Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2026 Cumartesi

KUMSALDA


 O bir kadın,

deniz kıyısında "kumsalda"
yoksulluğun yaşandığı tüm coğrafyalarda sakın "boğulayım" deme,
yaşamın hay huyunda,
tiranların elinde
tüm zorluklara rağmen,
tüm yaşanmışlıklara rağmen unutma;
öteden beri gelen "uygarlığın" tek güvencesi sensin
iyiliği taşıyorsun bağrında.


Hüseyin Güzel/İstanbul

19 Kasım 2025 Çarşamba

ANADOLU KADINI


 Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.

Anadolu kadını hala benzer şekilde yaşamını devam ettiriyor.
Zorluklara eşi ile birlikte direniyor.
Çoluk çocuğunun geleceği için mücadele ediyor.
Kadını dört duvar arasına sokmaya çalışanlar mı haklı yoksa eşi ile birlikte tarlada, tapanda çalışan kadının davranışı mı doğru?
Kadının çalışma hayatına katılması, eğitim görmesi, toplumun ekonomik yönden gelişmesini sağlayacaktır.
Bakınız "Gazali" kadını nasıl değerlendiriyor: "Kadın evinde oturup yününü örmeli ve ev işleriyle meşgul olmalıdır. Yüksek yerlere çıkıp etrafı uzun boylu gözetmemeli, komşulara, gelen geçene bakmamalıdır...."
Karda kışta çalışan, tarlada tapanda çalışan kadınlar mı doğruyu yapıyor, yoksa Gazali mi doğruyu söylüyor?
Bunların yüzyıllarca kadına bakış açısı bu...
Bu zihniyet ile yan yana olmayı doğru bulmuyorum, onlar yoluna bizler yolumuza, bizler yolumuza Atatürk 'ün benimsediği kadın erkek eşitliği bağlamında devam edeceğiz, kadının dört duvar arasına sıkışıp kalması bizim düşüncemizle bağdaşmaz, bizler Anadolu'da evinin her türlü işini eşi ve çocukları ile birlikte yapanların doğru davrandığı düşüncesindeyiz..
Bizim kadına bakış açımız her daim kadının bilgisi , yaptığı işe olan inancı , çalışkanlığı , vicdanı, merhameti ve sevgisi bağlamındadır.

6 Ekim 2025 Pazartesi

EL BEBEK GÜL BEBEK YETİŞTİR


 "Boşanmak yerine birden fazla kadınla evlenin " dedi ya bir kendini bilmez...

Her şeyin başlangıcı ailede alınan eğitim ve bilgidir.
Bu kültürel bağlamda da geçerlidir.
Kız çocuklarının evliliklerine karşı yaklaşım babaerkil toplumlarda pek iç açıcı değildir . Çünkü kız evlat babaya itiraz edemez anlayışı vardır .
O nedenle kız çocuğunu istese de istemese de ne idiğü belirsiz bir kopukla evlendirmek kolaydır diye düşünülür...
Birden fazla kadınla evlenmek işte bu nedenle istenir. Kadına söz hakkı dahi verilmez.
Töredir, bilmem nedir denir...
Ki zaten bu anlayış doğru bir anlayış değildir. Lakin, evlat erkek ise iş değişir.
Toplumun bu anlayışını benimsediğimi söyleyemem.
Erkek evlat ne ise kız evlat da odur benim anlayışımda...
Kız evladın evliliğinde, evlendiği kişinin durumunu önceden sorgulamak lazım.
Hatta aile ve sülalesinin durumunu da.
El bebek gül bebek yetiştir.
Kopuğun biri ile evlendir.
Ömür boyu yüzü morarsın, kaburgası kırılsın.
Yok öyle şey.
Basına yansıyan haberlerde okuyoruz, her yıl onlarca kadın katlediliyor, kadına tekme tokat dayak atmayı marifet sayan beş para etmez adamlar tarafından...
Ya bir de birden fazla evlilikte ne olur?

19 Nisan 2025 Cumartesi

İNSAN OLMAK


 

Kaç gündür üzerimde bir kırgınlık var. Soğuk algınlığıdır herhalde. Geçer nasılsa. Her gün birkaç internet sitesinde haberlere bakarım. Bakalım bugün neler olmuş diye.  Haberlerin çoğu can sıkıcıdır. İnsanların birbirlerine karşı yaptıklarını haberlerde, TV programlarında gördükçe insan insanlığından utanıyor.

Önceki gün bir haber dikkatimi çekti. Bir an duraksadım. Okuduklarım doğru mu yanlış mı diye gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Acaba kırgınlığım mıydı beni yanıltan. Hayır maalesef okuduklarım gerçekti. Habere konu bir öğretmendi. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir öğretmen.

Konya'nın Selçuklu ilçesindeki bir Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde görev yapan Felsefe öğretmeni "ya benim çok sapık duygularım var ya da şeytan onlara uğramıyor... Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size üflemiyorsa ya erkekliğiniz ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir..." mesajını Twitter hesabından paylaşmıştı.

Okuyunca insanın nutku tutuluyor adeta, toplumun ve insanlığın kabul etmeyeceği bu sözler karşısında.

Bir öğretmen bunları söyleyen. Gençleri yetiştirmek için eğitilmiş biri. Bir felsefeci. Nasıl bir felsefe öğretmeniyse artık, felsefeden çok öğrencilerin vücut hatları ile ilgileniyor. Demek ki bunu söyleyenin felsefe anlayışı alan değiştirmiş!

.....

Yakup üniversitede okumaktadır. O yıllarda tanıştığı ve sevdiği bir de kız arkadaşı vardır. Ve kız arkadaşının kardeşi ile de aynı okulda öğrencidir ve Yakup'un can dostudur.

Bir gün öğrenci olayları sırasında yanında bulunan kız arkadaşı vurulup hayatını kaybeder. Yakup yıkılmıştır. Can dostunun yüzüne nasıl bakacaktır.

Kız kardeşinin hayatını kaybetmesine Yakup'un sebep olduğunu düşünen Emre, Yakup'un pişmanlığına aldırmadan o acı içinde silahını çekip Yakup'a doğrultur.

Yakup sevdiğini kaybetmenin acısı ile zaten kendinde değildir. Yaşamına bu şekilde son verilmesini o da ister. Lakin Emre silahı Yakup'un sağ bacağına doğrultup iki el ateş eder. Ve çekip gider. Can dostunu öldürmeye kıyamamıştır.

Yakup uzun süren tedavi sonrasında sakat kalır. Ayağını sürümektedir artık. Yürümek ve merdiven çıkmak onun için çok zordur. Okulu da bırakır Yakup.

Aradan yıllar geçer. Yakup babadan kalma üç beş kuruşla bir lokanta açar. Dürüstlüğü, yoksula yardımı, insanlığı ile çevreden saygı duyulan, güvenilen birdir artık o.

Yıllar, aylar, günler birbirini kovalar.

Yakup evlenmemiştir. Kız arkadaşından sonra bir başkası ile evlenmeyi düşünmemiş, tek başına aldığı evde yaşamakta, lokantasında ki işleri iyi kötü takip etmektedir.

....

Evinin yanında uzun yıllar boş kalmış, bakımsız, yıkık dökük metruk bir ev vardır.

Bir gün akşam üzeri lokantadan eve dönerken metruk evde bir ışığın yandığını görür. Merak eder. Yanılıyor olmalıyım diye düşünür.

Ertesi gün işe erken gitmez. Öyle ya uzun yıllardır metruk olan eve birileri taşınmış, komşu olmuşlardır. Kimdir, kimlerdir diye merak edip öğrenmek ister.

Eve gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadını görünce adeta şok yaşar.

Çünkü kadın, yıllar önce kaybettiği Meryem'ine benzemektedir. Kaşları, gözleri ile adeta o dur. Yakup sararıp, sarsılır, vücudu -70 derece soğukta kalmış gibi zangırdar.

...

Kadın eve yeni taşındığını, yalnız yaşadığını, işe ihtiyacı olduğunu, evde yiyecek bir lokma ekmeğinin olmadığını söyler konuşma sırasında.

Yakup bir lokantası olduğunu söylemez. Çekinir. Sessizce uzaklaşır oradan. Uzaklaşırken "ihtiyacın olduğu zaman kapımı çekinmeden çal" der.

Aradan birkaç gün geçmiştir. Yakup yaşadığı benzerlik karşısında hala şaşkındır.

Kadın aramasına rağmen bir türlü iş bulamaz. Çaresizdir artık. Evde de yiyecek bir tek lokma bir şey yoktur. Elindeki üç beş kuruşta bitmiştir.

Ne yapacağını ne edeceğini düşünürken Yakup'un "ihtiyacın olduğunda kapımı çekinmeden çal" sözleri gelir.

…
Yakup o günlerde soğuk algınlığı ile mücadele etmekte, evinden lokantaya gidememektedir. Hastadır.

Kadın sabahın erken saatinden akşam saatlerine kadar Yakup'un evden çıkmasını bekler.

Lakin Yakup çıkmaz.

Kadın iyice meraklanır. "acaba bir şey mi oldu adama" diye düşünüp Yakup'un kapısını çalar. İçeriden ses soluk gelmez. Tam ayrılmaya karar vermişken kapıyı son bir defa çalar.

Kapı yavaşça açılır. Yakup sararmış yüzü ile kadını buyur eder.

Kadın "siz hastasınız" der.

Yakup "soğuk algınlığı geçer" der.

...

Kadın durumunu anlatır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok. İşte bulamadım der." Lokantanda benim yapacağım bir iş var mıdır demeye de çekinir.

Yakup kadının durumunun farkındadır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok.." dediğine göre açtır da.

Kadın ayrılacakken "gitme bana sıcak bir hasta çorbası yap. Mutfakta her şey var. Hem çay da demledim beraber içeriz " der.

Maksadı aç olan kadının karnını doyurmasıdır.

Kadın büyük bir mutlulukla içeri girer. Mutfakta sıcak bir çorba yapar. Hem kendisi de kaç gündür sudan başka bir şey içmemiş, yememiştir.

Karşılıklı çorbalarını içerler.

...

Yakup kadının iş istemek için geldiğini, ama söyleyemediğini anlar.

O söyleyemiyorsa ben lokantada çalışır mısın diye sorayım der.

"Lokantada yeni bir elemana ihtiyaç var. Temizlik yapabilecek, bulaşıkları yıkayacak birine. Sen iş bulamadıysan gel çalış istersen" der.

Kadın "bilmem ki yapabilir miyim" diye cevap verir.

Yakup "yaparsın. Yarın hemen gel işe başla"

Ve kadın ertesi gün lokantada işe başlar...

...

İki olay.

Birincisinin kadına bakışı ile ikincisinin bakışı ortadadır.

 NOT: 27 Aralık 2017 de yazdığım bir yazıyı arşivden tekrar yayınlıyorum

 

7 Nisan 2025 Pazartesi

UMUTLARI UÇURSA YARINA DOĞRU


Kadınlara yapılan şiddet hız kesmeden devam ediyor
Kaburgası kırılan,
Kurşunla vurulan,
Yüzü moraran kadınlar
Kerpiç evlerde,
Gecekondularda,
Apartmanlarda
Dört duvar arasında tutsak kadınlar.
Sabahın alacakaranlığında,
Hep soğuk sokaklar, soğuk binalar,
İlk kez bu denli üşüyorum ben.
Ve uykusuz gözleri, ağarırken tan
Kurtuluyor Ayşe en sinsi tuzaktan.
Bir adam nefret içinde, yüreği buz
Bir kış rüzgârı gibi acımasız.
Yorgun bir fırtına
Umutları uçursa yarına doğru
Bin yıllık korkuları yok etse yeniden.

18 Kasım 2024 Pazartesi

KARDA KIŞTA ÇALIŞAN


 Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.

Anadolu kadını hala benzer şekilde yaşamını devam ettiriyor.
Zorluklara eşi ile birlikte direniyor.
Çoluk çocuğunun geleceği için mücadele ediyor.
Kadını dört duvar arasına sokmaya çalışanlar mı haklı yoksa eşi ile birlikte tarlada, tapanda çalışan kadının davranışı mı doğru?


Kadının çalışma hayatına katılması, eğitim görmesi, toplumun ekonomik yönden gelişmesini sağlayacaktır.
Bakınız "Gazali" kadını nasıl değerlendiriyor: "Kadın evinde oturup yününü örmeli ve ev işleriyle meşgul olmalıdır. Yüksek yerlere çıkıp etrafı uzun boylu gözetmemeli, komşulara, gelen geçene bakmamalıdır...."
Karda kışta çalışan, tarlada tapanda çalışan kadınlar mı doğruyu yapıyor, yoksa Gazali mi doğruyu söylüyor?
Bunların yüzyıllarca kadına bakış açısı bu...
Bu zihniyet ile yan yana olmayı doğru bulmuyorum, onlar yoluna bizler yolumuza, bizler yolumuza Atatürk 'ün benimsediği kadın erkek eşitliği bağlamında devam edeceğiz, kadının dört duvar arasına sıkışıp kalması bizim düşüncemizle bağdaşmaz, bizler Anadolu'da evinin her türlü işini eşi ve çocukları ile birlikte yapanların doğru davrandığı düşüncesindeyiz..
Bizim kadına bakış açımız her daim kadının bilgisi , yaptığı işe olan inancı , çalışkanlığı , vicdanı, merhameti ve sevgisi bağlamındadır.


7 Mart 2024 Perşembe

RUHUNDA HANGİ FIRTINALAR ESİYOR KİMBİLİR !


 

Umutsuzluğun en koyusunu, boşvermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…

Törenin ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere  direnememenin, mücadele edememenin mesajını görüyoruz haberi okuduğumuzda…

Son yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve şiddetin hangi boyutlara ulaştığınıda…

Şiddete maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinede….

Yok edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlarada…

21.Yüzyıla yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at gözlüğü” ile bakanlarada…

Gazetelerde bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat vurabilir…”

Sessizce olan bitene razı olma iç güdüsü…

Buram buram  dram saklayan kardelenler…

Baharda henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça girişimler…

Dayaklar, gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…

Yaşam henüz nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…

Evine dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş, çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu haykırışı içine akıtarak…

Ve gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…

Şiddetin getirdiği sonuç bu işte…

Koca dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…

Kadına yapılan şiddetin en amansızı…

Yaşamın kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…

Öfke ve kin…

Vurmak ve kırmak…

Yok saymak…

Özgürlükten ve sevgiden yoksun…

Demokrasi ve insan haklarından yoksun…

Bilim, hak, hukuktan yoksun..

Çağın insanî değerlerinden yoksun..

Eşitliğin anlamını bilmeyen…

İnsanın yüreği sıkışır…

Gözyaşları içine akar…

Hüzün ve kahır çaresizliğe dönüşür…

Eğitimsizliğe, berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir..

Şiddet olağanlaşır ve bazan şiddetin varlığı  kendisini “aile meclisi” kararı ile gösterir…

Kadınlar yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri dinlerler…

Tahta beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…

Yeri gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda  ahkâm keseriz ve nutuk atarız…

İş uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi”  göstermeyiz...

Ne ki kadın sözkonusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…

Kapitalist düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…

Çağdaş toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…

Kadını “dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün müdür…

Yoksa kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir..

Bilinmelidir ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...

İnsan hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri vermeliyiz.

Ama ona şiddet uygulayarak değil…

Yarın “8 mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…

Kadınların hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…

  

25 Ağustos 2022 Perşembe

KADINLARA KARŞI YAPILAN ŞİDDETE SON VERMELİYİZ


 

Kadınlara karşı yapılan saldırılar dur durak bilmiyor. Gazete manşetlerinde, internet haberlerinde üzülerek, şaşkınlıkla okuyoruz.

Kadim Anadolu topraklarını yaşayanlar bunu hak etmiyor.

Bugün gazetede yer alan bir haber dikkatimi çekti.

"Şırnak'ın İdil ilçesinde, 40 yaşındaki Hasan Karaslan, eşini ve üç kızını pompalı tüfekle öldürdü. Daha sonra polise giderek teslim oldu.

Gece evde uyuyan eşi ile 17, 16 ve 13 yaşlarındaki kızlarını vurarak öldürdü. Evinin bahçesinde uyuyan küçük yaştaki iki çocuğunu öldürmek için bahçeye yöneldiğinde silah seslerini duyan komşularının geldiğini görünce bundan vazgeçti."

Haberin kısa özeti böyle.

Kadınlara yönelik saldırılar ne ilk ne de son.

"Aslıhan Alkılıç, Elazığ'da 2020 yılında boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından öldürüldü.

Sema Kılıç 19 yıl evli kaldığı eşinden boşanmak istedi ancak eşi  tarafından bir parkta bıçak darbeleriyle öldürüldü.

Berivan Altürk boşandığı eşi tarafından öldürüldü."

Yıllardan beri bu haberleri okuyoruz.

Lakin, doğru ile yanlışın karıştığı yerde kadınlara yönelik şiddetin, göz morartıp, kaburga kırmaların değişeceğini sanmıyorum.

Bunu yapanların anlayacağı tek dil alacakları cezadır.

Lakin yeterli ve caydırıcı cezanın uygulanmaması bunların cesaretini artırıyor. Kadına şiddet olayları ne ilk ne de sondur, cehaletin tavan yaptığı bir ülkede cahilden ne beklersin ki,

çocuk gelinler gerçeği,

aile meclisi kararları,

kadının sırtında sopayı,

karnında sıpayı eksik etmeyeceksin zırva anlayışı,

kadının giyim kuşamına karışılması,

dört duvar arasına sıkışıp kalmasının istenmesi,

ve daha benzeri onlarca yanlış anlayışı bertaraf etmedikçe ne yazık ki

"kadına şiddet" haberlerini duymaya devam edeceğiz.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı ve avukat Müjde Tozbey, "Yasalarımız neden uygulanmıyor? Kadınlar neden bu kadar yalnız? Bu soruların hepsinin cevabı ise kadına yönelik şiddetin politik olmasından kaynaklanmaktadır" dedi. Tozbey, şöyle konuştu: "Ülkemizde 20 yıl önce de kadınlar öldürülüyordu. Ancak 2002 yılında 66 kadın öldürüldü. 2021 yılında 339 kadın öldürüldü...kadını daha da yalnızlaştırıp yoksullaştırarak, kadının sokağa çıkmasını, iş aramasını, boşanma hakkını, şiddete karşı çıkmasını, isyan etmesini engellemektedir..."

Özgürlüğü kendine has sanan müptezeller siz bir kenarda durun.

Kimsenin yaşamına, giyimine kuşamına, Yediğine içtiğine karışmayın. Kendinize benzetmeye çalışmayın.

Bir toplum yetiştirdiği nesil kadar güçlü,

Koruduğu değer kadar zengindir.

O nedenle öncelikle dürüst olmalıyız, adaletli olmalıyız. Demokrasi ve insan haklarına inanmalıyız.

Muhtaca, yoksula, kadınlarımıza sahip çıkmalıyız.

Bu bağlamda yorulmadan yolumuza devam etmeliyiz.

Çünkü öncelikle yaşam kulvarında huzura ihtiyacımız var.

9 Mart 2022 Çarşamba

GEÇMİŞE YOLCULUK

Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre.  Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur. 

Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum. 

Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.

Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı. 

Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre. 

Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.

Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.

Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.

Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.

Bir gün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti. 

Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu.  Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.

Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik. 

Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan. 

Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum,  tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”. İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.

Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.

Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.

Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler 'in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler 'in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.

Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.

Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.

Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.

Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor. 

Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.

17 Ocak 2020 Cuma

A MİLLİ BAYAN VOLEYBOL TAKIMININ BAŞARISI


Türkiye A Milli Bayan Voleybol Takımı, Almanya'yı yenerek Tokyo'da yapılacak olimpiyatlara katılma hakkını elde etti. Bu başarı milli gururumuzdur. Voleybolcu gençlerimizi kutlarım.

Lakin, genç kızlarımızın bu başarısından sonra Düzce Kaynaşlı belediye başkanı sosyal medyada şu paylaşımda bulunmuştu. "Allahu Teala'nın 'örtünün vücut hatlarınız belli olmasın' emrine karşı çıkarak, açılıp saçılacaksın, kendini teşhir edeceksin sonra da 'Tokyo'ya gidiyoruz' diye sevineceksin. Dünya şampiyonu olsan ne yazar..."

Bayan Voleybol takımı, Voleybol Federasyonunun belirlediği ve uluslararası müsabakalarda belirlenen kurallar çerçevesinde maçlara çıkmaktadır. Bir kere bunun bilincinde olmak lazım. Hangi Ortadoğu ülkesinde uluslararası kabul gören modern giysilerle müsabakalara çıkan bayan voleybol takımı var?
Bunu kadını dört duvar arasına sıkıştırıp sadece çocuk yetiştirmeleri gerektiğini düşünenlerin anlamasını beklemek zaten zordur.
O kızlarımız çağdaşlığın ve uygarlığın başarısını ortaya koydular. Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde kadın erkek eşitliği vardır. Kadınlarımızı giyimlerinden dolayı öteleme anlayışı doğru bir yaklaşım değildir. Ne yani, maçlara şalvarla mı çıksınlar.
Bu ülkede her alanda gençlerimizin başarısının devamı için hep birlikte yapacağımız bir sürü iş varken bu yaklaşım haksızlıktır.
Bir olaya bakış açısını değiştirip, hayattaki tıkanıklıkları aşmak tek çaredir.
İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde beliren acı bir tebessümle " bu kadar da olmaz" diye düşünüyor. Gel gör ki, anlayışsızlığın tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmeli.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine, kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Suni gündemlerin etkisinden uzak durup, insanlarımızın ve gençlerimizin başarısından mutluluk duyup, onların tekrarlanacak başarılarına odaklanmalıyız.