13 Ağustos 2026 Perşembe

KISA BİR ANIN ÖZETİ


 Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için.

Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından.
O sabah kalkmadı bir türlü.
Belki de kalkamadı.
Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı.
O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu.
Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi.
Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu.
Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı.
Bir süre sonra ağır ağır kalktı.
İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi.
İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle.
Oysaki Ağustos güneşinin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı.
Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu.
Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu.
Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti.
Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı.
Bilgisayarı açtı.
Kısa bir not yazdı.
Yüreği yağmur yüklü idi.
Yüzü solgundu, titremesi artmıştı.
Geri döndü.
Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.

YARALI YÜREĞİM


 Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki

sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.
Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.
Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.
Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul

10 Ağustos 2026 Pazartesi

İSTANBULDA YAŞAM

Sabah ve akşamları işe gidişlerde ve iş çıkışlarında insan selinden oluşan bir ordu beklenmedik bir şekilde ana arterlere yayılıyor.
Her yer hınca hınç insan dolu.
Sükunet içinde yalnız kalacağınız bir yer bulmak çok zor.
Paranın geçim aracı olduğu bir dünyanın kurbanı olanlar, ikiyüzlü modernitenin kıskacında hastalıklı bir anlayışın tanıdığıdırlar artık.
Bir çok insan zamanlarını "serseri mayınlar" misali şehrin sokaklarını amaçsızca dolaşarak, çığırtkan sokak satıcılarının, simit ve piyango satıcılarının hareketlendirdiği meydanlarda ve parklarda geçiriyorlar.
Hoş artık parkların yerini üç tarafı açık cafeler almış durumda ya.
Kalabalığı kendine çeken kimi yerlerde, birbirine dolanmış gölgesine sığınılan ağaçların dallarına konmuş, gizemli kuşlar görünür bazen.
Martılar, kırlangıçlar denizin ritüelini anlatırlar çığlıklarıyla uzaklarda
İstanbul öyle kalabalık ki, evsizler parkları, köprü altlarını, seyyar satıcılar üst geçitleri ve caddeleri ele geçirmişler.
Sabahın serinliğinde yürüyüşe çıkanların karşısına, banklarda sabahlayanların varlığı çıkar. Semt pazarlarında pazarın dağılmasına yakın sebze meyve toplayanlar, çöpleri karıştıran kağıt toplayıcıları, yardım toplayanlar dikkati çeker.
Varoşlarda zor durumda varlığını sürdürmeye çalışanların yapacakları başka bir şey de yok.
Bir şekilde hayatta kalmak zorundalar.
Devasa kentin getirdiği sorunlar insanın insana saygısını yok etmiş.
Ve İstanbul'un sorunları devam ediyor.
Dramlar, acılar devam ediyor.
Sessiz bir çığlık sanki yaşananlar.

 

EN DOĞRU SEÇENEK

Ben ne diyorsam doğrudur seçeneği kabul edilecek doğru bir seçenek değildir.
Karşıdakinin söylediği yaşamın gerçeklerine ters de olsa, söylemine saygı duyarsın.
Yani ötelemeden, kırıp dökmeden.
Söylediklerini dinledikten sonra, doğru olanı ona anlatır, zihnine yerleştirmesine yardımcı olursun.
Bu her zaman gerçekleşmese de geri adım atmadan doğru olanı anlatmaya devam edersin.
Yine de anlamaz kendi düşüncesinde devam ederse o zihniyetten uzaklaşır yaklaşmazsın.
Sonunda da en doğru seçeneği bulursun.
Yaklaşmamak.

 

5 Ağustos 2026 Çarşamba

BABA VE EVLAT


 Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu.

Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.
İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken bunu anlayamaz.
Baba Olmak Böyle Bir Şey İşte .

ÖYLE BİR AN GELİR Kİ


 Hayat kolay değildir.

Vurduğu darbeler yetmiyormuş gibi,
Yıkıcı bir darbe daha vurmak için
üstüne üstüne gelir.
Karşına her an bir zorluk,
bir engel çıkar.
Geleceğe dair umudun kalmaz bazen.
Her zorluğa göğüs germek zorunda kalırsın.
Ustanın dediği gibi
"İşin kolayına kaçmadan"
yol haritasını belirleyip
mücadele etmek gerekir.
Öğretmenlik mesleğine başladığım ilk günden bu yana,
hem öğrencilerime
hem de çevremdeki insanlara
hayatın gerçeklerini dilim döndüğünce
anlatmaya çalıştım.
Anlamayana,
doğru olanı anlatmak
kolay değildir
insanı yorar,
yıpratır,
öyle bir an gelir ki
sağlığını kaybedersin.
Ve gün geldi kaybettim de...
Bu bir hata ise eğer,
evet kabulümdür.
O zaman benim hatam
bu mecrada boş zaman kaybı oldu
der geçerim.
Kimilerine göre bu bir hata da olsa,
zirvede aman vermeyen fırtına gibi,
akan yazıların insanları oyaladığı
ortamda doğru
bildiklerimi söylediğime inanıyorum.
Lakin,
ifade özgürlüğü ile
işkembeden sallamak arasında
farkın olmadığını anladığım
bu dünyanın
yabancısıyım.
Evet ben eskide kaldım.
Memnunum.

YAŞAMIN ZORLUĞU

Ana caddede sağlı sollu kafelerin, yeme içme yerlerinin, marketlerin yer aldığı, günün her saatinde kalabalığın, cadde boyunca birbirinin peşi sıra dizilmiş arabaların eksik olmadığı yerde eve doğru yürürken az ilerde bulunan çöp konteynırını karıştıran, 55-60 yaşlarında, üzerindeki giysileri eskide olsa, temiz giyimli, güneşten kavrulmuş yüzünde yılların acımasız çizgileri olan bir kadın...
Köşklerde kasırlarda oturanlar, kışın villalarında yazın gözde tatil merkezlerinde, gölgeliklerin altına uzattıkları şezlonglarında günün tadını çıkaranların yaşamları ile fakir Anadolu insanının yaşamı arasındaki devasa uçuruma ne demeli.
Bağladığı eşarp ile bir yandan yüzünü saklamaya çalışıyor diğer yandan ise o konteynırdan aldıklarını elindeki poşete dolduruyordu...
Bir an duraksadım.
Gördüklerim gerçek mi değil mi diye gözlerimi açıp kapattım.
Hayır, maalesef gördüklerim gerçekti.
Yıllarca Anadolu’nun en ücra köylerinde görev yaptım.
İnsanların yaşam şartlarının zorluğuna tanık oldum. Ekmeğini taştan çıkarmaya çalışanlara tanık oldum. Ancak, böylesine beni şaşırtan bir durumla ilk defa karşılaşıyordum. Üzülmemek kahrolmamak elde değildi...
Diyeceksiniz ki maalesef yaşam bu. Maalesef yaşam acımasız. Maalesef insanlarımız zor durumda. Maalesef işsiz, güçsüz kahvehane köşelerinde zaman öldürüyorlar. Köyüne dönecek gücü yok, olanın ise toprağını işleyecek durumu yok.
Tarih sahnesine yurt arayan, küçük göçebe bir topluluk olarak çıkan, kısa zamanda yaşadıkları coğrafyada etkili imparatorluklar ve devletler kuran, uzantıları günümüze gelen etkili, güzel, ölçülü uygarlıklar oluşturan; mirasçılarının Orta Asya bozkırlarında, İran’da, Afganistan’da, Çin’de, Rusya’da, Kazakistan’da, Suriye’de, Irak’ta, fakat asıl mirasçılarının Anadolu topraklarını “Ana” bilerek yaşadığı bu insanların günümüzde geldikleri nokta düşündürücü değil mi?

 

27 Temmuz 2026 Pazartesi

YAŞAM


 Yaşam ne gariptir

Yıllar geçer aradan yaşadığını sanırsın
Peşini bırakmayan bir şarkıdır o
O şarkıda ölüm de vardır acı da
Hüzün ve yalnızlık baş tacıdır yaşamın bazen İstesen de kurtulamazsın ondan
Tutku vazgeçilmezidir yaşamın
Bazan iyot kokan denizdir o
Bazan yosun kokan kaya
Bazen gürültü ile boşluğa düşen bir şelale
Güneş ise vazgeçilmezidir
(H.Güzel)

25 Temmuz 2026 Cumartesi

KAÇ MEVSİM SÜRECEK


 

Eller çatlamış, nasırlaşmış eller

kimi zaman yorgun, kimi zaman dinç

kimi zaman irice, narin

bilinmez duygular akıyor

gözler yorgun, gözler uykusuz.

 

Uykusuz gecelerde

nefessiz mevsimlerde

kan revan yürekler, direniyor koca beden

direniyor acılara.

 

Ne zulüm bitiyor

ne de umut

toprak kadar anaç bir beden

toprak kadar bereket fışkıran

ve bedenin üzerinde zulüm.

 

Zulmün ardı arkası kesilmez

kaç mevsim sürecek bilinmez.

H.Güzel / 05.07.2013

24 Temmuz 2026 Cuma

DOĞA SEVGİSİ


 Yüreğini sevdim senin,

Gözlerini.
Irmak olup akışını.
Denizi sevdim güneşi,
Özgürlüğün en güzelini.
Tükenen ışığı bulutlarda
Mor çiçeği dağlarda.
Bilesin.
Bir özleyiş amansız tüm rüyalarda.
H.Güzel/24.07.2012