5 Ağustos 2026 Çarşamba

BABA VE EVLAT


 Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu.

Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.
İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken bunu anlayamaz.
Baba Olmak Böyle Bir Şey İşte .

ÖYLE BİR AN GELİR Kİ


 Hayat kolay değildir.

Vurduğu darbeler yetmiyormuş gibi,
Yıkıcı bir darbe daha vurmak için
üstüne üstüne gelir.
Karşına her an bir zorluk,
bir engel çıkar.
Geleceğe dair umudun kalmaz bazen.
Her zorluğa göğüs germek zorunda kalırsın.
Ustanın dediği gibi
"İşin kolayına kaçmadan"
yol haritasını belirleyip
mücadele etmek gerekir.
Öğretmenlik mesleğine başladığım ilk günden bu yana,
hem öğrencilerime
hem de çevremdeki insanlara
hayatın gerçeklerini dilim döndüğünce
anlatmaya çalıştım.
Anlamayana,
doğru olanı anlatmak
kolay değildir
insanı yorar,
yıpratır,
öyle bir an gelir ki
sağlığını kaybedersin.
Ve gün geldi kaybettim de...
Bu bir hata ise eğer,
evet kabulümdür.
O zaman benim hatam
bu mecrada boş zaman kaybı oldu
der geçerim.
Kimilerine göre bu bir hata da olsa,
zirvede aman vermeyen fırtına gibi,
akan yazıların insanları oyaladığı
ortamda doğru
bildiklerimi söylediğime inanıyorum.
Lakin,
ifade özgürlüğü ile
işkembeden sallamak arasında
farkın olmadığını anladığım
bu dünyanın
yabancısıyım.
Evet ben eskide kaldım.
Memnunum.

YAŞAMIN ZORLUĞU

Ana caddede sağlı sollu kafelerin, yeme içme yerlerinin, marketlerin yer aldığı, günün her saatinde kalabalığın, cadde boyunca birbirinin peşi sıra dizilmiş arabaların eksik olmadığı yerde eve doğru yürürken az ilerde bulunan çöp konteynırını karıştıran, 55-60 yaşlarında, üzerindeki giysileri eskide olsa, temiz giyimli, güneşten kavrulmuş yüzünde yılların acımasız çizgileri olan bir kadın...
Köşklerde kasırlarda oturanlar, kışın villalarında yazın gözde tatil merkezlerinde, gölgeliklerin altına uzattıkları şezlonglarında günün tadını çıkaranların yaşamları ile fakir Anadolu insanının yaşamı arasındaki devasa uçuruma ne demeli.
Bağladığı eşarp ile bir yandan yüzünü saklamaya çalışıyor diğer yandan ise o konteynırdan aldıklarını elindeki poşete dolduruyordu...
Bir an duraksadım.
Gördüklerim gerçek mi değil mi diye gözlerimi açıp kapattım.
Hayır, maalesef gördüklerim gerçekti.
Yıllarca Anadolu’nun en ücra köylerinde görev yaptım.
İnsanların yaşam şartlarının zorluğuna tanık oldum. Ekmeğini taştan çıkarmaya çalışanlara tanık oldum. Ancak, böylesine beni şaşırtan bir durumla ilk defa karşılaşıyordum. Üzülmemek kahrolmamak elde değildi...
Diyeceksiniz ki maalesef yaşam bu. Maalesef yaşam acımasız. Maalesef insanlarımız zor durumda. Maalesef işsiz, güçsüz kahvehane köşelerinde zaman öldürüyorlar. Köyüne dönecek gücü yok, olanın ise toprağını işleyecek durumu yok.
Tarih sahnesine yurt arayan, küçük göçebe bir topluluk olarak çıkan, kısa zamanda yaşadıkları coğrafyada etkili imparatorluklar ve devletler kuran, uzantıları günümüze gelen etkili, güzel, ölçülü uygarlıklar oluşturan; mirasçılarının Orta Asya bozkırlarında, İran’da, Afganistan’da, Çin’de, Rusya’da, Kazakistan’da, Suriye’de, Irak’ta, fakat asıl mirasçılarının Anadolu topraklarını “Ana” bilerek yaşadığı bu insanların günümüzde geldikleri nokta düşündürücü değil mi?

 

27 Temmuz 2026 Pazartesi

YAŞAM


 Yaşam ne gariptir

Yıllar geçer aradan yaşadığını sanırsın
Peşini bırakmayan bir şarkıdır o
O şarkıda ölüm de vardır acı da
Hüzün ve yalnızlık baş tacıdır yaşamın bazen İstesen de kurtulamazsın ondan
Tutku vazgeçilmezidir yaşamın
Bazan iyot kokan denizdir o
Bazan yosun kokan kaya
Bazen gürültü ile boşluğa düşen bir şelale
Güneş ise vazgeçilmezidir
(H.Güzel)

25 Temmuz 2026 Cumartesi

KAÇ MEVSİM SÜRECEK


 

Eller çatlamış, nasırlaşmış eller

kimi zaman yorgun, kimi zaman dinç

kimi zaman irice, narin

bilinmez duygular akıyor

gözler yorgun, gözler uykusuz.

 

Uykusuz gecelerde

nefessiz mevsimlerde

kan revan yürekler, direniyor koca beden

direniyor acılara.

 

Ne zulüm bitiyor

ne de umut

toprak kadar anaç bir beden

toprak kadar bereket fışkıran

ve bedenin üzerinde zulüm.

 

Zulmün ardı arkası kesilmez

kaç mevsim sürecek bilinmez.

H.Güzel / 05.07.2013

24 Temmuz 2026 Cuma

DOĞA SEVGİSİ


 Yüreğini sevdim senin,

Gözlerini.
Irmak olup akışını.
Denizi sevdim güneşi,
Özgürlüğün en güzelini.
Tükenen ışığı bulutlarda
Mor çiçeği dağlarda.
Bilesin.
Bir özleyiş amansız tüm rüyalarda.
H.Güzel/24.07.2012

19 Temmuz 2026 Pazar

HER İNSAN AYRI BİR EVRENDİR


 Yeryüzünde yaşam alanı bulan canlılar arasında en hassas olanı insanoğludur.

İnsanoğlu yerine göre ne kadar aciz, ne kadar çaresiz, ne kadar muhtaçtır.
Yerine göre ise anlaşılması güç biri olarak karşımıza çıkar.
Aslında her insan ayrı bir evrendir.
Her insanın huyu, alışkanlıkları, becerileri, davranışları, kararları, istekleri ve seçimleri kendine özgüdür.
Bu özelliklerin oluşmasında kuşkusuz ailenin, yaşadığı çevrenin, arkadaş gurubunun ve aldığı eğitimin payı vardır.
Yani biri diğerine benzemez.
İçgüdüleri ağır basar ve herkesin içgüdüsü, çevreyi, çevrede olan bitenleri algılaması farklıdır.
Lakin içgüdülerimizi doğru olana yönlendirmemiz, bencilliklerimize ket vurmamız, insanca özlemlere, eylemlere dönüştürmemiz gerekir.

17 Temmuz 2026 Cuma

GEÇMİŞE GÖRE



Üçkağıtçıya
yalancıya
ahlaksıza
hırsıza
arsıza velhasılkelam kendisini herdaim haklı, başkasını haksız görene karşı yaşam zor
mücadele gerektirir.
Bir realpolitik var.
Dünden bugüne değişmeyen gerçekler
belli tezatlar var.
Bu tezatları düzeltmek kolay değil.
Neyi nasıl düzeleteceksin
olumsuzluklar bertaraf edilmedikçe düzelmez.
Gerçekleri görmek için günümüz dünyasında artık Webb teleskopu gerekiyor.
Kendisini koşulların üzerinde gören kibre başvurmaktan çekinmiyor.
Algılaması ve kafası böyle çalışıyor çünkü.
Hatalar ile yüzleşmek diye bir düşünce yok.
Bize düşen
geçmişten bugüne akan kesitte
dürüst insanlarla
ve ne yazık ki artık yanımızda olmayan sevdiklerimizin anılarıyla vakit geçirmek kalıyor.
Zamanı anlamsızlaştıran
yaşamın döngüsünü yok edip
öğüten günlerin ağır gölgesinde katmanları belli radikal yabancılık içinde zaman geçirmek.
Diğer yandan,
Günümüzde meydana gelen
insanları olumsuz etkiliyen
sokağa dahi çıkmaktan bezdiren
çıkarcı
rantçı
üçkağıtçı
kibirli
cahilce
meydana gelen olay ve yaklaşımların olması geçmişin anılmasına ve özlenmesine neden olduğu gerçeğini unutmamak lazım.
Ne vefa kaldı ne saygı.
Bencillik almış yürümüş.
İnternet sitelerine
Gazete manşetlerine düşen günlük haber akışı zaten durumu açıklıyor.
Apartman katlarında birbirini tanımadan yaşayan
Birbirinin acısına ve sevincine ortak olmayan bir toplum haline geldik.
Bu ortamda neyin vefası ve saygısını bekleyeceksin ki.
Geçmişe baktığımızda
Belki de bizim kuşak insan ilişkilerinde daha bir özenliydi.
Birbirimizi kırmamak
incitmemek için nasıl da dikkat eder
özen gösterirdik.
Geçmişe göre bugüne uyum sağlamak bu bağlamda çok zor.

 

11 Temmuz 2026 Cumartesi

ELİF ANA


 Fakir Baykurt, ülkemizin yetiştirdiği değerli bir öğretmen ve edebiyatçıdır. Saygı ile anıyorum.

Baykurt gençlik yıllarında canı çay ister.

Evde yoktur.

Anası Elif anaya çay içmek istediğini söyler. Anası Fakir'in elinden tutup kahveye götürür.

Kahveciden bir bardak çay getirmesini ister.

Çay gelir.

Fakir çayın nasıl içileceğini bilmediğinden sıcak çaydan kocaman bir yudum alır.

Ağzı yanan Fakir bardağı yere atar.

Elif ana ikinci bir çay ister.

Fakir ise anasının kendisine tokat atacağını düşünmüştür.

Elif ana tokat atmaz.

Fakir bu kez çayı üfleyerek içer.

Anasına neden tokat atmadığını sorarsa da cevap alamaz.

Aradan yıllar geçer.

Fakir artık öğretmendir.

Bir gün anası dersine girip dinler.

Fakir dersini dinleyen anasına sorar.

Öğretmenliğimi nasıl buldun diye.

Elif ana eh işte diye cevap verir.

Ve ekler.

Hatırlıyor musun yıllar önce ilk çayı nasıl yere döktüğünü, o gün sana neden tokat atmadığı mı sorduğunu da.

Fakir susar.

Elif ana konuşur.

Eğer ben o gün sana tokat atsaydım içindeki aslan ölürdü.

Sen de çocuklara tokat atıp içlerindeki aslanı öldürme...

Şimdi düşünüyorum da gerçek öğretmenler o Elif analardır.

Çünkü gerçek öğretmenleri yetiştirenler de onlardır

9 Temmuz 2026 Perşembe

SONUÇTA



 

Boşuna dememişler cahilden korkacaksın, uzak duracaksın, söylediklerini dikkate almayacaksın diye. Cahilin tek yaptığı şey hakarettir, her şeyi kendisinin doğru bildiğini zanneder, odunumda odunum der de bildiğinden şaşmaz. Sosyal medyada diğerlerinin yorumları gözüme çarpıyor bazen . Dur bakalım bu ne yazmış düşüncesi ile okuyorum. İpe sapa gelmez hakaret dolu içi boş sözlerden başka bir şey yok yazılanlarda. Sonuçta "nato kafa nato mermer".