Bir o kadar da merhametli, insancıl.
Birer çay daha içtiler.
Gün öğleye yaklaşmıştı.
Recep Altay’dan müsaade isteyip eve yollandı.
Bir belaya bulaşmadığı için o da rahatlamıştı.
İyi ki şeytana uyup kavga yerine gitmemiş uzakta beklemişti.

3 Temmuz 2019 Çarşamba

TOKAT


Yıllar sonra sosyal medyada aldığım bir mesaj beni yıllar öncesine götürdü.
Şimdilerde üniversiteyi bitirip mesleğini yapmakta olan bir öğrencim mesajında aynen şunları yazmıştı, "hocam, bana suçsuz yere neden tokat attınız?"
Kendisini, bulunduğu kasabayı ve babasını tanıyordum.
Hafızamı yokladım, yıllar öncesine gittim.
Neden tokat atmış olabilirdim ki?
Hafızam bir türlü söylediklerini teyit etmedi.
Verdiğim cevapta, kısaca  "söylediğiniz durum yıllarca sizin zihninizde yer etmiş. Nedenini hatırlayamadım. Lakin, eğer öyleyse mutlaka bir nedeni vardır. Yine de sizden özür dilerim. Kendinize dert etmeyin. Ben öğretmenlik hayatım boyunca hiç bir öğrencime bu tür haksız yaklaşımda bulunmadım. Bütün öğrencilerim beni sever sayar. Bende öğrencilerimi sever sayarım."
İkna olup olmadığını bilmiyorum.
...
Öğretmen okulunu bitirmiş, göreve başlamıştım.
O yıllarda ücra yerlerde görev yapan öğretmenler büyük çile ve sıkıntı çekiyorlardı.
Görev yerine gitmek, kalacak bir göz ev bulmak, günlük ekmek ihtiyacını karşılamak başlı başına bir sorundu.
Bu bağlamda görev yaptığım okulda ki diğer öğretmenler gibi bende büyük sıkıntılar yaşadım.
Gün oldu aç karnına bir sonraki günü getirdim.
Aç yatıp aç kalktım.
Lakin, bundan şikayetçi olmadım.
Çektiğim sıkıntılarla ilgili kimseye tek söz etmedim.
Zihnimdeki sıkıntıları dağıtmak için görevime dört elle sarıldım.
Duygularımın yoğunluğu içinde kaybolup gitmemek için elimden geleni yaptım.
Tevekküllü davrandım.
...
İlk görev yerimde üç yıl görev yaptıktan sonra, "bana neden tokat attınız?" diyen öğrencimin kasabasına okul müdürü olarak tayin oldum.
O yıllarda da herkesin belli  bir duruşu ve görüşü vardı.
Acı olan ise, farklı görüşte olanların birbirlerine yaklaşmamasıydı.
Bunun eğitimde yeri olmadığı düşüncesindeydim.
Hala da aynı düşüncedeyim.
...
Göreve başladığım okulda müdürlük görevini vekaleten yürüten arkadaş, görev devir teslimini yapmadığı gibi uhdesinde bulunan dersleri de aksatmaya başlamıştı.
Kendisine defalarca ikaz etmeme rağmen bu tutumunu değiştirmedi. Rapor alıp göreve gelmediği günler oldu.
İlgili öğretmen kasabanın bağlı olduğu ilçe doğumluydu.
Yani memleketi orasıydı.
Çevresi, akrabaları, tanıdıkları çok fazlaydı.
Bana gelince, ne bir tanıdık vardı, ne de bir akraba.
...
Bu şartlar altında istemeden de olsa yaptığı bir hatadan dolayı bir öğrencime tokat atmış olabilirim.
...
Lakin, bir olayı sorgularken tek taraflı sorgulamaktan kaçınmak lazım.
Sebep sonuç ilişkisini ve içinde bulunulan ortamı da sorgulamak lazım.
...
İlgili öğrencimin babası da o ilçede görevli bir öğretmendi. Derslere girmeyip sorun çıkaran öğretmenin de arkadaşıydı. Aynı görüşteydiler.
...
O yıllarda kendim ile olan savaşı kaybetmemek için çok direndim.
Meslek hayatım boyunca, her daim kaybetmeyi değil kazanmayı hem kendim hem de öğrencilerim için istedim.
Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum.
Üniversiteyi bitirip meslek hayatına başlayan binlerce öğrencimin varlığı da bunun en güzel örneğidir.


28 Mart 2019 Perşembe

ZAMANIN EMANETİ




Kasabaya alışmıştım artık. İnsanlarını tanımaya, acılarını tatmaya, sevinçlerine ortak olmaya başlamıştım. Önceleri uzak duranlar da “merhaba” hocam demeye başlamışlardı. Kızım ilçeye gidip geliyordu. Okulu oradaydı. Yakındı ilçe. Belediye otobüsü sabah götürüp, akşam okul paydos olunca, kasabalı çocuklardan ilçede okuyanları getiriyordu. Oğlum henüz yürümeye başlamıştı. Eşim hem yeni taşındığımız eve hem de mahalledeki yakın komşulara alışmıştı. Komşularımız iyi insanlardı. Kasabada kaldığımız sürece kırılmadım hiçbirinde. Ufak tefek tartışmalar dışında. O da okul ile ilgili sorunlarda tartışırdık arada bir. Sonrası ne onlar ne de ben uzatmazdık. Bilirlerdi ki mücadelemiz kendi evlatlarının iyi yetişmesi içindi.
Recep ve diğerleri, var olma mücadelesi veriyorlardı o yıllarda. Hoş değişen bir şey yok aradan geçen bunca zamanda . Yaşam aynı, mücadele aynı. Kapı komşumuz Esat abi vardı. Halen telefonla konuşurum. Yaşlandı artık. Öksürüp dururdu hep sigara dumanını ciğerlerine çektikçe. İçme şu illeti derdim. Bir gün hastalanırsın. Aldırmadı önceleri. Bırakamıyoruz be hocam derdi hep. Sonrasında ciğerleri fazla dayanamadı. Doktor sigarayı bırak yoksa ciğerlerden sana hayır yok deyince o da bıraktı. Geçenlerde oğlunun yanındaydı İstanbul’da. Telefonla konuştum. Hocam şu teknoloji bir başka dedi gülerek. Bir iki gün sonra yanlarına gittim. Birbirimize sarıldık. Gözleri doldu. Nasıl da yaşlanmış. O iyi yürekli insan. O yıllara değil, yıllar ona meydan okumuştu. Belli etmedim gözlerimin nemlendiğini. 
Hocam bizi bıraktın gittin. Yolun düşerse beklerim, gelmemezlik etme gücenirim bak misafirim ol dedi, sağ olsun. Ben de kendisini davet ettim. Oğlu kasabadan ayrıldığım yıl okuldan mezun olmuştu. Fakirdiler . Lakin gönülleri zengindi bu insanların. Oğluna oku ilerde ev bark sahibi olunca iş bulmada zorluk çekmezsin demiştim . Aldırmadı. Sandı ki hep baba kazancı ile yaşarım. Askerliğini yapıp evlenince İstanbul’da bir sitede kapıcılık işi bulmuş. Sevindim tabi. Bu zor yaşam şartlarında kira, elektrik, su parası vermeden hem evde oturacak, hem de sigortalı bir işi olacaktı. Kocaman delikanlı olmuş. Yolda görsem tanıyamazdım. 
Recep’i sordum Esat abiye. Kasabada dedi. Hala o dik duruşunu devam ettiriyor. Çocukları büyüdü. Liseyi bitirdiler dedi. Sevinmiştim tabi bu yağız, mert delikanlının Sülolara yem olmadan hayatta kalmasına, mücadele etmesine.
İşte böyle. İnsan uzun yıllar da geçse dostlukları unutamıyor. Yaşamı ve geleceği hayal etmek, düş kurmak, dizayn etmek insana mahsus. Dalgın ve yorgun bakışlar görürsünüz zaman zaman etrafınızda. Karşınızdaki insan sizi dinliyor mu, yoksa sadece gözleri size bakıyor düşüncesi başka yerde mi bilinmez. Soru sorarsanız irkilir birden. Düşünceleri ile özgürdür . Gerçek yaşamında ulaşamayacaklarını kurgular kafasında. Mutludur . Para, mal mülk, zenginlik gönlünün her istediği onunladır artık düşlerinde. Recepte de, Çoban Mehmette de, Altayda da, Esat abide de görmüştüm bu duyguları. Bir de Köy Enstitüsü mezunu Mehmet amca’da. 
Yaşadıklarını hissettiğim bu duygularına har zaman saygılı oldum. Hayal dünyasında, düşler içindesiniz demedim. Çoğu düşüncelerini söylemekten hep kaçınmıştır bu durumlarda zaten. Seni dinlemezler. Sen konuştukça gözlerini sabit bir yere diker uzaklara dalarlar. Kararlı bir suskunlukla sigarasını içerler. Etrafına değil kendi iç dünyalarının derinliklerine bakmaktadırlar artık o anda. Derin bir nefes daha çekerler yine susarlar. 
Not : Bazı isimler değiştirilerek verilmiştir. 


24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.