2 Şubat 2026 Pazartesi

NE YAPTIĞINI BİLMEK ZORUNDA İNSANOĞLU


 Karda yürümekte güçlük çekiyoruz.

Soğuk ve buzdan kaçıyoruz.
Peki ya sıcakta ne yapıyoruz ne yapacağız?
Her yıl gittikçe artan küresel ısınma denizleri, ormanları, gökyüzünü değiştirdiğinde ne yapacağız?
Artan sıcaklara dayanabilecek miyiz yoksa naylon gibi eriyecek miyiz?
Artan deniz suyu sıcaklığında, denizler ve okyanuslarda ki canlılar kaynamış tencerenin içinde kalmış gibi haşlanacak.
Bize yavaş gibi gözüken süreç bir gün gelecek hızla gerçekleşecek.
Bunun adı bir kriz olmayacak, bir bitiş olacak.
Küresel ısınmanın önlenmesi için vakit geçirmeden gerekli önlemler alınmadıkça bu süreçten kaçış mümkün olmayacak.

24 Ocak 2026 Cumartesi

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

21 Ocak 2026 Çarşamba

GENÇLİK

Yazılarla, şiirlerle, karikatürlerle, resimlerle yüzyıllardır insanoğluna anlatılmak istenen şeyler var. İnsan gibi yaşamak, yoksulluğun ve yoksunluğun kader olmadığı olmayacağı, erdemli olmanın önemi, insan hakları, adalet, özgürlük ve en önemlisi de insanoğluna “insanlığını” anlatmak.

Bir yandan şiddetin yanlışlığını, diğer yandan barış ve kardeşliğin önemini…

Kültürün ve eğitimin vazgeçilmezliğini…

Aydınlanma öncesi ve sonrası Avrupa’sında düşünürlerin işkence ve ölüm riskine karşı özgürlük ve adalet meşalesini yakmaya devam etmeleri, anlatmaları, yazılı metin olarak bırakmaları…

Ama anlayana, insanlığa yakışanı yapmaya çalışana…

21. yüzyılın ilk çeyreğinde diz boyu sorunların sarmalında çaresizlik prangasını atmaya çalışan bir gençlik var…

Heyecanı ile duygusallığı ile gerginliği ve müziği ile…

Kültürü ile felsefesi ve aklı ile.

Sen bu gençliği okudukları kitaplara göre neden yargılıyorsun… Okudukları kitapların yazarlarının ulusalcı olmaları seni neden rahatsız ediyor… Mustafa Kemal’i rehber edinen bir gençlik demokrasinin, adaletin ve laikliğin yılmaz bekçisi değil de nedir…

Sen o gençliği küçümsemekle demokrasinin varlığını küçümsemiyor musun?

1950’li yıllardan bu yana gençliğin sorunları enine boyuna ne zaman tartışıldı… Gençliğin ne istediği ne zaman soruldu… Sorunlarına ne zaman çözüm arandı… Gençlik yeterince okumuyorsa bunun sorumlusu kimlerdir…

1923 sonrası yapılan devrimlerin felsefi yanının yanı sıra sosyal ve kültürel yaklaşımları çok partili rejime geçiş sonrasında gençliğe yeterince anlatılabildi mi?

İnsanoğlunun “insanlığını” bulmasında, sen o insanoğluna hakaret ederek mi yardımcı olacaksın…

Gençliğin ve yeni nesilin senin ideolojine ram olmaları ve senin istediğin liboş, dönme, entel takımının sözde yazılarını ve kitaplarını okuyarak yetişmeleri o gençliğin istediğin gençlik olduğunu mu gösterecek…

Yani senin istediğini yapan gençlik iyi yetişmiş bir gençlik… Demokrasi ve insan haklarını, adalet ve laiklik anlayışını benimsemiş ancak sana ram olmayan gençlik iyi yetişmemiş senin deyiminle “tembel, kabız ve uyuşuk” bir gençlik öyle mi?

Gençliği arka bahçe olarak görme alışkanlığından vazgeçin… Özgür düşünebilen ve özgürce karar verebilen bir gençlik yetiştirmenin çarelerini arayın…

 

GİDERSİN


 

"Dur diyecek " yoksa eğer...

Zaten

"Eyvallah" demeden de çekip gider insan

Yaşanmışlıkları unutarak hem de

Belki tam öğle vaktinde gidersin

Belki güneş ortalığı kavururken

Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.

Gideni seyreden varsa bir yerlerde

Ya da ılık rüzgârlar eserken gidersin.

İnsan işte insan...

Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi

Devam ediyor halen.

Bazen hüzünlü...

Bazen bir gülümsemeyle

Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı

Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.

Ellerin ceplerinde gidersin,

Islak bir gök varken başının üzerinde

Sonra dön bak denize,

Yaşam ağaç dallarında büyürken

Rüzgârda kavrulurken nehir

Gidersin.

21.01.2013/ Hüseytin Güzel

17 Ocak 2026 Cumartesi

DEĞERSİZLİK DUYGUSU


 İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde acı bir tebessümle "bu kadar da olmaz" diye düşünür.

Gel gör ki, cehaletin tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmek doğru seçenektir.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Ve lanet olsun üçkağıtçı, ahlaksız, çıkarcı kesimlere lanet olsun...
Bu kargaşa içinde yaşamak insanın onuruna dokunuyor...
Bin kere dönsen o güne, bin kere ihanet edecekler sana...
Herkes doğasının gereğini yapar...
Çıkarcılık...
Ötekileştirme..
Rant anlayışı...
Saygısızlık...
Ahlaksızlık...
Ne derseniz deyin işte.
İnsanlar bu hale nasıl geldi..

ERTESİ GÜN UNUTURDUK


 Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrettiler bize.

Ne her gördüğümüzü isterdik, ne de her istediğimiz olurdu.
Ama bunalımlara girip çıkmazdık.
Ertesi gün unuturduk.
Bir giydiğini bir daha giymemek, önüne konan yemeği beğenmemek ne haddimize.
Bunları sorgulayacak kadar zengin değildik.
Hani bir kıyafetin miras gibi büyükten küçük kardeşe kaldığı günlerden bahsediyorum.
Sökülenin atılmayıp dikildiği,
yıprananların yamalarla saklandığı günler.
İşte bu yüzden her anne iyi bir terzi ve her baba yenilerini alamadığı için içi biraz buruk olurdu.
Ama modayı yinede takip ederdik biz.
Mesela; ipten kemerlerimiz, çoraplardan eldivenlerimiz vardı.
İşte bu yüzden ekmek ve emek bizim için nimettendir.
Kaybetmemek için sıkı sarılırız ekmeğimize de,
sevdiklerimize de.

15 Ocak 2026 Perşembe

HEY GİDİ KOCA REİS


 Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.

İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kiralayacağımız düzenli bir ev olup olmadığını sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
Aradan geçen günler sonrasında Sivaslı Ağaçbeyli kasabasındaki görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli- yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Duydum ki şu günlerde iyice yaşlanmış, saçların ap ak olmuş. Hoş bizde yaşlandık be koca reis. Bizim de saçlar artık beyaz. En çok neyi özledim biliyormusun koca reis. Seninle oturup rakı içip, sohbet etmeyi . Kendine iyi bak Koca Reis.
Pandemi nedeniyle artık ne yolculuk yapabiliyoruz, ne de eş dost akraba ziyaretlerini.
Ama ne yazık ki bir daha yüzünü göremedim Kenan amcanın.
Oğlundan aldığım haber beni iyice üzdü.
Koca Reis hakkın rahmetine kavuşmuştu.
Nur içine yat Koca Reis. Mekanın cennet olsun. Allah rahmet etsin.

13 Ocak 2026 Salı

TOHUMLAR ÇATLARKEN


 Tohumlar çatlarken

Zirveye yakın yerlerde seyretmeli ovayı
Sisi
Bulutu...
Nabız gibi yürekler güp güp atarken
Yüzükoyun yatıp dinlemeli toprağı
Tüm doğada yaşamın seslerini.
Önce adam olmalı...
Yaşama
Düşünceye saygı duymalı insan...
Satmamalı dostunu arkadaşını...

YAZI YAZMAK BİR ARKADAŞTIR


 İnsanın yüreğinde anlatılmayıp da bekleyen sorular varsa bunu taşımak ağır gelebilir.

Yazmak tam da burada yardıma koşan bir arkadaş olabiliyor.
Ben de yıllarca zihnimi meşgul eden soruları, halının altına itilen ama anlatılsa yüzeye çıkacak gizleri, cevaplardan doğan yeni soruları aktarabileceğim şeyin yazmak olduğunu yıllar önce keşfettim.
Yıllarca bloğ sayfalarında bunu en vurucu şekilde anlatmayı seçtim...
Yazdığım "Batıda On Yıl" şekillendi, geleceğe bırakılacak bir eser oluştu...
Şunu da eklemek lazım
Böylesi zamanlarda sıkılırım. Çünkü insanın en çaresiz kaldığı andır bu. İnsan ruhu anlaşılmaz bir cesaretle dolar, belli bir isteğe, amaca yönelme durumu oluşur. Kendini frenleyemezsin. Ben ve illa ki ben duygusuna yenilirsin. An gelir yarı açık kalmış bir pencereden şiddetli bir esinti seni sarıp sarmalar. Bir şeyler istersin. Lakin ne istediğini bilemezsin. Düşünce ile alt edemediğini kaba kuvvetle alt etmeye çalışırsın. Ben, o esintinin bana yönelmesine müsaade etmedim, etmemde. Fakat görüldüğü gibi bu durumla sıklıkla karşılaşmak mümkündür.
Hayat mücadelesini kazanmak için, bu zorlu mücadelede derin çatlaklarla yarılmış susuz toprağa ceylanın kaptırdığı gibi ayağımızı kaptırmadan, yaşamayı; ama dürüstçe yaşamayı, başkalarını ötelemeden, siyasi, ekonomik ve sosyal öncelik düşüncesi taşımadan öğrenmeliyiz.

11 Ocak 2026 Pazar

ASLA BİLMEYENLE TARTIŞMA


 Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına " Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?" demiş.

" Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma" diye ilave etmiş.
Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
Usta ressam şöyle demiş:
"İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi."
- Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
- Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
- Asla bilmeyenle tartışma.