Babasının Eski İş Gömleklerinden Mezuniyet Elbisesi Dikti! Arkadaşları "Paçavra" Diyerek Alay Ederken Müdürün Açıklamasıyla Tüm Salon Buz Kesti..
17 Mayıs 2026 Pazar
ESKİ İŞ GÖMLEĞİ
Babasının Eski İş Gömleklerinden Mezuniyet Elbisesi Dikti! Arkadaşları "Paçavra" Diyerek Alay Ederken Müdürün Açıklamasıyla Tüm Salon Buz Kesti..
HİÇ BİR ŞEYİN İZİ SİLİNMEZ
Hiç bir şeyin bıraktığı iz silinmez.
23 Nisan 2026 Perşembe
ÇOCUKLUĞUM
İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve
haksızlıktır.
Zamanı geriye sarıyorum.
Yıllar öncesinin bozkırına.
Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında
duru görüntülerle zihnimde beliriyor.
Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.
Okuyup bir meslek sahibi olmak.
Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin
şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan
kurtulmak.
Ne ki bu kolay değil.
Tıpkı yaşamda hiçbir şeyin kolay olmaması gibi.
Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının
bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.
Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir
gülüş bir inanç onlarınki.
Onlar kendileri için yaşamadılar.
Gönülleri çocukları için çırpındı.
...
İlkokul ve liseyi ilçede okudum.
Tek gözlü, daracık bir evde.
Ev demeyelim, tek göz bir odada.
Büyükannem ve kardeşimle birlikte.
O oda hem yatak odası hem mutfak hem oturma ve ders
çalışma yeriydi.
Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.
Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.
Ne bir masa ne tek sandalye.
O günleri nasıl aştık anlatamam.
Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın
verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.
...
Bir gün babam yanına çağırdı.
Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.
İçim içime sığmıyor.
Özlemişim ağabeyimi.
Trafik cümbüşüne.
Koca koca yapılara.
Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.
Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar
gibi dirençsiz.
Öyle ya.
Yeni bir yer, alışık olmadığım.
Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.
Mevsim sonbahar.
Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman,
is.
23 Mart 2026 Pazartesi
YAŞAMIN GETİRDİKLERİ
İnsan
ilişkilerinde zor olan, karşıdakinin nasıl davranacağını anlayamamaktır. Nazik
ve anlayışlı durumun aniden, deyim yerindeyse, lodosa dönüşmesiyle karşısındaki
insanın nutku tutulur. Her şey birden alabora olur.
Hayatımızı
kolaylaştıran eşya, teknoloji ya da aletler giderek bize yabancılaşıyor.
Çoğumuz soframıza gelen gıdanın nasıl yetiştirildiğini maalesef yeterince
bilmiyoruz.
Elektrik
kesildiğinde hayat duruyor.
Su
kesildiğinde çaresiz kalıyoruz.
Kültürümüzde
mutluluğun fermanı genellikle erkeğin onayını, mührünü taşır.
Görevim
sırasında ilk sözün de son sözün de erkeğin olduğuna şahit oldum. Yasalar bir
yana törelerin de baskısı vardır. Kadınlarımıza yönelik “ben açık_ saçık
giydirmem” düşüncesiyle ağustos sıcağında pardösü, çorap giydirenler de vardır.
Kısal
kesimde oyuncaklarıyla oynamaya doyamamış, bebekliklerini yaşayamamış çocuklar
gelin edilirler.
Çocuk evliliklerine karşı düzenlenen uluslararası kampanyalar sayesinde,
bugün bazı anneler, babalar, büyükanneler, öğretmenler vb. de bu mücadeleye
katılıyor.
Ama en güçlü asiler kızların kendileri; her birinin öyküsü başka bir
isyanın kıvılcımı oluyor.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye birçok toplumda ne yazık ki çocuk
gelinler gerçeği var.
Toplumlar bunun yanlışlığını yavaş yavaş anlasa da.
Resimde yer alan çocuk gelin ise Nepal’in küçük bir köyünde çekilmiş.
Nepal’de resmin çekildiği köyde çocuk yaşta evlenmek normal kabul
ediliyor.
Ama yine de bu bakış açısı, geleneksel düğün şemsiyesinin altında, at
arabasıyla yeni kocasının köyüne götürülen 16 yaşındaki Surita'nın, ailesinin
evinden ayrılırken feryat figan karşı çıkmasını engellemiyor.
Toplumlar öteden beri gelenekçi bir yapıya sahip. Bu bağlamda,
insanların gelenekçi yapıdan uzaklaşması oldukça zor. Toplum baskısı kimi
ülkelerde buna olanak vermiyor. Kimi ülkelerde insanların işine geliyor.
İnsanlar ailesinden, atasından gördüklerini uygulamakta tereddüt
etmiyor.
Lakin, yüzyıllardır var olan yaşam tarzı ve anlayışı ile günümüz yaşam
tarzı ve anlayışı arasında, insan hakları bağlamında fark olmalı.
İnsana, insan haklarına dair iyileştirici yaklaşımlar feodal kalıntılara
bir set çekmeli.
Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri kızgın toprağa terk eden
zihniyet şimdi kabul edilebilir mi?
Hangi aklı başında ana baba bunu kendi evladına layık görür?
Kadınlar kendi haklarına sahip çıkmayı öğrenmek zorundalar. Sahip
çıkmalıdırlar da.
Erkek egemen toplumlarda zor gibi görünse de eve kapanıp, bu benim
kaderimdir yaklaşımı yerine haklarını elde etme mücadelesine devam etmelidir.
Dört duvar arasına sıkışıp kalanların, çevresi ile bağlarını
koparanların, kadın cinayetlerine, çocuk gelinler gerçeğine omuz silkenlerin
kendi haklarına sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.
Suudilerde, Afganlarda evlerin görünümüne bakıldığında yüksek ve kalın
duvarlarla çevrili olduğunu, sokak ile bağlantısının olmadığını, evlerin pencerelerinin
tavana yakın olduğu görülür.
Bu duruma razı olan kadın yaşadığı eve
hapsolmuş demektir bir bakıma.
Çarşıya, pazara, sokağa yanında kocası,
kardeşi olmadan çıkamaz.
Bu duruma son verecek olan da kadınlardır.
Bu konuda yazılacak çok şey var aslında.
Özellikle çocuk gelinler konusunda.
Kadın bir toplumun ana arteridir. Kadınsız
bir toplumun gelişmesi olanaksızdır. Kadın haklarının ikincil planda tutulduğu
gelişmemiş toplumlara bakmak yeterli bunu anlamak için.
16 Mart 2026 Pazartesi
SÖZDE CESURLAR İÇİN
Ve bir gün gelir anlarsın ki;
10 Mart 2026 Salı
VE SONUÇ YIKIM
Yeryüzünde her coğrafyada
yaşam sıkıntılıdır genelde. İstenilse de değiştirilemeyen. Bu bağlamda hiç
farkına varmadan insanlar kendi kaderlerini tayin edecek seçimler
yaparlar. Deyim yerindeyse yaptığımız
her seçim yaşamımızı olumlu ya da olumsuz etkiler.
Oysa ki ölümün olduğu bir
dünyada yaşam değerlidir.
Günümüzün karmaşık, kaotik
ve çok hızlı gelişmelerinin insanlar üzerinde yarattığı tahribat nedeniyle
yaşamın bu bakımdan anlamsız görünmesi söz konusu olabiliyor diye düşünmekten
insan kendini alamıyor dense yeridir.
Yaşamın ritmini yakalayıp o
ritimle uyum içinde olmak lazım. İnsan yaşama verdiği değerin önemini,
coşkusunu, bulunduğu coğrafyada ya da ortamda gerçekleştirme yönünde emin
adımlarla yerine getirmeli Yıllar önce dünya doğu batı diye ikiye ayrılmıştı.
Ve soğuk savaş yaşanıyordu Sovyetler çökünce
“küreselleşme” sürecine girildi. Yeni dünya düzeni kuruluyor, artık barış
dönemi başlıyor derken gezegensel bir hırsın geriliminde savaş tohumları
sürgünlerini, veriverdi…
Sonuç…
Irak…
Afganistan…
Yemen…
Libya…
Sudan…
Ukrayna…
Venezüella…
İran…
İnsanlar kendilerini savaşın ortasında buldu…
8 Mart 2026 Pazar
EN ACINASI ADALETSİZLİK
İnsanın özünde tüm canlılara karşı sevgi olmalı. Sevgi
insanca yaşamanın anahtarıdır. Sevginin olmadığı yerde huzursuzluk,
acımasızlık, adaletsizlik vardır.
İnsanlık tarihi yazıyla başlar. Yazının bulunması
öncesinde mağara duvarlarına, taşlara yapılan çizimlerle geçmişi öğreniyoruz.
Tarihi araştırmalarla ortaya çıkarılan gerçekler,
insanın mutluluğu ve huzuru için sevginin ne denli önemli olduğunu anlamamızı
sağlıyor.
Bu bağlamda felsefede önemlidir.
Felsefenin özünde doğruluk vardır.
Felsefe ise Hint, Çin ve Yunan felsefesiyle başlar.
Uygarlıklara ilişkin bulgular, arkeolojik buluntular,
yazılı malzemelerin bulunması insanlık tarihi açısından önemlidir.
İnsanlık tarihi için önemli olan Sümerlerin kil
tabletleri 19.yy. sonlarında bulundu. Tabletlerin çözülmesiyle beş bin yıl önce
muazzam bir gelişme kaydeden Sümerlerin önemi anlaşıldı.
Kuşkusuz Yunan, Hint ve Çin felsefesi ile Sümerlerin
kil tabletleri insanlık tarihi açısından değerli bilgiler içerir.
Önemli olan bu bilgileri anlayabilmektir.
Kibirden ve sevgisizlikten uzak bir yaşam sürmektir.
İnsanlık tarihinin geçmişinde olduğu gibi, bugününde
ve geleceğinde de aranacak kriter sevgi olmalı.
Sevgisizlik ise bir henüz adı konmamış bir vefasızlık
ve hastalıktır, kibirdir.
İnsanlığı bozar
Yıpratır
Dünyayı cehenneme çevirir
En acınası adaletsizliktir.
Sevgisizliği bertaraf etmenin yolu eğitimden geçer
Okumaktan
Okuduğunu anlamaktan geçer.
İçinde sevgi olan bir insan şanslıdır.
Sevgi olmadan insanlık olmaz.
Adalet olmaz.
Her insanın ruhunun varlığında, geleceğinde bir düşüş
ve yükseliş yaşanır.
Bu yükseliş ve düşüşte her insan mutlaka olması
gereken dinginliği sağlamalı, yaşayacağı her olumsuzlukta içindeki sevgiyi
tüketmemeli.
Yaşanabilecek her türlü şiddete karşı mücadele etmeli.
6 Mart 2026 Cuma
RUHUNDA HANGİ FIRTINALAR ESİYOR KİMBİLİR !
Umutsuzluğun
en koyusunu, boş vermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…
Törenin
ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları
içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere direnememenin, mücadele edememenin
mesajını görüyoruz haberi okuduğumuzda…
Son
yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve
şiddetin hangi boyutlara ulaştığında…
Şiddete
maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinde….
Yok
edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlara da…
21.Yüzyıla
yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at
gözlüğü” ile bakanlara da…
Gazetelerde
bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik
oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile
olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından
şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora
gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat
vurabilir…”
Sessizce
olan bitene razı olma iç güdüsü…
Buram buram dram
saklayan kardelenler…
Baharda
henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi
hoyratça girişimler…
Dayaklar,
gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…
Yaşam henüz
nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…
Evine
dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki
de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş,
çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu
haykırışı içine akıtarak…
Ve gazetelerin
üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…
Şiddetin
getirdiği sonuç bu işte…
Koca
dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…
Kadına
yapılan şiddetin en amansızı…
Yaşamın
kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…
Öfke
ve kin…
Vurmak
ve kırmak…
Yok
saymak…
Özgürlükten
ve sevgiden yoksun…
Demokrasi
ve insan haklarından yoksun…
Bilim,
hak, hukuktan yoksun...
Çağın
insanî değerlerinden yoksun...
Eşitliğin
anlamını bilmeyen…
İnsanın
yüreği sıkışır…
Gözyaşları
içine akar…
Hüzün
ve kahır çaresizliğe dönüşür…
Eğitimsizliğe,
berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir...
Şiddet
olağanlaşır ve bazen şiddetin varlığı kendisini “aile meclisi” kararı ile
gösterir…
Kadınlar
yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri
dinlerler…
Tahta
beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren
analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…
Yeri
gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda ahkâm keseriz ve nutuk atarız…
İş
uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi” göstermeyiz...
Ne
ki kadın söz konusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…
Kapitalist
düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının
tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda
toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…
Çağdaş
toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu
anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…
Kadını
“dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül
göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün
müdür…
Yoksa
kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir...
Bilinmelidir
ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada
rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz
herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan
kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...
İnsan
hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri
vermeliyiz.
Ama
ona şiddet uygulayarak değil…
Yarın
“8 Mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…
Kadınların
hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…
4 Mart 2026 Çarşamba
AFGANLI KADIN: SHARBAT GULA
Ortadoğu’da
(Suriye, Irak, İran,), Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da (Tunus, Libya,
Mısır, Fildişi, Somali vs.) yaşanan siyasi karışıklıklar ABD’nin işine
gelmektedir. Bu ülkelerin çoğunu bombalamaktadır. Bombalarken de istediği
sonucu almaktadır.
Bombardımanlarda
en büyük zararı sivil hedefler görüyor. ABD’nin insanlı ya da insansız savaş
uçakları adeta ölüm kusuyor. Gökyüzü kızıla boyanıyor, renkler insan belleğinde
anlamını yitiriyor.
Dünya
kamuoyu ve Birleşmiş Milletler ABD’nin insan haklarını hiçe sayarak yaptığı saldırıları
sessizce izliyor. ABD’nin kendi güvenliğini bu şekilde sağladığına dair ileri
sürdüğü bahanelerine ses çıkaramıyor.
Neredeyse
her gün yapılan saldırılarda sadece binalar vurulmuyor, aynı zamanda onlarca
sivil ya yaşamını yitiriyor ya da sakat kalıyor. Savaş uçakları hedef
gözetmiyor. Basılıyor düğmeye. Belirlenen hedefler yerle bir ediliyor. Hedef
imha edilirken içinde var olan çocuklar ve kadınlar dâhil savunmasız ve suçsuz
siviller de yok ediliyor.
Emperyalizm
budur işte. Hedef gözetmez. Gözettiği tek şey kendi çıkarıdır. Kendi halkının
refahı için diğerlerini gözünü kırpmadan yok eder.
Emperyalizm
peçesinin ardına gizlediği yüzünü göstermez. Sinsi ve çıkarcıdır. Hedefi bu
ülkelere demokrasi götürmek değildir. Hedefi bu ülkelerde bulunan enerji ve
maden kaynaklarını ele geçirmek ve kullanmaktır. Bunu yaparken de ceset
yığınları oluşturup kanla beslenmekten çekinmez. Kan ve barut kokusuna
alışkındır. Hatta yaşam biçimi olmuştur.
Yukarıdaki
ülkelerin çoğunda uzun yıllar boyunca diktatörleri destekledi. Zamanı ve yeri
geldi, şartlar değişti daha önce desteklediği ve halkın yüzde doksanlara varan
oy çokluğu ile iş başına gelen diktatörleri sildi attı.
Ve
savaş insanların korku ve kuşku dolu gözlerle etrafa bakmasına neden oldu.
Örneğin Sovyet Rusya’nın 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesi ve sonrasında
yaşananların acı öyküsü belleklerden hiç çıkmadı.
ABD’li
gazeteci Steve McCuryy 1984 yılında Afganistan’dan kaçıp Pakistan’a sığınan
Afganlıların yaşamını bulundukları kampta fotoğrafladı.
Bu
fotoğraflardan en ünlüsü ve dünyanın tanıdığı fotoğraf hiç kuşkusuz savaşın
insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seren ve o yıllarda küçük bir kız
çocuğu olan Sharbat Gula’nın fotoğrafıdır.
İlgili
fotoğrafta Gula korku dolu gözlerle deklanşöre bakmaktadır. Steve Mc Curry'nin çektiği bu fotoğrafın öyküsünü ve Sharbat
Gula'nın yaşam öyküsünü National Geographic dergisinin Nisan 2002 sayısında okumuştum.
Etkileyici bir anlatımla Gula'nın yaşamı, evlenmesi ve çocukları ele alınıyor. Gula
Afgan kabilelerinin en savaşçısı olan Peştunlardandı. Gula şu an Afganistan'da
değil Pakistan’da Tora Bora yakınlarındaki dağlarda yaşıyor. Bugün üç kız
annesi ve en küçük kızı Âliye 9 yaşında. Savaşın en etkileyici fotoğrafı ve
korkunun fotoğrafa yansımasını Sharbat Gula'nın bu fotoğrafında görmek ve
yüreğinde acı duymak içten bile değil.
İnsanın yüreğine işleyen o korku dolu gözler deniz yeşiliydi.
Görenin aklından bir daha çıkmıyordu. Bu gözlerde savaşın bir ülkeyi nasıl
bitirdiğini görmek mümkündür.
2011 itibari ile 1979’dan bu yana tam 32 yıldır süren
bir savaş. 2 milyondan fazla ölü. 3.5-4 milyon belki de daha fazla mülteci.
İşte Afganistan’ın son otuz yılı. Ve Sharbat Gula şu an büyük ihtimalle 40
yaşlarında. Sert coğrafyada yoklukla ve sıkıntılarla, ölüm korkusu ile geçen
zorlu bir yaşam sürmekte.
Afganlı Sharbat Gula’nın bu kısa öyküsü bugün Afganistan
dışında ABD bombardımanına maruz kalan ülkelerde ve coğrafyalarda da
yaşanmaktadır. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem de acı bir şeklide yaşanmaktadır. Irak
ve İran savaşı ve o savaşta yaşamını yitirenler, yerlerinden yurtlarından, ata
toprağından kopanlar, mülteci durumuna düşenler, oğlunu kızını, eşini savaşa
kurban verenlerin yaşamları Gula’dan pek farklı değildir. Belki de daha acıdır.
Çünkü Gula Tora Bora’nın ulaşılmaz sarp yamaçlarında kendini ve ailesini
koruyabilmektedir ama diğer yerlerde bunu yapamayanlarda vardır.
Günümüzde halklar üzerinde sürdürülen bu acımasız
politikanın altında ülkelerin enerji ve maden kaynaklarını ele geçirme
düşüncesi yatmaktadır. Bu bağlamda dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike
ise silahlanma yarışıdır. Büyük bir hızla gelişen teknolojinin katkısı ile
birbirinden üstün silahlar yapan ve bu silahları dünya pazarlarında dağıtan
emperyalist ülkeler üstünlüğü ele geçirmek için halkları birbirine düşürmekte
ve dağıttığı ya da pazarladığı silahlarla bunu başarmaya çalışmaktadır.
Libya’da yapılan tam da budur. Suriye’de yapılmak
istenen de budur. İç kargaşa çıkmasına çanak tutmak ve sonrasında iç kargaşada
yorulmuş ülkeyi ele geçirmektir. Amaç budur. Libya’ya müdahale eden güçler
acaba yüz binlerce insanın iç savaş ortamında yaşamını yitirdiği Fildişi’ne
neden müdahale etmeyi düşünmez. Çünkü Fildişi’nde yararlanacağı enerji yoktur
ya da yetersizdir. Fildişi halkının birbirini öldürmesi için gerekli silahı
satmayı da ihmal etmez.
Emperyalizmin tuzağına düşmemek gerekir. O tuzağa
düşen halklar belini bir daha kolay kolay doğrultamazlar. Hatta hiç
doğrultamazlar. Çünkü emperyalizme bağımlıdırlar artık. Emperyalizm ile iş
birliği yapan yandaşlar, çıkarcılar, dönekler, liboşlar, nemalananlar, aymazlar
ve utanmazların sayısı oldukça fazladır.
Emperyal ülkeler bu güruhtan yararlandıktan sonra
tıpkı Tunuslu Zeynelabidin Bin Ali ve Mısırlı Hüsnü Mübarek örneğinde olduğu
gibi bir kenara fırlatıp atarlar.
Libya
lideri Kaddafi’nin ayağına kırmızı halı serenler kafasına bomba yağdırmadılar
mı. Bu acı gerçekten halkların ders alması gerekir.
Sadece
halkların ders alması yeterli midir? Elbette hayır. O halkları yönetenlerinde
var olan gerçeği görmeleri gerekir. Emperyalizme karşı koymak ve yapılanları
boşa çıkarmak için başka yol yok.












