10 Şubat 2019 Pazar

UTANÇLARINDAN YAŞADIKLARINI KİMSEYE ANLATAMIYORLAR


Zamanın nasıl geçip gittiğinin ağır vurgusu altında;
Yazmak bir tutkudur, hem insanın hüznünü azaltır, hem de yalnızlığına ortak olur.Yaşananları normalleştirmenin, hüznü dağıtmanın yolu, tekrar güzel günlere geri dönmekten geçer.
Yazmak yalnızlıktır. İnsan kendi ile baş başa iken yazar. Kalabalık ve gürültülü ortamda yazmak olanaksızdır çünkü. Bu kuralı çoğu yazar bilir.
...
Yazacak o kadar çok şey var ki. Kısa  ama yoğun geçen o kadar çok insan öyküsü, yaşamı, acısı, sevinci, hüznü var ki. İnsan hangi birini yazacağına, hangi birine üzüleceğine şaşırıyor.
...
İnternet haber sitelerine yaz aylarında düşen bir haber dikkatimi çekmişti. İlgili haberi arşive almıştım. Tekrar gözüme çarptı. Kadınlara yönelik olumsuz ve dahası utanılacak yaklaşımlar haberleştirilmişti.
...
Haberin başlığı "utançlarından yaşadıklarını kimseye anlatamıyorlar" şeklindeydi.
Haberin kısa ayrıntısına gelince,
Afganistan'ın Cavazcan eyaletine bağlı Darzab bölgesi. ışid'in güçlü olduğu bölge.
Bölgede yaşanan olaylar nedeniyle kaçanların sayısı binleri bulurken, kadınlara karşı işlenen cinsel suçlar da ortaya çıkmaya başlıyor.
Fakat kadınların suçlanacakları endişesiyle kendilerine yapılanları anlatmaktan çekinmesi,ihlallerin boyutlarının tam olarak görülmesini engelliyor.
Bölgeden kaçan üç çocuk annesi Zarife, bölgedeki ışid liderinin köye gelerek, kocasının ona para vermeyi vaadettiğini öne sürüp, para istediğini söylüyor.
"Paramız olmadığını, para bulabilirsek ona gönderebileceğimizi söyledim. Ama kabul etmedi. Kocamı bırakıp onun adamlarından biriyle evlenmem ve onlarla gitmem gerektiğini söyledi.
Ben bunu kabul etmeyince, adamları çocuklarımı yan odaya götürdü, bu da benim başıma silah dayadı. Onunla gitmezsem beni oracıkta öldüreceğini, evimi alacağını söyledi. Sonra da bana yapabileceği her şeyi yaptı."
Haberin ayrıntılarında anlatılanlar çok daha fazla. Ben sadece buraya kısa bir bölüm aktardım.
Dünyanın çivisi çıkmış sanırsın. Savunmasız insanlara , kadınlara, kızlara yapılan bu utanç verici durumların değişik coğrafyalarda devam etmesi çok acı.
...
İnsan bu haberleri ve olayları okuyunca nefes almaktan utanıyor. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye sormadan edemiyor.
Umutsuzluğun içinde aralanan aydınlık bir kapı arayan bu insanlara yapılanlar, çektikleri acılar, yokluklar insanı derinden etkiliyor.
Kırıp dökmeye, diğerini yok etmeye odaklanmış zihniyetlerin varlığını görmek elbette ki üzücü bir durum.
Lakin, her şeye rağmen yüreklerine yansıyan zorlukların üstesinden gelmeye çalışan, kötülükle mücadele eden insanların varlığını görmek de bir o kadar sevindirici.

7 Şubat 2019 Perşembe

ŞUBAT AYININ İLK PAZAR GÜNÜ


Şubat ayının ilk pazar gününün sabahı. Boğucu bir öksürük ve durmak bilmeksizin devam eden terin soğuk etkisiyle uyandım. Yatakta zorla doğrulup salona geçtim. Dışarıda kasvetli ve gri bir hava.
Ana caddede soğuğa rağmen bir yerlere gitmekte olan insan seli.
Sakin ve kederli halime karşın, sokaklar her zaman canlı.
Aynı havayı soluyan, sanırsın aynaların içinde paramparça olan iki farklı yaşamın ve anlayışın bir yansıması sokaklar.
Gazete ve televizyonlarda yer bulan ve bulamayan olayların, insanı olumsuz etkilemesi kaçınılmaz oluyor.
Yaşanan olumsuzlukları görünce nedir bu hırs, bu sorunlu yaşam anlayışı, sorunsuzca yaşamak varken bu kavga niye diye düşünüyor insan.
Oysa ki insan her daim hırstan, sığ kavgadan uzak durmalı.
İnsan olmanın sorumluluğuyla nasıl davranması gerektiğini bilmeli.
Kişiler "bencillik" girdabından, düşüncesinden uzak durmalı.
Kendisini toplum için geliştirmeli.
Rant anlayışından, çıkarcılık ve adam kayırmacılıktan, ötekileştirme anlayışından kimseye bir fayda yok.
...
Ara ara ciğerimi sökercesine öksürük devam ediyor.
Eşimin "rengin beyazladı" demesine karşılık  "bir şeyim yok, iyiyim..." diye cevap veriyorum. Eşimin telaşı devam ediyor.. Ihlamur kaynatıyor. Evdeki soğuk algınlığı ilaçlarından getiriyor.
Eh ne yapalım.
Şubat yine şaşırtmadı.
Her zamanki gibi şubat yine şubatlığını yaptı.
...
Ocak ayında oğlumun askerliği nedeniyle iki kez Çanakkale'ye gitmiş, her gidişimizde de Gelibolu Yarımadasında yer alan Çanakkale muharebelerinin geçtiği yerleri, ve şehitlikleri, abideyi ziyaret etmiştim.
Gelibolu Yarımadasının aman vermez, Ege'nin soğuk etkisini getiren rüzgarından etkilenmiştim.
Sonrasında İstanbul trafiğinin, tıka basa insan dolu toplu taşım araçlarının bunaltıcılığında yaptığım bir kaç ziyaret ve yorgunluk, öksürüğün ve ateşin kaçınılmazlığını getirmişti.
...
Ötekileştirmemeli bir insan diğerini. Huzur içinde yan yana yaşamasını bilmeli. Huzursuzluğun ne ona ne buna kimseye bir faydası yok.
Sahip olunan nitelikler doğru yöne yönlendirilmeli ki toplumda kabul görsün.
Yeniliklere, geleceğe, doğruya yönelik fikir bütünlüğü ve çabası olmalı.
Kabul gören yaklaşımlar insanın kimliğini, düşüncesini etkiler.
Toplumun gelişmesine, yönlenmesine, bilgilenmesine katkıda bulunmalı, sen ne yaptın, katkın var mı ikileminden uzak durulmalı, kendi katkısını toplumun geleceği ve iyiliği için devam ettirmeli.
Kısacası insan olmanın erdemi ile hareket etmeli.

30 Ocak 2019 Çarşamba

ESKİSİ GİBİ ÖZLEMİYORUM SENİ

Eskisi kadar özlemiyorum seni,
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda.
Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor.
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
Biraz yorgunum.
Biraz kırgın.
Biraz da kirletti sensizlik beni!
Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
“İyiyimler” yamaladım dilime.
Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni.
Gel diye beklemiyorum artık,
Hatta istemiyorum gelmeni.
Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.
Ara sıra geliyorsun aklıma, banane diyorum.
Benim derdim yeter bana banane!
Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.
(Özdemir Asaf)


27 Ocak 2019 Pazar

YEMİN TÖRENİ



Soğuk bir gündü. Ayaz sokak ve caddelerde volta atanlara acımıyordu. Lakin, voltacılarda ayaza ve soğuğa aldırmıyordu.
Sokak ve caddelerin müdavimleriydi onlar. Gün boyu bir o yana bir bu yana yürüyen serseri mayınlardı sanırsın.
Ara sokaklarda rüzgarla savrulan yapraklar.
Gökyüzünü mesken tutmuş gri bulutlar.
Yağmur beklentisi var ya, işte yağmur bulutu onlar.
Yağmur zaten yağmış. Aralıklarla da yağıyor. Yollar, sokaklar ıslak, yağmur sularının biriktirdiği çöpler öbekler oluşturmuş.
Volta atanların botları ıslak, pantolon paçaları da.
Kara iklimine güven olmaz derler ya.
Pırıltısı olmayan güneş bir var bir yok, bulutların arasında bir kaybolup bir görünüyor.
Parkasız beresiz dışarı çıkmak mümkün değil.
Oğlumun yemin töreni için yola çıkıp sabah erkenden birliğinde olacağız.
Hazırlandık gün boyu.
Dayısı ve anneannesi gece geç saatlerde gelecekler.
Hava kararmaya, sokaklarda sessizlik hakim olmaya başladığında uyumak ne mümkün, sessiz ve heyecanlı bir bekleyiş, geçmek bilmeyen zaman.
Otobüsle gidelim sözüne dayısı itiraz etmişti. Olmaz öyle şey. Birlikte gideriz demişti. Hem Gelibolu yarımadasını da ziyaret ederiz demişti. Öyle de oldu.

Yol uzun, hava soğuk ve yağmurlu.
Gece olduğu için yollar nispeten tenha.
Yol boyunca sağlı sollu yerleşim yerleri.
Şehir ve ilçe merkezlerine yaklaştıkça artan reklam panoları ve neon ışıkları.
Tek tük açık lokanta ve çay ocakları.
Karanlığa bürünmüş binalar, pencerelerden dışarı sızan tek tük ışıklar.
Arabanın içinde ayaklarım uyuşmaya, hareketsizlikten dizlerim ağrımaya başladı.
Öyle ya, yaş ilerlemeye başladı mı sıkıntılarda artmaya başlıyor.
Saatler sonra oğlumun birliğinin nizamiye kapısındayız.
Etraf sanırsın ana baba günü.
Askerde ki evlatlarının yemin töreni için toplanmışlar.
Herkes gibi bizde sıraya girip içeri alınmamızı bekledik.
Bekleyişimiz çok da uzun sürmedi.
Misafirleri ve ziyaretçileri bekleyen güler yüzlü askerler, sorulan sorulara gülen yüzleriyle tek tek cevap veriyor.

Yemin töreninin yapılacağı alan hazırlanmış.
Masaların üzerine Türk bayrakları ve silahlar konmuş.
Askerlerin ellerini koyup yemin edecekleri silahlar bunlar.
Sıra sıra dizilmiş.
Asker aileleri ve ziyaretçiler yemin töreninin yapılacağı alanın etrafında kendilerine ayrılan yerlere oturdular. Meraklı gözlerle etrafı gözlemeye başladılar. Biz de yerimiz aldık. Kısa bir bekleyişten sonra, yemin edecek bölükler tek tek alana girmeye başladı.
Gürültüler kesildi.
Üşüten ayazı çoktan unuttuk.
Gözlerimiz evlatlarımızın üzerinde.
Ne mutlu bu güne diye düşünüyor insan.
Vatan görevi kutsal bir görev.
Allahım herkesin evladına nasip etsin.
Yemin töreni sonrasında aileler verilen izinle evlatlarıyla buluştu.

Sarılmalar, duygusal anlar yaşanıyor, resimler çekiliyordu.
Soğuğa, yağmura rağmen güzel bir gündü, asla unutulmayacak olan bu güzel görüntüler belleklere kazındı.
Gelibolu şehitler abidesini, şehitlikleri gezdik sonrasında.
Her yer tertemiz.
Gelibolu yarımadası ormanlarla kaplı.
Şehitlikler özenle düzenlenmiş, ziyaretçileri bilgilendiren tabelalarla donatılmış.
Çanakkale Savaşlarının önemini bir kez daha duyumsuyoruz.
Abidede yer alan şehitliği ziyaret edip dua ediyoruz.

Akşam olmaya, gün kararmaya başladığında da tekrar yola koyuluyoruz.
Yanımızda teskeresini almış olan oğlumu gururla bağrımıza basarak geç saatlerde tekrar İstanbul'a geliyoruz.
Yorgunluk var. Ama kimin umurunda.
Bu güzel günün anısı yorgunluğu çoktan alıp götürüyor çünkü.



15 Ocak 2019 Salı

MEYDANLARIN UCUZ LOKANTA VE CAFELERİ


Gecenin koynuna alıp uyuttuğu insanlar, günün ilk ışıkları ile birlikte yaşamın döngüsüne ve hengamesine geri döner.
Hiç kuşku yok ki her hikayenin içinde biraz sessizlik, biraz acı, biraz da sonsuzluk vardır.
Sessizliği de, acıyı da, sonsuzluğu da bir bakıma insan kendisi hazırlar.
Kentlerin varoşlarında kopup gelen insan seli, şehrin devasa alışveriş merkezlerinde, ana arterlerinde ve meydanlarında gün boyu serseri mayın  gibi savrulur durur.
Hepimizin muzdarip olduğu, ama bir türlü "taşı toprağı altındır" düşüncesi ile vazgeçemediği kentlerin çıkmaz sokağı artık çok kalabalık, kimliksiz, samimiyetten uzak ve çoğu zaman dramatiktir.
...
Yaşamın akışında kafasını kaldırıp etrafına bakan insanın hem kendisine hem de etrafına yabancılaştığını, vurdumduymazlık, nemelazımcılık, çıkarcılık, bencillik batağına sürüklendiğini görmek pek de şaşırtıcı değildir.
...
İstanbul; caddelerinde, meydanlarında, alışveriş merkezlerinde gün boyu devasa kalabalığın gözde mekanlarını barındırır.
Metrobüsler, raylı sistem ve diğerleri durmadan ve aralıksız insanları taşır.
Kimi zaman dar ve çıkmaz sokak aralarında bulunan cafeler, kızlı erkekli oturup sohbet eden gençlere mekan olur.
Ki bu gençlerin çoğu kitlenin bir parçası olmasına rağmen bulunduğu ortamı, karşısında kişiyi umursamadan etrafını gözetlemekten ve elindeki İphone ile vakit geçirmekten başka da bir şey yapmaz.
Elinde ne bir gazete, dergi ne de bir kitap vardır.
İşportaya düşen kitapların tanesi beş liraya satılmasına rağmen, ne alıcı bulur ne de okuyucu.
...
Ataköy metro istasyonunun karşısında bulunan meydanda günün ilk ışıkları ile başlayan kalabalık gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam eder.
Meydanın dar ve çıkmaz ara sokaklarında bulunan cafelerde zaman geçiren insanlar karınları acıktığı zaman ya bulunduğu mekanda verdiği sipariş yiyecek ile karnını doyurur ya da meydanda bulunan ucuz lokantalarda orta yaşlı, emekli ve işsizler gibi bir kap çorba, kuru fasulye nohut ve bolca ekmek ile açlığını giderir.
...
Hemen her gün karşılaştığımız ve kurtulmak istedikçe içine daha fazla gömüldüğümüz döngü yıl boyu hiç değişmeden böylece devam eder.
...
Meydanda bulunanlar da, ucuz lokantalarda durumlarından memnundur.
...
Ve bu durum, kentlerin vazgeçilmez görüntüsü olarak belleklerdeki yerini almaya önümüzdeki yıllarda da artarak devam edeceğe benzer.

30 Aralık 2018 Pazar

BİR EĞİTİMCİNİN BOZKIRDAN BOZKIRA SAVRULUŞU


O yılda eğitim sona ermiş, öğrenciler ve öğretmenler tatile girmişti. Uzun bir yaz tatilinin sonunda da her yıl olduğu gibi eğitim öğretim hazırlıkları başlamıştı. Eylül güneşinin parıltısında öğretmenler kendilerine verilen seminer çalışmalarını bitirmenin çabasındaydı. Seminer çalışmasının bitiminde okullarda eğitim öğretim başlıyordu.
Öğrencilerin olmadığı bir okul, yapraklarını dökmüş ağaç dalı gibidir. Okulun koridorları, bahçesi sessizdir çıt çıkmaz, her yer sessizliğe bürünür.
Öğretmenlerin görev yerlerinin değiştirilmesi genellikle yaz tatilinde yapılırdı. Bulundukları görev yerinden başka bir yere atananların kimisi üzülür, kimisi sevinirdi. Uzun yıllar çalıştığı yöreye, yöre insanına alışanların ayrılması zor olur, bir hüzündür yaşanırdı. Sinan da bu hüznü yaşadı. İnsanın belli bir süre sonra alışıp benimsediği bir yerden başka bir yere gitmesi zor oluyor. Öğretmenlerde, öğrencilerde, velilerde hüzünleniyor öğrenciler öğretmenlerinden ayrılmanın sıkıntısını yaşıyordu.
Seminer çalışmalarının devam ettiği güneşli bir eylül sabahında  müstahdem Mehmet Efendi Sinan'a okul müdürünün yanına gitmesini istediğini söyledi. Sinan elindeki kâğıt kalemi masanın üzerine bırakıp müdürün yanına gitti.

Kapıyı açıp odasına girdiğinde okul müdürü ayağa kalkıp boş sandalyelerden birini gösterdi. Yüzünde Sinan'ı neden seslediğine dair en ufak bir ipucu yoktu, donuk ve ifadesizdi. Resmi fakat üzüntülü ve hüzünlü bir sesle ağır ağır konuşmaya başladı.
"Hoş geldin sayın hocam, buyurun oturun".
Gösterilen sandalyeye otururken "hoş bulduk müdür bey beni seslemişsiniz" diyerek aynı resmiyetle cevap verdi Sinan.
Müdürün yüz hatlarındaki donuk ifadede en ufak bir değişiklik olmadı. Orta boylu, kıvırcık saçlıydı müdür. Kahverengi gözleri, her daim etrafına kuşkuyla bakardı. Kalın kaşlarının altında parlayan iri gözlerinden bir şey anlaşılmıyordu. Bir süre maun makam masasının arkasında gözlerini kısıp kayıtsızca önündeki evrakları inceledi. Çekmecelerden birini açtı. İçinden bir tomar evrak çıkardı. Evraklardan birini eline aldı. Evirdi çevirdi. Tekrar tekrar okuyor gibi yaptı. Okuduğuna anlam veremiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Derin bir nefes aldı. Kısa bir sessizlikten sonra üzüntüyle başını salladı. İronik bir şekilde ürkeklik ve kırılganlığı üzerinden atmaya çalıştı.  Davranışları sıkıntılıydı. Sanırsın ya kendisine güveni yoktu, ya da kimseye güvenmiyordu.
Sinan sessizce müdürün hareketlerini ve mimiklerini izliyordu. Dakikalar birbiri ardına geçmeye, Sinan sıkılmaya başlamıştı. Ne söyleyecekse bir an önce söylese de işimin başına dönsem diye düşünüyordu. Bir an sessizliğe bürünen müdürün düşünceli hali Sinan'ın merakını iyice artırmaya başlamıştı.
Daha fazla dayanamayan Sinan "müdür bey buyurun, bir şey mi söyleyeceksiniz bana" diyerek müdürün yüzüne baktı.
Okul müdürü bir şeyden çekinir gibi bir iç sıkıntıyla konuşmaya başladı.
"Hocam uzun yıllar birlikte çalıştık. Elimizden geldiğince eğitime katkı sağlamaya, çocukları en güzel şekilde yetiştirmeye özen gösterdik. Zorluklara birlikte göğüs gerdik. Acı tatlı günler yaşadık. Tüm çabamız eğitim öğretimin daha iyi hale gelmesi, öğrencilerimizin başarılı olması içindi. İşte hayat bu maalesef. Bir gün gelir birkaç satırlık yazı ile eğitimcilerin görev yerleri değiştirilir. Yıllardır yöreye, yöre insanına, öğrencilere alıştınız. Bırakıp gitmek kolay değil. Lakin elden bir şey gelmiyor. Üzülmek de manasız. Çünkü sonucu değiştirmez. Yine de üzülmemek elde değil. Yeni görev yeriniz hayırlı olsun. Başarılar diliyorum. Emek verip yetiştirdiğiniz öğrenciler ve bizler sizi unutmayacağız." Bunları söylerken Sinan'ın yüzüne bakmamış, gözlerini duvardaki saate çevirmişti. Hüzünlü bir andı.

Uzunca süren sessizlik içinde, her ikisi de bir süre kendi dünyalarına dalmışlardı. Kendi seçtikleri patikalarda, yol haritasında yürümüşler, deyim yerindeyse etrafı dikenlerle kaplı zorlukların üstünden gelmişlerdi.
"Anlıyorum sizi müdür bey. Hepimiz eğitimin birer neferiyiz. Bugün burada yarın bir başka yurt köşesinde görevimize devam ederiz. Zor olan öğrencilerimden ayrılmak olacak."
"Haklısın sayın hocam. Kim bilir sonraki yıllarda bizler nerede görev yaparız. Lakin neresi olursa olsun, gittiğimiz her yer vatan toprağı. Vatan evlatlarını her yerde yetiştirmek, hayata hayatın zorluklarına hazırlamak görevimizdir. Bu bağlamda yeni görev yerinizde başarılar dilerim."
"Teşekkür ederim müdür bey" deyip belli etmemeye çalıştığı bir iç sıkıntısıyla, Sinan müdürün odasından çıktı. Zor bir gün olacaktı. Belki sonraki günlerde zor olacaktı. Alıştığı yöreden ayrılmak kolay olmayacaktı elbette.
O gün Sinan için zor bir gün oldu. Okullar açıldı açılacaktı. Kış için ihtiyaç olan  odunları alıp kırdırmıştı. Havalar soğumaya başlamıştı. Güz güneşinin son ısısı da yakında yerini soğuğa ve ayaza bırakacaktı. Oysa ki gideceği yerde aynı ihtiyaçlar tekrar karşısına çıkacak, yeniden ihtiyaçlarını almak zorunda kalacaktı. Diğer yandan yöreye alışmıştı. Hem öğrencilerinden ayrılmak da istemiyordu.
Benzer düşünceler Sinan'ın zihnini meşgul etti gün boyunca. Mesai bitiminde öğretmen arkadaşlardan müsaade isteyip eve gitti. Dışarıda kimse gözükmüyordu. Zili çaldı, kapıyı eşi açtı. Sinan'ın solgun yüzünü gören eşi bir an telaşlandı.
“Yüzün neden solgun, bir şey mi oldu?”
“Telaşlanacak bir şey yok. Tayinimiz çıkmış.”
Bir an duraksayan eşi telaşlanacak bir sorun olmadığını duyunca rahatladı.
“Sağlık olsun" dedi "Üzüldüğün şeye bak. Kaç senedir buradayız. Ömür boyu burada kalacak değiliz ya. Nasılsa bir gün başka bir yere tayinimizi yapacaklardı. Nasip bu seneyeymiş” diyerek kenara çekildi. Sinan içeriye girdi.
Her zaman olduğu gibi eşinin destek vermesi Sinan'ı rahatlatmıştı. Doğru söylüyordu. "Nasılsa gün gelecek başka bir yere tayinimiz çıkacaktı." Sinan'ı asıl düşündüren şey ise gelecek günlerde havaların giderek soğuyacak olmasıydı.
Çocukların gürültüsü üzerine eşi yanlarına gitti. Sinan yüzünü yıkadı, kurulandı, giysilerini değiştirdi. Buzdolabında rakı şişesini çıkardı, bir tek doldurdu, ayaküstü bir yudum aldı. Hücrelerine doğru bir sıcaklık usulca yayılmaya başladı. Şimdi daha iyiydi. Çocukların bulunduğu odaya geçti. Odaya girince gelip sarıldılar. İkisi iki yandan sevgiyle yüzüne baktılar. Daha çok küçüktüler. Televizyonda çizgi film vardı, en çok sevdikleri şeydi çizgi film izlemek. Ne kadarda masumdu çocuklar, ne kadar ilgiye muhtaçlar diye düşündü. Rakı iyi gelmişti. Bir tek daha doldurdu, her yudumda biraz daha rahatladı.
Zaman su gibi akıp gitmiş, dışarıda hava kararmaya başlamıştı. Çocuklarının doğumunu, taşrada çektikleri çileleri, zorlukları, ev taşımanın zahmetlerini, taşra hayatına uyum sağlayamamanın sıkıntılarını düşündü.
Yıllar öncesi yaşadığı sıkıntılar bir filim şeridi gibi gözlerimin ününde akıp gidiyordu.
Kars’ta görev yaparken nişanlanmış bir yıl sonra da evlenmişti. Evlendikten sonra, bir kat yorgan, bir bavul, üç beş parça eşya ile görev yerine gitmişlerdi. Sinan daha önce uzun bir süre kaldığı için yörenin iklimine alışmıştı. Lakin eşi için sert iklim koşulları sorun olabilirdi. Bir yandan ihtiyaçları karşılamadaki zorluk diğer yandan ikliminin ağır şartları nedeniyle görev yerinin değiştirilmesi için dilekçe vermişti,. Yaz geçmiş, güz geçmiş kış gelmişti. Dilekçesinden bir haber yoktu. Memurun haftada bir ilçeden getirdiği resmi yazıları bir çırpıda karıştırıyor tayiniyle ilgili yazının olmadığını görünce umutsuzluğa kapılıyordu.
Her seferinde Sinan'ın umutsuzluğunu gören memur;
"Hocam bizler size siz de kasabamıza alıştınız. Tayininiz çıkmasa sevineceğim neredeyse. Fakat görüyorum ki siz gitmeyi kafaya koymuşsunuz. Allah yolunuzu, bahtınızı açık etsin. Kış şartları olmasına rağmen kararnameniz gelir gelmesine de korkarım ki aman vermez karakışa, dondurucu soğuklara kalırsınız. Siz yine de burada kalacakmışsınız gibi bolca tezek alın. Soğukla baş etmenin tek çıkar yolu budur."

Haklıydı memur arkadaş. Ne diyebilirdi ki. İçindeki olup bitenleri anlatmak kolay değildi. O bu kasabanın çocuğuydu. Doğup büyüdüğü kasabanın zorluklarına alışmıştı.
"Alışmasına alıştım buraya. Yıllardır  kasaba ve civar köy çocuklarını elimizden geldiğince hayata hazırlamanın mücadelesini verdik. Lakin bu seneye kadar hep tek başınaydım. Artık sorumlu olduğum bir ailem var. Ailemi de düşünmek zorundayım. Sizin anlayacağınız, ben kendimi değil eşimi düşünüyorum. Korkarım ki bir gün buradaki zorluklara, zalim kış şartlarına dayanma gücünü kaybedecek."
"Hocam gün gelir o da alışır merak etmeyin."
"Hayatta neyin  ne olacağını hiç kimse önceden bilemez. Hiç bir şeyin garantisi yoktur. Sözün gelişi bir örnek vereyim. Ağır kış şartlarında kasabanın dışına çıkmanın olanağı yok. Yollar kapanır günlerce. Temel gıda maddelerini önceden az çok stokluyorsun. Ya günlük tükettiğimiz ekmek ilçeden gelmiyor mu? Hadi sizler ekmeğinizi kendiniz yapıyorsunuz. Bizim bu olanağımız da yok.
Öte yandan yollar kapalı iken bir rahatsızlık sonucu doktora gitmenin zorluğunu düşün. Ben bunları eşimin de yaşamaması için tayin istedim. Biliyorsun ki yıllarca burada kaldım, ah demedim, sızlanmadım. Artık dediğim gibi düşünmem gereken bir insan var. Benim çilemi onunda çekmesini isteme gibi bir hakkım yok."
"Çok iyi anlıyorum hocam sizi. Siz de haklısınız. "
"Kuşkusuz" dedi Sinan.
"Siz de durumun farkındasınız. İnsan tasarladıklarını ve tasarlayacaklarının hesabını iyi yapmalı. Zamanında önlem almalı ki sonradan pişman olacağı durum olmasın. Unutma bu sözümü. "
Aradan günler geçmiş, memurun dediği gibi tayin kararnamesi soğukların insanı iliklerine kadar zangır zangır titrettiği, evin içinde bile helkelerde bulunan suyun buz tuttuğu, tezeklerin yavaş yavaş tükenmeye başladığı bir günde gelmişti.
İyi ki de gelmişti o kış günü tayin kararnamesi. Yoksa doğunun dondurucu soğuklarında eşi büyük sıkıntı çekecekti.
Not: Çalışmamda Sinan karakteri beni simgelemektedir.

21 Aralık 2018 Cuma

BİR İSYANDI HÜCRELERİME SİNEN

Yalanlarla kuşatıldığında bedenim
Bir bulut gözyaşlarımı taşır
Duygularım savrulur yaprak yaprak
Seninle büyür yaşamın her anında
Yüreğimde sevdan
Dudaklarımda yas
Güller arasına armağanım o
Hatırla ne olur
Her gece
Öfkeden
Katran karası gözlerden uzakta
Umudu içinde taşıdım acısa da yüreğim
Bahçenin sakin uzak köşesinde
Duvara yaslandım saatlerce
Bir yumruktu boğazıma tıkanan
Bir isyandı hücrelerime sinen
Bedenimde kalan tek şey candı
Kader ağlarını örmeye başladığında
21.12.2011/ Hüseyin Güzel

20 Aralık 2018 Perşembe

YAŞAMAK


İnsanca yaşamayı öğrenebiliriz
eğer insanlığa yakışır biçimde
bakabiliyorsak dünyaya,
savaşın acımasızlığını 
görebiliyorsak,
özgürlüğü bir hava gibi
içimize çekebiliyorsak,
gerçeklerin anlamını
dağların doruğunda
buluşan bulutlara anlatabiliyorsak.

18 Aralık 2018 Salı

KARS VE DEĞİŞMEYEN TANRI MİSAFİRLİĞİ

                                                   Çıldır Gölü

Değerli bloğ yazarı Nurten Demirel'in "Kars'taki Tanrı Misafirliğimiz" yazısını okuyunca, yıllar öncesi Kars'a ilk gittiğim günlerde yaşadıklarım ve yaşadığım misafirperverlik geldi aklıma.
Sayın Demirel'in yazısında Kars bağlamında Anadolu insanının, yabancı birine sıcak yaklaşımını samimi bir şekilde anlatması ve yaşadıkları, hala o yörede yabancı birine gösterilen güler yüzün devam ettiğini, metropollerde bozulan ve görülmesi çok zor olan bu yaklaşımın kırsalda varlığını sürdürmesini, görmek güzel bir duygu.
1979-1985 yılları arasında Kars Çıldır ilçesine bağlı Doğruyol(Cala) köyü ile Aşık Şenlik (Suhara) kasabasında görev yaptım.
O yıllarda daha yaşımız 20.
Yaşam deneyimiz çok az.
Yöreye geldiğimiz de (benim yaşımda, benim gibi göreve yeni atanan iki öğretmen ile birlikte göreve başlamıştık) karlı ve soğuk bir Kasım günüydü.
Kars'tan çıkıp Doğruyol(Cala) köyüne gittiğimizde, kar yağmış, hava dondurucu bir ayaz ile etrafı kasıp kavuruyor adeta.
Çıldır minibüs şoförü yabancı olduğumuzu anlayınca  sorular sormuş, bizde öğretmen olarak köye atandığımızı söylemiştik.
Şoför, karlı ve soğuk bir öğleden sonra, köye gelen bu genç öğretmenlerin durumuna acımış olacak ki.
"İndiğinizde ilk gideceğiniz yer ilerideki bacası tüten bina olsun. Orası kahve. Köylünün bir kısmı oradadır şimdi. Soğukta bolca çay içer sohbet ederler. Derdinizi onlara anlatın. Belli ki ne kalacağınız yer var bu kış gününde ne yiyeceğiniz bir lokma ekmek ne de içeceğiniz bir tas su. Gidin oraya onlar size yardımcı olur." demiş bize yol göstermişti.
Kahveye girip, gürül gürül tezek yanan sobanın başında toplanmış, sohbet edip çaylarını yudumlayan insanlara selam verip kendimizi tanıttığımızda, kahvede bulunanlar arasında bir hareketlenme olmuş, sobanın başında bize yer açılmış, sıcak çay, tabağın yanına konan bir kesme şekerle gelmişti.
Hem sobanın ısısı hem de sıcak çay içimizi ısıtmış, az da olsa rahatlamıştık.
Kahvede bulunanlara öğretmen olduğumuzu, köye atandığımızı, kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunu söyledik.
Verdikleri cevap " hele bir durun. Bugün artık akşam oldu. Siz yorgun ve açsınızdır. Üşümüşsünüz. En iyisi bugün misafirimiz olun. Yarın ne yapacağınıza karar verirsiniz" .
Haklıydılar.
Elimizde sadece birer bavulla gelmiştik.
Çaresizdik.
O gün ve ertesi gün okulun memuru bizi misafir etti.
Memur arkadaş o köyün yerlisiydi.
Evlerine gittiğimizde yaşlı anası bizi güler yüzle karşılamış, buyur etmişti.
O gün "ilk kaz" yemeğini de orada yedik.
Kaz Karslılar için vazgeçilmez bir lezzettir.
Misafirlerine ısrarla ikram ederler.
Doğu insanı misafirperverdir.
Yabancıya sahip çıkar yol gösterirler.
Metropollerin varoşlarında dahi çoktan unutulan misafirperverliğin hala varlığını sürdürmesi, Anadolu insanının kırsalda değişmez bir yaklaşımı.


12 Aralık 2018 Çarşamba

SOĞUK BİR İSTANBUL GÜNÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Zorunlu ve önemli olmadıkça İstanbul sokaklarına çıkıp serseri mayın gibi dolaşmayı sevmem. Çoğu insanın yaptığı gibi herhangi bir AVM'ye gidip günü kafeteryada geçirme alışkanlığım da yok.
Lakin bunu yapan insan sayısı hiç de azımsanmayacak kadar.
Soğuk ve ayaza aldırmadan caddelerde, meydanlarda banklara oturup kayıtsızca etrafı seyredenler, kendi aralarında sohbet edenler de az değil.
Şu günlerde soğuk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Soğuk ve ayaz, durmadan yağan yağmur dahi insanları bu alışkanlıklarından vazgeçiremiyor.
Oysaki kitap okumak, gazete ve dergi okumak, bir şeyler  öğrenmek etrafı boş gözlerle seyretmekten daha faydalı değil mi?
Soğuk deyince aklıma geldi.
Bir kaç gün önce, günün her saatinde İstanbul'un en yoğun insan trafiğine sahne olan Ataköy metro istasyonu ve Metrobüs duraklarının kesiştiği üst geçitte sırtını duvara yaslamış bir çocuk dikkatimi çekti.
Sekiz on yaşlarında ya var ya yok.
Eli ve yüzü soğuk ve ayazda morarmış.
Ayakları çıplak, ne bir çorap ne bir ayakkabısı var.
Bir elinde yarısı yenmiş bir simit diğer elinde ufak bir karton kutu, dileniyor.
O yaşta, o acı, o sıkıntı, yaptığının belki de ne olduğunun farkında değil.
Çocuğun dilenmesine hangi ana baba razı olur?
...
Sokaklarda amaçsızca dolaşmak yerine sıcak evinde oturup eline aldığı bir kitabı, bir gazeteyi okumak şu kış gününde bence yapılması gereken en iyi davranış olacaktır.
Ha kimler için bu geçerlidir.
Elbette belli yaşa gelmiş, emekli olup köşesine çekilmiş insanlar için.
Yoksa çalışan, iş güç sahibi olanlar için değil.
Onlarda okumalı elbette.
İşlerinden fırsat buldukça ve en azından hafta sonlarında.
...
Lakin, çoğu insan kitap filan okumuyor.
Genç yaşlı.
Herkes elinde son  model İphone sosyal medya ile yetinmeyi benimsemiş.
...
Kasım ayında İstanbul Beylikdüzü'nde  bulunan devasa fuar alanında "hayatı edebiyatla kuşatmak" teması ile TÜYAP 37. Uluslararası İstanbul Kitap fuarı yapıldı.
Bir önceki yıldan farkı yok.
Kısacası değişen bir şey yok.
Fuara giden üst geçitte insanlar zorlukla yürüyor.
O kadar kalabalık.
Kalabalığı görünce insan seviniyor.
Okuma tutkusu olanlar fuar alanına akın ediyor diye.
Lakin, kitap stantlarına gidildiğinde durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor.
Fuar alanında bulunan kafeterya ve AVM'lerde  zaman geçiriyor çoğu.
...
İnternet sayesinde sınır tanımayan, her paylaşıma, doğru ya da yanlış, boş ve saygısızca yorum yapmayı marifet sayan ülkemiz insan profilinin ne denli değiştiğini görmek...