acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2026 Perşembe

SEÇİMLER HEP AYNIDIR


 Seçimler hep aynıdır; acı. Her neyi seçersen seç, seçemediğin hep üzüntü kaynağı olacaktır. Aklınla davransan yüreğin, yüreğinin sesini dinlesen aklın sana bu soruyu hep soracaktır, seçemediğin hep acı verecek; acı hep olacak. Ama güzel yanı, acını seçmekte özgürsün...

8 Aralık 2025 Pazartesi

MERHAMET


 Dünya gezegeninde yaşam devam ediyor.

Bir yerde huzur var.
Bir başka yerde kargaşa, kaos.
Kimi insan aç açıkta
Bir ekmeğe muhtaç.
Hal böyleyken,
Sorunlara çözüm aramak dururken,
Yapılan açıklamalar neden nefret,
öfke dolu olur,
neden daima ayrıştırıcı bir dil kullanılır...
Bu ve benzeri davranışlar, bir insanın küçük yaştan itibaren nefret dolu bir şekilde büyümesinin sonucu olabilir mi?
İnsana saygı nedir önemsenmediği için olabilir mi?
Yüreklerde zerre sevgi merhamet olmadığı için olabilir mi ?

24 Ocak 2021 Pazar

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.

Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.

Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.

Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.

Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.

Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.

Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.

Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?

Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?

Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?

Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?

Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?

Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.

Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.

Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.

Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.

Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.

Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.

Çocukları ah çocukları.

Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.

Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.

Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.

Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.

Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.

Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:

“Sen hiç baba oldun mu oğul?

Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?

Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?

Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?

Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”

Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

***

9 yıl oldu ebediyete göç edeli.

Ölüm yıldönümünde saygı ve özlemle anıyorum...

Işıklar içinde uyu.

 

29 Mart 2020 Pazar

YORGUNUM


Öyle yorgunum ki, ne kitap okumak, iki satır yazı yazmak ne de "evde kal" açıklamalarına rağmen inatla serseri mayın gibi sokaklarda yürüyen insanlar şu günlerde beni ilgilendirmiyor.
Doğup büyüdüğüm topraklar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen acılar yordu beni.
Şehirlerin varoşlarında savrulanların umursamazlığı, kimi zaman çaresizliği de.
Ne o mavi gökyüzünün altında dalgaların durmadan dövdüğü yan yana, art arda dizili balıkçı kayıklarının varlığını, ne de akşamın alacasında etrafı aydınlatan güneşin son ışıklarını görecek halim var.
Her gün biraz huzur bulmak umuduyla gözlerimi açtığımda gördüğüm çaresizlikten yorgunum.
Öyle bir an geliyor ki insan, gazete manşetlerinde, TV haberlerinde yer alan olumsuzluklardan  "yeter artık" dercesine yüz çeviriyor.
Bu kederli dünyada yaşanan acılardan payımızı alarak yaşıyoruz ne yazık ki.
Kiminin üstüne hüzün ve acı daha fazla çöküyor, kimi yakasını bir şekilde kurtarmaya çalışıyor.
Andre Malroux "insanlığın yazgısı bir tarihse, ölüm yaşamın bir parçasıdır; değilse yaşam ölümün bir parçasıdır" der.
Madalyonun iki yüzü gibi.
Bu topraklarda kendi yaşamımızın sıradan akışı içinde, insanlık tarihinin dayattığı gerçeklikler var.
O gerçekliklerden kaçıp kurtulmak kolay değil.
Her gün üzerimize çöken boğucu atmosferin altında tüm zorluklara rağmen gülümsemeye çalışıyoruz.
Yaşananlarla mücadele etmenin, huzursuzluktan ve acıdan kurtulmanın verdiği bir hesaplaşmanın tedirginliği var üzerimizde.
İnsanlar tüm canlı evrenine hükmetmek için tarih boyunca uğraştı.
Öyle anlar oldu ki doğanın öfkesini yaptıklarıyla üstüne çekti.
Lakin, yine de uslanmadı.
Dur durak bilmeden hükmetmeye devam etti.
Yaşanan bunca acıdan, bunca hüzünden, bunca çaresizlikten zerre kadar ders alınmadı.
Yorgunum gerçekten hem de çok.
Gelmekte olan bahar güneşi dahi ısıtmıyor ruhumu.
Oysa martıların kanatları, ne güzel sarmış köpüren dalgaları denizde.
Gökyüzünün süsleri gibi duran bulutlar yüreğimin katmanları arasında düşüncelerime dinginlik vermek için çabalıyor.
Caddede birbiri peşi sıra ağır aksak giden arabaların homurtuları sahile vuran dev dalgalar gibi insanı ürpertiyor.
TV haberlerinde coronavirüs sonucu yaşamını kaybeden insanların
sayısı karşısında "sakin ol, sakin ol yitirme kedini, gün gelir bu zorluklarda geçer" diye kendi kendimi teselli ediyorum.




24 Mayıs 2018 Perşembe

YARIM KALAN


Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı Sinan. Dışarıda esen sert rüzgârın uğultusunda anasının çığlıkları kaybolup gitmişti. Kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarılıp sarmalanıp verildiğinde.
Ailesi yoksuldu. Sinan da yoksulluk içinde büyüdü. İkisi kız dördü erkek altı kardeştiler.
Çocukluğunda ne çok acı yaşadı, bir çocuğun yaşamaması gereken. Çocukluğunu yaşayamadan, acıyı da hissetti, sevinci de, kimsesizliği de, çaresizliği de yokluğu da. Çocukluk hayallerini yaşayamadan, etrafında olup bitenlere bir anlam vermeye çalışarak büyüdü. Büyürken hayatı korka korka yaşadı. Her şey tarif edemeyeceği kadar karanlıktı. Çocuklarının ruhunun, kalbinin, yaşadıkları hayatın yıkıntılar altında kalmaması için çaba gösteren ana ve babasının akıl almaz mücadelesine şahit oldu. O yıkıntılar arasında insanların yüzlerini en çıplak haliyle göreceğimiz can pazarı da vardı yaşam mücadelesi de. Kimi zaman gördüklerini bir daha unutmamak üzere belleğine kazıdı, kimi zaman gördüklerini sildi attı. Silip atamadığı tek şey belirsizlikti. İçinde hep bir kırılganlıkla, masumiyetle etrafında olan bitenleri izledi. Hep bir gelgitler ve garip bir keder içinde buldu kendini.
Sinan, çocukluğunu yoksulluk içinde; ama alın terinin, el emeği göz nurunun olduğu ortamda geçirdi. Ana ve babasının engin bir hoşgörüsü vardı. Aylar ve günler nasıl geçti çoğu kez farkında bile olmadı o engin hoşgörü ortamında. Yine de içinden atamadığı bir kırılganlık onu hiç bırakmadı.
Sinan çalışkan ve hırslıydı. Yoksulluktan kurtulmanın çaresinin okuyup bir meslek sahibi olmaktan geçtiğini düşündü sonraları. Köyde ekip biçecekleri bir kaç dönümlük çorak araziyle bir kaç koyundan başka bir şeyleri yoktu.
"Okuyup bir meslek sahibi olacağım. Bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı Sinan'ın belleğinde. Daha sonraları yaşadıklarından öğrenecekti, okuyup bir meslek sahibi olunsa da çekilen sıkıntının, çilenin bitmeyeceğini.

19 Mart 2018 Pazartesi

AYRIK OTLARI




"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir. Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır. Birey karanlığa hapsolmamalıdır. Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. 

İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer. Dayanılmayacak acıları çeker. Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. Lakin "balyoz etkisini"  etkisiz hale getirmek yine ona düşer. 

Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulacak dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.

Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. 

Etraftaki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı asla pes edilmemelidir.

Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

Bir Çin atasözü, "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" der. 

Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyük gölgelerinin oluşmasını önlemek gerekir. 

Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen, kaybettiklerimize rağmen dik durmaktan geçer.

2 Ocak 2018 Salı

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (1)

Her yazı okurunun aklında bir kaç cümleyle kalır. Bazen okur okuduğunu unutmaz, nasıl ki yaşadığı gelgitleri, hayatına şekil veren olayları unutamadığı gibi. Bazen insan çok şanslıdır. Sanki o yazı, o öykü, o roman size ulaşmak için doğru zamanı seçmiştir.
Bazen de doğru zamanı değil, doğru olmayan zamanı seçmiş, adını koyamadığınız bir duyguya hapsetmiştir sizi.
Her yazıda okur kendine göre gerçekleri bulur,  sorgular.
Her öykü, her roman yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları ulaştırır okuyucuya.
...
Her insanın yaşamında mutlaka "yarım kalan" bir şeyler vardır.
Ya da "keşkeler", "olmaması gerekenler".
Sonuçta insan yaşadıklarının bedelini kendisi öder.
...
Bazen insan kendini yazar farkında olmadan. Bazen de yazdıkları bir kurgudur. Gerçekle kurguyu ayırt etmek ise okuyucuya düşer.
...
Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı, kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarıp sarmalanıp verildiğinde Hakan.
Yokluklar içinde büyüdü.
Çocukluğunda acıyı da gördü, sevinci de, kimsesizliği de hissetti, sahipsizliği de. Etrafında olup bitenleri öğrenerek büyüdü. Kimi gördüklerini belleğine kazıdı, kimi gördüklerini sildi attı.
Babası, anası, kardeşleri benzer yokluğun, el emeği göz nurunun etkili olduğu ortamda yaşadı.
....
Hakan çok çalışkandı. Hırslıydı, bu zor yaşamdan kurtulmanın çaresinin okumak, bir meslek sahibi olmak olduğunu öğrendi sonraları.
"Ben de okuyup bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı.
Her ilçe pazarına babasıyla birlikte gittiğinde yaz sıcağında dut ağaçlarının gölgesine atılmış masalarda okey oynayıp, çayını kayıtsızca yudumlayanlara "neden bunlar da bizim gibi sıcakta çalışmaz da ağaç gölgesinde zaman geçirir" diye hayretle baktığı zamanlar oldu.
...
"Ben hayata şanssız başlayanlardanım. İnsanlık anlayışım çocukluğuma dayanıyor. Aile sevgisinin ne demek olduğunu tüm zorluklara, acılara, sıkıntılara rağmen öğrendim. Bir kenara atılmak bana göre değil. Çocukluğumda çektiğimi sıkıntıları hayat boyu çekmek istemiyorum..." düşünceleri onu hiç terk etmedi.
...
Hakan okulda var gücü ile derslerine çalıştı. Olmayan, alamadığı ders kitabını, lise sonda üniversiteye giriş hazırlığı için dershanelerin çıkardığı soru kitaplarını arkadaşlarından aldı.
Hakan okulda başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri de arkadaşları da onu severdi. O da okulunu, öğretmenlerini, arkadaşlarını.
...
Sıkıntılı günler bir biri peşi sıra geçip gidiyordu. Hakan üniversite sınavlarında başarılı olmuş, üniversiteyi kazanmıştı. Hem de en çok istediği bir bölümü.
"Eğitim Fakültesini"
Başarısına babası, anası, kardeşleri de çok sevinmişlerdi.

Aradan günler geçti. Yaz sıcağında yapılması gereken işleri bitirmişlerdi. Yeterli olmasa da yine de bereketli bir yıl olmuştu. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı.
Babasının üniversiteyi kazandıktan sonra düşünceli hali Hakan'ın gözlerinden kaçmamıştı.
Hakan artık bir çocuk değildi. Hayatın gerçeklerini görüp, anlayacak yaştaydı.
Bir gün dayanamayıp anasına sordu;
"Ana" dedi, bu seslenişte bir acı vardı belli belirsiz.
Anası sorgulayan gözlerle telaşla oğluna baktı;
"Buyur oğul" dedi " bir şey mi diyeceksin."
Hakan anasının gözlerinden gözlerini kaçırarak;
"Ana, ben üniversiteyi kazandıktan sonra babamda bir durgunlaşma var. Eskiden olduğu gibi konuşmaktan kaçınır bir hali var. Sanırsın kendinden kaçıyor. Bunun sebebi nedir? Beni bu durum üzüyor."
Anası Hakan'ın söylediklerini usulca yemenisi ile nemlenen gözlerini silerek dinlemiş, ne cevap vereceğini düşünürcesine bir süre sessiz kalmıştı.


3 Aralık 2017 Pazar

BİR YOL HİKAYESİ (BAKIŞ ACISI)

Bazen insan sabah kalkınca alacakaranlığın dinginliğinde, perdeleri çekili odanın bir köşesinde bulunan masanın başında yazmaya başlar. Yazmak, düşünmek, okumak, kurgulamak bir tutkudur artık.
Yazar Hanife Mert'in "Bakış Acısı" romanını elime aldığımda; yazarın önsözde yazdığı "Halkın yazarlardan, akademisyenlerden, sanatçılardan, siyasilerden beklentisi; halk arasında doğru ya da yanlış olduğuna bakılmaksızın, sorgusuz sualsiz kabul edilen kemikleşmiş bazı sorunların gün yüzüne çıkarılabilmesi için, gerçeklerin anlatılarak, kapı aralanması ve devamında kendilerinin araştırarak, sorgulayarak gerçeğe ulaşmasını sağlamaktır. Ben de üzerime düşeni yerine getirmek için "Bakış Acısı" isimli kitabımı kaleme aldım." satırları dikkatimi çekti.
Yazar neden bunu yazmak gereğini duymuştu? İşte tam da bu soru belleğimizdeki yerini korurken İlerleyen sayfalarda okuyucu bunun nedenini daha iyi anlıyor, yorumluyor.
Yazar, farklı bir anlatım tarzı ile klasik anlatım tarzından uzak üzerinde düşünülmesi gereken olayların dökümü ile karşımıza çıkıyor.
Eser yer yer otobiyografik özellik taşıyor. Yazar süreç içinde roman kahramanı Elif'in yerini alıyor. Bir genç kızın gözünden bir yol hikayesi anlatılıyor. Çoğumuzun yakından bildiğini düşündüğümüz bir yol hikayesi. Hikaye okuyucuyu adeta kendine çekiyor. Bir yandan satırlar bir biri ardına akarken, diğer yandan düşündürüyor.
Varoluş sorunları roman kahramanlarının yaşadığı olaylarda karşımıza çıkıyor. Nedeni sorgulanıyor. "Alevi olmak evlenmeye engel mi ?" sorusu ile yüzyıllardır toplumun içinden çıkılması zor bir sorununu dile getiriyor.
Yeryüzünde varlığını devam ettiren milyarlarca insanın farklı inançları, kültürleri, yaşam tarzları vardır. Bunlar arasında  elbette birbirine benzemeyen farklılıklar söz konusudur. Önemli olan o farklılıklara saygı duyup birlikte sorunsuzca yaşamaya devam etmektir. Gerçekleri araştırıp öğrenmeden, kulaktan dolma yalan yanlış, doğruyu yansıtmayan bilgilerle hareket etmek doğru değildir. Toplum artık bunu aşmalıdır.
Yazar bu gerçeği vurguluyor. Anadolu binlerce yıldır bağrında yaşayanları ile bir mozaiktir. Hem de paha biçilmez elmas değerinde bir mozaik...Her parçası ayrı bir değerdir. Yüzyıllar boyunca yan yana duran bu değerler birbiriyle kaynaşmış, özleşmiştir...Hepimiz Allah'ın yarattığı kullarız. Elbette aramızda farklılıklarımız olacak. Farklılıklarımız zenginliğimizdir, birini diğerine üstün yapmaz."   Cümleleri bir gerçeği dile getiriyor. Sorunu detaylı ele almasa da anlattıklarından anlıyoruz.
Dolayısıyla bu varoluşsal sorunlar nedeniyle insanlar arasında iletişim sorunları karşımıza çıkıyor. Alevi bir genci seven genç kızın ailesi ile anlaşamaması sonucu bunalıma girmesine rağmen mantıklı düşününce, aşk ve sevginin varoluşsal sorunlarının saygı çerçevesinde üstesinden gelinebileceğini duyumsatıyor.
Yazarın,"Özetle Hilal, insanları olduğu gibi kabul etmek, onları değiştirmeye çalışmadan, kendi doğrularımızı dayatmadan, karşılıklı saygı çerçevesinde yaşamımızı sürdürmeye çalışmak zorundayız...Olaylara ve insanların fikirlerine müdahale etmek, insanlara karşı ön yargıyla yaklaşmak insanı her daim yanıltabilirdi" söylemi de sevgi ve saygının önemsenmesinin altını çiziyor.
Elif'in ailesi ve yakınları ile çocukluğunda, öğrenim hayatında, iş hayatında yaşadığı sorunlar; üvey annesinin Elif'e kültürel dokudan kaynaklanan nedenlerle "yeter artık" dedirten davranışları, ötelemeleri, küçük görmesi, eziyetleri okuyucuya bu kadarda olmaz dedirtiyor. Bencilliğin, sorunlu davranışın sonucunda acı çeken bir genç kız, hayatının baharında baş edemeyeceği düşünülen sorunlarla mücadele ediyor. Zaman zaman hiç bir tepki vermeden olayları izliyor, içine kapanıp kalıyor, kaçış yolları arıyor.
Bu tür yaklaşımların toplumda olmaması gerektiğinin altını çiziyor yazar.
Bu arada en büyük aşkı, can dostu Engin'den aldığı mektuplar bir nebze de olsa rahatlamasına, kendisini mutlu hissetmesine neden oluyor.
Romanın konusunu kaçış oluşturuyor. Egemen ve yerleşmiş sorgulanamayan, dayatılan, bir bakıma reddedilemeyen kültür anlayışından kaçış. Acılardan, yaşanan dramlardan kaçış. Roman kahramanının başkaldırısı bireyseldir. Değişimi kabul etmeyen bir geleneğin, yerleşmiş kültür anlayışının  sorgulanmasını sağlıyor.
Aile ilişkilerinde yaşanan istenmeyen zorlukların "yok artık bu kadar da olmaz" yaklaşımlarının, kendi yaşamını sorunsuz hale getirmek için bir diğerini yok sayan anlayışın, tüm zorluklara baş kaldıran eğitimli anlayışın;  yaşanan olaylara sebep olanlarla muhalefet olanların mücadelesi sorgulanıyor.
Hukuk eğitimi gören  geçmişini yaşadığı olaylarla özdeşleştirmeye, kaderci çizgi anlayışına yormaya çalışan, kısacası yol haritasında rotasını arayan roman kahramanı aradığı yaşam biçimini bulabilecek mi?
Ya da mağlup mu olacak?
Ötekileştirmeye yenik mi düşecek?
Sonuçta okunması, irdelenmesi ve sorgulanması gereken bir roman "Bakış Acısı".
Teşekkürler Hanife Mert.


12 Kasım 2017 Pazar

İNSAN BAZEN KAÇMAK İSTER. KENDİNDEN KAÇMAK...(BAKIŞ ACISI)


Yazar Hanife Mert'in Eylül 2017 tarihinde edebiyat dünyamızda yerini alan Bakış Acıcı romanını okumaya devam ediyorum. Her satırı, her sayfası ders alınması gereken gelişmelerle devam ediyor. Okuyucuyu adeta peş peşe akan sayfalara mıh gibi çakıyor.
Yazar, "İnsan kaybetmeye görsün; bir yerden başladı mı kayıplar, arkası çorap söküğü gibi gelir, kimi zaman hızına yetişemez olursun, ardı arkası kesilmeden devam eder. Silkinip kalkmaya çalışsan da üzerine bir diğeri iner, gücün kuvvetin kesilir, çaresiz kalırsın, bedenin yorgun düşer...Sonunda teslimiyet..." diye yazıyor. Devamında ki satırlar insan yaşamında çekilen sıkıntıları, acıları, olmaması gereken hataların varlığını sorguluyor.
Birbirini delice seven iki yüreğin arasına giren bilinmez bir durum sonrasında ailenin çektiği sıkıntılar, acılar. Babanın beklenmeyen ani ölümü sonrasında içine düşülen boşluk, yol, yordam arayan bir çocuğun dramı ve sonrasında ailenin parçalanmasına giden yolda en büyük acıyı çocukların çekmesi.
"İnsan bazen kaçmak ister. Kendinden kaçmak. Hatta kendinden kaçıp gölgesinde gizlenmek ister..."  bu çok ağır düşünce içinde bulunan dramın açıklaması olsa gerek.
Aslında anlatılanlar bir bakıma çatlayan duvarları, farkında olmadan çürüyen asırlık çınarları, yüz yıllardır bilinen ilişkilerde ki çatlakları bir kez daha sorgulamamıza vesile oluyor.
Yazar okuyucuya yaşam kulvarında ki zorlukları, gerçekleri aktarırken; bir yandan da bireylerin birbirini suçlaması ve olayların akışının çıkmaza sürüklenmesini, çözüm yolu aranmamasının ne denli acılara neden olabileceğini de düşündürüyor. Zihinlere bir mıh gibi çakıyor.
Anadolu coğrafyasında yüz yılardır değişmeyen kadına bakış açısı romanın ilerleyen sayfalarında karşımıza çıkıyor. Küçük bir kız çocuğunun gereksiz yere büyüklerince sorgulanmadan insafsızca suçlanmasının anlamsızlığını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.
Yazar, göremediğimiz, görmek istemediğimiz bir şeylerin üstlerindeki kalın örtünün sıyrılıp görünür olmasını da sağlıyor. Görünür kılınsa da derindeki örtünün üzerindeki ağır ve kalın örtüyü bir ucundan ancak aralıyor.
Bakış Acısı sorulması gereken ve yanıtlanması zor sorularla dolu.
İstesek de istemesek de sonuçta toplum içinde varlığımızı sürdürdüğümüz her şeyin bir sonucu ve parçasıyız.
İnsan ruhunun derinliklerinde iz bırakan olayların çözümsüzlüğünün verdiği acıların kitabın okunması sonucu inanıyorum ki toplumda, benzer olaylara bakış açısını değiştirecektir.
Teşekkürler Hanife Mert. Bir kez daha toplumun kanayan gizli yarasını okuyucunun duyumsaması, yorumlaması, düşünmesi için verdiğin mücadele için.


4 Kasım 2017 Cumartesi

BAKIŞ ACISI


Gerçek yaşamda varlık bulmuş her şey bağlamında düşünce ve fikirlerin, yaşanmışlıkların, gerçekliklerin ele alındığı kitapların edebiyat dünyasında okurla buluştuğu gerçeği yadsınamaz.
Kimi zaman salt gerçeklikler "ince bir bulut tabakası" arkasına gizlenmiş olsa da ruhumuzun derinliklerinde her daim bir filim şeridi gibi geçmeye hazır beklemektedir.
Bu gerçeklikler kimi zaman bizleri sevindirir, kimi zaman ise acıya boğar. Her insanın yaşam arterlerinde acı, hasret, sevinç imgeleri mutlaka geniş yer tutar.
Yıllar öncesi yaşanmışlıklar insanı kimi zaman öyle etkiler ki, o yaşanmışlıklar insan ruhunda koruduğu yeri asla terk etmez.
Değerli yazar arkadaşım Hanife Mert'in 2015 baharında yayınladığı ilk kitabı olan "Düş Batımı" romanı geniş kitlelere ulaşmış, her okuyanın göz yaşlarının yağmur gibi yağmasına neden olmuştur. Çünkü romanda geçen olaylar her okuyucuyu derinden etkileyecek, her insanın kendinden de bir şeyler bulacağı gerçekliklerle doludur.
Hanife Mert'in ikinci kitabı "Bakış Acısı" Eylül 2017 tarihi itibariyle okuyucu ile buluştu.
Bugün elime geçen bu değerli kitabın ilk sayfalarını okuduğumda ve hatta romanın eksenini belirleyen ilk bölümünde yer alan "Tesadüf" ara başlığında yazılanlardan kendi öz yaşamımda benzer durumun olmasını da yadırgamadım.
Çünkü, dediğim gibi bu öz-yaşam çizgisini ele alan roman okunduğunda mutlaka her okuyucu kendinden bir şeyler bulacaktır.
Teşekkürler Hanife Mert.
Bu değerli eseri edebiyat dünyamıza ve okuyucuya kazandırdığınız için.

Kitabı okudukça bölüm bölüm yorumlarımı ve düşüncelerimi yazmaya devam edeceğim.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

ÖYLE BİR ŞEY İŞTE YAŞADIKLARIMIZ


Hani bir ağacın gölgesi ıslak bir gün ışığını
kucaklamak ister ya...
Hani gökyüzü iri bulutlarla kıvrımlanır ya...
Hani serçenin gözü çelikleşmiş ışığı arar ya...
İşte böylesi anlarda içime bir hüzün çöker
Bir acı...
Öyle bir şey işte yaşadıklarımız
Böylesi günlerde her şey suskun
her şey dingin
her şey belirsiz olur...
Yarasaların kanat çırpışları duyulduğunda
koyu gölgeler üzerimize çökmeye başladığında
biraz yorgun
belki biraz kırgın
ama dimdik ayakta...

Hüseyin Güzel/ İstanbul/23.08.2017

9 Temmuz 2017 Pazar

ÖYLE ANLAR VARKİ TUTUNACAK DAL KALMAZ


Marquez, Dostoyevski, Gogol, Yaşar Kemal gibi anlatıcıların yazdıkları sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık. 
Okuduğumuz roman ve  öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir.
Lakin "teslimiyet"karanlığa hapsolmaktır. 
Birey karanlığa hapsolmamalıdır. 
Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer.
Dayanılmayacak acıları çeker. 
Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. 
Lakin "balyoz etkisini"  etkisiz hale getirmek yine ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. 
Tutunulacak dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.
Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. 
Etraftaki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. 
O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı asla pes edilmemelidir.

Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

Bir Çin atasözü, "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" der.
Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyük gölgelerinin oluşmasını önlemek gerekir.
Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen, kaybettiklerimize rağmen dik durmaktan geçer.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

BUNDAN 22 YIL ÖNCE KATLEDİLEN KARDEŞİMİN ANISINA

 Milli eğitim camiasında istenmeyen münferit durumlar devam ede dursun, o tarihlerde düşüncelerine değer verdiğim Mehmet amcanın, Recep ve diğerlerinin yaşadıkları ve hatta geçmişte yaşadıkları sorunlar ve acılar gün içindeki sohbetlerde kendi aramızda dile geliyordu. Bunlardan biride Recep ve ailesinin yaşadığı, acısı yıllar geçse de yürekleri dağlamaya devam eden olaydı.
Recep’in anlatmaya takatinin bile yetmediği olayı Mehmet amcadan dinlemiş bir insan olarak ailenin yaşadığı acıyı yüreğimde hissetmiştim. Mehmet amca ile kahvenin önündeki çınar ağacının altında oturmuş hem kahveci Muzaffer’in tavşankanı çayını yudumluyor hem de laflıyorduk. Ilık bir akşamdı. Havada gri bulutlar vardı.
“Mehmet amca Recep bu aralar görünmüyor, hasta filan olmasın.”
Mehmet amca kısık bir sesle:
“Yok, be hocam hasta filan değil. Kardeşinin ölümü nedeniyle her yıl mezarın başında Kuran okuturlar. Sanırım bu ara onunla meşgul.”
Recep’in kardeşinin ölümünü duymuş lakin olayı etraflıca dinlememiştim o güne kadar. Tedirgin ve ürkek bir şekilde olayı anlatmasını istedim Mehmet amcadan. Bakışlarındaki kararsızlığı içindeki acının etkisiyle yenen Mehmet amca:
“Acı bir olay hocam nesini anlatayım ki” diye iç geçirdi. Mehmet amcayı az çok tanıyordum. Anlat dediğim anda duyduğu acı gözlerinden okunuyordu. İyice meraklanmıştım.
“Hele bir anlat Mehmet amca” diye üsteledim.
Dudakları yüksek dereceli bir hararetin vücudunu yalayıp geçişiyle kuruyan Mehmet amca önce yutkundu. Kırık bir hissiyat, yorgun bir yürekle anlatmaya başladı.
“Peki, hocam” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Dinle o zaman.” :
[…Yaz sonuna doğru bir sabah. Recep’in kardeşi Burhan kasabada anne ve babasıyla birlikte sürünün içinden, gözü kara besili bir koyun seçip, ağılın önündeki çınar ağacının altına serili muşambanın üzerine götürdü. O gün kurban bayramıydı. Receple kardeşi Burhan sabah erkenden kalkmışlar bayram namazı sonrasında kurbanlıklarını kesmek için evlerine pek de uzak olmayan ağıla gelmişlerdi. Anne ve babada yanlarındaydı. Kurban kesimini insanların hayvanlara olan saygısı çerçevesinde usulüne uygun olarak Recep yapıyordu. Kurban kesimine verilen önem aynı zamanda kişinin karakterinin de ölçüsü sayılıyordu çünkü.
Mekan, kasaba da Receplerin evlerinin önü. Ağılları ile evleri arasındaki mesafe beş on adım. Etrafta diğer evler. Kimisi betonarme, kimisi kerpiç. Kerpiç binaların sıvaları dökülmüş. Hepsi aynı model. Az ilerde hayvanların topluca sulandığı çeşme ve genişçe bir alan. Ağılın önündeki çınar ağacının dalları geniş bir alanı kaplıyor. Yılların tanıklığını yaptığı koca gövdesinden belli. Dualarla kurban kesiliyor. Usulüne uygun parçalara ayrılıp dağıtılacak kısım özenle ayrılıyor. Kurban derisi Türk Hava Kurumu yetkililerine verilmek üzere tuzlanıp bir kenara bırakılıyor.
Burhan ise hiç konuşmadan, başı yerde, Recep’e bakmadan kesilen kurbanı sessizce izliyordu. Hayvanları çok severdi. Çınarın altında yanında duran annesinin elini tuttu bir süre.
“Boğuluyorum” diye fısıldadı. “Yüreğim sıkışıyor”.
Annesi korkuyla oğlunun eline sıkıca sarıldı.
“Oğlum neden?” diyerek sonsuz bir kederle oğlunun yüzüne baktı. Oğlunun hayvanlara olan sevgisini yakından biliyordu. Belli ki Burhan kesilen kara gözlüsüne kıyamıyordu. Sesini de çıkaramıyordu.
“Kara gözlüm bir daha dönmemek üzere ayrıldı ya” diyebildi duyulur duyulmaz bir sesle.
Annesinin içi burkuldu o an. Sürünün içinden kara gözlü besili koyun seçildiğinde oğlunun tepkisizliğini sezmişti. Burhan sanki bir sis bulutunun gerisinde hayal meyal görünüyordu. Hüzün içinde sürünün ortasında dolanıp duruyordu. Kim bilir o an neler düşünüyordu. Şaşkın olduğu sessizliğinden belliydi. Lakin kurban bayramında kurban kesilmesi gerektiğine de inanıyordu. Çok şükür durumları iyiydi çünkü.
“Oğlum biliyorsun ki kurban dinimizce hali vakti yerinde olanların yapması gereken bir ibadet. Hem sürüde ne çok kara gözlü var baksana. Bu nedenle bizi suçlama, kendini üzme.”
Burhan annesinin ne söylediğinin pek farkında olmadan:
“Biliyorum. Yalnızca kıyamıyorum işte!” diye cevap verdi. Kardeşi Recep’e yardım etmeye başladı.
Sabah erkenden annesi, daha önceleri çocuklarının hiç açık olarak görmediği işlemeli çeyiz sandığını açtı. Anadolu’da çeyiz sandığının ayrı bir önemi vardı. Bayramlık giysiler, el emeği göz nuru işlemeli danteller, oyalar bu sandıkta saklanırdı.
Anaları da o gün çeyiz sandığını açmış, daha giysilerini giymelerine fırsat vermeden sandıkta yeni ve hiç giyilmemiş elbiseleri çıkarmıştı. Sandıkta pijamadan pantolona, ceketten gömleğe, kazağa kadar çeşitli giysiler vardı. Anaları oğullarının meraklı bakışları arasında içlerinden özenle ütülenip katlanmış pantolon ve gömlekleri çıkardı. Birini Recep’e diğerini de Burhan’a uzattı. Babaları az ilerde sessizce olan biteni izliyordu. Ona da bir pantolonla bir de gömlek verdi. Baba ve oğullar yarı şaşkın hareketlerini dikkatle izledikleri evin anasına teşekkür ettiler. Giymek için diğer odaya çekildiklerinde sandığın büyük bir dikkatle kilitlendiğini duydular.
Ana sandıkta titizlikle sakladığı giysileri o gün hem kocasına hem de oğullarına vermişti. Mutluydu. Çocuklar ve baba da. Burhan bir yandan bunları düşünüyor, bir yandan da kardeşine yardım ediyordu.
İki kardeş her daim iyi anlaşırlar, neşeli oyunlar oynayıp şakalaşırlardı. Birbirlerini kırdıkları görülmezdi. Recep kardeşinin üzerine titrerdi. Onun zarar görmesine müsaade etmez, korur kollardı.
Tek katlı, sıvaları yer yer dökülmeye başlamış evlerinin yanında Süloların, Bodurların, Koçların, Kel Alilerin evleri vardı. Orta yerde mal ve davarların sulandığı, oldukça geniş bir alanda çeşme akıp duruyordu. Recep’in nişanlısı Fadimelerin evleri ise biraz daha uzaktı. Recep henüz evli değildi. Düğünü sonbahara harman sonuna yapacaklardı. Söz kesimi öyleydi.
Sülolarla pek anlaşamazdı iki kardeş. Budak Mehmet kalleşin tekiydi. Zorunlu olmadıkça gidip gelmezler, konuşmazlar, sadece selamlaşırlardı. Gizli bir anlaşmazlık yıllardır iki aile arasında sürüp giderdi. Recepleri çekemezlerdi her nedense. Budak Mehmet Receple yan yana gelmekten her daim kaçınırdı.
Burhan henüz daha çok gençti. Ağabeyi Recep’in nişanlanmasına en çok o sevinmişti. Çünkü diyordu “yakında yeğenlerimi seveceğim”.
Mert ve yiğit çocuktu. Neşeyle ve şefkatle konuşurdu. Yeri geldiğinde çekinmeden lafı gediğine koymasını bilirdi. Altay’la sıkı dosttu. Tıpkı Recep gibi o da Altay’ı sever sayardı, güvenirdi. Doğa tutkusu yanında hayvan sevgisi de fazlaydı. Her gün sürüyü sular, ağılların bakımını yapardı. Her zaman güçlüydü. Az konuşurdu. Saçlarını her daim kısa tutar, özenle tarardı. Gözleri kahverengi ve güleçti. Çok az kaşlarını çattığına şahit olunurdu.
 Baba sıklıkla sürüyü otlatmak için dağa giderdi. Babasının en büyük yardımcısıydı. Daha çocukken bir gün babasıyla birlikte dağa gitmişti. Efil efil esen kuzey rüzgârına dönüp kollarını açmış ve temiz havayı ciğerlerine çekmişti. Daha o günlerde doğaya olan tutkusu belliydi. O gün aniden gök gürlemiş, babası gülerek onu sımsıkı dizlerinin arasında tutmuş ve:
“Korkma bu her zaman olur. Hava da siyah bulutlar toplanır, kırlangıçlar sağa sola kanat çırpmaya, rüzgâr sert esmeye başlarsa bu durumlarda bil ki yağmur yağacak. Korkacak bir şey yok!” demişti.
Ağabeyi ile kırlara gider, üzüm bağları ve kır çiçekleri arasında koştururdu. Kuru dere vadisinin her iki yamacı granit kayalardan oluşuyordu. Dere yıllar önce meydana gelen Gediz depremi sonrasında bir daha akmamıştı. Kayaların ve dere kenarındaki çakıl taşlarının arasında kök salan otlar, çiçekler ve ağaçlar ise büyümeye devam etti. Dere yatağının kenarına her gidişinde terk edilmiş değirmeni mutlaka ziyaret eder tepedeki leylek yuvasını hayranlıkla seyrederdi.
Yüreği insanlık sevgisiyle dolu, mert ve doğru sözlü, yalanı öğrenmemiş olan Burhan ailenin sondan ikinci çocuğuydu. Kendinden küçük bir de kız kardeşi vardı. Kız kardeşini çok severdi. Kırsala çalışmaya gittiklerinde kız kardeşinin yanlarında gelmesine razı olmazdı. Yakıcı güneş altında yorulmasına üzülürdü. Bu durum onun aileye ve kardeşlerine ne kadar düşkün olduğunun belirtisiydi. Evde pek oturmaz, dışarının sihirli havası onu kendisine çekerdi. Evde olduğu zamanlarda kerpiç duvarlar arasına sıkışmış bahçeye iner, ağaçlara ve sonra dallarındaki kuşlara bakar dalar giderdi. Bahçede kendi eliyle diktiği çınar ağacının dibine her sabah su döker, etrafını temizlerdi.
Bahçenin bir köşesinde üzüm asması vardı. Asmadaki salkımların olgunlaşmasının ahengine kendini kaptırırdı. Bahçenin uzak köşesinde anasının civcivleri büyüttüğü kümesin yanına gider yemlerini ve sularını verirdi. Bahçe içerisinde sıkıntılarını gideremeyince sokağa yönelir, kahvelerin oraya gelir, çınar ağaçlarının gölgesinde bir sandalyeye oturur ve Recep’le Altay’ın olmaması halinde sessizce gelmelerini beklerdi. Mehmet amca ise en büyük öğretmenleriydi. Çok sevdikleri okul müdürü de yanlarına geldiğinde okey oynarlar, Burhan sessizce ve ilgiyle hem oyunu hem de konuşmaları izlerdi.
Mehmet amca hayata ve yaşama dair bildiği ne varsa anlatır, öğüt verir, her koşulda mert ve doğru sözlü olmalarını; yoksula ve kimsesize yardım etmelerini söylerdi.
“İnsanoğlu çakırdikenleri arasında açmış gelincik gibidir. Gelincik çakırdikenine nasıl alışıyor, birlikte yaşamaya çalışıyorsa, bizlerde aykırı insanların arasında davranışımızı dizayn edip sorunsuzca yaşamaya çalışmalıyız” derdi.
Ne kadar da haklıydı Mehmet amca.
 Doğada vahşi yaşam kendi mecrasında devam eder. Kurt ile kuzu, aslan ile ceylan, diken ile gül hep bir arada yaşar, var olur. Güçlü ya da baskın olan güçsüzü kendi varlığının devamı için yok eder. Böylece kendi varlığının ve soyunun devamını sağlar.
İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özellik “düşünebilme” yetisine sahip olmasıdır. Bu bağlamda çakırdikeni ile yan yana yaşam alanı bulan gelinciğin var olma mücadelesi elbette insan yaşamından farklıdır. İnsanoğlu güçlü ise güçsüzü ezer, kendi yönetimine alır. Zalim kralın güçsüz halka yaptığı gibi.
Lakin iyi ile kötü her daim yan yana olmuştur, olacaktır. Bunu değiştirmenin olasılığı neredeyse yaşam alanımızda yok denecek kadar azdır. İnsanın bir yanı zalimdir. Ben merkezlidir her daim. İyileri bir yere kötüleri de diğer yere toplama lüksümüz olmadığına göre, iyilerle kötüler olarak kategorize ettiğimiz grupları ya da bireyleri bir arada yaşatmanın, sorunları en aza indirmenin çaresini aramalı ve bulmalıyız. Sanırım Mehmet amcanın anlatmak istediği buydu.
O gün kurban kesilmiş, eş dost ziyaret edilmişti. Havada bir dinginlik vardı. Burhan, kurban kesilirken içinde bulunduğu kasvetli duygulardan kurtulmuş, gençliğin verdiği heyecanla arkadaşlarıyla gezmeye, şakalaşmaya başlamıştı. Kimilerinin genç yaşta yorgun, isteksiz ve sevgisiz oluşlarının aksine; yaşam doluydu, doğayı ve insanları seviyordu. Duygu yüklü bir iç dünyası vardı. Bu duygusal yoğunluk günün her anında, her davranışında gözlenebiliyordu.
Babası “oğlum akşamüzeri koyunları ve kuzuları çeşmede sulamayı ihmal etme!” demişti. Hoş babası demese bile Burhan’ın aklındaydı zaten. Evleri ve ağılları çeşmeye uzak sayılmazdı. Gün boyu anası kurbanlıkla uğraşmış, bir yandan da bayrama gelenlerle ilgilenmişti. Ağabeyi Recep ise Altaylarla birlikte çoktan kasaba içinde kaybolmuştu.
Anasının büyük bir çaydanlığı vardı. Burhan ocakta yanan ateşin üzerinde çay demleyip içmeyi severdi. Hele de anasının büyük çaydanlığında suyun fokur fokur kaynaması hoşuna giderdi. Anasının ocağı yakıp kurban eti pişirmesi sonrasında kendine çay ziyafeti çekmek için çaydanlığı ocağa sürdü. Yalın ve sevgi dolu gözlerle yanan ateşin karşısına bağdaş kurup oturdu. Alevler büyük bir iştahla bacaya doğru yükseliyordu. Anası az ilerde işini yapıyor, bir yandan da oğlunu meraklı bakışlarla, garip bir gururla seyrediyordu. Çaydanlığı ocağa koyduktan sonra anasına baktı. “Ana çay demliyorum. Sende içer misin?” diye sordu. Anası büyük bir şefkatle ve gururla oğluna bakıp “sen demlersin de ben hiç içmez miyim oğul” diye sitem etti.
Anası zoru severdi, evlatlarının üzerine titrerdi. Mert kadındı. Paylaşmayı severdi. İlkokul üçe kadar okumuştu. Küçüklüğünde de akıllı bir kızdı. Okumanın önemini bilirdi. Evlatlarının da okumasını çok istemişti. Babası onu erken yaşta evlendirmişti. Çalışmayı, kimseye muhtaç olmamayı ilke edinmişti. Oğullarına ve kızlarına verdiği öğüt de bu yönde olmuştu.
“Çalışın, hayatta kimseye muhtaç olmamaya bakın. Gereksiz yere masraf yapmaktan, tembellikten kaçının. Komşu hakkını gözetin, muhtaç olana yardımdan çekinmeyin, doğru olun, yalan söylemeyin”
 Burhan anasının mücadeleci olduğunu bilirdi. Yemek yemeye, bir yudum çay içmeye zamanı olmazdı. Sabah erkenden kalkar işleri yoluna koyardı. Daha sonra kendilerini uyandırır, “tembeller hala mı yatıyorsunuz, gün kuşluk oldu “ diye söylenirdi.
Ocağın başına iki bardak koydu, çay şekerini yerinden aldı getirdi. Ateşe iyice sokulup suyun fokurdamasını dinledi bir süre. Sonra anasına seslendi:
“Ana çay hazır, gel artık. Kalan işini sonra yaparsın.”
“Tamam, oğul geliyorum. Sen bardakları doldura koy.”
Ana işini bırakıp ocağın başına Burhan’ın yanına oturdu.
“Acıktın mı oğul?”
“Yok, be ana. Az sonra koyunları, kuzuları meydana götüreceğim. Akşam yaklaşıyor” dedi.
Yerinden kalktı, koyunları ağıldan çıkarmak için eline ince uzun çubuğunu aldı. Evden çıkarken anasına sevgiyle baktı. Anası akşam olmadan işleri bitirmenin telaşındaydı. Az ilerdeki ağılın kapısını açıp koyunları ve kuzuları serbest bıraktı. Kapı açılır açılmaz bir kısmı hışımla kendini dışarı attı. Belli ki ağılın bunaltıcı havasından kurtulmak istiyorlardı. Burhan bu duruma gülümsedi. Kalanları da kendisi çıkardı. Öyle ya her yerde bir çalışkanlar vardı bir de tembeller. Kalanlar ikinci sınıfı temsil ediyorlar diye geçirdi içinden.
Budak Mehmet ve kardeşi de koyunlarını çıkarmıştı. Diğer birkaç komşuda. Çeşmenin etrafında geniş ve kısa otlarla kaplı geniş bir alan vardı. Yalaklarda koyun ve kuzularını sulayanlar etrafta uygun bir boş alana gidiyorlardı. Lakin yine de sağa sola koşuşturan kuzular komşu sürüye karışabiliyordu. Bu gayet doğal bir şeydi. Hayvan bu dur demekle anlamaz ki. Burhanda kendi koyun ve kuzularını suladıktan sonra boş bir alana götürdü. Bayram olması nedeniyle herkes kasabadaydı. Diğer günler çeşmenin başında olmayanlar, kahvelerde olmayanlar, bir bakıma kırda, tarlada işini bırakıp evde kalmışlardı. Bu durum kasabayı canlandırmıştı.
Burhan şaşkın şaşkın etrafa bakınıyor, kalabalığa göz gezdiriyordu. Bayramlaşanlar, sağa sola koşuşturan çocuklar, bayram ziyaretinin telaşıyla hızlı hızlı yürüyenler dikkati çekiyordu. Bir kuş sürüsü havalandı az ilerde. Bir baykuşun sesi uzun süre kesilmedi. Bir kadın eve gelmesi için çocuğuna bağırdı. Koyunların yeşil ot ve çiçeklerle karınlarını doyurma telaşını seyretti bir süre.
Hem etrafı izliyor hem de düşünüyordu. Yaşam savaşı nasırlı bir el ve kavruk bir yüz çizmişti insanlarda. Üstte yok başta yok. Ayaklar yarı çıplak, çoğunluğunda cızlavet lastik ayakkabı. Yaşam savaşı zorluydu. Ya kendi toprağında çalışırsın ya ırgatsın ya da mevsimlik işçi. Toprakla uğraşmak bir yana, yoksulluk insanları zamanından önce yıpratıyordu. Henüz otuzunda olan, ellisinde gösteriyordu. Örneğin Mehmet amca yılların birikimi ile hayat mücadelesine devam ediyordu. Burhan’ın babası da Mehmet amcadan farklı bir yaşam sürmemişti, sürmüyordu. Anası iki oğul verdikten sonra bir de kızım olsun demişti. Burhan’da küçük kız kardeşini her daim korumuştu. Yoksuldular, varlıkları birkaç koyun ve kuzu, bir iki parça tarla, kıraç toprak, verimsiz.
 Bu zorluklara rağmen anası da babası da çok çalışırdı. Yeri gelir ırgatlık yaparlardı. Ürünlerini kendileri hasat ederdi. Ürün fazlası olan yıllarda fazla kısım satılır ihtiyaçlar alınırdı. Karakış bastırdığında çarşı pazara sık gidip gelme olanağı olmadığı için yazdan çuval çuval patates, soğan; yeteri kadar çay ve şeker alınırdı. Alınan patates ve kuru soğanlar da donmasın diye samanların içine gömülürdü. Saman patates ve soğanları soğuktan ve dondan korurdu.
Akşam güneşi insan yüreğiyle insafsız bir savaşa girmiş çınar ve çam ağaçlarının gölgelerini dize getirmişti. Ufukta belirmeye başlayan kızıllık dalga dalga gök kubbeye yayılmanın telaşındaydı. Havanın serinlemesiyle kımıldamaya başlayan yapraklar, kanat çırpan kelebeklerin inip kalkışıyla renklenmişti. Bu anı tüm gücüyle ciğerlerine çeken Burhan’ın genç ve körpe göğsü sevinçle inip inip kalkıyordu. Elleri kusursuz ve düzgündü. Gözlerinde gülümseme eksik olmazdı. Uzun boylu ve inceydi. Yanakları yaz güneşinin kavuruculuğundan nasibini almıştı. Duruşu ve bakışları insan sevgisini yüreğinde duyumsadığını gösteriyordu. Bayramlık giysileri o gün ona pek yakışmıştı. Gömleğinin uzun kollarını yukarı doğru kıvırmış, eline ince bir çubuk almıştı.
Ellerini arkasına kavuşturmuş, başı dik, bakışları geniş alanda otlayan koyun ve kuzularındaydı. Yan tarafta Budak Mehmet ve kardeşinin sürüsü vardı. Budak Mehmet’in kalleşliğini bilirdi. Çıkarcı ve nankör bir karaktere sahipti. Muhtaca yardım etmeyi sevmez, çalışsınlar derdi. Gün ışığına pek yakın olmayan yüreği her zaman yosunluydu. Önsel olarak kabul ettiği sorunları önemsemez, kafasında yarattığı algı çerçevesinde değerlendirir, yargılar, kendisine ters düşen görüşler oluştuğunda; acaba yanlışlık, yanılgı, gariplik bende mi diye sorgulamak gereğini duymazdı. Kavrayamadığı gelişmelerin üzerinde durmak ona göre değildi. Haksızlıkları daima başkalarının yaptığını düşünür, kendisini önemser, diğerlerini parya olarak görürdü. Olan biteni irdelemez, gelişmeler çıkarına uygunsa gözü kapalı kabullenirdi.
Kalleş insanların yürekleri vücutlarına korku ve acımasızlık pompalar. Korkuyu duyumsadılar mı o an ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini kestirmek olanaksızdır. Patlamaya hazır serseri bir mayından farkları yoktur.
Budaklarla ne kardeşi Recep ne kendisi anlaşamazdı. Çok eskiye dayanan bir anlaşmazlık nedeniyle aralarında gizli bir çekişme vardı. Ne yazık ki bu durum iki aile arasında tahribata sebep olmuştu. Yaşanan tahribat korkuyu beslemişti. Korku da şiddeti. Sonuçta ise güvensizlik, ayrışma, umutsuzluk ve ötekileştirme yüreklere yerleşmişti.
 Budak alanda bulunan sürüsünün yanında bazen hızlı bezen yavaş adımlarla yürüyordu, ama öyle dosdoğru bir yürüyüş değildi bu, zikzaklar çizerek yürüyordu.
Bazen diğer sürünün koyunlarını elindeki değnekle kovalıyor, bazen de değneğine dayanarak parmaklarını iyice sarartmış sigaradan derin nefesler çekiyordu.
Hiçbir şey düşünmediği yüzünden belliydi.
Kemerli burnunun üzerinden batan güneşin ışıklarına öylece bakıyordu.
Kardeşi Hasan ise elinde av tüfeği ile sürünün diğer ucunda nöbetteydi. Sessiz ve dingin bir hali vardı. Ara sıra alnına düşen saçlarını eliyle düzeltiyor ve etrafa bakıyordu. Sonrasında isteksizce ağırlaşan göz kapaklarını kaldırdı, kavruk çehresiyle uyumlu, yorgun ve neşesiz duruşuyla gölge ve ışık oyunlarının alacalaştırdığı alanda bakışlarını gezdirdi. Sürüyü kolaçan etti. Burhan’ın iki küçük kuzusunun kendi sürüsündeki koyunlar arasında dolaştığını fark etti.  Kol yenlerini çabucak sıvadı, tüfeğinin dipçiğini kuzulara vurmak üzere hazır hale getirdikten sonra yerinden fırladı. Elindeki av tüfeğinin ağır dipçiğiyle yaptığı vuruşların çıkardığı sesler etraftakilerde ve Burhan üzerinde korkunç bir etki yaptı. Darbeyi alan kuzular önce yere kapaklanmış, sonra neye uğradıklarını algılama fırsatı bulamadan can havliyle Hasan’dan uzaklaşmışlardı.
Akşamın alacakaranlığında güneşin ısıtan esintisi yerini mavi bir ışıltıya bırakmış, kırlangıçlar gruplar halinde kasabanın üzerinde kanat çırpmaya başlamıştı. Sokaklar tenhalaşmış, küçük çocuklar günün yorgunluğunun etkisiyle alışılmış bir akşamı karşılamak üzere evlerine gitmişlerdi.
Kasabanın büründüğü sessizliği bozacak, akşamın keyfini kaçıracak hareketlenme ise Hasan’ın kuzu harekâtıyla başlamıştı.
Önce bağırış çağırışlar duyuldu, sonrasında bir el silah sesi ortalığı çınlattı. Kırlangıçlar gökyüzünde mavi daireler çizerek uzaklaştılar. Koyun ve kuzular birbirine karıştı. Etraftaki çınar ve söğüt ağaçlarının dalları hareketlendi, sürüler halinde geceyi geçirmeye hazırlanan kuşlar tünedikleri dallarda çıkardıkları hışırtılarla havalandılar.
Hasan yüreğini kaplayan hırs ve kinin etkisiyle kendisine “kuzulara neden dipçikle vurduğunu” soran Burhan’a namlusunu doğrulttuğu tüfeğin tetiğine acımasızca basmış, çıkan saçmalar Burhan’ın şah damarını parçalamıştı.
Bağırış ve çağırışlar arasında kulakları tırmalayan silah sesi, kasabayı çevreleyen tepelerde yankılanıp artan bir yoğunlukta evlerin odalarında ve ağıllarda, meydanda duyuldu.
Şuursuzca atılan kurşunun hedef tahtasında son bulması gereken yolu insan bedeninde son bulmuştu. Hiç yok yere parmaklar tetiğe uzanmıştı. Şah damarı parçalanan Burhan oluk oluk akan kanın sıcaklığıyla ve duyduğu acının etkisiyle evlerine doğru koşmaya başladı. Vurulduğu an Budakların önünde yere düşmedi. Kaybolmakta olan mavi ışıltıya baktı. Oyunları yarıda kalan çocuklar isteksizce evlerine gidiyor, gün her saniye esintisini karanlığa bırakıyordu. Evlerinin önünde silah sesinin geldiği yöne seğirten anasını gördü.

 Anasına:
“Beni Süloların(Budakların) Hasan vurdu” diyerek yere yığıldı.
Ana gözbebeği oğlunun yere düşmesi karşısında şok olmuş, adeta söyleyeceği sözü çölde susuz kalmış ceylanın çaresizliği gibi söyleyememiş, oğlunun üzerine büyük bir acıyla kapanmıştı.
Ciğeri kör bir bıçakla dilim dilim doğranıyor, doğranan yere adeta tuz basılıyordu.
Yüreğinde hissettiği acının tarifi mümkün değildi.
Oğlunu kollarının arasına almış, koruma içgüdüsüyle telaş içinde feryat etmiş, boyun bölgesinde akmakta olan kanı durdurmak için fistanını adeta parçalamış, kopardığı bez parçasını oğlunun boynunda açılan kurşun deliğine tıkamıştı.
Lakin bu çaba bir fayda etmemiş, kan olanca hızıyla boşalmaya devam etmişti. Ananın feryatları arasında Burhan duyulur duyulmaz bir sesle:
“Ana, beni doktora yetiştirin” diyebilmişti.
Şuuru hala yerindeydi.
Acı tez duyulmuş, evlerinin önü mahşer gününe dönmüştü. Telaş ve çaresizlik içinde Recep ve baba gözyaşları içinde Burhan’ı ilçe hastanesine yetiştirmenin telaşındaydılar.
Karmaşa içinde feryatlar göğe yükseliyor, çökmekte olan karanlığa dalga dalga yayılıyordu.
Baba araba bulmanın telaşı ile feryat içindeydi.
Recep kardeşini yerde kanlar içinde yatarken görünce adeta çıldırmıştı. Eline aldığı odunla çeşmeye seğirtti. Çeşmenin etrafı ve alan çoktan boşalmış, koyun ve kuzular etrafta dolanıyordu.
Sülolar ortalıkta gözükmüyordu. Çoktan kaybolmuşlar, girdikleri inlerinde yüzleri kireç gibi korkudan titriyorlardı ihtimal.
Yüreğindeki acının yükü ile nereye gideceğini, katilleri nerede arayacağını bilemeyen Recep Süloların evlerine seğirtti. Ev iyice çökmekte olan karanlıkta bir hayalet sessizliğindeydi. Recep’in seslenmesine ne bir ses ne bir nefes cevap verdi.
“Dünyayı kafanıza göre kuramaz, yönlendiremez, işinize geldiği gibi davranamaz, kuralları kendiniz koyamazsınız” diye acıyla bağıran Recep taştan bir sükûtun karşısında hıçkırıklara boğuldu.
Sonra hıçkırıkları kesildi, boğazı sertleşti, dudakları kurudu; susuz topraklarda gezinen ceylanların yağmur görmemiş çatlak topraklarda kavrulması gibi yüreği kavruldu.
Tiksinerek baktı Süloların evlerine. Sustu. Titredi, yüzü birden değişti, alev saçan gözlerini etrafta gezdirdi. Bakışlarında korkunç bir öfke ve şaşkınlık vardı.
“Bugün sen yarın bir başkası bildiğini okur. Bugün feryat eden ben, yarın sen olursun. Ateşle barut barışmayan, yan yana gelemeyen iki düşmandır. Lakin bugün ateş sizsiniz. Yarın barut siz ateş bir başkası olur. Yüreğimizi yaktınız bir hiç uğruna” deyip hızla evlerinin önüne geldi.
Bu arada Burhan, bir araç ile ilçe devlet hastanesine gönderilmişti. Anası, öylesine dilsiz öylesine hareketsiz olan biteni boş gözlerle ve acı içinde izliyordu. Söz söyleyecek takati yoktu, parça parça kopan bir kaya parçası misali çaresiz kalmıştı.
Burhan arabanın içinde kanlar içindeki başını usulca anasının dizlerine koymuş, kaybolmakta olan bilinci ile mücadele içinde ara ara göz kapaklarını açıp kapamakta, anasının yanında olduğunu görünce rahatlamaktaydı.
Anası bir yandan oğlunun saçlarını okşuyor, bir yandan da şoföre yalvarırcasına:
 “Yavrum biraz daha hızlı” diyordu.
Sonra oğlunun arabanın içine akmakta olan kanını durdurmak için çırpınıyor lakin başaramıyordu.
Az evvel söylediğini unutup tekrar şoföre:
“Daha hızlı gidelim. Yol da ne kadar uzunmuş” diye bağırıyordu. Şoför feryat eden kadına derin bir üzüntü içinde:
 “Geldik ana. Az kaldı” diyerek teselli vermeye çalışıyor, elinden geldiğince arabayı hızlı sürüyordu.
Kâbus ve acı dolu saatler yaşanıyordu.
İlçenin soluk ışıkları görünmeye başladığında yol çizgileri hızla tükendi. Devlet hastanesinin önüne geldiklerinde dışarıda bir tek Allahın kulu yoktu. Arabadan hızla inen şoför içeriye koştu. Birkaç dakika sonra pek de acele olmayan hareketlerle hastabakıcılar ve bir hemşire sedyeyi arabaya yanaştırdı.
Burhan’ın akan kanı arabada göl oluşturmuştu. Anasının dizine yaslanmış, bilinci iyice kapanmakta olan Burhan’ı sedyeye aldılar.
Gırtlağında hırıltılar çıkaran Burhan anasına son bir gayretle baktı.
Bakışında büyük bir huzur vardı.
Sanırsın anasına ağlama diyordu.
Hastanenin acil kısmına alınan Burhan’ı muayene eden doktor:
“Şah damarı parçalanmış. Benim yapabileceğim bir şey yok. Çok da kan kaybetmiş. Ameliyat burada imkânsız. İl’de ki devlet hastanesine sevkini yapacağım”
Şoför:
“yol oldukça uzak. Yaklaşık yüz elli kilometre. Bari bir ambulans verin. Çocuk çok kan kaybetti. Burada kan yok mu? Çocuk kan kaybından hastaneye yetişemeden ölür” dediyse de ne ambulans verdiler ne de kan.
Ambulans şoförünün olmadığını söylediler.
Kan ise hiç yoktu.
Tartışmanın ne yeri ne de zamanıydı. Acil bir durumda hastane yetkililerinin yaklaşımları karşısında içten içe isyan eden şoför:
 “Acele edin. Ne yapılacaksa bir an evvel yapılsın”
Doktor hastabakıcılara dönerek yavaş bir sesle:
 “Hastayı tekrar araca bindirin. Sarsılmaması için sıkıca bağlayın. Yapabileceğimiz başka bir şey yok”
Araca tekrar alınan Burhan’ın artık bilinci yerinde değildi. Başını anasının dizine göz kapaklarını bir daha açmamak üzere koymuştu.
Ana bir yandan artık akmayan, sızan kanını durdurmaya çalışarak şoföre olanca acısıyla yalvarıyordu:
“Güzel oğlum, arabayı çabuk sür. Ne olur yavrum. Sen de babasın. Senin de evladın var.”
Ağlamaktan göz kapakları şişmiş, göz pınarları kurumuş ananın yakarışları karşısında şoförün yüreği parçalanıyordu. Elinden geldiğince kararmış havada arabasını delice sürüyordu. Lakin yapacağı bir şey yoktu. Kuş olsa da bir an evvel hastaneye ulaşsaydı. Ama değildi işte. Bu kadar acı ve çaresizlik içinde kaldığını hatırlamıyordu.
 “Ana sık dişini yolu yarıladık sayılır. Tez zamanda hastaneye yetişiriz inşallah.” 
 “İnşallah güzel oğlum. Bak kan durdu. Eskisi gibi akmıyor artık.”
Kanın neden akmadığını şoför biliyordu. Biliyordu ki onca zaman akan kan artık Burhan’ın vücudunda kalmamıştı. Bunu kadına nasıl söyleye bilirdi ki? Dili kurudu, lal oldu, tek kelime etmedi. Edemedi.
Araba farının aydınlattığı yol çizgileri dışında etraf zifiri karanlıktı. Gökyüzü yer yer bulutlarla kaplıydı. Tüm dikkatini yola vermişti artık şoför. Tek amacı vardı. Bir an evvel hastaneye yetişmek. Burhan’ın anasının ağıtlarını duymaz olmuştu. Aradan ne kadar zaman geçti ayırdın da değildi artık. Lakin şehre yaklaştıklarını biliyordu.
Uzaktan gökyüzünün aydınlandığını fark etti. İşte dedi kendi kendine, şehir ışıklarının yansıması. Son bir gayretle gaza bastı. Şehrin varoşlarına girmişlerdi artık. Gece olması nedeniyle trafiğe takılmadan hastaneye geldiler. Arabayı “acil” yazan yere sürdü.
Arabanın homurtusu ile acilin kapısına çıkan hastabakıcı ve hemşirelere:
 “Bacılar, kardeşler acele edin. Arabada tüfekle vurulan bir hasta var. Saatlerdir yoldayız. Çok kan kaybetti çocuk” diye adeta feryatla karışık bir sesle durumu kısaca açıkladı.
Aceleyle getirilen sedyeye alınan Burhan’da en ufak bir kıpırtı yoktu. Anası ve şoför arkasından gözleri yaşlı bakakaldılar. Ana ağlamamak için adeta dudaklarını ısırıyor, yüreği dilim dilim doğranıyordu.
Çok geçmeden bekleme salonuna gelen doktor şoförü yanına çağırdı. Ana uzaktan olan biteni izliyordu. Doktorla bir şeyler konuşan şoför başını acıyla öne eğdi. Burhan’ın anasının yüzüne bakamıyor, gözlerini kaçırıyordu. Ana bu durumu fark etti. Yoksa fidanına bir şey mi olmuştu?
Hızla şoförün yanına yaklaştı. Acıdan morarmış dudaklarını diliyle ıslattı. Sonra etrafına ürkek bir bakış attı. Bekleme salonunda hastalarını bekleyen birkaç adam vardı. Onlarda yorgunluktan olacak, kendilerini sandalyelere külçe gibi bırakmış, uyuklamamak için çaba sarf ediyorlardı. Bekleme salonu dar uzun, genişçe bir yerdi. Duvarların boyaları eskimiş, elektrik düğmelerinin etrafı siyahlaşmıştı. Yer parke döşeliydi. Kapı kolları eskimiş, kapıları kapatmak için güç sarf etmek gerekiyordu.
Şoföre:
 “Oğul oğul” dedi feryat edercesine; “oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Şoför nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da yorgunluktan ve ağlamaktan ayakta durmakta zorlanan anayı kolundan tutup dışarı çıkardı. Çiğnenmiş, seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisinde, iri kaldırım taşlarıyla döşeli, oturma banklarının bulunduğu yere götürdü. Etraf sessizdi. Gece karanlığını aydınlatan sokak lambasının izbe ışığında yüzleri zor seçiliyordu. Şoför ufak tefek, kara kuru, kavruk yüzlü, siyah saçlı, gaga burunlu, siyah gözlüydü. Üzerinde rengi solmuş bir ceket, yakası yıpranmış bir gömlek vardı. Pantolonu kısaydı. Ayak bilekleri ve çorabı görünüyordu. Ayaklarında soğuksu marka lastik bir ayakkabı vardı.
Ana yüksek bir sesle:
“Oğul doktor ne dedi?” diyerek sorusunu tekrar etti.
Şoför feryat eden anayı duymamışçasına uzun bir süre susarak dikkatlice etrafına bakındı. Etrafındaki her şeyi ilk defa fark ediyor gibi gözbebekleri büyüdü, yüzü durgunlaştı, bakışları sertleşti.
Gecenin ayazında, kısık gözleriyle “nereden başlasam” dercesine etrafına bakınıyordu. Tüm vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu.
Ana durmadan “ nedir bu? Nedir bu başımıza gelenler! “ diye acı acı inliyor, göğsünü yumrukluyor, hıçkırarak ağlıyordu.
“ Namussuz alçak adamlar, kendileri gibi bizi de mahvettiler. Allahınızdan bulursunuz inşallah tez zamanda”. Fare kılıklılar, hamamböceği suratlılar” diye sızlanıyordu.
Şoför ananın yüzüne acı dolu bir bakış fırlattı. Kızarmış alnında biriken teri eliyle sildi. Gecenin ayazına rağmen boncuk boncuk terlemişti. Dudaklarını uzatarak yavaş lakin hınçla konuşmaya başladı: “ Hayatın kime ne hazırladığını ne yazık ki, önceden bilemiyoruz. Ben bu olan bitenleri gördükçe, bu dünyada aradığımı bulamadığımı söylemeliyim. Huzuru bulamadım. Anlayış ve hoşgörüyü bulamadım. Yardımlaşmayı bulamadım. Aksine insanların birbirleriyle sürekli savaşıyor olduğunu gördüm. İnsanlar haklının değil, güçlünün yanında yer almaktalar. Fakat yine de umudumu yitirmek istemiyorum.”
Ana şoförün söylediklerini can kulağıyla dinliyor, lakin sorduğu soruya cevap verilmediğini görünce hıçkırıkları artıyordu. Oğluna ne olmuştu? Yaşıyor muydu? Doktor kendisini değil de neden şoförü yanına çağırıp bir şeyler söylemişti. Oğul kendi oğluydu. Söylenecek bir şey varsa kendisine söylenmeli değil miydi? Yoksa kendisi kadın olduğu için mi şoföre söylenmişti? Yok değilse perişan haline bakıp söylenenleri anlamaz ya da söylenenlere dayanamaz diye mi düşünülmüştü?
Sorgulayan gözlerle bir kez daha “Oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Gözleri nemlenen şoför seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisindeki banka külçe gibi yığıldı.
Ana daha da bir şey sormadı. Hıçkırıkları ve gözyaşları birbirine karışıyordu. Gözyaşlarını sildiği yemenisi ıslanmıştı. Oğlunun saatlerdir akıttığı kandan entarisi kızıla boyanmıştı. Bunca kan akarda o çocuk sağ kalır mıydı? Feryatlarına ağıtları da karışmıştı artık.
Kayıp giden bir yıldız gibi oğlu kucağında kayıp gitmişti. Hiç yok yere oğlunu çeşme başında vurmuşlardı. İnsan hayatı bu kadar ucuz muydu? Ruhları kararmış olanlar, bir örümcek ağı gibi etrafı sarmıştı.
Gözlerini kapadı. Etrafın loş ışığı sanırsın belirsizlik yaşatıyordu. Ayakkabılarını çıkarmadan bankın üzerine kıvrıldı. Tüm duyguları körelmişti. Çektiği acının tarifi yoktu. Sessiz, sakin bir bayram gününün akşamında, etrafta her şey renkliyken, çocuklar topladıkları şekerlerini doldurdukları torbalarla sevinç içinde evlerine dönerken;  günün son ışıklarıyla birlikte ağaçlara tünemeye hazırlanan kuşların can havliyle bulundukları dalı terk etmelerine neden olan o bir tek tüfek sesi etrafı bir anda yasa boğmuş, solgunlaştırmıştı.
Her ölüm erkendir diye düşündü. Acıdır kalanlara. Bu bir ağıttır aslında yaşamımızda. Oğlunun güler yüzünü düşledi. Ne kadarda canlıydı son günlerde. Bir hayat fırtınası yaşıyordu. Zaman zaman kasırgalar kopuyordu yüreğinde. Kayaları yerinden sökercesine esen rüzgâra direniyordu. Daha öncede hırpalamışlardı. Lakin dik durmasını bilmişti. Eyvallah etmemişti. Yiğit duruşunu çekemediler oğlumun.
Gecenin koyulaşmış saatlerinde, kapanmakta olan gözkapaklarının üzerine kurşun gibi çöken ağırlık, yüreğinden kopup gelen ağıtları daha da ağırlaştırıyordu.

Ölüm artık geride kalanların sorunuydu. Acı, hüzün, ağıt. Gidene ağıt. Gidişi kabullenememe gerçeği. Yüz yıllardır dillerden düşmeyen bir gerçek. Özlem, özleyiş, feryat. Haksızlıklar haksızlıklar...