Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

1980 YILINDA ANKARA İZLENİMİ


 Sene 1980. O yıllarda Ankara'yı şöyle anlatmışım.

"Ankara sokakları yorgun, elleri kömür karası, işsiz oldukları her hallerinden belli insanlara ev sahipliği yapıyor.
İşsiz bir insanın burada kendini rahat ve güvenli bir yaşam içinde hissetmesi olanaksız.
Yoksul çoğu zaman çaresizdir.
Hapsoldukları sorunlar yumağı içerisinde kendilerine küçük dünyalar yaratıp içinde yaşayan insanlardır.
Hedefleri karınlarını doyurmak, günlük ihtiyaçlarını karşılamaktır. Yoksulların yanı sıra aşırı tüketimin olduğu bar, eğlence merkezleri ve birahaneler de vardır.
Barlarda su gibi para harcayan, görece daha rahat bir yaşam süren sıradanlaşmış, günün geç saatlerine kadar eğlenen insanların, yaşam tarzı ile kendilerine benzemeyen, düşen, düştüğü yerden kalkmaya çalışan insanlara karşı yakın davrandıkları söylenemez. Yoksul her yerde yoksuldur.
Bu nedenle ötekileştirilmeden, hor görülmeden, insanları küçümsemeden, bireylerin en insancıl hallerine odaklanıp insanca, kul hakkına saygı göstererek yaşamak için para kazanmalarının önemini anladım.
Ne insanlar tarafından ötelenmek gerekir ne de insanları ötelemek."

13 Mayıs 2025 Salı

EY ANKARA ANAM SANA EMANET


 

Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.

Yağmur yağıyor.

Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.

Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.

Etrafta hergün var olan kalabalık azalmış.

Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.

Bu havalarda kendime yönelirim.

Düşünmeye başlarım.

Dünü ve bugünü.

Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.

Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.

Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.

Yıllar öncesini düşünüyorum yine.

Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.

Anam ile babamın zorlu mücadelesini.

Şu an acı çekiyorum.

Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.

Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı yıllar önce sonsuza uğurladığımızı.

Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.

İçim acıyor.

Günler sabun gibi kayıyor elimizden.

Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.

Her gideni  ve günü geri getirmek imkânsız.

Anam bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde sonsuza gitti.

Yaşlıydı o artık.

Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.

Anam sana emanet, Karşıyaka mezarlığında yatan anam.

Sabır taşlı o yiğit ana.

 

3 Kasım 2023 Cuma

BOZKIRDAN KAÇIŞ


 

İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.

Zamanı geriye sarıyorum.

Yıllar öncesinin bozkırına.

Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.

Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.

Okuyup bir meslek sahibi olmak.

Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.

Ne ki bu kolay değil.

Tıpkı yaşamda hiç bir şeyin kolay olmaması gibi.

Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.

Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.

Onlar kendileri için yaşamadılar.

Gönülleri çocukları için çırpındı.

...

İlkokul ve liseyi ilçede okudum.

Tek gözlü, daracık bir evde.

Ev demeyelim, tek göz bir odada.

Büyükannem, ve kardeşimle birlikte.

O oda hem yatak odası, hem mutfak, hem oturma ve ders çalışma yeriydi.

Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.

Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.

Ne bir masa ne tek sandalye.

O günleri nasıl aştık anlatamam.

Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.

.....

Bir gün babam yanına çağırdı.

Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.

İçim içime sığmıyor.

Özlemişim ağabeyimi.

Trafik cümbüşüne.

Koca koca yapılara.

Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.

Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.

Öyle ya.

Yeni bir yer, alışık olmadığım.

Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.

Mevsim sonbahar.

Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman, is.

.....

Liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Ağabeyim iki yıl olmuştu üniversiteyi Ankara'da okumaya başlayalı.

Ankara otobüs terminaline sıkıcı ve alışık olmadığım bir otobüs yolculuğu sonrasında yorgun bir şekilde inmiştim. Gözlerim ağabeyimi aradı. O karmaşada ara ki bulasın. En nihayet iki kardeş kucaklaştık. Hasret giderdik. Gözlerimiz doldu.

Yabancısıydım o yıllarda Ankara'nın.

Ağabeyimin yanı sıra çıktık yola. Yürüyoruz. Ağabeyim anlatıyordu. Şurası Tren Garı. Bak şurası Gençlik Parkı. Daha yukarıda Ulus. İlk TBMM binası.

Acıkmıştım. Biraz dolaştıktan sonra ağabeyime, "ekmek alıp eve gidelim. Hem yorgunum hem de  aç."

"Tamam" dedi. "Gel minibüse binelim. Ekmek ve diğer alacaklarımı mahalledeki bakkaldan alırız."

Dedim ya mevsim sonbahar.

Ağaç yaprakları yerde rüzgarla savruluyor hoyratça.

Isıtmayan kış güneşi. Kalabalık caddeler, tenha sokaklar. Avare dolananların ayak sesleri.

Etrafta rengi solmaya başlamış binalar. Dükkanlar, kumaş satan mağazalar. Simitçi tezgahları. Mevsim sonbahar olunca bulut kümeleri. Arada bir yüzünü gösteren ama ısıtmayan güneş. Korna sesleri. Cadde ve sokaklarda insan kalabalığı. Serseri mayın gibi dolaşanlar. Velhasıl şehrin kalabalığı.

Ağabeyimle telaşsıza yürüdük minibüslerin yolcu alıp kalktığı yere.

"Anlat" dedi ağabeyim gülerek. "Ne var ne yok köyde. Babalar nasıl. İşleri nasıl."

Yutkundum. Ne diyebilirdim ki.

Hep var olacağını düşündüğümüz yaşamın gailesi için.

"Ne olsun, köy ve bozkır aynı. İnsanlar aynı. İşler eh işte yürüyor ağır aksak. Yaşam gailesinin ince ipliği koptu kopacak."

 

20 Kasım 2022 Pazar

ANAMI SANA EMANET ETMİŞTİM ANKARA


 

Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.

Yağmur yağıyor.

Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.

Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.

Etrafta her gün var olan kalabalık azalmış.

Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.

Bu havalarda kendime yönelirim.

Düşünmeye başlarım.

Dünü ve bugünü.

Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.

Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.

Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.

Yıllar öncesini düşünüyorum yine.

Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.

Anam ile babamın zorlu mücadelesini.

Şu an acı çekiyorum.

Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.

Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı.

Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.

İçim acıyor.

Günler sabun gibi kayıyor elimizden.

Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.

Her giden günü geri getirmek imkansız.

Anam bugün bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde ameliyat oldu.

Yaşlı o artık.

Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.

Anam sana emanet.

Sabırtaşlı o yiğit anaya iyi bak.

Üzme bizi.

Biliyorum üzmeyeceğini.

Biliyorum gülüşlerimizin boğulmasını engelleyeceğini.

15 Temmuz 2020 de bun duyguları yazmışım.

Aradan tam 2 yıl 4 ay geçmiş.  Anamın yakalandığı amansız hastalık aylarca yakasını bırakmadı. Acı içinde  yaşamı  18 Kasım akşam saatlerine bitti.

Anamı kaybetmiştik.

Acı haber ter ulaşır derler ya.

Acı acı çalan telefonu açtığımızda yeğenim göz yaşları içinde "babaannemi kaybettik" haberini veriyordu bize.

O an zaman durdu, uzaktan atılan bir kurşun yarası yemiştim sanırsın. Yığılıp kaldım koltuğa. Kızım, damadım, torunum, eşimin kız kardeşi ve oğlu da o gün akşam bizdeydi .

Sessizce odama çekildim. Eşime Ankara'ya gitmemiz lazım acil dedim. O da yarın sabah yola çıkarız dedi. Sabah erkenden yola çıktık. Ankara Sincan'a, oradan Sincan Cimşit mezarlığı morguna, cenazeyi Ankara Karşıyaka mezarlığına babamın yattığı mezarlığa defnetmek üzere  aldık.

Eş dost akraba yanımızdalar sağ olsunlar.

Göz yaşları ile toprağa verdik. Yattığı yer incitmesin canım anamı. Mekanı cennet olsun.

1995 senesinin 10 Mayıs günü kalleş bir tetikçinin kurşunu ile kara toprağa verdiği oğlunun acısını yıllarca gözyaşları içinde çekti.

O acıyı bizlere devredip canından çok sevdiği oğlunun yanına gitti. Eşi ve oğlu ile yan yanalar artık.

Ana bu acısı insanın ciğerini yakıyor.

Anam, üç seneye yakın kanser ile mücadele etti.

Bir kaç ay önce yanına Ankara'ya gidip elini öpmüştüm. İlaç tedavisi ve kemoterapi fayda etmedi.

Kız kardeşimin yanında kaldı son zamanlarda. Hastane ile ev arasında mekik dokuyarak geçti günleri.

Bakımını kız kardeşim yaptı.

Ama işte, yaşlı bir insanın vücudu fazla dirençli olmuyor. Son bir aydır ciğeri de su toplamaya başlamıştı. Toplanan su her gün boşaltıldı. Hayata veda zamanına yakın yemek yiyemez duruma gelmişti.

Olmadı işte ne yapıldıysa.

Kanser illeti kararını vermişti bir kez.

Yapacağını yaptı.

Anamızı bizden aldı.

Bundan tam 12 sene önce karlı bir kış günü babam da ebediyete göç etmişti.

O da Karşıyaka mezarlığında ebedi uykusunda yatıyor.

Dün anamı da göz yaşları  ve dualar eşliğinde ebedi uykusuna gönderdik.

Anamın çektiği acılar insanın içini yakıp kavuruyor. O acılardan kurtuldu.

Hasretini yıllarca çektiği kardeşim Burhan'ın ve babamın yanında artık o da.

Eminim ki bir arada mutlular.

Canım kardeşim, babam, anam mekanınız cennet olsun.

 

7 Ekim 2021 Perşembe

HAYAT ZOR, İNSANLARI TANIMAK DAHA DA ZOR


 

Minibüsten inan amca Sinan'ın omuzuna nasırlı elini babacan tavırla koymuş "güle güle  git evlat. Tırnağına taş değmesin. Yolun açık olsun. Senin gibi gençlere ihtiyacımız var. Geleceğimiz sizlersiniz. Bizle artık yaşlandık. Üç beş hayvan, bir kaç dönüm tarlayla günümüz geçti. Sizler ekmeğinizi uzakta olsa gideceğiniz yerde kazanın. "

Yaşlı amcanın sözlerine karşı diyecek bir şey yoktu. Amcanın elini öpüp vedalaştı. İlçede yolcu otobüslerinin mola verdiği lokantaya gitti.

Kendi geleceğinin yolculuğuna çıkmıştı. Lokantanın önündeki hareketliliğe inat sessizliğe bürünen Sinan otobüsün gelmesini kuytu bir köşede, elinde kırık bavulu ile beklemeye başladı. Havanın ayazı yakıcıydı. Üşüyordu. Ellerini eski paltosunun ceplerine koymuş, yakasını da kulaklarına kadar çekmişti. Etrafta beyaz renk hakimdi. Yer yer buz tutmuş kar öbekleri vardı. Boğazı kurumaya, aldığı nefes kirpiklerinde buz tutmaya başlamıştı. Soğuktan kaçmak, içini ısıtmak için yan tarafta bulunan küçük çay ocağına sığındı. Üst üste iki bardak sıcak çay Sinan'ı az da olsa rahatlatmıştı.

Çay ocağının sahibi orta yaşlarda güler yüzlü biriydi. Sinan'ın elindeki bavulu görünce otobüs beklediğini anlamıştı. İçinden "bu kış günü bu çocuk elinde kırık bir bavulla nereye, neden gider" diye düşündü.

"Oğul, yolculuk nereye bu kış günü" diye sordu.

"Ankara'ya amca" diye cevap verdi Sinan.

"Hayırlısı oğul"

"Sağol amca, otobüs gecikir mi acaba?"

"Fazla gecikmez. Birazdan gelir. Biletini aldın mı? Almadıysan lokantaya git ordan al."

"Aldım amca sağol"

Sinan, çay parasını verip tekrar dışarıya çıktı. Çünkü çay ocağı küçük bir yerdi. Fazla kalmaya gerek yoktu. Hem içtiği çayda içini ısıtmış, rahatlamıştı.

Bir süre sonra otobüs geldi. Yolcular verilen yarım saatlik molada hem karınlarını doyurmuş hem de diğer ihtiyaçlarını gidermişti. Nihayet mola süresi bitmişti. Sinan, bavulunu bagaja verdikten sonra otobüse bindi. En arkada bulunan dörtlü koltuktaki yerine oturdu. Yolcular da tek tek gelip yerlerini aldılar. Uzun sürecek yolculuk başlamıştı.

 

Yorucu bir yolculuğun sonunda ayazın hüküm sürdüğü başkente gelmişti. Otobüs terminalinde abisi beklemişti Sinan'ı. Ankara'nın yabancısısın yol yordam bilmezsin diye. Birbirlerine sarıldı iki kardeş. Uzun yıllar olmuştu görüşmeyeli. Eve gidince gece geç saate kadar oturup dertleştiler. Çalışmak zor demişti abisi. Sabır gerektirir. Özveri gerektirir. İşini anlattı. Geçimini. Sinan'ın yanına gitmesine ve göreve başlayacak olmasına sevinmişti. "Emeklerin boşa gitmedi. Hem kendi yolunu çizmiş, hem de bizlerin beklentisini boşa çıkarmamış olacaksın." diyerek hem sevincini belirtmiş hem de anne ve babasını sormuştu.

"İyiler" dedi Sinan. "Yaşlansalar da eskisi gibi dermanları olmasa da çalışıyorlar. Genç değiller. Yorgunlar. Dertleri bizleriz. Bizlerin muhannete muhtaç olmadan hayatımızı huzur içinde geçirmemiz. Onların varlığı bizler için önemli."  

Abisinin "emeklerin boşa gitmedi." sözleri üzerine;

"Doğru dersin" diye cevap verdi Sinan. "En çok da onlar sevindi. Hele de küçük kardeşim Hasan'ın sevincine diyecek yoktu. Köyde kaldığım sürece içinde bulunduğum duygu karmaşasını en iyi onlar biliyor. Yakından tanık oldular. Zor şey işsiz olmak. Geleceğe tutunmak için bir dalı olmamak. Şimdi hem ben hem de onlar mutlular. Bakalım zaman ne gösterecek."

"Verdiğin karar önemli" dedi abisi. "Hayat dikenlerle, taşlarla, çalılarla dolu. Karşına çıkacak dikenlerle mücadele etmeyi de herkese güvenmemeyi de öğreneceksin. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu da tecrübe edeceksin. Hele bir git görevine başla. Daha ilk günden bazı zorluklar karşına çıkacak belki de."

"Doğru dersin. Yaşadıkları toprakların şekillendirdiği insanlar içselleştirdikleri mutluluğun da trajedinin de gereğini yerine getirecek, yaşadıkları travmanın yansıması belki de bizleri vuracak."

"İşte " dedi abisi "tam da bu nedenle insanların düşüncelerini iyi okumak, psikolojilerini, yaşamdan ne beklediklerini anlamak lazım. Dikenlerin azaltılması buna bağlıdır."  

İri yarı, güler yüzlü, güven veren düşünceleri ile abisinin söylediklerini yabana atmamak lazımdı. Öyle ya insanların içinde bulundukları ruh durumu psikolojilerinin belirleyicisi değil miydi?

"İnsanları tanımak kolay değil" dedi Sinan. "Sözleri başka, davranışları başka olanlar toplumu sarıp sarmalamış durumda. Söz konusu para, mal mülk ise bencillik, kibir had safhada."

"Bunu anladığına göre önemli olanın çok para kazanmak değil, sağlam bir meslek edinmek ve o mesleğin gereğini yerine getirmek olduğunun da bilincindesin demektir. Yani bir bakıma kendini doyurman, yazı yabana muhtaç olmaman önemli. Tabi ki  insanların hepsi aynı değildir. İyisi de vardır, kötüsü de. Akıllısı da vardır akılsızı da, doğrusu da vardır eğrisi de, ahlaklısı da vardır, ahlaksızı da, üç kağıtçısı da vardır fakir fukaranın elinde tutanı da. Bunları birbirinden ayırt etmek lazım."

"İnsanları bu hale getiren şey nedir?" diye sordu Sinan "neden insanlar mal mülk için, çıkar için bir başkasına zalimlik eder?"

"Hayat zor, insanları tanımak daha da zor. Kendi çıkarı için bir diğerine zalimce davranmayı seçenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Amaç daha çok kazanmak, güç sahibi olmak, bunların çoğunun kibrinden geçilmez. Çoğu cahildir, kendinden başkasını düşünmez." diye cevap verdi abisi. "Hayatı zorlaştıran toplumun çıkarı yerine kendi çıkarını düşünenlerin sayısının azımsanmayacak kadar çok olmasıdır. Bunu zamanla daha iyi görecek ve anlayacaksın. Tökezlememek için doğru olmalısın, vicdanlı olmayı, adaletli olmayı, insanlara hak ettiği değeri vermeyi bilmelisin. Hayallere kapılma. En korktuğum şey hayallere kapılmak hayatın gerçeğinden uzaklaşmaktır"

Doğru diyordu abisi. İki yüzlü insanlardan uzak durmalı,  sorunları çöze çöze yol alınmalıydı. Olgunlaştıkça hayatı basite almamalıydı insan, sen onu basite alırsan bir gün o da seni basite alırdı. 

4 Aralık 2018 Salı

BOZKIRDAN KAÇIŞ


İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.
Zamanı geriye sarıyorum.
Yıllar öncesinin bozkırına.
Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.
Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.
Okuyup bir meslek sahibi olmak.
Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.
Ne ki bu kolay değil.
Tıpkı yaşamda hiç bir şeyin kolay olmaması gibi.
Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.
Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.
Onlar kendileri için yaşamadılar.
Gönülleri çocukları için çırpındı.
...
İlkokul ve liseyi ilçede okudum.
Tek gözlü, daracık bir evde.
Ev demeyelim, tek göz bir odada.
Büyükannem, ve kardeşimle birlikte.
O oda hem yatak odası, hem mutfak, hem oturma ve ders çalışma yeriydi.
Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.
Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.
Ne bir masa ne tek sandalye.
O günleri nasıl aştık anlatamam.
Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.
...
Bir gün babam yanına çağırdı.
Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.
İçim içime sığmıyor.
Özlemişim ağabeyimi.
Trafik cümbüşüne.
Koca koca yapılara.
Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.
Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.
Öyle ya.
Yeni bir yer, alışık olmadığım.
Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.
Mevsim sonbahar.
Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman,is.
...

14 Mart 2016 Pazartesi

MASUM İNSANLARI KAHPECE KATLEDENLERE LANET OLSUN



Dünya tarihine bakıldığında, şiddetin var olduğu ortamda hiç bir tarafın kazanmadığı aksine kaybettiği örneklerle doludur. Masum insanları kurdukları tuzaklarla kahpece katleden gözü dönmüş caniler bu gerçeği göremedikleri için pervasızca katliamlarına devam etmektedir. Ne yazık ki olan yaşamını kaybeden masum insanlara olmaktadır. Kör terörün bugüne kadar kimseye bir faydası olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır. Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kan ve barut kokusu ne Irak'ta, ne Yemen'de, ne Libya'da, ne Afganistan'da, ne Sudan'da, Ne Nijerya'da kimseye fayda getirmemiştir. Şiddetin olduğu yerde de getirmeyecektir. Cehaletin tavan yaptığı mağaralarda gizlenip kurdukları kahpe tuzaklarla masum vatandaşları katledenlere lanet olsun.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

SİNCAN, ANKARA, İSTANBUL


Yaklaşık on aydır görmediğim anamı ziyaret etmek, hasret gidermek için geçenlerde Ankara Sincan'a gittim. Sincan'da İstanbul'a taşınmadan önce yaklaşık yedi yıl kaldım. Yani Sincan'ı az çok bilirim. Modern kent anlayışına uygun yapılaşmanın, toplu konutların yoğun olduğu bir ilçe Sincan. Sincan merkez hariç, mahalleleri geniş cadde ve sokaklarıyla dikkati çeker.
İlçe merkezinde ve mahallelerinde tek bir boş alan kalmamış bu geçen on ay süresince. Her taraf parklarla doldurulmuş. Yollar asvaltlanmış, kaldırım taşları yenilenmiş. Hummalı bir çalışma ile ilçeye yeşil alanlar kazandırılmış. Merkezde bulunan tarihi epeyce eski olan Merkez Cami geçen yıl yenisi yapılmak üzere yıkılmıştı. Cami inşaatı bu yıl başlatılmış, inşaat alanı için etrafta bulunan kimi iş yerleri de yıkılmış, olasılıkla kamulaştırılmış cami yapımı için.
Kısacası Sincan Belediyesi diğer kimi belediyelerin ve ilçelerin yapamadığını yapmış, ilçeye çeki düzen vermiş. Hala da yol ve kaldırım çalışmasının devam ettiği sokak ve caddeler var.
Sincan Belediyesi hatırladığım en son 1990 yıllarında CHP'nin elindeydi. Sonrasında RP'ye geçmiş akabinde de AKP belediye başkanlığını kazanmıştı. İki dönemdir AKP'li belediye başkanlarınca yönetilmekte. Kaynak aktarımında bir sıkıntı yaşanmadığı ortada yapılanlara bakıldığında. Kaynak aktarımı derken Ankara Büyükşehir Belediyesinin kimi yatırımlarını da dile getirmek lazım. Belediyenin yaptığı kimi yatırımlar yıllardır atıl bir şekilde durmaktadır. Misal Eskişehir yolunda yapılan ve yıllardır tamamlanıp kullanıma açılmayan "Demir Kafes" diye adlandırılan, gerçektende çelik yığını olan yapı var. Zaman zaman gazete haberlerine konu edilmiştir. Yapı için milyonlar harcandığını gazete haberlerinde okuruz. Şimdilerde ise "Demir Kafes"in yıkılacağı haberleri var. Halkın  vergileriyle yapılan bu binaya harcanan milyonlar ihtiyaç duyulan bir alanda (Eğitim, Sağlık gibi) harcanamaz mıydı diye düşünüyor insan.
Sincan vatanımızın bir köşesi elbette. Yapılması gerekenler yapılmalıdır kuşkusuz. Lakin Ankara ziyaretimde Kızılay'a gittim bir kaç kez. Sakarya caddesi ve çevresi ile Tunalı Hilmi ve çevresini, Zafer Parkını, Sıhhiye Abdi İpekçi parkını da gezdim bu bağlamda. Kızılay Zafer Çarşısını bilmeyenimiz yoktur. Zafer Çarşı'sının karşısında Orduevi bitişiğinde Zafer parkı var. Çankaya belediyesine bağlı. Parkta bulunan banklarda Çankaya Belediyesi yazmakta. Park bakımsız. Demem o ki; Sincan belediyesi kaynak bulabiliyorsa, Çankaya belediyesi de o kaynağa ulaşabilmelidir.
Ankara genelde trafiği yoğun olmayan bir yer. Sabah ve akşam işe gidişlerde ve iş çıkışlarında bir miktar yoğunluk yaşansa da yollarda uzun zaman gidilecek yere gitmek için İstanbul'da olduğu gibi beklemek söz konusu değil.
İstanbul ise trafik bakımından, yollardaki araç sıkışıklığı bakımından çekilmez bir durumda. Kısa bir mesafeye ulaşabilmek için araç şoförünün ya cambaz olması gerekiyor ya da sabırlı olması. İstanbul trafiği en ufak hatayı affetmiyor. Hata demek kaza demek çünkü.
İstanbul trafiğini İstanbul belediyelerinde görevlilerde her gün görüyor yaşıyor olmalı. Bu sıkışıklığa mutlaka bir çözüm bulunmalı.
Ankara dönüşü İstanbul trafiğinin sıkışıklığını bizzat yaşadım, gördüm. Otobüs Ankara-İstanbul Sultanbeyli girişini yaklaşık 4-5 saatte alıyor. Sultanbeyli - Esenler Bayrampaşa Otogarı arasını ise tam 2 saatte aldı. İş çıkışı saatine denk gelen bu durumda yolun her iki tarafı da adeta adım adım ilerliyordu.
İstanbul'da gerçekten trafik tehlikeli, dolaşık vaziyette, kuralsız. Sürekli yaya ya da sürücülerin dikkatli olması gerekiyor. Zekâ ve çabukluk, açıkgözlük isteyen bir durum söz konusu. İnsanı yoran ve asabını bozan bir durumdan öte fiziksel ve psikolojik yorgunluğa da sebep oluyor bu durum.
Yol boyunca özel arabaların çokluğu dikkati çekiyor. Toplutaşım araçları o kalabalıkta tek tük göze çarpıyor. Özel araçların içerisindeyse sadece bir tek aracın sürücüsü var. Dolayısıyla bu durum trafik sıkışıklığına neden oluyor. Oysa ki bunun kolayı var. Gelişmiş kentlerin yaptığı gibi toplu taşım araçlarını halkın yönelmesi ve metro ağının yaygınlaştırılması gerekir. Yoksa bu kargaşa böyle sürüp gider.
Otomobil egzozundan çıkan duman havayı kirletir. Egzoz homurtusu gürültü kirliğine sebep olur. Sokak aralarında park edilen araçlar nedeniyle yol almakta zorlanır insan. Otomobillerin kentlerimizi işgal etmesine ve ulaşımı zora sokmasına razı olmak gerekmez. Elbette otomobillerin, özel araçların yaşamımızda ki yeri yadsınamaz. Lakin yerinde ve zamanında kullanmak gerektiğini de dikkate almak şartıyla.

Tüm bunlardan kurtulmanın çaresi halkın trafik kurallarına uyması, ayrıntılı trafik planları hazırlanıp uygulanması, toplu taşım araçlarına yönelinmesi gibi önlemler alınmalıdır.

14 Ocak 2013 Pazartesi

HOCAM NELER OLUYOR?



Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam.
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonra bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremez. Sanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.