Toprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toprak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2025 Cumartesi

ANADOLUDA YAŞAM


 

Anadolu toprakları yeşilliğini, orman örtüsünü yüzyılların acımasızlığına ve açgözlülüğüne kurban etmiştir Elleri nasırlı, yüzleri bronzlaşmış bozkır insanları olağanüstü çabalarla yaşamlarını sürdürmekte; yağız, mert ve yiğit gençleri zor olana omuz vermekte, başarmakta.  Kırsalın günlük yaşam tarzı, gelenek, görenek ve kültürü çok az farkla Anadolu’nun kadim yerleşimlerinde değişiklik gösterir. Anadolu toprağını bilen bilir. Anadolu insanını tanıyan tanır. Mavidir, sarıdır, ışıktır. Yeşildir, buluttur, kanattır. Türküdür, sazdır, sözdür, aşktır. Acıdır, zordur, erdemdir. Düğüm düğüm, dalga dalga insandır. Lakin dertlerini dökmez bir başkasına. Suskundur.

Bir lokma bir hırkadır istedikleri. Yaşam boyu toprakla, bağ bahçe ile sarmaş dolaş, sade ve mütevazı bir yaşamdır vazgeçemedikleri. Tutkularına, aşklarına, özlemlerine, sevgilerine vurgundurlar. Çeşmenin başında su içerken, tarlada bağda, bostanda öküzün peşinde, odunda, ırgatlıkta ararlar nafakalarını. Babalar, analar ve çocuklar kimi zaman bir köşeye çekilir, kimseye görünmeden sessizce ağlar. Belli etmeden sevgisini içinde yaşatırlar. Yaşamımızı delip geçen dipsiz avuntularla oyalanmadan damar damar isyan olur toprakta ararlar geleceğini. Gurur ve onurlarını kurtlar sofrasında bırakmazlar. Mahşer yeri de olsa, sis kaplasa da etrafı dostunu düşmanını unutmazlar.

 

14 Temmuz 2021 Çarşamba

ÇİFTÇİ PAHOM VE TOPRAK


 

Tolstoy’un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında; Çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.

Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.

Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir.

Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin. Fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der.

“Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye.

Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer.

Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez.

Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış.

Koşar, koşar, ama kesilir takati.


Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar.

Başladığı noktaya iyice yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz.

Reis olanları izlemektedir.

Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur.

Adamlarına bir mezar kazdırır.

Pahom’u bu mezara gömerler.

Reis; Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!”

''Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev. Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük.
Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını.
Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…
Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zamanı tüketir, sözleri tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir.

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz aslında hepimiz. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece.''

Tolstoy 1885'te yayımlanan bu esere adını veren "İnsan Ne İle Yaşar" adlı öyküde, insanların özünde iyilik olduğunu ve durum her ne olursa olsun iyilik yapması gerektiğini anlatır.

"Peki insanların içinde hiç mi kötülük yoktur?" diye bir soru akla geldiğinde ise yazarın başka bir öyküsüne göz atmak yeterli olacaktır.

"İnsana Ne Kadar Toprak Lazım" hikâyesinde de bu sorunun cevabını buluruz.

8 Haziran 2021 Salı

TOPRAK KAVRULMUŞTU


 

İnsanın insana saygısının olduğu kadar kahpeliğin ve kalleşliğin de cirit attığı yıllardı.

O yıllarda canı gibi sevdiği oğlunu kahpe bir kurşuna kurban veren ananın gözyaşlarına şahit olmuştum.

Bilge kişiydi ana.

Yaşamın kılcal damarları onu bilge kişi yapmıştı.

O günlerden bir gün  tan ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım.

Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devinimleri sevinciyle kanat çırpıyorlardı.

Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları andırıyordu.

Hava rüzgarsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında telaşla koşuşturan çocuk sesleri, ıslık çalarak işine giden insanlar.

Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.

Bahçenin uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte güne merhaba diyordu.

Sabahın serinliğinde suya hasrettiler.

Rüzgâr ince toz tabakasını sıyırsa bile iğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi tozla süslenmişlerdi.

Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış çiçekleri göz ucuyla severek fidanların yanına gittim.

İnce yeşil iğne yapraklarını okşadım.

Elimle diplerindeki toprağı hafif genişlettim.

Suyu fidanların dibine döktüm.

Toprak kavrulmuştu.

Bir kova su daha döktüm.

Ağaçlarda sevgiye ve bakıma muhtaçtı.

Yaşamını yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği çiçekleri suladığını biliyordum.

Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:

"Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan özellikler, hasletler vardır.

İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır.

Bilmediği şeyleri sorup öğrenmelidir.

Toplumsal algının kabul ettiği davranışları benimsemelidir.

Önemli olan olmaması gerekenlerdir.

Toplumu inciten, küstüren, araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden.

Bu tür yalınkat düşünen insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır.

Kendi çıkarı önceliğidir.

Başkasını düşünmez, düşünemez.

Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır.

Neyi ne için yaptığının bilincinde değildir.

 Arkadaşlık duygusunu tatmamış, içi rahat olanlara ne denir ki?"

Ana haklıydı.

Her nerede yaşanırsa yaşansın.

İster bir köyde, ister bir kasabada, isterse bir kentte.

İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir.

Başkalarının varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir.

Bu tür davranışlar toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.

Diğer yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini, cehalete yenik düştüklerini görmekte olası idi.

Ananın sözleri de bunu doğruluyordu.

İnsanın özünde bencillik kavramı vardır.

Bencilliği aşamamış olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında bulmaları kaçınılmazdır.

Uygarlığın gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir.

Kısır çekişme döngüsü kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi olduğunu düşündürüyordu.

Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz yollarına uğramıyordu.

 

 

7 Ağustos 2016 Pazar

ATALARININ MEZAR TAŞLARININ YÜKSELDİĞİ TOPRAKLAR

                                            Doğup büyüdüğüm köyden bir kış manzarası


Bu topraklarda sosyal bağlar inanılmaz güçlü olsa da nüfusun yaklaşık yarısı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. İmece dışında insanların birbirlerine yardım etmeleri mümkün görünmüyor.  Yıl boyunca elde edilen gelirin yetersizliği paylaşımı da yardımlaşmayı da olumsuz etkiliyor. Zemherinin en şiddetli anında çaresizlik daha da artıyor. -30 derece soğukta kara, borana, tipiye karşı yapabilecek pek bir şey yok. İklimin acımasızlığının yanı sıra yolların da kapalı olması  artan ihtiyaçların karşılanamaması anlamına geliyor. Yoksulluğun ve çaresizliğin ne olduğunu anlamak için insanların mutfağına ve kilerine bakmak yeterli. Ve bu insanların kilerinde toprağından elde ettiği ürün dışında, çarşıdan pazardan alınan pek bir şey yok. Bu bir kırılma noktası olsa da çaresizler. Kaderlerine razı olmak zorundalar. Dertleri, meseleleri yerli yerinde durmasına rağmen kendilerini iyi hissetmeleri lazım. Bozkır toprağı onların geçmişi ve geleceği. Atalarının mezar taşlarının yükseldiği topraklar.
Bozkırın olgunlaştırmaya başladığı yüzümde endişe var. Tüm umudum para kazanmak, bir işe girmek, işsiz güçsüz dolaşmaktan kurtulmak. Henüz 21 yaşındayım. Öğretmen okulunu bitireli bir kaç ay oldu. Okulun bitmesi ile soluğu köydeki baba ocağında aldım. Baba ocağı benim için bir sığınaktı. Gidecek başka bir yerim olmadığı gibi yapacak bir işimde yoktu. Tek yapabileceğim babama köydeki işlerinde yardım etmekti.
Tekdüze sıkıntılı bir hayattan kurtulmak için para kazanmak önemli. Elbette yaşam bundan ibaret değil. Yaşamı doğru okumanın, kızgınlığın, küskünlüğün, tepkinin, alçakgönüllülüğün, olanla yetinmenin de bilincinde olmak lazım.
Babaya bu yaşta yük olmanın  çaresizliğin bir sonucu olduğunu biliyorum. Üstelik okul yıllarında beni harçlıksız bırakmamak için nasıl çabaladıklarını da. Tüm zorluklara karşı nasıl göğüs gerdiklerini de. Okulun bitmesi onları da sevindirmişti. Kendi ayaklarımın üzerinde duracağımı bilmeleriydi onları sevindiren.
Tarımla uğraşanların dışında öncü girişimcilerin, kırsalda göç edenlerin sayısı henüz çok az. Gidenlerin çoğu Avrupa ülkelerinde işçi olarak çalışma derdinde. Baba ocağında yeterli olanağın olmadığını biliyorlar. Endişeleri kendileri ve çocukları için. Yurt dışına gitmenin telaşında çoğu. Bu belki de onlar için bir kurtuluş olacak. Gittikleri yerde kısa sürede her ne kadar sıla özlemi duymaya, bağırları yanmaya başlayacak olsa da.
Günlerdir içinden çıkamadığım bir sıkıntı zihnimi kemirip duruyor. Geleceğin bulanıklığı, kafama dank ediyor, plan yapmamı imkânsızlaştırıyor. Hem yorgun hem huzursuzum, hem dünden hem önceki günden daha yorgun, daha huzursuz. Yorgun düşünceler, bedenimi daha da yoruyor. Çocukluğum zor koşullarda geçmişti. Tek isteğim okumak, iş güç sahibi olmaktı. Bozkırda yetersiz tarım arazisinde, çorak toprakta boy atmayan ekinlere tırpan sallamakla gün geçmezdi yoksa. Yazgının belirlediği zor yaşam koşullarının farkındaydım. Çorak, susuz ve verimsiz topraklarda kimseye muhtaç olmadan, tevekkülle yaşamanın yanı sıra  duraksamaların, bocalamaların, çaresizliğin de farkındaydım. Bozkır yaşamının kendine has zor yaşam koşullarını yüz yıllardır içselleştirmiş olanların içinde bulundukları yoksulluk ve yoksunluklarını bir çırpıda yok etmenin olanaksızlığının da farkındaydım. Kimi zaman bozkırın kavurucu sıcağında kimi zaman amansız kış koşullarında, sisinde, ayazında uzaklaşmak, kendime toprak işlemenin dışında farklı bir iş olanağı kurmaktan başka çare yok.

Çocukluğumdan bu yana sıklıkla katlandığım hayatı bir kez daha sırtlamak istemiyorum.  Ne annem, ne babam, ne de kardeşlerim toprakla boğuşmamı istememeli diye düşünüyorum. Kaldı ki onlarda zaten okuyup bu topraklardan uzaklaşmamı istiyor. Kendi çektikleri çileye daha fazla ortak olmamı istemediklerini de biliyorum. 

12 Haziran 2015 Cuma

YAŞAYABİLECEĞİMİZ BAŞKA BİR DÜNYA YOK.

Dünyanın üzerinde kara bir bulut dolanıyor. Yer altı ve yer üstü kaynaklarından dizginlenemeyen bir kâr hırsı, arsız bir servet biriktirme tutkusu canlı yaşamının geleceğini karartıyor.
Yeryüzü kazılıyor, yırtılıyor, yıkılıyor, yakılıyor ve bambaşka bir bedene bürünüyor. Her yıkım onarılması güç sonuçlar doğuruyor.
Tarım toprakları erozyona kurban veriliyor. Kullanılabilir  milyonlarca  ton su israf ediliyor. Tonlarca gıda ürünü çöpe atılıyor. Yaşadığımız coğrafyanın omurgası değişiyor. Adeta soğuk, tekdüze, durgun bir yaşam biçimi ile hayatı yutuyor.
Bu olumsuz gidiş karşısında ülkemizin durumu nedir?
Verimli topraklarımız erozyona kurban edilmiyor mu?
Tonlarca kullanılabilir su israf edilmiyor mu?
Tonlarca gıda ürünü çöpe atılmıyor mu?
Bu ve benzeri onlarca soruya olumlu yanıt verebilir miyiz?
Gerçek o ki Dünya coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olan Anadolu coğrafyasında da benzer çevresel olumsuzluklar görülmektedir.
Termik santral için Yırca'da bir gecede 6 bin zeytin ağacının kesilmesi,
Derelerimiz üzerinde yapılmakta olan HES'lerin kimi iptal kararlarına rağmen inşaatlarının devam etmesi,
Validebağ Korusu sorunu,
İstanbul'un akciğerleri olan Kuzey Ormanlarında  3.Köprü inşaatı ve 3. Havaalanı yapılması için binlerce ağacın kesilmesi,
Kent merkezlerinde yeşil alan olarak belirlenen yerlerin, kentsel dönüşüm kapsamında betonlaştırılması,
SİT alanı olmasına rağmen Bozcaada ve Yassıada'nın yerleşime açılması,
Bunlar onlarca çevresel sorundan sadece bir kaçı. Yaşanabilir bir coğrafyaya muhtacız. Betonlaştırılmış alanlar gelecekte daha çok tarım arazisine ihtiyaç duyacak olan insanların işine yaramaz.
Koruları, ormanları, kıyıları, yeşil alanları buharlaştırarak geleceğimize sahip çıkamayız. Kentlerimizi yaşanabilirlikten çıkararak sağlıklı yaşayamayız.
Uydu kentler kurarak şehirlerin dokusunu bozmak kentlerin yaşanabilirliğini kaybetmesine neden olacaktır.
Yaşayabileceğimiz başka bir dünya yok. Bunun bilinciyle hareket etmemiz gerekir.

Tarihimize, kültürümüze,toprağımızı, suyumuza sahip çıkmalıyız. İnsana hüzün veren olumsuz gelişmelerin alternatifini mutlaka bulmalıyız.

13 Ocak 2015 Salı

DEV DALGALAR











Amerika Toprak Bilimi Derneği'nin açıklamasına göre "Bir çorba kaşığı kadar toprakta yeryüzünde yaşayan insan sayısından daha fazla canlı bulunuyor."
Bu açıklamayı Atlas Dergisi'nin Ocak 2015 sayısında okudum. İnsanın ilk bakışta inanası gelmiyor. Fakat bilim adamlarının uzun yıllar süren titiz çalışmaları sonucu ortaya çıkan bir gerçek bu.
Yukarıdaki resimler bugün Antalya kıyılarında dev dalgaların oluşmasını gösteriyor. Lakin dalgaların rengine dikkat ederseniz maviliğini çoktan kaybetmiş. Adeta çamur deryasına dönüşmüş.
Bu görüntülerin aynısını yeryüzü coğrafyasının değişik yerlerinde görmek mümkündür. 
Canlıların yaşam kaynağı olan doğa bu şekilde tahrip edilmeye devam ederse, toprak toprak olma özelliğini kaybedecek ve canlılar, tabii başta insanlar  uzun süre hayatta kalamayacak.
Birleşmiş Milletler bu bağlamda 2015'i "Toprak Yılı" ilan etti.
Bizlerde üzerimize düşeni yapıp toprağı, ormanı, canlıları yok etmek yerine devamını sağlamak için çaba sarf etmeliyiz.

30 Ocak 2013 Çarşamba

BİR KUTSAL HÜZÜN

                                                          Kenan Amca (Koca Reis)

Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.
İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Germencik Genel Görünüm
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
                                     Bizim sokağın sağ tarafında kalan Hükümet binası önü
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kalabileceğim düzenli bir ev olup olmadığını sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.
                                            Germencik'in eski dokusunu koruyan bölümü
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
                                               Germencik'li küçük efeler:)
Aradan geçen günler sonrasında kasabadaki okul müdürlüğü görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.
                                            Germencik'li kadınlar İncir işletmesinde.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli-  yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.
                                                                Tren İstasyonu
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.
                                                        Germencik'de deve güreşleri
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Ne vardı hastalanıp yatağa düşecek. Yapılır mıydı bu şimdi karda kışta, soğukta ayazda. Daha seninle oturup rakı içecek, sohbet edecektik. Olmadı be Koca Reis. Kendine dikkat et. 


26 Aralık 2012 Çarşamba

KEŞKE




Keşke gerçek olsaydı
Yakamozun ışıltısı gözlerinde,
Keşke üşümeseydi toprak
Yağmur olsaydı tüm hayalimde…


H.GÜZEL