O bir kadın,
13 Haziran 2026 Cumartesi
KUMSALDA
O bir kadın,
19 Kasım 2025 Çarşamba
ANADOLU KADINI
Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
6 Ekim 2025 Pazartesi
EL BEBEK GÜL BEBEK YETİŞTİR
"Boşanmak yerine birden fazla kadınla evlenin " dedi ya bir kendini bilmez...
19 Nisan 2025 Cumartesi
İNSAN OLMAK
Kaç gündür üzerimde bir kırgınlık var. Soğuk
algınlığıdır herhalde. Geçer nasılsa. Her gün birkaç internet sitesinde
haberlere bakarım. Bakalım bugün neler olmuş diye. Haberlerin çoğu can sıkıcıdır. İnsanların
birbirlerine karşı yaptıklarını haberlerde, TV programlarında gördükçe insan
insanlığından utanıyor.
Önceki gün bir haber dikkatimi çekti. Bir an
duraksadım. Okuduklarım doğru mu yanlış mı diye gözlerimi kapatıp tekrar açtım.
Acaba kırgınlığım mıydı beni yanıltan. Hayır maalesef okuduklarım gerçekti. Habere
konu bir öğretmendi. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir öğretmen.
Konya'nın Selçuklu ilçesindeki bir Kız Anadolu İmam
Hatip Lisesi'nde görev yapan Felsefe öğretmeni "ya benim çok sapık duygularım var ya da şeytan onlara
uğramıyor... Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size
üflemiyorsa ya erkekliğiniz ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir..." mesajını
Twitter hesabından paylaşmıştı.
Okuyunca insanın nutku tutuluyor adeta, toplumun ve
insanlığın kabul etmeyeceği bu sözler karşısında.
Bir öğretmen bunları söyleyen. Gençleri yetiştirmek
için eğitilmiş biri. Bir felsefeci. Nasıl bir felsefe öğretmeniyse artık,
felsefeden çok öğrencilerin vücut hatları ile ilgileniyor. Demek ki bunu
söyleyenin felsefe anlayışı alan değiştirmiş!
.....
Yakup üniversitede okumaktadır. O yıllarda tanıştığı
ve sevdiği bir de kız arkadaşı vardır. Ve kız arkadaşının kardeşi ile de aynı
okulda öğrencidir ve Yakup'un can dostudur.
Bir gün öğrenci olayları sırasında yanında bulunan
kız arkadaşı vurulup hayatını kaybeder. Yakup yıkılmıştır. Can dostunun yüzüne
nasıl bakacaktır.
Kız kardeşinin hayatını kaybetmesine Yakup'un sebep
olduğunu düşünen Emre, Yakup'un pişmanlığına aldırmadan o acı içinde silahını
çekip Yakup'a doğrultur.
Yakup sevdiğini kaybetmenin acısı ile zaten kendinde
değildir. Yaşamına bu şekilde son verilmesini o da ister. Lakin Emre silahı
Yakup'un sağ bacağına doğrultup iki el ateş eder. Ve çekip gider. Can dostunu
öldürmeye kıyamamıştır.
Yakup uzun süren tedavi sonrasında sakat kalır.
Ayağını sürümektedir artık. Yürümek ve merdiven çıkmak onun için çok zordur.
Okulu da bırakır Yakup.
Aradan yıllar geçer. Yakup babadan kalma üç beş
kuruşla bir lokanta açar. Dürüstlüğü, yoksula yardımı, insanlığı ile çevreden
saygı duyulan, güvenilen birdir artık o.
Yıllar, aylar, günler birbirini kovalar.
Yakup evlenmemiştir. Kız arkadaşından sonra bir
başkası ile evlenmeyi düşünmemiş, tek başına aldığı evde yaşamakta,
lokantasında ki işleri iyi kötü takip etmektedir.
....
Evinin yanında uzun yıllar boş kalmış, bakımsız,
yıkık dökük metruk bir ev vardır.
Bir gün akşam üzeri lokantadan eve dönerken metruk evde
bir ışığın yandığını görür. Merak eder. Yanılıyor olmalıyım diye düşünür.
Ertesi gün işe erken gitmez. Öyle ya uzun yıllardır
metruk olan eve birileri taşınmış, komşu olmuşlardır. Kimdir, kimlerdir diye
merak edip öğrenmek ister.
Eve gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadını görünce
adeta şok yaşar.
Çünkü kadın, yıllar önce kaybettiği Meryem'ine
benzemektedir. Kaşları, gözleri ile adeta o dur. Yakup sararıp, sarsılır,
vücudu -70 derece soğukta kalmış gibi zangırdar.
...
Kadın eve yeni taşındığını, yalnız yaşadığını, işe
ihtiyacı olduğunu, evde yiyecek bir lokma ekmeğinin olmadığını söyler konuşma
sırasında.
Yakup bir lokantası olduğunu söylemez. Çekinir.
Sessizce uzaklaşır oradan. Uzaklaşırken "ihtiyacın
olduğu zaman kapımı çekinmeden çal" der.
Aradan birkaç gün geçmiştir. Yakup yaşadığı
benzerlik karşısında hala şaşkındır.
Kadın aramasına rağmen bir türlü iş bulamaz.
Çaresizdir artık. Evde de yiyecek bir tek lokma bir şey yoktur. Elindeki üç beş
kuruşta bitmiştir.
Ne yapacağını ne edeceğini düşünürken Yakup'un "ihtiyacın olduğunda kapımı çekinmeden
çal" sözleri gelir.
…
Yakup o günlerde soğuk algınlığı ile mücadele etmekte, evinden lokantaya
gidememektedir. Hastadır.
Kadın sabahın erken saatinden akşam saatlerine kadar
Yakup'un evden çıkmasını bekler.
Lakin Yakup çıkmaz.
Kadın iyice meraklanır. "acaba bir şey mi oldu adama" diye düşünüp Yakup'un
kapısını çalar. İçeriden ses soluk gelmez. Tam ayrılmaya karar vermişken kapıyı
son bir defa çalar.
Kapı yavaşça açılır. Yakup sararmış yüzü ile kadını
buyur eder.
Kadın "siz
hastasınız" der.
Yakup "soğuk
algınlığı geçer" der.
...
Kadın durumunu anlatır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok. İşte bulamadım der."
Lokantanda benim yapacağım bir iş var mıdır demeye de çekinir.
Yakup kadının durumunun farkındadır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey
yok.." dediğine göre açtır da.
Kadın ayrılacakken "gitme bana sıcak bir hasta çorbası yap. Mutfakta her şey var. Hem
çay da demledim beraber içeriz " der.
Maksadı aç olan kadının karnını doyurmasıdır.
Kadın büyük bir mutlulukla içeri girer. Mutfakta
sıcak bir çorba yapar. Hem kendisi de kaç gündür sudan başka bir şey içmemiş,
yememiştir.
Karşılıklı çorbalarını içerler.
...
Yakup kadının iş istemek için geldiğini, ama
söyleyemediğini anlar.
O söyleyemiyorsa ben lokantada çalışır mısın diye
sorayım der.
"Lokantada
yeni bir elemana ihtiyaç var. Temizlik yapabilecek, bulaşıkları yıkayacak
birine. Sen iş bulamadıysan gel çalış istersen"
der.
Kadın "bilmem
ki yapabilir miyim" diye cevap verir.
Yakup "yaparsın.
Yarın hemen gel işe başla"
Ve kadın ertesi gün lokantada işe başlar...
...
İki olay.
Birincisinin kadına bakışı ile ikincisinin bakışı
ortadadır.
7 Nisan 2025 Pazartesi
UMUTLARI UÇURSA YARINA DOĞRU
18 Kasım 2024 Pazartesi
KARDA KIŞTA ÇALIŞAN
Bizler Anadolu kadınını fotoğraftaki resimlerde olduğu gibi tanıdık.
7 Mart 2024 Perşembe
RUHUNDA HANGİ FIRTINALAR ESİYOR KİMBİLİR !
Umutsuzluğun
en koyusunu, boşvermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…
Törenin
ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları
içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere direnememenin, mücadele edememenin mesajını
görüyoruz haberi okuduğumuzda…
Son
yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve
şiddetin hangi boyutlara ulaştığınıda…
Şiddete
maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinede….
Yok
edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlarada…
21.Yüzyıla
yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at
gözlüğü” ile bakanlarada…
Gazetelerde
bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik
oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile
olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından
şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora
gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat
vurabilir…”
Sessizce
olan bitene razı olma iç güdüsü…
Buram buram dram saklayan kardelenler…
Baharda
henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça
girişimler…
Dayaklar,
gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…
Yaşam henüz
nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…
Evine
dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki
de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş,
çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu
haykırışı içine akıtarak…
Ve gazetelerin
üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…
Şiddetin
getirdiği sonuç bu işte…
Koca
dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…
Kadına
yapılan şiddetin en amansızı…
Yaşamın
kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden
yaşamlar…
Öfke
ve kin…
Vurmak
ve kırmak…
Yok
saymak…
Özgürlükten
ve sevgiden yoksun…
Demokrasi
ve insan haklarından yoksun…
Bilim,
hak, hukuktan yoksun..
Çağın
insanî değerlerinden yoksun..
Eşitliğin
anlamını bilmeyen…
İnsanın
yüreği sıkışır…
Gözyaşları
içine akar…
Hüzün
ve kahır çaresizliğe dönüşür…
Eğitimsizliğe,
berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir..
Şiddet
olağanlaşır ve bazan şiddetin varlığı
kendisini “aile meclisi” kararı ile gösterir…
Kadınlar
yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri
dinlerler…
Tahta
beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren
analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…
Yeri
gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda
ahkâm keseriz ve nutuk atarız…
İş
uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi”
göstermeyiz...
Ne
ki kadın sözkonusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…
Kapitalist
düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının
tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda
toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…
Çağdaş
toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu
anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…
Kadını
“dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül
göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün
müdür…
Yoksa
kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir..
Bilinmelidir
ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada
rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz
herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan
kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...
İnsan
hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri
vermeliyiz.
Ama
ona şiddet uygulayarak değil…
Yarın
“8 mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…
Kadınların
hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…
25 Ağustos 2022 Perşembe
KADINLARA KARŞI YAPILAN ŞİDDETE SON VERMELİYİZ
Kadınlara karşı yapılan saldırılar dur durak bilmiyor.
Gazete manşetlerinde, internet haberlerinde üzülerek, şaşkınlıkla okuyoruz.
Kadim Anadolu
topraklarını yaşayanlar bunu hak etmiyor.
Bugün gazetede yer alan
bir haber dikkatimi çekti.
"Şırnak'ın İdil
ilçesinde, 40 yaşındaki Hasan Karaslan, eşini ve üç kızını pompalı tüfekle
öldürdü. Daha sonra polise giderek teslim oldu.
Gece evde uyuyan eşi
ile 17, 16 ve 13 yaşlarındaki kızlarını vurarak öldürdü. Evinin bahçesinde
uyuyan küçük yaştaki iki çocuğunu öldürmek için bahçeye yöneldiğinde silah
seslerini duyan komşularının geldiğini görünce bundan vazgeçti."
Haberin kısa özeti
böyle.
Kadınlara yönelik
saldırılar ne ilk ne de son.
"Aslıhan
Alkılıç, Elazığ'da 2020 yılında boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından
öldürüldü.
Sema Kılıç 19 yıl evli
kaldığı eşinden boşanmak istedi ancak eşi
tarafından bir parkta bıçak darbeleriyle öldürüldü.
Berivan Altürk
boşandığı eşi tarafından öldürüldü."
Yıllardan beri bu
haberleri okuyoruz.
Lakin, doğru
ile yanlışın karıştığı yerde kadınlara yönelik şiddetin, göz morartıp,
kaburga kırmaların değişeceğini sanmıyorum.
Bunu yapanların
anlayacağı tek dil alacakları cezadır.
Lakin yeterli ve
caydırıcı cezanın uygulanmaması bunların cesaretini artırıyor. Kadına şiddet
olayları ne ilk ne de sondur, cehaletin tavan yaptığı bir
ülkede cahilden ne beklersin ki,
çocuk gelinler gerçeği,
aile meclisi kararları,
kadının sırtında sopayı,
karnında sıpayı eksik
etmeyeceksin zırva anlayışı,
kadının giyim kuşamına
karışılması,
dört duvar arasına sıkışıp
kalmasının istenmesi,
ve daha benzeri onlarca
yanlış anlayışı bertaraf etmedikçe ne yazık ki
"kadına şiddet"
haberlerini duymaya devam edeceğiz.
Önce Çocuklar ve
Kadınlar Derneği Başkanı ve avukat Müjde Tozbey, "Yasalarımız neden
uygulanmıyor? Kadınlar neden bu kadar yalnız? Bu soruların hepsinin cevabı ise
kadına yönelik şiddetin politik olmasından kaynaklanmaktadır"
dedi. Tozbey, şöyle konuştu: "Ülkemizde 20 yıl önce de kadınlar
öldürülüyordu. Ancak 2002 yılında 66 kadın öldürüldü. 2021 yılında 339 kadın
öldürüldü...kadını daha da yalnızlaştırıp yoksullaştırarak, kadının sokağa
çıkmasını, iş aramasını, boşanma hakkını, şiddete karşı çıkmasını, isyan
etmesini engellemektedir..."
Özgürlüğü kendine has
sanan müptezeller siz bir kenarda durun.
Kimsenin yaşamına,
giyimine kuşamına, Yediğine içtiğine karışmayın. Kendinize benzetmeye
çalışmayın.
Bir toplum
yetiştirdiği nesil kadar güçlü,
Koruduğu değer kadar
zengindir.
O nedenle öncelikle dürüst olmalıyız, adaletli olmalıyız.
Demokrasi ve insan haklarına inanmalıyız.
Muhtaca, yoksula, kadınlarımıza sahip çıkmalıyız.
Bu bağlamda yorulmadan
yolumuza devam etmeliyiz.
Çünkü öncelikle yaşam kulvarında huzura ihtiyacımız var.
9 Mart 2022 Çarşamba
GEÇMİŞE YOLCULUK
Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre. Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşranın kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur.
Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum.
Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.
Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin bir kaç ay kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı.
Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre.
Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.
Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.
Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.
Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.
Bir gün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti.
Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu. Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.
Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik.
Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan.
Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum, tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”. İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.
Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, berdel, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.
Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.
Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler 'in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler 'in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.
Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.
Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor.
Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.








