yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2026 Pazartesi

TEDİRGİN

Kaygı denince akla ilk gelen şey, başa çıkmakta zorlandığımız sorunların bizde yarattığı tedirginliktir.
Ne yazık ki, insanlar karşılaştığı sorunlarla yüzleşmek yerine kaygıya sığınıyor.
Oysa ki, sorunlardan kaçmak yerine, yapılması gereken ilk iş, sorunlarla yüzleşmektir.
Sonuçta ise, var olan sorunun çözümü için çaba sarfetmeyi düşünmek gerekir.
Eğer, çözüm için bir bedel ödemek gerekiyor ise, o bedeli göze almalıyız.
Toplumsal sorunlar için çözüm, toplumsal destek ile mümkündür.
Günümüzün insanı ise kaygılı
tedirgin
huzursuz...
İşsizlik ve pahalılık önü alınamaz bir yaşam sorunu.

 

5 Ağustos 2026 Çarşamba

ÖYLE BİR AN GELİR Kİ


 Hayat kolay değildir.

Vurduğu darbeler yetmiyormuş gibi,
Yıkıcı bir darbe daha vurmak için
üstüne üstüne gelir.
Karşına her an bir zorluk,
bir engel çıkar.
Geleceğe dair umudun kalmaz bazen.
Her zorluğa göğüs germek zorunda kalırsın.
Ustanın dediği gibi
"İşin kolayına kaçmadan"
yol haritasını belirleyip
mücadele etmek gerekir.
Öğretmenlik mesleğine başladığım ilk günden bu yana,
hem öğrencilerime
hem de çevremdeki insanlara
hayatın gerçeklerini dilim döndüğünce
anlatmaya çalıştım.
Anlamayana,
doğru olanı anlatmak
kolay değildir
insanı yorar,
yıpratır,
öyle bir an gelir ki
sağlığını kaybedersin.
Ve gün geldi kaybettim de...
Bu bir hata ise eğer,
evet kabulümdür.
O zaman benim hatam
bu mecrada boş zaman kaybı oldu
der geçerim.
Kimilerine göre bu bir hata da olsa,
zirvede aman vermeyen fırtına gibi,
akan yazıların insanları oyaladığı
ortamda doğru
bildiklerimi söylediğime inanıyorum.
Lakin,
ifade özgürlüğü ile
işkembeden sallamak arasında
farkın olmadığını anladığım
bu dünyanın
yabancısıyım.
Evet ben eskide kaldım.
Memnunum.

27 Temmuz 2026 Pazartesi

YAŞAM


 Yaşam ne gariptir

Yıllar geçer aradan yaşadığını sanırsın
Peşini bırakmayan bir şarkıdır o
O şarkıda ölüm de vardır acı da
Hüzün ve yalnızlık baş tacıdır yaşamın bazen İstesen de kurtulamazsın ondan
Tutku vazgeçilmezidir yaşamın
Bazan iyot kokan denizdir o
Bazan yosun kokan kaya
Bazen gürültü ile boşluğa düşen bir şelale
Güneş ise vazgeçilmezidir
(H.Güzel)

25 Haziran 2026 Perşembe

TÜM COĞRAFYALARDA


Yaşamın o ince çizgisinde,

zikzaksız yürünülen yolun etkileyiciliği önemlidir...

O yolu izlemek
topraktan beslenmek
yağmurla süslenmek
güneşle nefeslenmek
kötüden uzaklaşmak
doğrudan yana olmak dünden bugüne her insanın başarabildiği
içine sindirebildiği bir durum olmamıştır...
Diğerinin başarısını içine sindiremeyen
çekemeyen
kendi başarısızlığına kılıf arayan
kibir abidesi
görgüsüz
üçkağıtçıların olduğu bir dünyada yaşıyoruz...
Bir başka deyişle
bazı insanlar
tüm coğrafyalarda
doğru olanı karalayarak
kendi karanlıklarını kamufle etmeyi bir seçenek olarak benimsemişlerdir...
Bu bağlamda
en doğru seçenek yanlışı görüp "kendin olmaktır"

23 Mart 2026 Pazartesi

YAŞAMIN GETİRDİKLERİ


 

İnsan ilişkilerinde zor olan, karşıdakinin nasıl davranacağını anlayamamaktır. Nazik ve anlayışlı durumun aniden, deyim yerindeyse, lodosa dönüşmesiyle karşısındaki insanın nutku tutulur. Her şey birden alabora olur.

Hayatımızı kolaylaştıran eşya, teknoloji ya da aletler giderek bize yabancılaşıyor. Çoğumuz soframıza gelen gıdanın nasıl yetiştirildiğini maalesef yeterince bilmiyoruz.

Elektrik kesildiğinde hayat duruyor.

Su kesildiğinde çaresiz kalıyoruz.

Kültürümüzde mutluluğun fermanı genellikle erkeğin onayını, mührünü taşır.

Görevim sırasında ilk sözün de son sözün de erkeğin olduğuna şahit oldum. Yasalar bir yana törelerin de baskısı vardır. Kadınlarımıza yönelik “ben açık_ saçık giydirmem” düşüncesiyle ağustos sıcağında pardösü, çorap giydirenler de vardır.

Kısal kesimde oyuncaklarıyla oynamaya doyamamış, bebekliklerini yaşayamamış çocuklar gelin edilirler.


Çocuk evliliklerine karşı düzenlenen uluslararası kampanyalar sayesinde, bugün bazı anneler, babalar, büyükanneler, öğretmenler vb. de bu mücadeleye katılıyor.

Ama en güçlü asiler kızların kendileri; her birinin öyküsü başka bir isyanın kıvılcımı oluyor.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye birçok toplumda ne yazık ki çocuk gelinler gerçeği var.

Toplumlar bunun yanlışlığını yavaş yavaş anlasa da.

Resimde yer alan çocuk gelin ise Nepal’in küçük bir köyünde çekilmiş.

Nepal’de resmin çekildiği köyde çocuk yaşta evlenmek normal kabul ediliyor.

Ama yine de bu bakış açısı, geleneksel düğün şemsiyesinin altında, at arabasıyla yeni kocasının köyüne götürülen 16 yaşındaki Surita'nın, ailesinin evinden ayrılırken feryat figan karşı çıkmasını engellemiyor.

Toplumlar öteden beri gelenekçi bir yapıya sahip. Bu bağlamda, insanların gelenekçi yapıdan uzaklaşması oldukça zor. Toplum baskısı kimi ülkelerde buna olanak vermiyor. Kimi ülkelerde insanların işine geliyor.

İnsanlar ailesinden, atasından gördüklerini uygulamakta tereddüt etmiyor.

Lakin, yüzyıllardır var olan yaşam tarzı ve anlayışı ile günümüz yaşam tarzı ve anlayışı arasında, insan hakları bağlamında fark olmalı.

İnsana, insan haklarına dair iyileştirici yaklaşımlar feodal kalıntılara bir set çekmeli.

Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri kızgın toprağa terk eden zihniyet şimdi kabul edilebilir mi?

Hangi aklı başında ana baba bunu kendi evladına layık görür?

Kadınlar kendi haklarına sahip çıkmayı öğrenmek zorundalar. Sahip çıkmalıdırlar da.

Erkek egemen toplumlarda zor gibi görünse de eve kapanıp, bu benim kaderimdir yaklaşımı yerine haklarını elde etme mücadelesine devam etmelidir.

Dört duvar arasına sıkışıp kalanların, çevresi ile bağlarını koparanların, kadın cinayetlerine, çocuk gelinler gerçeğine omuz silkenlerin kendi haklarına sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.

Suudilerde, Afganlarda evlerin görünümüne bakıldığında yüksek ve kalın duvarlarla çevrili olduğunu, sokak ile bağlantısının olmadığını, evlerin pencerelerinin tavana yakın olduğu görülür.

Bu duruma razı olan kadın yaşadığı eve hapsolmuş demektir bir bakıma.

Çarşıya, pazara, sokağa yanında kocası, kardeşi olmadan çıkamaz.

Bu duruma son verecek olan da kadınlardır.

Bu konuda yazılacak çok şey var aslında.

Özellikle çocuk gelinler konusunda.

Kadın bir toplumun ana arteridir. Kadınsız bir toplumun gelişmesi olanaksızdır. Kadın haklarının ikincil planda tutulduğu gelişmemiş toplumlara bakmak yeterli bunu anlamak için.

 

 


2 Ocak 2026 Cuma

YAŞAMIN BIRAKTIĞI İZLER


 2026 yılının ilk saatlerinde düşündüklerim ...

Yorgun bir güz vaktiyiz artık, denizde hırçın dalgalar, gökyüzünde sis ve yağmur , kanat çırpan kuşlar gibi, dallarimizda hüzün, gönlümüz kırılgan, gözlerimizde nem...
Sonra
Belki de dün olduğu gibi dışarı çıkar bir süre. Caddelerden sonra sokaklardan geçer.
Sonra seyreder, "hangimiz daha çok eğleniyor yarışına kendini kaptırmış olanları".
Sonra fark eder, "kendini yokmuş gibi hissetmenin iyi yanının hiç bir yarışın içinde olmamak olduğunu."
Sokak ve caddelerde,
Yaşam mücadelesinde "bu da olmaz artık" dedirten olayların yanısıra, başkalarının duygu ve düşüncelerine, kendi yetersiz düşünceleri nedeniyle karşı çıkamayan, sonuçta algı yanılsaması yaşayan, diğerinin düşüncelerine yenik düşen, kişiliği gelişmemiş, yetersiz, yeri ve zamanı gelincede "sap" gibi ortada kalan, ne yapacağını bilemeyen, yaşamı başkaları tarafından dizayn edilmiş, şekil verilmiş insanlara da rastlamak şaşırtıcı değildir.
Ancak,
Düne göre geleceğe umutla bakıyorum. Çünkü umutsuz yaşanmıyor.
Dünün sıkıntıları çok yordu beni.
İki satır yazı yazmak zor geliyor artık. Yaşlandık be kardeşim yaşlandık. Ama belki gelecekde daha doğrusunu yapar kendi ellerimizle iyileştiririz günlerimizi...

19 Kasım 2025 Çarşamba

YAŞAMIN DİKENLİ YOLLARINDA


 Yaşamın dikenli yollarında, insan her an yeni bir ders öğreniyor etrafta olan bitenlere baktıkça.

Şairin dediği gibi, "eskiden yeterdim kendi kendime". Yaşam ilerledikçe insan daha çok şey anlıyor hayatın akışında. Kendi kendine gün geldiğinde yetmeyeceğini misal.
Eskiden yolda koltuk değneği ile yürüyeni, yaşlı bir insanın merdivenleri çıkarken durup dinlenmesini görünce bakıp geçiyordum.
Yaşanan o zorluklar bizleri de bir gün ziyaret edecek.
O nedenle artık diğerinin yaşadığı o zorluklara bakıp geçmeyeceğim zorlukların insanı ne denli etkilediğini bilerek bakacağım.
Hiç bir zaman, hiç bir şey aynı kalmıyor. Zamanın yıpratıcılığının darbesine maruz kaldıkça..

24 Eylül 2025 Çarşamba

KOCA REİS



Hey gidi koca reis,
Gidiyorsun ha,
Sen adam gibi yaşamanın bedelini,
Biz senin bedenini vurup sırtımıza,
Gidiyorsun ha,
Ne diyeyim şimdi; iyi mi ettin diyeyim,
Kalan,,,,kalan yok be reis,
Hani,birkaç küçük anı,birkaç hatıra,
İçimde tuhaf bir his,
Sana geldi diyor belki de şimdi sıra,
Pekala,baş üstüne,
Ölüm çoktan kabulüm,
Nasıl olsa çocuklar büyüdü,
Üç buçuk emekli aylığımda geçinir gider karım,
Lakin,lakin benim korkum;
Şiirlerim kalır diye yarım,
Satılır diye bir mahalle bakkalına kitaplarım,
Zeytin sarılır,helva sarılır,
Kalırsa duvarda bir resmim kalır,
Belki kapı zilinde bir müddet ismim,
Sonra,sonra unutulur gider cismim dahi,
Hey gidi koca reis,
Gidiyor musun sahi?
Hatırlar mısın? aynı yıl bitirmiştik okulu,
Senin tayının Anadolu”ya çıkmıştı da,
Giderim ulan demiştin,güle oynaya giderim,
Bizi vatan haini ilan edip;
Ve güle oynaya gitmiştin,bir akşam treniyle,
Gerçi sık,sık mektuplaşır,
Oraları anlatırdın bizlere,
Değişmeli derdin,değişmeli buraların makus talihi,
Oralardan yine öğretmenle evlenmiştin,
Çağırmıştın da gelememiştik be koca reis,
İş güç işte birazda bahane,
Kızmıştın,hatırlar mısın,ulan demiştin;
Siz benim cenazeme de gelmezsiniz,
Geldik,geldik be koca reis,geldik,
Sen adam gibi yaşamanın bedelini,
Biz senin bedenini vurup sırtımıza,
Gidiyor musun sahi?
Ne hikmetse en çokta bana kızardın,
Bırak derdin,şu aşk meşk şiirlerini,
Yazacaksan ulan,memleket meselelerini yaz,
Öyle Erenköy”de oturup,
Köylü geldim,köylü gideceğim hikayelerini kimse yemez,
Buralar yok yoksul,buralarda akşamlar ayaz,
Buralara ne kimse geliyor,ne yaz,
Tutturmuşsunuz,varsa yoksa bizim kuşak,
İnsan insanlarına olmalı,taşına toprağına olmalı,
İnsan vatanına olmalı uşak,
Gelmeyin ulan,gelmeyin derdin,ölümümde dahi,
Geldik be koca reis,geldik,
Sen adam gibi yaşamanın bedelini,
Biz senin bedenini vurup sırtımıza,
Gidiyor musun sahi?
Kalan,kalan yok be reis,
Satılır palton bir eskiciye,
Kömürlüğe atılır haftasına masan,
Kalırsa duvarda bir resmin kalır,
Belki,belki kapı zilinde bir müddet ismin.
Mehmed Çetin

16 Eylül 2025 Salı

O ACIMASIZ DARBE


 Bir beyaz saçın içinde, karşılaştığımız çok insan vardır.

Hayatımıza yön veren anılarımız ve olaylar vardır.
Şahit olduğumuz adalet ve adaletsizlikler vardır.
Mutluluklar ve acılar vardır.
Kaybettiklerimiz vardır.
Çocukluğumuz, gençliğimiz vardır...
Bu bağlamda, halk arasında bilinen şu sözü unutma, "kendine ağır geleni başkasına yapma"...
Sonu belli olmayan bir yoldur hayat.
Neyin ne zaman nerede karşına çıkacağını bilemezsin.
Öyle bir an gelir ki, bir şeyler alır götürür senden engel olamazsın.
Bazen hayatın getirdiklerinden kaçmak istesen de kaçamazsın...
Yapman gereken "seçme ve karar verme hakkını doğru kullanman" olmalıdır...
Gidilen yolun iki yanında dikenler var diye o yolun özelliği değişmez.
Yolcu yoluna gider.
Dikenler de kötülükleriyle baş başa kalır.
Yürünen yolda hayalperest olmaya da gerek yok. Bütün gün, bütün hafta, bütün yıl, gerçekle hayali karıştırmamak lazım...
Dikenler bir yana, gidilen yolda, gidenin yol haritasında yükümlülükleri devam eder,
hayata, kendisine, çevresine, ailesine karşı.
Gün gelir ellerinde nasır, alnında çizgilerle kavruk yüzünde mutluluk duygusu kendisini ele verir.
Hayat acımasızdır, çile, acı, huzur yan yana gelmez bir türlü.
Dikenlerden koruduğumuz insanları gün gelir kaybedersiniz.
Bu size vurulan en acımasız darbedir.
O acımasız darbe sizi düşündürür "neden buradayım" diye...

5 Eylül 2025 Cuma

KUYTULARDA


 Kuytularda...

Bir yandan umarsız, boş gözlerle etrafı izleyenler, bir yandan etrafındaki insan davranışlarını gözlerken, düşünen beyinler.
Ki, artık düşünmek için zaman ayıranların azaldığı bir zaman dilimindeyiz.
İnsanlar meydanlarda boş gözlerle zamanı kovalıyor artık.
Diğer yandan çığırtkanların tiz sesleri, perona yaklaşan trenin çıkardığı o sese benzer nidalarıyla, bencilce etrafı çınlatmaları.
Sokak satıcılarının pervasızlığına karışan işsiz vatandaşın varlığı.
Elinde babadan kalma tespihi ile sıcağın altında varlığını sürdürmeye çalışan emekliler.
Sokakların kuytularında kafelerde okey taşlarını masaya yayanlar...
Hayat acımasızca balyozunu indirdirdikçe indiriyor... Çoğumuz farkında değiliz.
Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler...
Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür ...
Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken...
En ucuz şey zaman artık.
Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman...
Gün içinde tek tek seslerin ayırtedilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.
Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.
Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.
Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .
Yaşadıklarımız budur sadece.
Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.
Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan...
Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin...

DÜNÜ HATIRLAMAK


   Dün gibi hatırlıyorum geçen yılları. Acısıyla, sevinciyle.

Yaşam ne garip.
Sen yürüdüğün yol kulvarında plan program yaparsın, o ise sana sürprizler.
Bazen balyoz gibi iner omuzuna yaşamın gerçekleri.
Bazen kederlenirsin, bazen alır bir sevinç.
Anılara götürür.
Aynaya baktığında dünün çocuksu yüzünü ararsın.
Kendini ararsın, sorgularsın.
Bazen iki kişilik yalnızlıkları seyredersin, bazen kalabalıkları.
Kısacası, kendini ararsın, kendi anılarında...

30 Ağustos 2025 Cumartesi

ANADOLUDA YAŞAM


 

Anadolu toprakları yeşilliğini, orman örtüsünü yüzyılların acımasızlığına ve açgözlülüğüne kurban etmiştir Elleri nasırlı, yüzleri bronzlaşmış bozkır insanları olağanüstü çabalarla yaşamlarını sürdürmekte; yağız, mert ve yiğit gençleri zor olana omuz vermekte, başarmakta.  Kırsalın günlük yaşam tarzı, gelenek, görenek ve kültürü çok az farkla Anadolu’nun kadim yerleşimlerinde değişiklik gösterir. Anadolu toprağını bilen bilir. Anadolu insanını tanıyan tanır. Mavidir, sarıdır, ışıktır. Yeşildir, buluttur, kanattır. Türküdür, sazdır, sözdür, aşktır. Acıdır, zordur, erdemdir. Düğüm düğüm, dalga dalga insandır. Lakin dertlerini dökmez bir başkasına. Suskundur.

Bir lokma bir hırkadır istedikleri. Yaşam boyu toprakla, bağ bahçe ile sarmaş dolaş, sade ve mütevazı bir yaşamdır vazgeçemedikleri. Tutkularına, aşklarına, özlemlerine, sevgilerine vurgundurlar. Çeşmenin başında su içerken, tarlada bağda, bostanda öküzün peşinde, odunda, ırgatlıkta ararlar nafakalarını. Babalar, analar ve çocuklar kimi zaman bir köşeye çekilir, kimseye görünmeden sessizce ağlar. Belli etmeden sevgisini içinde yaşatırlar. Yaşamımızı delip geçen dipsiz avuntularla oyalanmadan damar damar isyan olur toprakta ararlar geleceğini. Gurur ve onurlarını kurtlar sofrasında bırakmazlar. Mahşer yeri de olsa, sis kaplasa da etrafı dostunu düşmanını unutmazlar.

 

19 Ağustos 2025 Salı

GELECEK NESİLLER İÇİN


 Yaşam ve anlayış düne göre çok değişti.

Olumlu yönde değişim, olumsuz değişim karşısında daha az diye düşünüyorum.
Yine de, elimiz kalem tutarken, gözümüz görürken, dizlerimizde derman varken, dik durmaya, doğru bildiklerimizi söylemeye, kısaca kendimiz olmaya devam etmek zorundayız.
Çocuklarımız için, torunlarımız için, gelecek nesiller için bunu yapmaya mecburuz.
Hep derim, geçmişte yoksulluk belimizi bükmüştü, lakin yine de bugünkü gibi sorunlu bir yaşam yaşamamıştık.
Okumak, gözlem yapmak, olayların ve yaşananların gidişatını takip etmek, doğru olanı söylemek zorundayız.

12 Ağustos 2025 Salı

DÜNDEN BUGÜNE DEĞİŞİM


 On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan,

aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır.
Lakin,
insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda
paylaşım esastı.
Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı.
Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu.
Şimdi bile Afrika’nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halklarda,
Amazon ormanlarında yaşayan toplumlarda,
Hint Okyanusunun adalarında,
modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur.
Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir.
Modern toplumlarda,
‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra,
kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı sorunlar da o zaman başladı.
İlkel toplumlarda paylaşımlar azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladığında ise sorunlar giderek hız kazandı.
Yaşananlar yeni bir şey değil.
Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir.

HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM


 Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!

Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.

8 Ağustos 2025 Cuma

BÜYÜDÜKÇE ANLAYACAKSIN


 Bahçenin uzak köşesinde yüzünü güneşe vermiş düşünüyordu. Kuşkular ve tedirginlikler içinde kıvranıp avuçlarını kan ter içinde kalırcasına sıkarak düşünüyordu. Gözlerinin etrafı hafiften morarmıştı. Beklenmedik bir yağmurun ılık, ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa o da yüreğine söz anlatamıyordu. Ve kendisine uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordu.

Oysaki saçların rüzgârla dağılırken, sen onun içindeki acıdan habersizdin. Nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğunu hesap edemiyordun. Edemezdin de zaten. Çünkü farkında bile değildin… Farkında değildin içten içe yüreğini kuşatan, kimi zaman mutluluk, kimi zaman bir damla gözyaşı olan acı, hüzün ve mutluluğun.
Ve sen doğaldır ki sessizce yaşanan acıları, coşkuları, beklentileri ne izliyor, ne görüyor ne de biliyordun.
Uzunca bir zamanı geride bıraktığında çektiği acılar dayanılmaz olmuştu. Ne güzel bir söz söylemesini becerebilirdi, ne de sevgi sözcüklerini mırıldanabilirdi.
Sonra… Evet, sonra mektuplar geldi aklına. Kokusu, tadı, insanı alıp dağlara, kırlara götüren mektuplar. Giz dolu, sır dolu mektuplar. İnsanın içini sızlatan, yüreğini burkan, duygu seline bırakan mektuplar. Anaların oğullarına seslendiği, özlem ve gözyaşı kokan mektuplar.
Gözlerinde mutluluk ışıkları yandı söndü. Mürekkebi kâğıda iyice sinsin diye sözcükleri yavaşça ve bir sanatçının titizliğiyle oya gibi işledi mektubuna. Acı ile birlikte sevgiyi de yüreğinde hissetsin diye özenle seçti kelimeleri. İstedi ki incinmesin, kırılmasın. Acı biber yemiş gibi yüreği yansın, burkulsun. Biliyordu ki acı güzel şeydi. İnsanın içi yanardı ama bir türlü vazgeçemezdi acıdan.
Ne ki, acıyı da sevgiyi de, insanlığı da çok gördüler. Yalansız yaşamak isterdim dediğinde bile yüreğini cehaletin en onulmaz yalanları ile doldurduklarının farkında bile değildin. Oysa yıllarca kendi yalanımızın da başkalarının yalanının da yükünü taşımıştık omuzlarımızda. Bedeller ödenmişti ortaçağda da günümüzde de. Ödemeye de devam ediyorduk.
Yalan söyleyen gazetecinin, politikacının, kitapların, büyüklerin yalanları ile geleceği yakalamayı başarabilmek çok zordu. Kuşkular ve korkular bir kez yüreğine işlemişti.
Sen batıya diğeri doğuya gittiğinde yalan imparatorluğu hâkimiyetini çoktan kurmuştu. Günün birinde yıkılmaman ve yok sayılmaman için direnmen gerektiğini biliyordun. Ama direnemedin.
Şunu hiç unutma ki geleceği inşa ederken yalanlardan kurtulmanın yolu geçmişi iyi anlamaktan geçer. Kendileri gibi düşünmeyenleri, kendilerine karşı olanları temizleyebilmek ve hesaplaşabilmek için yine yalanlara ve korkulara başvuracaklardır. Hiç günahı olmayan insanlara, dağlara, ormanlara, derelere saldıracaklardır. Öfkeleri geçinceye kadar, korku imparatorluğunu kuruncaya kadar esip gürleyeceklerdir.
Oysaki ince narin parmaklarınla sen bir damlacıksın daha…