Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2026 Perşembe

YARALI YÜREĞİM


 Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki

sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.
Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.
Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.
Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul

13 Ocak 2026 Salı

TOHUMLAR ÇATLARKEN


 Tohumlar çatlarken

Zirveye yakın yerlerde seyretmeli ovayı
Sisi
Bulutu...
Nabız gibi yürekler güp güp atarken
Yüzükoyun yatıp dinlemeli toprağı
Tüm doğada yaşamın seslerini.
Önce adam olmalı...
Yaşama
Düşünceye saygı duymalı insan...
Satmamalı dostunu arkadaşını...

22 Nisan 2025 Salı

AFRODİT VE GOLYAT


 

Öyle narin öyle kırılgan

Kâinatın dağları.

Ne yaşam ne ölüm

Ağlıyor sessiz sessiz

Rüzgâr kanatlı at.

Tahtın üzerinde, Afrodit.

 

Dudakları kızılcıklar kadar kırmızı,

Bedenleri cılız

Gözleri kan çanağı

Dehşet içinde

Kürek mahkûmları.

 

Dalgaların hırçınlığında,

Yol almada “golyat”.

 

Sert esmekte rüzgâr,

Mermer yüzlü savaşçının

Saçları dağılırken heyhat.

 

Çelik kanatlı birer kartaldı,

Düşmanına saplarken mızrağını

Savaşçılar.

 

Efsaneydi dalgalar çoktan.

 

Granittiler denizde

Bakır yüzleri sert,

Ve yakılmış gemilere inat

Karanlıkta mahkûmlar.

 

Hem ırmak hem deniz

Kızıl renkte idi ağlayan.

Tahtında oturmakta

Afrodit.

21.04.2011 tarihinde yazdığım bir şiir

27 Şubat 2020 Perşembe

FIRÇADAKİ SON ŞİİR


Düş Batımı ve Bakıç Acısı romanlarının yazarı, değerli yazar Hanife Mert'in yazmakta olduğu ve sona yaklaştığı "Fırçadaki Son Şiir" adlı Orhan Veli biyografik romanından mini bir bölümü bloğumda paylaşıyorum. Kendisine başarılar diliyorum.
... 
Artık soğuk, karlı, tipili, yağmurlu kış mevsimi görevini tamamlamış bir memur gibi devir teslim yapmış ve görevi ilkbahara bırakmıştı. Havalar ısınmış, doğa canlanmış, güneş cömertçe yeryüzünü ısıtmaya ve ışıtmaya başlamıştı. Doğa gibi insanlar da, yeni güne uyanmış bebeğin saflığı, mahmurluğu, canlılığı, hareketliliği tadında karşılamıştı baharı. Kıpır kıpır içleri, umut doluydu. Zira yeni başlangıçlar, yeni umutlar doğururdu...
Orhan'da da benzer durumlar mevcuttu. Heyecanlı, umutlu, ve inançlıydı. Sıkıntıları olsa da çözeceğine yürekten inanıyordu. Yüreği sevgi doluydu, coşkuluydu...
Bir taraftan şefinden gelen ikazlar, bir taraftan Veli Bey ve Fatma Nigar Hanımın evlendirme çabaları, diğer yandan yayınlanan şiirleri ve gelen tepkilere rağmen inancını yitirmemişti. Öncelikle Fatma Nigar Hanımın, kısmen de Veli Bey'in, karabasan gibi üzerine çöken evlendirme konusundaki ısrarının yersiz olduğunu anlatmalıydı. Çünkü bu konu Orhan'ı rahatsız ediyordu.
" Evlenme konusu çok uzadı. Ben daha kendi arzularıma bile gem vuramayan biriyken, kendime bir ailenin sorumluluğunu nasıl yüklerim? Yok bu böyle olmayacak, annemle konuşup halletmem lazım gelecek" dedi iç sesi.
Sabah evden çıkacağı sırada Fatma Nigar Hanım Orhan'ı durdu:
-Orhancığım, güzel evladım ne oldu konuştuğumuz konu, düşündün mü? diye sordu.
Orhan bu soruyu bekliyordu."İşte tam zamanı"diye düşündü..
-Düşündüm... dedi sustu...
Fatma Nigar Hanım merak ve heyecanla baktı oğlunun yüzüne.
Orhan annesinin olumlu bir yanıt alacağı hissine kapılmasını engellemek için tekrar konuşmaya başladı:
-Bak anne seni çok severim bilirsin...
Fatma Nigar Hanım teyit edercesine başını öne arkaya doğru salladı.
-Bilmem mi evladım, elbet bilirim. Ben de seni çok severim. Teklifimi geri çevirmeyeceğini de bilirim dedi gülerek.
Orhan ciddiyetini bozmadan devam etti:
-Senin üzülmeni de istemem. Gel evlenme konusunu erteleyelim. Şundan emin ol ki adayın kim olduğunun önemi yok. Bu konuda bir fikrim olursa ilk sana söyleyeceğim, dedi.
Kapıya doğru yürüdü. Fatma Nigar Hanım Orhan'ın kesin tavrı karşısında öylece baka kaldı ardından. Artık bu girişimlerinin sonuç vermeyeceğini anlamış, kararı Orhan'a bırakmıştı.
Melih'in yokluğu, baharın gelişi ve şiire dair düşüncelerini harekete geçirememek sıkıntıya sokuyordu Orhan'ı. Kafasında sürekli şiiri, yapmak istediklerini ve sonucunu düşünüyordu. Zira düşünceler beynini esir almış gibiydi. Zihninde her kafadan bir ses çıkıyordu. Aslında şiire dair düşünceleri Oktay ve Melih'le yaptıkları zorlu tartışmalarının ardından son şeklini almıştı. Üçü de hem fikirdi. Ancak düşüncelerini eyleme geçiremedikleri için huzursuzdu. Ona göre eyleme dönüşmemiş düşünce etkisiz bir düşünceydi.
Onlar artık biliyordu ki Türk Edebiyatı'nda şiiri, anane şiiri olmaktan, şairanelikten kurtarmak gerekiyordu. Bunda hemfikirdiler. Şiir bir söz söyleme sanatı olduğuna göre sözü etkili kılan şey ona yüklenen anlamdır. Yani şiirde anlam önemlidir. Anane, şiiri nazım kuralları çerçevesinde muhafaza etmiştir. Nazımın belli başlı unsurları ise vezin ve kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın temini,yani hafızayı güçlendirmek amacıyla kullanmışlardır. Zamanla bu durum hoşlarına gitti ve bunu vezinle birlikte kullanmayı maharet saydılar. Bu haliyle şiir günlük konuşmadan tamamen farklı ve nisbi bir *garabet arz etmektedir.
İnsanları duygusallığa sevk eden ve belli bir kesime hitap eden sözcükleri; aruz- hece gibi ölçülerle; redif, kafiye, mısra gibi dayatmalarla ve ayrıca teşbih, teşhis, tecaülü arif gibi sanatlarla kurallara boğmaktan kurtarmak gerekiyordu. Sözcükler özgürleştirilmeli, duygular anlatılırken net ifadeler kullanılmalı. Şiir bir kesime değil, tüm halka mal edilmeli. Dağdaki çoban, şehirdeki memur, meyhanedeki sarhoş, sokaktaki satıcı, kerhanedeki hayat kadını, hapishanedeki kader mahkumu da şiire konu edilmeli. Onlar da şiir okuyabilmeli" düşüncesi geçiyordu zihninden. Orhan çocukluğundan kalma; alnından şıpır şıpır ter damlayan, avuçları nasırlı Çamur İhsanları, Çolak İsmail'leri, Karpuzcu Tahsin'leri hiç unutmamıştı...
Bu düşünceler eşliğinde kendini, PTT müdürlüğünün bulunduğu Evkaf Apartmanının önünde buldu. Vakit bir hayli geçmişti. İçeri girip girmeme konusunda kararsızdı. Yine asık suratlar, ceza zarfları ve nasihatler istemiyordu. Ani kararla içeri girdi. Düşünceleri gerçekleşmişti. Masasına geçti. Ağzı açılmamış ceza zarfları karşılamıştı. Onlara baktı hüzünlü... Sonra servis şefine baktı gülümseyerek. Şef gözlerini kaçırdı... "Yapacak bir şey yok. Tek çare..." diyordu düşünceleriyle. Orhan şefin masasına geldi:
-Ne yapmam gerekiyor şefim? diye sordu.
Mehmet Şef başını masadan kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden Orhan'a baktı.
-Olmuyor bu şekilde Orhan Bey... dedi. Orhan anlamıştı.Masasına geri döndü. Çekmeceden çıkardığı çizgisiz beyaz kağıda istifasının kabul edilmesi için gereğini arz ettiği ve altına adını soy adını yazıp imzaladığı kağıdı şefine verdi. Duygusal bir sahneydi yaşanan. Vedalaştıktan sonra oradan ayrıldı . İnanılır gibi değildi. Artık o tekrar işsiz kalmıştı. Annesine babasına ne diyecekti, diye düşünürken vazgeçti bu düşünceden. Artık olan olmuştu. Pişman değildi. Önüne bakmalıydı. Zira edebiyat adına, özellikle şiir adına yapacakları çok fazla şey vardı.
Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
...
diye başlayan dizeler geldi geçti zihninden.
*garabet: dil kurallarına ve genel kullanışa aykırı olan, yadırganan sözcük ve tümceler kullanma durumu.
Muhabbetle,
Hanife Mert.


26 Şubat 2019 Salı

YILLAR HIZLA GEÇTİ GÜLÜM




Yaşam için boş bir kağıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kağıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul


30 Ocak 2019 Çarşamba

ESKİSİ GİBİ ÖZLEMİYORUM SENİ

Eskisi kadar özlemiyorum seni,
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda.
Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor.
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
Biraz yorgunum.
Biraz kırgın.
Biraz da kirletti sensizlik beni!
Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
“İyiyimler” yamaladım dilime.
Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni.
Gel diye beklemiyorum artık,
Hatta istemiyorum gelmeni.
Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.
Ara sıra geliyorsun aklıma, banane diyorum.
Benim derdim yeter bana banane!
Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.
(Özdemir Asaf)


21 Aralık 2018 Cuma

BİR İSYANDI HÜCRELERİME SİNEN

Yalanlarla kuşatıldığında bedenim
Bir bulut gözyaşlarımı taşır
Duygularım savrulur yaprak yaprak
Seninle büyür yaşamın her anında
Yüreğimde sevdan
Dudaklarımda yas
Güller arasına armağanım o
Hatırla ne olur
Her gece
Öfkeden
Katran karası gözlerden uzakta
Umudu içinde taşıdım acısa da yüreğim
Bahçenin sakin uzak köşesinde
Duvara yaslandım saatlerce
Bir yumruktu boğazıma tıkanan
Bir isyandı hücrelerime sinen
Bedenimde kalan tek şey candı
Kader ağlarını örmeye başladığında
21.12.2011/ Hüseyin Güzel

23 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖYLE BİR ŞEY İŞTE YAŞADIKLARIMIZ


Hani bir ağacın gölgesi ıslak bir gün ışığını
kucaklamak ister ya...
Hani gökyüzü iri bulutlarla kıvrımlanır ya...
Hani serçenin gözü çelikleşmiş ışığı arar ya...
İşte böylesi anlarda içime bir hüzün çöker
Bir acı...
Öyle bir şey işte yaşadıklarımız
Böylesi günlerde her şey suskun
her şey dingin
her şey belirsiz olur...
Yarasaların kanat çırpışları duyulduğunda
koyu gölgeler üzerimize çökmeye başladığında
biraz yorgun
belki biraz kırgın
ama dimdik ayakta...

Hüseyin Güzel/ İstanbul/23.08.2017

24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.

25 Nisan 2017 Salı

BİR GÜN BENİ BULAMAZSIN

Beton gibi olmuş sert toprağı çapalamaktan, karasabanla sürmekten yılmayan gençlerin mecburen gurbetin yolunu tutmasının sonucunda, sıla özleminin, ana baba, yavuklu, evlat hasretinin insan ruhunda bıraktığı tahribatın boyutlarının ne denli etkileyici olduğunu konuşmalardan anlıyordu dinleyenler.
Bir zamanlar gözü gibi koruyup duasını eksik etmedikleri tarlalarıyla, bostanlarıyla, bahçeleriyle eskisi gibi ilgilenememelerinin, yaban otlarının talan ettiği tarlaları, bağ ve bahçelerini uzaktan seyretmenin yarattığı düş kırıklıkları bedenlerinde onulmaz sarsıntılar yapıyor olmalıydı.
Gurbette yaşam zordur. Ben bu zorluğu öğretmen okulunda öğrenciyken yaşamıştım. Bulunduğun yerde tanıdık bir sima yoksa, derdini söyleyeceğin bir insan yoksa sıla özlemi insanı derinden etkiliyor.
Sevdiklerini bırakıp gurbete beş on kuruş kazanmak için gidenlerin, gittikleri yerde karşılaştıkları zorlukları, çalıştıkları inşaatlarda kaldıkları barakalardaki sefilliklerini, tandırda pişen ekmeğin sıcaklığına hasretlerini, uzun zamandır dillendiremedikleri   düşüncelerini otobüsün yoğun sigara dumanı havasında dile getirmeleri insanı derinden etkiliyor.
Bir süre sonra yol çizgileri akarken sesler azalmaya başladı. Uzun süre sohbet eden yolcular anlatacaklarına ara verip gözlerini kapattılar, gidecekleri yeri düşündüler, belki de sılayı. Kim bilir belki de gurbeti. Kimi geride bıraktığı evlenme çağına gelen oğlunu, kimi fukaralığı, kimi yeni evlendiği eşini, kimisi sevgilisini, kimisi de gurbetten dönünce köyünde, kasabasında yarım bıraktığı işini tamamlamayı, kimisi de yaşlı anasını babasını kim bilir.
Yol çizgilerinin başlangıcında bıraktığım ana ve babamı, küçük kardeşimi, yaşantılarını, umutlarını, sevdalarını, kaygılarını, bozkırın acımasızlığını, insanların çıkarcılığını, anlaşmazlıklarını düşündüğüm gibi.
Lise yıllarımı, sevdalarımı, çaresizliğimi, parasızlığın, açlığın, hor görülmenin belleğimde bıraktığı onulmaz yarayı düşündüğüm gibi.
Pabuçlarımı eskittiğim, tozunu yuttuğum okul bahçesinin uzak duvarına sırtımı dayayıp gözyaşlarımı içime akıttığım zamanları. Bir yumruk gibi boğazıma tıkanan, bukalemunların, fosillerin, duygu tacirlerinin söyledikleri yalanları. Saf ve temiz duygularımı kız arkadaşımla birlikte okul sıralarında bırakışımı. Nazlarımın ıslak seher yeli ile savruluşunu. Boynumu büküp gelecek düşlerimi dirsek çürüttüğüm kitaplar arasına çaresizce terk edişimi. Hücrelerimin en derinine sinmiş isyanımda hissettiğim acılarımı. Duygularıma tüm çabalarıma rağmen hakim olamayışımı.
Bitmesini istemediğimiz çocukça bir rüyaydı bizimkisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerimizi birbirinden ayırmaya korkarak düşlemiştik geleceği.
Hiç unutmuyorum bir gün okulun arkasında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerimi rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtustü uzanmışken gelmişti yanıma.
Gözlerindeki parıltı her daim beni rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
"Bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
"Bilmem" dedim "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın. bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Evet" dedi "Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye gözlerime baktı.
Nasıl anlatabilirdim ki dün gece nerde olduğumu ne yaptığımı. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışımı. Ayaklarımın beni serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar bekleyişimi. Nasıl anlatabilirdim ki.
Bekledi ki konuşayım. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başımda anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadım ne yaptığımı, nerde olduğumu anlattım ona. Anlattıkça yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedim bakışlarımı uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçekten de ne olacağını bilmiyordum. Sadece ona olan tutkumun vazgeçilmezliğini biliyordum.
Babası okulumuzda öğretmendi. Babam ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde rızkını çıkarmaya çalışan biri.
Bu durumda kavuşmak olası mıydı bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Babası oldukça sertti.
Acımasızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu beni korkutuyordu. Bunu ona söylemem hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustum.
"Biliyor musun" dedi, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi."

Beni düşündüğünü söyleyince, bende dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa gölgesini görmek için saatlerce beklediğimi, onu düşündüğümü tekrar ettim. Yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı. 

26 Aralık 2015 Cumartesi

SONRA DİYORUM Kİ



Bereket fışkırıyor toprak
dört bir yan çiçek
gelip içime oturuyor çiğdem kokuları
buram buram
hiç bitmeyen bir umut
uyanıveriyorum sonrasında
insan uyuyamıyor zalim değilse
bazen çöllerde bir ceren
bazen dağlarda bir doğan
ama hep tek başına
mavi mavi açıyorum
kayalar ardında
güneşe dönüyorum yüzümü
aydınlığa
dağ, taş , ot, bayır
delicesine koşuyorum
uçarcasına...
Sonra diyorum  ki
masmavi gökyüzüne rastlamak ne mümkün
ay bile soluk ve fersiz
sadece çiçekler
renkleri ve kokuları aynı
kafam karmakarışık
ırmaklarla yan yana
bilinmeyen denizlere çekse de
başına buyruk değil ayaklarım
ve yüreğim
yıldızsız ve aysız
geceler çekilmiyor karanlık
gündüzler güneşsiz
insanlar soluksuz
sokaklar insansız.


Hüseyin Güzel/ 26.12.2015


29 Nisan 2013 Pazartesi

UMUT



Belki bir gün bir tren gelir uzaktan kimse inmez
Belki hiç kimse yoktur beklediğimiz içinden
Olsun içi boş da olsa var oldukça trenler
Umut var demektir tükenmeyen.

Hüseyin Güzel/ 29.04.2013

21 Ocak 2013 Pazartesi

GİDERSİN




"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hemde
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgarlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin ,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgarda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

26 Aralık 2012 Çarşamba

KEŞKE




Keşke gerçek olsaydı
Yakamozun ışıltısı gözlerinde,
Keşke üşümeseydi toprak
Yağmur olsaydı tüm hayalimde…


H.GÜZEL

29 Ocak 2012 Pazar

NE KADAR ZOR

NE KADAR ZOR

Rüzgarın sesiyle geldin,
Yağmurun sesiyle gittin.
Hüznü gözlerinde tanıdım
Can evimden vurdun zamansız
Dondurucu bir kış günü.
Lakin
Ne kadar zor,
Sensizlik
Ne kadar zor,
Yeniden doğmak ışıyan güne.

Hüseyin GÜZEL

21 Aralık 2011 Çarşamba

BİR İSYANDI HÜCRELERİME SİNEN

Yalanlarla kuşatıldığında bedenim
Bir bulut gözyaşlarımı taşır
Duygularım savrulur yaprak yaprak
Seninle büyür yaşamın her anında
Yüreğimde sevdan
Dudaklarımda yas
Güller arasına armağanım o
Hatırla ne olur
Her gece
Öfkeden
Katran karası gözlerden uzakta
Umudu içinde taşıdım acısa da yüreğim
Bahçenin sakin uzak köşesinde
Duvara yaslandım saatlerce
Bir yumruktu boğazıma tıkanan
Bir isyandı hücrelerime sinen
Bedenimde kalan tek şey candı
Kader ağlarını örmeye başladığında

21.12.2011/Hüseyin GÜZEL