Sene 1980. O yıllarda Ankara'yı şöyle anlatmışım.
1 Kasım 2025 Cumartesi
1980 YILINDA ANKARA İZLENİMİ
Sene 1980. O yıllarda Ankara'yı şöyle anlatmışım.
13 Mayıs 2025 Salı
EY ANKARA ANAM SANA EMANET
Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.
Yağmur yağıyor.
Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.
Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.
Etrafta hergün var olan kalabalık azalmış.
Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar
gözükmüyor.
Bu havalarda kendime yönelirim.
Düşünmeye başlarım.
Dünü ve bugünü.
Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.
Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.
Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.
Yıllar öncesini düşünüyorum yine.
Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları,
çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.
Anam ile babamın zorlu mücadelesini.
Şu an acı çekiyorum.
Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.
Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam
öyküsü içinde savrulan anamı yıllar önce sonsuza uğurladığımızı.
Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza
uğurladığımız babamı düşünüyorum.
İçim acıyor.
Günler sabun gibi kayıyor elimizden.
Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.
Her gideni ve günü geri getirmek imkânsız.
Anam bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde sonsuza
gitti.
Yaşlıydı o artık.
Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.
Anam sana emanet, Karşıyaka mezarlığında yatan anam.
Sabır taşlı o yiğit ana.
3 Kasım 2023 Cuma
BOZKIRDAN KAÇIŞ
İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve
haksızlıktır.
Zamanı geriye sarıyorum.
Yıllar öncesinin bozkırına.
Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında
duru görüntülerle zihnimde beliriyor.
Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.
Okuyup bir meslek sahibi olmak.
Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin
şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan
kurtulmak.
Ne ki bu kolay değil.
Tıpkı yaşamda hiç bir şeyin kolay olmaması gibi.
Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının
bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.
Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir
gülüş bir inanç onlarınki.
Onlar kendileri için yaşamadılar.
Gönülleri çocukları için çırpındı.
...
İlkokul ve liseyi ilçede okudum.
Tek gözlü, daracık bir evde.
Ev demeyelim, tek göz bir odada.
Büyükannem, ve kardeşimle birlikte.
O oda hem yatak odası, hem mutfak, hem oturma ve
ders çalışma yeriydi.
Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.
Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.
Ne bir masa ne tek sandalye.
O günleri nasıl aştık anlatamam.
Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa
ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.
.....
Bir gün babam yanına çağırdı.
Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.
İçim içime sığmıyor.
Özlemişim ağabeyimi.
Trafik cümbüşüne.
Koca koca yapılara.
Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.
Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken
sonbahar gibi dirençsiz.
Öyle ya.
Yeni bir yer, alışık olmadığım.
Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.
Mevsim sonbahar.
Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz
duman, is.
.....
Liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına
hazırlanıyordum. Ağabeyim iki yıl olmuştu üniversiteyi Ankara'da okumaya
başlayalı.
Ankara otobüs terminaline sıkıcı ve alışık
olmadığım bir otobüs yolculuğu sonrasında yorgun bir şekilde inmiştim. Gözlerim
ağabeyimi aradı. O karmaşada ara ki bulasın. En nihayet iki kardeş kucaklaştık.
Hasret giderdik. Gözlerimiz doldu.
Yabancısıydım o yıllarda Ankara'nın.
Ağabeyimin yanı sıra çıktık yola. Yürüyoruz.
Ağabeyim anlatıyordu. Şurası Tren Garı. Bak şurası Gençlik Parkı. Daha yukarıda
Ulus. İlk TBMM binası.
Acıkmıştım. Biraz dolaştıktan sonra ağabeyime, "ekmek
alıp eve gidelim. Hem yorgunum hem de
aç."
"Tamam" dedi. "Gel minibüse
binelim. Ekmek ve diğer alacaklarımı mahalledeki bakkaldan alırız."
Dedim ya mevsim sonbahar.
Ağaç yaprakları yerde rüzgarla savruluyor
hoyratça.
Isıtmayan kış güneşi. Kalabalık caddeler, tenha
sokaklar. Avare dolananların ayak sesleri.
Etrafta rengi solmaya başlamış binalar. Dükkanlar,
kumaş satan mağazalar. Simitçi tezgahları. Mevsim sonbahar olunca bulut
kümeleri. Arada bir yüzünü gösteren ama ısıtmayan güneş. Korna sesleri. Cadde
ve sokaklarda insan kalabalığı. Serseri mayın gibi dolaşanlar. Velhasıl şehrin
kalabalığı.
Ağabeyimle telaşsıza yürüdük minibüslerin yolcu
alıp kalktığı yere.
"Anlat" dedi ağabeyim gülerek. "Ne
var ne yok köyde. Babalar nasıl. İşleri nasıl."
Yutkundum. Ne diyebilirdim ki.
Hep var olacağını düşündüğümüz yaşamın gailesi
için.
"Ne olsun, köy ve bozkır aynı. İnsanlar aynı.
İşler eh işte yürüyor ağır aksak. Yaşam gailesinin ince ipliği koptu
kopacak."
20 Kasım 2022 Pazar
ANAMI SANA EMANET ETMİŞTİM ANKARA
Hava
bir sıcak bir başka gün kapalı.
Yağmur
yağıyor.
Yağmur
bazen kederlendirir beni oldum olası.
Bugünde
bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.
Etrafta
her gün var olan kalabalık azalmış.
Annelerinin
elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.
Bu
havalarda kendime yönelirim.
Düşünmeye
başlarım.
Dünü
ve bugünü.
Dün
yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.
Düşüncelerimi
sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.
Bugün
de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.
Yıllar
öncesini düşünüyorum yine.
Geri
dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları,
çaresizlikleri.
Anam
ile babamın zorlu mücadelesini.
Şu
an acı çekiyorum.
Kendimle
zorlu bir savaştayım sanki.
Dünün,
bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı.
Yıllar
önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.
İçim
acıyor.
Günler
sabun gibi kayıyor elimizden.
Zamana
yenik düşüyor yaşanmışlıklar.
Her
giden günü geri getirmek imkansız.
Anam
bugün bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde ameliyat oldu.
Yaşlı
o artık.
Ey
Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.
Anam
sana emanet.
Sabırtaşlı
o yiğit anaya iyi bak.
Üzme
bizi.
Biliyorum
üzmeyeceğini.
Biliyorum
gülüşlerimizin boğulmasını engelleyeceğini.
15
Temmuz 2020 de bun duyguları yazmışım.
Aradan
tam 2 yıl 4 ay geçmiş. Anamın
yakalandığı amansız hastalık aylarca yakasını bırakmadı. Acı içinde yaşamı
18 Kasım akşam saatlerine bitti.
Anamı
kaybetmiştik.
Acı
haber ter ulaşır derler ya.
Acı
acı çalan telefonu açtığımızda yeğenim göz yaşları içinde "babaannemi
kaybettik" haberini veriyordu bize.
O
an zaman durdu, uzaktan atılan bir kurşun yarası yemiştim sanırsın. Yığılıp
kaldım koltuğa. Kızım, damadım, torunum, eşimin kız kardeşi ve oğlu da o gün
akşam bizdeydi .
Sessizce
odama çekildim. Eşime Ankara'ya gitmemiz lazım acil dedim. O da yarın sabah
yola çıkarız dedi. Sabah erkenden yola çıktık. Ankara Sincan'a, oradan Sincan
Cimşit mezarlığı morguna, cenazeyi Ankara Karşıyaka mezarlığına babamın yattığı
mezarlığa defnetmek üzere aldık.
Eş
dost akraba yanımızdalar sağ olsunlar.
Göz
yaşları ile toprağa verdik. Yattığı yer incitmesin canım anamı. Mekanı cennet
olsun.
1995
senesinin 10 Mayıs günü kalleş bir tetikçinin kurşunu ile kara toprağa verdiği
oğlunun acısını yıllarca gözyaşları içinde çekti.
O
acıyı bizlere devredip canından çok sevdiği oğlunun yanına gitti. Eşi ve oğlu
ile yan yanalar artık.
Ana
bu acısı insanın ciğerini yakıyor.
Anam,
üç seneye yakın kanser ile mücadele etti.
Bir
kaç ay önce yanına Ankara'ya gidip elini öpmüştüm. İlaç tedavisi ve kemoterapi
fayda etmedi.
Kız
kardeşimin yanında kaldı son zamanlarda. Hastane ile ev arasında mekik
dokuyarak geçti günleri.
Bakımını
kız kardeşim yaptı.
Ama
işte, yaşlı bir insanın vücudu fazla dirençli olmuyor. Son bir aydır ciğeri de
su toplamaya başlamıştı. Toplanan su her gün boşaltıldı. Hayata veda zamanına
yakın yemek yiyemez duruma gelmişti.
Olmadı
işte ne yapıldıysa.
Kanser
illeti kararını vermişti bir kez.
Yapacağını
yaptı.
Anamızı
bizden aldı.
Bundan
tam 12 sene önce karlı bir kış günü babam da ebediyete göç etmişti.
O
da Karşıyaka mezarlığında ebedi uykusunda yatıyor.
Dün
anamı da göz yaşları ve dualar eşliğinde
ebedi uykusuna gönderdik.
Anamın
çektiği acılar insanın içini yakıp kavuruyor. O acılardan kurtuldu.
Hasretini
yıllarca çektiği kardeşim Burhan'ın ve babamın yanında artık o da.
Eminim
ki bir arada mutlular.
Canım
kardeşim, babam, anam mekanınız cennet olsun.
7 Ekim 2021 Perşembe
HAYAT ZOR, İNSANLARI TANIMAK DAHA DA ZOR
Minibüsten
inan amca Sinan'ın omuzuna nasırlı elini babacan tavırla koymuş "güle güle git evlat. Tırnağına taş değmesin. Yolun açık
olsun. Senin gibi gençlere ihtiyacımız var. Geleceğimiz sizlersiniz. Bizle
artık yaşlandık. Üç beş hayvan, bir kaç dönüm tarlayla günümüz geçti. Sizler
ekmeğinizi uzakta olsa gideceğiniz yerde kazanın. "
Yaşlı
amcanın sözlerine karşı diyecek bir şey yoktu. Amcanın elini öpüp vedalaştı.
İlçede yolcu otobüslerinin mola verdiği lokantaya gitti.
Kendi
geleceğinin yolculuğuna çıkmıştı. Lokantanın önündeki hareketliliğe inat sessizliğe
bürünen Sinan otobüsün gelmesini kuytu bir köşede, elinde kırık bavulu ile
beklemeye başladı. Havanın ayazı yakıcıydı. Üşüyordu. Ellerini eski paltosunun
ceplerine koymuş, yakasını da kulaklarına kadar çekmişti. Etrafta beyaz renk
hakimdi. Yer yer buz tutmuş kar öbekleri vardı. Boğazı kurumaya, aldığı nefes
kirpiklerinde buz tutmaya başlamıştı. Soğuktan kaçmak, içini ısıtmak için yan
tarafta bulunan küçük çay ocağına sığındı. Üst üste iki bardak sıcak çay
Sinan'ı az da olsa rahatlatmıştı.
Çay ocağının
sahibi orta yaşlarda güler yüzlü biriydi. Sinan'ın elindeki bavulu görünce
otobüs beklediğini anlamıştı. İçinden "bu
kış günü bu çocuk elinde kırık bir bavulla nereye, neden gider" diye
düşündü.
"Oğul, yolculuk nereye bu kış günü" diye sordu.
"Ankara'ya amca" diye cevap verdi Sinan.
"Hayırlısı oğul"
"Sağol amca, otobüs gecikir mi acaba?"
"Fazla gecikmez. Birazdan gelir. Biletini aldın
mı? Almadıysan lokantaya git ordan al."
"Aldım amca sağol"
Sinan, çay
parasını verip tekrar dışarıya çıktı. Çünkü çay ocağı küçük bir yerdi. Fazla
kalmaya gerek yoktu. Hem içtiği çayda içini ısıtmış, rahatlamıştı.
Bir süre
sonra otobüs geldi. Yolcular verilen yarım saatlik molada hem karınlarını
doyurmuş hem de diğer ihtiyaçlarını gidermişti. Nihayet mola süresi bitmişti.
Sinan, bavulunu bagaja verdikten sonra otobüse bindi. En arkada bulunan dörtlü
koltuktaki yerine oturdu. Yolcular da tek tek gelip yerlerini aldılar. Uzun
sürecek yolculuk başlamıştı.
Yorucu bir
yolculuğun sonunda ayazın hüküm sürdüğü başkente gelmişti. Otobüs terminalinde
abisi beklemişti Sinan'ı. Ankara'nın yabancısısın yol yordam bilmezsin diye.
Birbirlerine sarıldı iki kardeş. Uzun yıllar olmuştu görüşmeyeli. Eve gidince
gece geç saate kadar oturup dertleştiler. Çalışmak zor demişti abisi. Sabır gerektirir.
Özveri gerektirir. İşini anlattı. Geçimini. Sinan'ın yanına gitmesine ve göreve
başlayacak olmasına sevinmişti. "Emeklerin
boşa gitmedi. Hem kendi yolunu çizmiş, hem de bizlerin beklentisini boşa
çıkarmamış olacaksın." diyerek hem sevincini belirtmiş hem de anne ve
babasını sormuştu.
"İyiler" dedi Sinan. "Yaşlansalar
da eskisi gibi dermanları olmasa da çalışıyorlar. Genç değiller. Yorgunlar.
Dertleri bizleriz. Bizlerin muhannete muhtaç olmadan hayatımızı huzur içinde
geçirmemiz. Onların varlığı bizler için önemli."
Abisinin "emeklerin boşa gitmedi." sözleri
üzerine;
"Doğru dersin" diye cevap verdi Sinan. "En çok da onlar sevindi. Hele de
küçük kardeşim Hasan'ın sevincine diyecek yoktu. Köyde kaldığım sürece içinde
bulunduğum duygu karmaşasını en iyi onlar biliyor. Yakından tanık oldular. Zor
şey işsiz olmak. Geleceğe tutunmak için bir dalı olmamak. Şimdi hem ben hem de
onlar mutlular. Bakalım zaman ne gösterecek."
"Verdiğin karar önemli" dedi abisi. "Hayat dikenlerle, taşlarla, çalılarla dolu. Karşına çıkacak
dikenlerle mücadele etmeyi de herkese güvenmemeyi de öğreneceksin. Neyin doğru
neyin yanlış olduğunu da tecrübe edeceksin. Hele bir git görevine başla. Daha
ilk günden bazı zorluklar karşına çıkacak belki de."
"Doğru dersin. Yaşadıkları toprakların
şekillendirdiği insanlar içselleştirdikleri mutluluğun da trajedinin de gereğini
yerine getirecek, yaşadıkları travmanın yansıması belki de bizleri vuracak."
"İşte " dedi abisi "tam
da bu nedenle insanların düşüncelerini iyi okumak, psikolojilerini, yaşamdan ne
beklediklerini anlamak lazım. Dikenlerin azaltılması buna bağlıdır."
İri yarı,
güler yüzlü, güven veren düşünceleri ile abisinin söylediklerini yabana atmamak
lazımdı. Öyle ya insanların içinde bulundukları ruh durumu psikolojilerinin
belirleyicisi değil miydi?
"İnsanları tanımak kolay değil" dedi Sinan. "Sözleri başka, davranışları başka olanlar
toplumu sarıp sarmalamış durumda. Söz konusu para, mal mülk ise bencillik,
kibir had safhada."
"Bunu anladığına göre önemli olanın çok para
kazanmak değil, sağlam bir meslek edinmek ve o mesleğin gereğini yerine
getirmek olduğunun da bilincindesin demektir. Yani bir bakıma kendini doyurman,
yazı yabana muhtaç olmaman önemli. Tabi ki
insanların hepsi aynı değildir. İyisi de vardır, kötüsü de. Akıllısı da
vardır akılsızı da, doğrusu da vardır eğrisi de, ahlaklısı da vardır, ahlaksızı
da, üç kağıtçısı da vardır fakir fukaranın elinde tutanı da. Bunları
birbirinden ayırt etmek lazım."
"İnsanları bu hale getiren şey nedir?" diye sordu
Sinan "neden insanlar mal mülk için,
çıkar için bir başkasına zalimlik eder?"
"Hayat zor, insanları tanımak daha da zor. Kendi
çıkarı için bir diğerine zalimce davranmayı seçenlerin sayısı azımsanmayacak
kadar çok. Amaç daha çok kazanmak, güç sahibi olmak, bunların çoğunun kibrinden
geçilmez. Çoğu cahildir, kendinden başkasını düşünmez." diye cevap
verdi abisi. "Hayatı zorlaştıran
toplumun çıkarı yerine kendi çıkarını düşünenlerin sayısının azımsanmayacak
kadar çok olmasıdır. Bunu zamanla daha iyi görecek ve anlayacaksın.
Tökezlememek için doğru olmalısın, vicdanlı olmayı, adaletli olmayı, insanlara
hak ettiği değeri vermeyi bilmelisin. Hayallere kapılma. En korktuğum şey
hayallere kapılmak hayatın gerçeğinden uzaklaşmaktır"
Doğru
diyordu abisi. İki yüzlü insanlardan uzak durmalı, sorunları çöze çöze yol alınmalıydı. Olgunlaştıkça
hayatı basite almamalıydı insan, sen onu basite alırsan bir gün o da seni
basite alırdı.





