Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2026 Salı

ZAMAN MAKİNESİ


 Tarih bir zaman makinesi gibidir.

Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir. Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs.
Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur. Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var,
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.
İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

16 Mayıs 2025 Cuma

TARİHİN HAFIZASI


 Tarih bir zaman makinesi gibidir.

Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir. Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs.
Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur. Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var,
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.
İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.
(Hüseyin Güzel)

 Semiz

8 Kasım 2019 Cuma

TARİHİ GERÇEKLERİ SAPTIRMA GAYRETLERİ BEYHUDE BİR ÇABADIR



Özgürlükler ve demokrasi tarihimizin neredeyse 200 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Bu, bir çağdaşlaşma ve anayasal hakları elde etme tarihidir.
Peki, tarihimizin bu yönü tam olarak biliniyor mu?
Ne yazık ki hayır!
Alternatif tarihçiler, yakın tarihimizi altüst ediyorlar; gerçekleri saptırarak yansıtıyorlar.
Örneklerini ve gayretlerini yazılı basından takip ediyoruz.
Ülkemizde herkes her şeyin uzmanı kesilmiş.
Kimi sivri zekalılar tarihi olayların ele alındığı yerli ve yabancı arşivleri tam olarak ve tarafsızca tarayıp görüş belirteceklerine, tarihi olayları saptırmanın gayretindeler.
Bir örnek vermek gerekirse, yüz yıl önce yaşanan 31 Mart gerici ayaklanmasını, basit, sıradan bir olay olarak değerlendiriyorlar. Bu gerici kalkışmaya son veren "Hareket Ordusu"nu küçümseyen, aşağılayan yorumlarda bulunuyorlar...
Oysa hiçbir tarihi olay, oluştuğu koşullar bir kenara itilerek irdelenemez. Böylesi bir yaklaşımla yapılan çözümlemelerin ayakları havada kalır.





16 Mayıs 2019 Perşembe

DÜNDEN BUGÜNE



Tarih bir zaman makinesi gibidir.
Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir.
Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs. Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir.
Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur.
Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var;
 
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.

İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

3 Nisan 2014 Perşembe

BUNA NE DİYECEKSİNİZ BAKALIM?


28 Şubat 1533'te Montaigne'de dünyaya gelen Michel Eyquem, soylu bir ailenin çocuğudur. Oğlunun hümanist değerlere önem vermesini, sınıfsal önyargılarla büyümemesini arzulayan babası, Bordeaux Belediye Başkanı Pierre Eyquem, oldukça varlıklı olmasına rağmen oğluna mütevazi bir çocukluk yaşattı. Kusursuz bir eğitim vermeye çalıştı.
Çocukluğundaki özgür eğitim, Montaigne'i çok etkilemiştir. Her çeşit otoriteye karşı gelmesini sağlayacak izler bırakmıştır.
Montaigne, Denemeler'inde, "mutluluk" başlıklı bölümde şunları yazıyor:
"Büyük İskender'in dalkavukları onu, Zeus'un oğlu olduğuna inandırmışlar. Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce: 'Buna ne diyeceksiniz bakalım?' demiş. 'Kıpkızıl, mis gibi insan kanı değil mi bu? Homeros'un destanlarında tanrıların yarasından akan kan hiç de böyle değildir'.
Şair Hermodoros, Antigonos'u öven şiirlerinde, ona güneşin oğlu diyormuş.  Antigonos, 'Oturağımı döken adam benim güneşin oğlu olmadığımı çok iyi bilir' demiş. İnsan her yerde hep o insandır ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplak kalır.
Kızlar alsa çevresini
Güller bitse bastığı yerde
                           Persius
Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey anlamaz."
Tarih boyunca güçlü olanın yanında dalkavukluk yapanlar olmuştur. Tarihsel olaylardan yola çıkarak senaryosu yazılan filim ve dizilerde bu sahnelere sıkça rastlarız. Yalakalık ve çıkarcılık, yalan ve dolan ile rakiplerini alt etme çabalarını gözlemleriz. Güçlü olanı olduğundan farklı ve özel gösterme; yenilmez olduğuna inandırma, doğru karar verdiğine inandırma çabası daima gözetilmiş, kısacası dalkavukluk bir yaşam biçimi olmuştur.
Yaptıklarının yanlış da olsa "doğru" diye kabul edilmesi ile özeleştiri ve kendini sorgulama gereğini duymayan iş başındaki yönetici gerçeklerden uzak kalmış, halkı için sorun oluşturmuştur.
Büyük İskender'in "Zeus" un oğlu ve  ölümsüz olduğuna inandırılması sonrasında; yaralandığında akan kanını gösterip 'Buna ne diyeceksiniz bakalım?' demesi bunun en güzel örneğidir.
Antigonos'un " İnsan her yerde hep o insandır ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını giyse yine çıplak kalır" anlayışına uygun davranması, bu tür dalkavukluklara pirim vermemesi de  her güçlü olanın çevresinin etkisinde kalmadığının göstergesidir.
Platon'un Devlet'inde, ideal devletin nasıl ve kimler tarafından yönetilmesi gerektiğin konusunda "Bekçilerimiz" dediği gençleri işaret etmesi ve gençlerin iyi bir eğitimden geçirilmesini söylemesi dikkate değer bir saptamadır.
Montaigne şöyle diyor: "Başkalarının bildikleriyle bilgin olabiliriz ama kendi aklımızdan başka hiçbir şeyle bilge olamayız."


4 Aralık 2012 Salı

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA KAĞNI KOLLARI (II)


Ayın altında kağnılar gidiyordu
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru
Toprak öyle bitip tükenmez
Dağlar öyle uzakta
Sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişemeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle
ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi ufacık kısacıktılar
ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında,
ve ayakları altında akan
toprak
toprak
ve topraktı
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbarlar çırılçıplaktı
 (humbar: el ile atılan yuvarlak bomba)
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine…

Nazım Hikmet

Fevziye Abdullah Tansel “Kurtuluş Savaşı’nda Kadın askerlerimiz” adlı eserinde anlatıyor.

Kastamonu Valiliği’nin Çankırı Mutasarraflığına ve Dâhiliye Vekâletine gönderilen 15-16 Haziran 1921 tarihli şifreli yazılarında, İnebolu’dan mühim miktarda cephane gönderilmesine devam edildiği, bunların Çankırı’ya kadar zarara uğramadan naklinin sağlandığı, bu askeri malzemenin 1500 araba ile 2600 hayvana yükletilip gönderildiği haber veriliyordu.

Malzemeyi götürecekler arasında kocası Çanakkale’de şehit düşen yaşlı bir kadında bulunuyordu.

Aslen, İzmirli olan, buranın 15 Mayıs 1919’da Yunanlılarca işgalinden sonra Balıkesir’de çete teşkilâtına katılan Mustafa Necati, 13 Eylül n1921 Sakarya zaferinden az öncesine kadar, istiklâl mahkemesi reisi olarak Kastamonu’da bulunmuştur.

Mustafa Necati “Uzun ve gölgesiz yollardan kesintisiz, sürekli bir akışla harp meydanlarına inen mübarek kafilelere her zaman rast gelirdim; levha hiç değişmezdi, zayıf öküzlerin çektikleri cephane yüklü arabalar ve bunların başlarında yanık yüzlü, çıplak ayaklı kadınlar, ihtiyarlar ve hatta çocuklar…

Çok defa yolun kenarına çekilir, onların geçişini gözlerim yaşararak seyreder, kağnıların gıcırtılarını ilahi bir musiki gibi dinlerdim. Yalnız cephede dövüşenler değil, bunlar da takdire layık birer kahramandı” diye yazmıştır.

Tanık olduğu bir kahramanlık olayını da şöyle anlatmıştır;

“Bir gün evvel yağan karların doldurduğu uzun yollardan geçerek mahkememiz müfrezesiyle, Çerkeş önlerinde kağnılarla cephane taşıyan bir kadın kafilesine rast gelmiştik. Beyaz bir geceyi andıran bir gündü; güneş bulutlara girmiş, tabiat kefenlenmişti.

Mücessem bir hüzün halinde kalplere damlayan umumi sükûtu bozan hiçbir ses yoktu…
  
Kafileye yaklaştık ve selamlaştık
.
Biz soğuktan yamaçlar altında bile titrerken, tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarla karları çiğnediğini görünce, içimde takdirle karışık bir merhamet sızladı.

Arkasına sardığı peştamalı içinde ara sıra hıçkıran bir çocuğun üzerine bile örtmeden yorganını niçin arabaya serdiğini sordum;”üşümez misin sen nine? Bak çocuk donacak yorganı örtsene !” diye arabanın üstünü işaret ettim. Bu sözü garip bir tarzda karşıladı, benim cevap beklediğimi anlayınca, mukaddes bir şeye teveccüh eder gibi kağnıya doğru koştu.

--Kar sepeliyor, millet malıdır, nem kapmasın evladım! dedi ve yorganın uçlarını iyice serdi. Kar sepelemeye başlamıştı; o zaman anladım ki cephaneleri ıslatmamak için bu fedakârlığı yapıyor. O vakit, deminki merhametimden utandım bile”

Kastamonu ve Çankırı yöresinin karakışının ve soğuğunun Küre ve Ilgaz dağı eteklerinde hiçte küçümsenmeyecek sertlikte olduğunu yörede yaşayanlar bilirler.

O yıllarda ve o şartlarda bu fedakârlığı gösteren o yöre kadınlarının mücadelesini takdirle karşılamamak mümkün müdür?

Bu vatan toprağı ve insanı birçok badirelerle karşı karşıya gelmiş, o badireleri elbirliği ile ve verdiği olağanüstü mücadeleler ile püskürtmesini bilmiştir.

Bu kahraman Türk analarının dondurucu soğukta;

--Nine, üşüyor musun? Sorusuna verdiği cevap.

--Hayır, oğul, üşümüyorum. Düşman, topraklarımıza bastığı günden beri içim yanıyor, şeklinde olmuş ve onları daha bir yüceltmiş, onurlandırmıştır.
      

28 Kasım 2012 Çarşamba

LATMOS'A DOKUNMA



Turistler neden ören yerlerini, tarihi eserlerin bulunduğu yerleri ziyaret eder?
Biz neden yurt dışına gittiğimizde, katedralleri, tarihi kalıntıları, manastırları gezeriz?
Herhalde farklı inançtaki insanların, nasıl ibadet ettiğini anlamak için değil.
Katedrallerin güzelliğini görmek için de değil.
Bu eserler dünya mimarisinin en önemli yapıtları olduğu için.
Tarihi kalıntılar yüz yıllar öncesi kültür ve yaşayışı görmemizi ve bir fikir edinmemizi sağladığı için…

Yüz yıllar öncesinden süzülüp gelen kültürel mirasları, yapıları, ören yerlerini, kalıntıları görüp de etkilenmeyen, hayran kalmayan mı var?
Antikçağda “Latmos” olarak adlandırılan “Beşparmak” dağlarına sırtını dayamış; bir zamanlar Ege Denizi’nin bir parçası olan “Bafa Gölü” çevresi, tarih öncesinden günümüze kesintisiz yerleşim bölgesi konumunda.
Helenistik ve antikçağdan kalma çok sayıda kalıntı ve tarihi eseri barındırıyor.
Binlerce yıl öncesinin mağara ve kaya çizimleri yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

Alman arkeolog Anneliese Peschlow Bindokat’ın 1994 yılından başlayarak sürdürdüğü yüzey araştırmaları sonucunda bilim dünyasına kazandırıldı.
Bafa Gölü ile Çine Çayı Vadisi arasında ki bölgede kalmakta.
Yarısı kadın olmak üzere beş yüzün üzerinde insan figürü yer alıyor.
Kıta Avrupa’sında Buzul Çağı kaya resimlerinde ana tema av sahneleri ve av hayvanlarıydı.
Oysa Latmos Dağı eteklerinde bulunan kaya çizimlerinin içeriğinde “aile” var.
Dönemin toplumsal yaşamı ve kadın erkek ilişkisi betimlenmiş.
Latmos’ta gün yüzüne çıkarılan bu çizimler şu an tehlike altında.
Bölgede “feldspat “ocakları var.
Bölge madencilerin tehdidi altında.
Latmos (Beşparmak) Dağları’nın doğal yapısının bozulmaması ve bölgedeki kovuklarda bulunan 6-8 bin yıllık kaya resimlerinin korunması lazım.
Bu amaçla geçen günlerde İstanbul, Aydın, Muğla ve İzmir’den gelen yüzlerce kişi “Latmos’a dokunma. Kültürel mirasına sahip çık” sloganıyla yürüyüş yaptı.
Bölgenin “Milli Park” ilan edilmesi ve UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmasını istedi.
Anadolu on binlerce yıl öncesi insanların yaşamlarına tanıklık etmiş, insanlara kucak açmış kadim topraklara sahip.

Sadece “Latmos”  ve çevresi değil…
Tüm Anadolu topraklarında boy atmış uygarlıklara ev sahipliği yapmış bölgelerdeki tarihi eserlere ve kalıntılara sahip çıkmalıyız.
Hasankeyf’e misal.
Dicle üzerine yapılmak istenen “Ilısu” baraj gölünün altında kalacak.
Bir benzeri daha olmayan kalıntılar ve kültür değerlerimiz kaybolup gidecek.

Ormanlarımıza ve derelerimize de sahip çıkalım.
HES’lerle kelepçelenip borulara hapsedilecek dereler yok olursa bizler zararlı çıkarız.
Doğal yapı bozulur, yok olur.
Kaz Dağı (İda Dağı) eteklerinde çok uluslu “altın” arayıcılarının siyanürle zehirledikleri topraklar bizim topraklarımız.
Kesilen yüz binlerce ağaç bizim ağacımız.
Çöllerde kum tepeleri arasında bir tek canlıya rastlamanın olanaksızlığını düşünmek yeterli değil mi?





28 Ocak 2012 Cumartesi

TARİHİMİZE SAHİP ÇIKALIM

Atatürk söz konusu olduğunda ağızlarını açtıklarında ilk söyledikleri şey “Atatürk ile Atatürkçülük” karıştırılıyor oluyor, “Atatürkçülük bağnazlıktır” söylemi dillerinde düşmüyor. Yıllardır “liberal düzen” adına söz söylemede birbirleri ile yarışanların dillerinden “Atatürk diktatördü” sözcüklerini duymak şaşırtıcı değil artık.
Lakin Atatürk’e dil uzatmak, saldırmak, gerçekleri çarpıtmak kimsenin haddi değildir.
Osmanlının zor duruma düştüğü yıllara bakıldığında yetkili fakat yeteneksiz yöneticilerin devleti nasıl yok olmanın eşiğine getirdiğini görürüz. Girilen tüm savaşlardan yenilgi ile çıkan Osmanlı alınan yanlış karar ve uygulamalarla Balkan Savaşları’nda, Birinci Dünya Savaşı’nda (Çanakkale muharebeleri hariç) yenik çıkmış, bu yenilgiler ve sonuçları yıllarca halktan gizlenmiştir. Uzun yıllar devam eden savaşlar, halktan toplanan vergiler Anadolu insanının belini bükmüştür. Körü körüne “padişahım çok yaşa” deme alışkanlığı zihinlere yerleşmiştir. Osmanlı özlemcileri bu gerçekleri unuttularsa eğer tarihi tekrar okumaları gerekir. Belki içine düştükleri yanlışlardan kurtulur, özlemini duyduklarını tekrardan öğrenme fırsatını bulmuş olurlar.
Paylaşımın cazibesi ile Anadolu’ya üşüşen güçler, Mustafa Kemal Önderliği’nde verilen “Kurtuluş Savaşı”nda hezimete uğramışlardır. Savaş sonrası yıllarda Atatürk’ü “demokrasiyi kurmamakla” ve “diktatörlükle” suçlayanlar o yılların şartlarını, feodal yapılanmayı, biat kültürünü benimsemiş okuryazar olmayan toplum yapısını, sanayiden nasiplenmemiş, üstelik “sanayi uygarlığının” ne olduğunu bilmeyen, fabrikanın varlığından uzak, el tezgâhları ile üretim yapan bir toplumun varlığını bilmiyorlar mı?
Doğrudur ve kimse inkâr etmiyor. Dönem tek parti dönemi idi. Özellikle Cumhuriyet’in ilânı sonrası çıkan isyanlar, suikast girişimleri, Osmanlı düzenini ve halifelik kurumunu isteyenlerin çıkardığı sorunları, istekleri ve oyunları karşısında savaştan yeni çıkmış bir ülkede nasıl bir yol izlenmesi gerekirdi acaba söyler misiniz?
Nutuk yazıldığı dönemde Atatürk tarafından 15-20 Ekim 1927 tarihinde Cumhuriyet Halk Fırkasının 2. kongresinde (birincisi Sivas Kongresi kabul edilir) okunan ve 1919-1927 tarihleri arasında gelişen olayları aktaran bir eserdir. Bu bağlamda resmi tarih işlevi görmekte ve olayları ilk elde ele alıp açıklamaktadır.
Nutuk’un sonunda yer alan “Türk Gençliğine Hitabe” resmi dairelerde ve okullarda yer almaktadır.  Türk Gençliğine Hitabe’nin içeriği okuyana zaten bir fikir vermektedir.
Nutuk Türkiye Cumhuriyetinin kurucusunun kitabıdır. Aklı başında hiç kimse “Nutuk” için değişik yakıştırmalarda bulunmamalıdır.
“THY’de Kuran-ı Kerim dönemi” üst başlıklı haberin (1) altına yazılan yorumlara bakıldığında “Habervaktim.com” sitesinde yer alan ilgili haberin altına konu ile ilgili yorum yapanların yorum içeriklerini görünce insan şaşkınlığa uğruyor doğrusu.
Habere göre, konu ile ilgili olarak CHP Edirne milletvekili Recep Gürkan, uygulamayı TBMM’si gündemine getirir ve Ulaştırma,  Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım tarafından cevaplandırılması istemi ile bir soru önergesi verir. Gürkan, “Diğer dinler için de, böyle bir uygulama yapılacak mıdır? Nutuk başta olmak üzere, ulusal tarihimizin önemli yayınları da uygulamaya dâhil edilecek midir?” diye sorar. Demez ki bu uygulama kaldırılsın.
Yorumcunun değindiği gibi  “Nutku”  “ilahi bir değer” olarak düşündüğünü gösteren tek bir satır haberde yok.
O halde bu alınganlık niye?
Meclis çalışmalarında buraya kadar yapılanlar, verilen “soru önergesi” normal prosedüre uygundur.
Normal olmayan ve hatalı olan ise haberin altına yapılan yorumlardır. Bakınız aynen aktardığım yorumlarda yorumcular konuya nasıl yaklaşıyorlar (2)
-------------------------------------

2012-01-27 17:35:16
vay be..
Bu CHP li adam NUTUK denen yazıyı ne zannediyor. Eğer bu nutku ilahi bir değer gibi düşünüyorsa, babasının dedesinin mezarında, geçmişlerine rahmet olsun diye okutsun. Allah akıl fikir vere bunlara.

2012-01-27 16:52:22
kütahyalı denen soysuz
İncil tevrat kuran olmalı, zaten olur..peki nutuk hangi dinin kitabı?

----------------------------------------
Şimdi Cumhuriyetin kurucusunun bizzat ele aldığı ve 1919-1927 yılları arası gelişen olayları anlatan “Nutuk” hakkında bu şekilde bir yaklaşım doğru mudur?
“Nutuk denen yazı” şeklinde küçümseyici bir tavır ile ilgili dönemin önemli olaylarını ele alan ve “Düvel-i Muazzama” ya karşı Türk milletinin verdiği amansız kurtuluş mücadelesinin hazırlık, uygulama ve bitiş evrelerini ele alıp bizlere ulaştıran bu esere karşı yorumcunun bu yaklaşımı kabul edilebilir değildir.

              (2) Adı geçen haber ve link…(27.01.2012)

30 Haziran 2011 Perşembe

ONURSUZLUK VE ERDEMSİZLİK BAZEN İNSANI ESİR ALIR


Tarih bir zaman makinesi gibidir. Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir. Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs. kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur.
Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır. Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Tarih boyunca güçlü daima egemen olmuştur.
Güçlünün etrafında da soytarıları eksilmemiştir. Yalaka takımı da denebilir bu zevata. Güç yer değiştirdiği anda onlarda anında saf değiştirirler. “Dün dündür bugün bugündür” mantığı onları rahatsız etmez. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Onursuzluk ve erdemsizlik bazen insanı esir alır.
İnsan hakları, yaşamın kutsallığı, masumiyet karinesi, özel yaşamın gizliliği, demokrasi, hukuk kuralları onursuzluğa ve erdemsizliğe kurban edilir.
Omurgasızlık, çıkarcılık, yalancılık, üçkâğıtçılık yaşam biçimidir artık.
Dünyanın neresine giderseniz gidin. Gelişmiş ya da gelişmemiş olsun tüm toplumlarda geçmişe dönmeyi ve geçmişin kılıç kalkan oyunlarını isteyenler vardır.
Bu toplumlarda ileriye dönük çağdaş yaşamı yaşamak isteyenlerin yanı sıra kaderine razı olmuş, düşünemeyen, okumayan, yaşamı günübirlik bulduğu ile geçirmeyi alışkanlık haline getirmiş, belleği zayıf, sadaka kültürünü benimsemiş olanlarda vardır.
Lâiklik ve şeriat ikilemi…
Bilimin yol göstericiliğini kabul edip etmeme…
Demokratik maskeyi takıp takmama…
Kültür ve çağdaş sanatı benimseyip benimsememe…
Cehalet denizinden kurtulup kurtulmama…
Aydınlanma ve çağdaşlaşma yolunda ilerleyip ilerlememe…
Omurgasız ile erdemliyi ortaya çıkaracaktır.
Tarihin hafızası da bunu kaydedecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın