geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmiş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2026 Cuma

GEÇMİŞE GÖRE



Üçkağıtçıya
yalancıya
ahlaksıza
hırsıza
arsıza velhasılkelam kendisini herdaim haklı, başkasını haksız görene karşı yaşam zor
mücadele gerektirir.
Bir realpolitik var.
Dünden bugüne değişmeyen gerçekler
belli tezatlar var.
Bu tezatları düzeltmek kolay değil.
Neyi nasıl düzeleteceksin
olumsuzluklar bertaraf edilmedikçe düzelmez.
Gerçekleri görmek için günümüz dünyasında artık Webb teleskopu gerekiyor.
Kendisini koşulların üzerinde gören kibre başvurmaktan çekinmiyor.
Algılaması ve kafası böyle çalışıyor çünkü.
Hatalar ile yüzleşmek diye bir düşünce yok.
Bize düşen
geçmişten bugüne akan kesitte
dürüst insanlarla
ve ne yazık ki artık yanımızda olmayan sevdiklerimizin anılarıyla vakit geçirmek kalıyor.
Zamanı anlamsızlaştıran
yaşamın döngüsünü yok edip
öğüten günlerin ağır gölgesinde katmanları belli radikal yabancılık içinde zaman geçirmek.
Diğer yandan,
Günümüzde meydana gelen
insanları olumsuz etkiliyen
sokağa dahi çıkmaktan bezdiren
çıkarcı
rantçı
üçkağıtçı
kibirli
cahilce
meydana gelen olay ve yaklaşımların olması geçmişin anılmasına ve özlenmesine neden olduğu gerçeğini unutmamak lazım.
Ne vefa kaldı ne saygı.
Bencillik almış yürümüş.
İnternet sitelerine
Gazete manşetlerine düşen günlük haber akışı zaten durumu açıklıyor.
Apartman katlarında birbirini tanımadan yaşayan
Birbirinin acısına ve sevincine ortak olmayan bir toplum haline geldik.
Bu ortamda neyin vefası ve saygısını bekleyeceksin ki.
Geçmişe baktığımızda
Belki de bizim kuşak insan ilişkilerinde daha bir özenliydi.
Birbirimizi kırmamak
incitmemek için nasıl da dikkat eder
özen gösterirdik.
Geçmişe göre bugüne uyum sağlamak bu bağlamda çok zor.

 

17 Temmuz 2025 Perşembe

GEÇMİŞE GÖRE BUGÜNE UYUM SAĞLAMAK

Üçkağıtçıya
yalancıya
ahlaksıza
hırsıza
arsıza velhasılkelam kendisini herdaim haklı, başkasını haksız görene karşı yaşam zor
mücadele gerektirir.
Bir realpolitik var.
Dünden bugüne değişmeyen gerçekler
belli tezatlar var.
Bu tezatları düzeltmek kolay değil.
Neyi nasıl düzeleteceksin
olumsuzluklar bertaraf edilmedikçe düzelmez.
Gerçekleri görmek için günümüz dünyasında artık Webb teleskopu gerekiyor.
Kendisini koşulların üzerinde gören kibre başvurmaktan çekinmiyor.
Algılaması ve kafası böyle çalışıyor çünkü.
Hatalar ile yüzleşmek diye bir düşünce yok.
Bize düşen
geçmişten bugüne akan kesitte
dürüst insanlarla
ve ne yazık ki artık yanımızda olmayan sevdiklerimizin anılarıyla vakit geçirmek kalıyor.
Zamanı anlamsızlaştıran
yaşamın döngüsünü yok edip
öğüten günlerin ağır gölgesinde katmanları belli radikal yabancılık içinde zaman geçirmek.
Diğer yandan,
Günümüzde meydana gelen
insanları olumsuz etkiliyen
sokağa dahi çıkmaktan bezdiren
çıkarcı
rantçı
üçkağıtçı
kibirli
cahilce
meydana gelen olay ve yaklaşımların olması geçmişin anılmasına ve özlenmesine neden olduğu gerçeğini unutmamak lazım.
Ne vefa kaldı ne saygı.
Bencillik almış yürümüş.
İnternet sitelerine
Gazete manşetlerine düşen günlük haber akışı zaten durumu açıklıyor.
Apartman katlarında birbirini tanımadan yaşayan
Birbirinin acısına ve sevincine ortak olmayan bir toplum haline geldik.
Bu ortamda neyin vefası ve saygısını bekleyeceksin ki.
Geçmişe baktığımızda
Belki de bizim kuşak insan ilişkilerinde daha bir özenliydi.
Birbirimizi kırmamak
incitmemek için nasıl da dikkat eder
özen gösterirdik.
Geçmişe göre bugüne uyum sağlamak bu bağlamda çok zor.

 

9 Mart 2025 Pazar

GEÇMİŞE YOLC ULUK


 Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre. Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur.

Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum.


Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.
Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı.


Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre.
Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.


Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.
Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.
Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.
Birgün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti.


Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu. Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.
Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik.


Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan.
Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum, tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”. İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.
Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.


Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.
Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler’in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler’in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin’var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.


Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.
Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.
Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor.
Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.

18 Eylül 2024 Çarşamba

YAŞADIĞIMIZ ÇAĞ



Yaşadığımız çağ,

teknolojinin galebe çaldığı lakin cehaletin, bilgisizliğin,

vizyonsuzluğun,
basitliğin özgüven patlaması yaşandığı çağdır...
Neden mi?
Çünkü,
İnsanda zeka yüze yansır
Söylediği söze yansır
İnsan yaşamında her daim doğru olanı bulmak, çağdaş toplumlardan bir nebze de olsa geri kalmamak için,
duygu ve düşünceler evrilmeli,
yenileri eklenmeli,
eskiler değişmeli,
dar kalıplar içine hapsolup kalınmamalıdır.
Yeni ve doğru olan zaten bir devrimdir. Geçmişin önem taşıyan,
günümüzde de geçerliliğini koruyan fikir ve düşüncelerine sahip çıkmasını da bilmeliyiz eskiler değişmeli derken.

5 Nisan 2023 Çarşamba

DÜN VE BUGÜN


Eskiden yoksula yardım edilir, halı hatırı sorulurdu.

21.yüzyılın ilk çeyreğinde, paranın hükmü geçiyor.
Paran varsa adamsın, yoksa Nasrettin Hoca'nın kürksüz halisin. (Hoca bir gün kaftanını giymeden bir davete gider. Kimse ilgilenmez. Hoca dönüp kaftanını giyip gider. Bu sefer herkes hocayı buyur eder.)
Durum bu.
Geçelim,
İnsanlığın geleceği parada değil oysa ki.
İnsanlığın geleceği, huzurda, eşit paylaşımda, aç açıkta kimsenin kalmamasında, doğaya sahip çıkılmasında.
Geçmiş neden aranıyor.
Çünkü,
Doğa bu kadar tahrip edilmemişti.
Her şey çoğunlukla doğal hali ile vardı.
Bizler bozduk o düzeni.
Beton yığınları arasında nefes almaya çalışıyoruz.
Her gün hastaneler dolup taşıyor.
Söylenecek çok şey var,
Lakin,
"Söylesem kar etmiyor, söylemesem gönül razı değil " diyen erenler de yok artık...

22 Mayıs 2022 Pazar

GEÇMİŞİ GERİ GETİREMEZSİN


 

İnsanlığın geçmişten bu yana birlikte yaşamasının en önemli nedeni doğanın zorluğudur. Doğaya karşı varlığını korumak için güç birliği yapmak zorunda kaldılar. Birbirlerine karşı yapılacak haksızlıkları önlemek, caydırıcı önlem almak için yasalar çıkardılar. Karşısına çıkan her zorluğu, her sorunu birlikte karşıladılar, birlikte soluk aldılar, dün de bugün de böyle yaşadılar.

Bu yeterli oldu mu ? Bence hayır. Alınan tüm önlemlere , verilen insani tüm çabalara rağmen, doğaya da, diğerlerine de cehennemi yaşattılar. Tarih, arşivlerde yer alan bilgilerin, taş ve ağaçlara oyulan, kazılan resimlerle yapılanların şahididir.

Tarih boyunca gücü elinde bulunduran zalimlerin taş duvarlar arasında verdikleri emirlerle insanlık çok şey kaybetti.

İnsanın yaşam süresi bellidir. Önemli olan o süreyi erdemli yaşamaktır. Erdemden kasıt bilgeliktir. Başkalarının yaşam hakkına saygı duyan, bu saygıyı somutlaştıran bilgelik. Mutlu ve huzurlu olmanın çaresi budur. Başkalarının haklarına zarar vererek, ötekileştirerek mutlu olmak mümkün değildir.

Doğru olan başkalarına iyilik etmektir. İyilik eden dolayısıyla kendisine iyilik etmektedir. Çünkü, bulunduğu toplum mutlu ve huzurluysa kendisi de mutlu ve huzurludur. Bu bağlamda, kendi seçim ve yaşam anlayışımıza önem vermeliyiz. Gücümüz dahilinde olanı doğruya yönlendirmeliyiz.

Erdemli olmak insanın kendi elinde olan bir şeydir. İyilik ve kötülük de, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmekte insanın kendi seçimidir.

Bazen hiç beklenmedik ortak bir acıdan, sarsıntıdan değeri biçilemeyecek dostluklar ve arkadaşlıklar doğar.

Önyargılardan kurtulamayanlar, hayatın acısını çıkaracak bir hedef arayanlar da bu bağlamda her daim kayıptırlar.

O nedenle hayatın acısını çıkaracak bir hedef aramamak lazım.

Geçmişi geri getiremezsin. Yönün geleceğe ve insanlığın huzur içinde yaşamasına dönük olmalı.

Kurulmuş bu yaşam sistemi içinde, kendi kurduğun sistemi değil, tüm insanlığı içine alan ortak sistemi benimsediğin gün ortak acılardan, sarsıntılardan yerini alacaksın ya da ortak acılar ve sarsıntılardan kurtulacaksın.

11 Haziran 2019 Salı

İŞİN TUHAF YANI


İnsanların geleneksel yaşamı zorlu evet ama bugün insanları zorlayan güç koşullar insan yaşamını daha da zorlu hale getiriyor.
Zorlukları anlamak için insanı anlamak lazım.
İnsanı anlamak için geçmişi ve bugünü anlamak lazım.
Geçmişi ve bugünü anlamak içinse elinde  doğru ve gerekli bilgi olmalı. Eğer gerekli ve doğru bilgi yoksa, gerekli ve doğru bilgiye ulaşılamıyorsa o zaman verilecek kararlarda sonuçlar daima hatalı çıkacaktır.
Peki doğru ve gerekli bilgiyi nasıl elde edeceğiz.
Bunun cevabı, geçmişi iyi anlamaktan geçer.
İnsanlar geçmişte neler yapmış, neden yapmış anlamak için çok çaba sarf etmek gerekir.
Geçmişi iyi anlamayan, geçmişte yapılan hata ve doğruları sorgulamayan insan bütüne varmak için gerekli ve doğru bilgiyi asla bir araya getiremez. Ve bunun sonucu da insanlığın bugün içinde bulunduğu zorlukların çığırını açar.
Bunu yapacağımıza, bir araya gelip sorunlara çözüm arayacağımıza, insanların gelecekte daha mutlu ve sorunsuz yaşaması için çaba sarf edeceğimize, ne yapıyoruz, oturup bilgi sahibi olmadan etrafımıza bilgi dağıtmayla uğraşıyoruz.
Ahkâm kesip ver yansın ediyoruz.
Bir bilen olup etrafımızda doğruyu bilenleri dikkate almıyoruz.
Oturup birbirimizi dinleme gereğini dahi hissetmiyoruz.
Bir kaç cümle ile kendimizi anlatmaya çabalıyoruz lakin onu da yeterince beceremiyoruz.
Tek bir kitap okumadan cümleleri art arda sıralıyoruz.
Zorlukların üstesinde sadece kendimiz için gelmek istiyoruz.
Başkalarına acı veren şeyleri dikkate dahi almıyoruz.
Ve işin tuhaf olan yanı ise yaptıklarımızı normal karşılıyoruz.

16 Mayıs 2019 Perşembe

DÜNDEN BUGÜNE



Tarih bir zaman makinesi gibidir.
Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir.
Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs. Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir.
Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur.
Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var;
 
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.

İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

24 Ağustos 2018 Cuma

İNSANIN SAF ÇAĞI

On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır. 
Lakin insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda paylaşım esastı. 
Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı. 
Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu. 
Şimdi bile Afrika'nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halk ve Amazon ormanlarında yaşayan toplumlar, Hint Okyanusunun kimi adalarında modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur. 
Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir. 
Modern toplumlarda ‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı işte var olan sorunlar o zaman başladı. 
İlkel toplumlarda ne zamanki paylaşım azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladı işte tam da o andan itibaren sorunlar giderek artmaya başladı. 
Yaşananlar yeni bir şey değil. 
Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir. 

24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.

25 Nisan 2017 Salı

BİR GÜN BENİ BULAMAZSIN

Beton gibi olmuş sert toprağı çapalamaktan, karasabanla sürmekten yılmayan gençlerin mecburen gurbetin yolunu tutmasının sonucunda, sıla özleminin, ana baba, yavuklu, evlat hasretinin insan ruhunda bıraktığı tahribatın boyutlarının ne denli etkileyici olduğunu konuşmalardan anlıyordu dinleyenler.
Bir zamanlar gözü gibi koruyup duasını eksik etmedikleri tarlalarıyla, bostanlarıyla, bahçeleriyle eskisi gibi ilgilenememelerinin, yaban otlarının talan ettiği tarlaları, bağ ve bahçelerini uzaktan seyretmenin yarattığı düş kırıklıkları bedenlerinde onulmaz sarsıntılar yapıyor olmalıydı.
Gurbette yaşam zordur. Ben bu zorluğu öğretmen okulunda öğrenciyken yaşamıştım. Bulunduğun yerde tanıdık bir sima yoksa, derdini söyleyeceğin bir insan yoksa sıla özlemi insanı derinden etkiliyor.
Sevdiklerini bırakıp gurbete beş on kuruş kazanmak için gidenlerin, gittikleri yerde karşılaştıkları zorlukları, çalıştıkları inşaatlarda kaldıkları barakalardaki sefilliklerini, tandırda pişen ekmeğin sıcaklığına hasretlerini, uzun zamandır dillendiremedikleri   düşüncelerini otobüsün yoğun sigara dumanı havasında dile getirmeleri insanı derinden etkiliyor.
Bir süre sonra yol çizgileri akarken sesler azalmaya başladı. Uzun süre sohbet eden yolcular anlatacaklarına ara verip gözlerini kapattılar, gidecekleri yeri düşündüler, belki de sılayı. Kim bilir belki de gurbeti. Kimi geride bıraktığı evlenme çağına gelen oğlunu, kimi fukaralığı, kimi yeni evlendiği eşini, kimisi sevgilisini, kimisi de gurbetten dönünce köyünde, kasabasında yarım bıraktığı işini tamamlamayı, kimisi de yaşlı anasını babasını kim bilir.
Yol çizgilerinin başlangıcında bıraktığım ana ve babamı, küçük kardeşimi, yaşantılarını, umutlarını, sevdalarını, kaygılarını, bozkırın acımasızlığını, insanların çıkarcılığını, anlaşmazlıklarını düşündüğüm gibi.
Lise yıllarımı, sevdalarımı, çaresizliğimi, parasızlığın, açlığın, hor görülmenin belleğimde bıraktığı onulmaz yarayı düşündüğüm gibi.
Pabuçlarımı eskittiğim, tozunu yuttuğum okul bahçesinin uzak duvarına sırtımı dayayıp gözyaşlarımı içime akıttığım zamanları. Bir yumruk gibi boğazıma tıkanan, bukalemunların, fosillerin, duygu tacirlerinin söyledikleri yalanları. Saf ve temiz duygularımı kız arkadaşımla birlikte okul sıralarında bırakışımı. Nazlarımın ıslak seher yeli ile savruluşunu. Boynumu büküp gelecek düşlerimi dirsek çürüttüğüm kitaplar arasına çaresizce terk edişimi. Hücrelerimin en derinine sinmiş isyanımda hissettiğim acılarımı. Duygularıma tüm çabalarıma rağmen hakim olamayışımı.
Bitmesini istemediğimiz çocukça bir rüyaydı bizimkisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerimizi birbirinden ayırmaya korkarak düşlemiştik geleceği.
Hiç unutmuyorum bir gün okulun arkasında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerimi rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtustü uzanmışken gelmişti yanıma.
Gözlerindeki parıltı her daim beni rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
"Bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
"Bilmem" dedim "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın. bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Evet" dedi "Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye gözlerime baktı.
Nasıl anlatabilirdim ki dün gece nerde olduğumu ne yaptığımı. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışımı. Ayaklarımın beni serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar bekleyişimi. Nasıl anlatabilirdim ki.
Bekledi ki konuşayım. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başımda anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadım ne yaptığımı, nerde olduğumu anlattım ona. Anlattıkça yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedim bakışlarımı uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçekten de ne olacağını bilmiyordum. Sadece ona olan tutkumun vazgeçilmezliğini biliyordum.
Babası okulumuzda öğretmendi. Babam ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde rızkını çıkarmaya çalışan biri.
Bu durumda kavuşmak olası mıydı bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Babası oldukça sertti.
Acımasızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu beni korkutuyordu. Bunu ona söylemem hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustum.
"Biliyor musun" dedi, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi."

Beni düşündüğünü söyleyince, bende dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa gölgesini görmek için saatlerce beklediğimi, onu düşündüğümü tekrar ettim. Yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı.