3 Temmuz 2019 Çarşamba

TOKAT


Yıllar sonra sosyal medyada aldığım bir mesaj beni yıllar öncesine götürdü.
Şimdilerde üniversiteyi bitirip mesleğini yapmakta olan bir öğrencim mesajında aynen şunları yazmıştı, "hocam, bana suçsuz yere neden tokat attınız?"
Kendisini, bulunduğu kasabayı ve babasını tanıyordum.
Hafızamı yokladım, yıllar öncesine gittim.
Neden tokat atmış olabilirdim ki?
Hafızam bir türlü söylediklerini teyit etmedi.
Verdiğim cevapta, kısaca  "söylediğiniz durum yıllarca sizin zihninizde yer etmiş. Nedenini hatırlayamadım. Lakin, eğer öyleyse mutlaka bir nedeni vardır. Yine de sizden özür dilerim. Kendinize dert etmeyin. Ben öğretmenlik hayatım boyunca hiç bir öğrencime bu tür haksız yaklaşımda bulunmadım. Bütün öğrencilerim beni sever sayar. Bende öğrencilerimi sever sayarım."
İkna olup olmadığını bilmiyorum.
...
Öğretmen okulunu bitirmiş, göreve başlamıştım.
O yıllarda ücra yerlerde görev yapan öğretmenler büyük çile ve sıkıntı çekiyorlardı.
Görev yerine gitmek, kalacak bir göz ev bulmak, günlük ekmek ihtiyacını karşılamak başlı başına bir sorundu.
Bu bağlamda görev yaptığım okulda ki diğer öğretmenler gibi bende büyük sıkıntılar yaşadım.
Gün oldu aç karnına bir sonraki günü getirdim.
Aç yatıp aç kalktım.
Lakin, bundan şikayetçi olmadım.
Çektiğim sıkıntılarla ilgili kimseye tek söz etmedim.
Zihnimdeki sıkıntıları dağıtmak için görevime dört elle sarıldım.
Duygularımın yoğunluğu içinde kaybolup gitmemek için elimden geleni yaptım.
Tevekküllü davrandım.
...
İlk görev yerimde üç yıl görev yaptıktan sonra, "bana neden tokat attınız?" diyen öğrencimin kasabasına okul müdürü olarak tayin oldum.
O yıllarda da herkesin belli  bir duruşu ve görüşü vardı.
Acı olan ise, farklı görüşte olanların birbirlerine yaklaşmamasıydı.
Bunun eğitimde yeri olmadığı düşüncesindeydim.
Hala da aynı düşüncedeyim.
...
Göreve başladığım okulda müdürlük görevini vekaleten yürüten arkadaş, görev devir teslimini yapmadığı gibi uhdesinde bulunan dersleri de aksatmaya başlamıştı.
Kendisine defalarca ikaz etmeme rağmen bu tutumunu değiştirmedi. Rapor alıp göreve gelmediği günler oldu.
İlgili öğretmen kasabanın bağlı olduğu ilçe doğumluydu.
Yani memleketi orasıydı.
Çevresi, akrabaları, tanıdıkları çok fazlaydı.
Bana gelince, ne bir tanıdık vardı, ne de bir akraba.
...
Bu şartlar altında istemeden de olsa yaptığı bir hatadan dolayı bir öğrencime tokat atmış olabilirim.
...
Lakin, bir olayı sorgularken tek taraflı sorgulamaktan kaçınmak lazım.
Sebep sonuç ilişkisini ve içinde bulunulan ortamı da sorgulamak lazım.
...
İlgili öğrencimin babası da o ilçede görevli bir öğretmendi. Derslere girmeyip sorun çıkaran öğretmenin de arkadaşıydı. Aynı görüşteydiler.
...
O yıllarda kendim ile olan savaşı kaybetmemek için çok direndim.
Meslek hayatım boyunca, her daim kaybetmeyi değil kazanmayı hem kendim hem de öğrencilerim için istedim.
Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum.
Üniversiteyi bitirip meslek hayatına başlayan binlerce öğrencimin varlığı da bunun en güzel örneğidir.


25 Haziran 2019 Salı

GURBETTE GÜNEŞ BAZEN DOĞMAZ NAZLANIR


İnsan kendi yaşamında olduğu kadar diğer insanların yaşamları hakkında da soru sormalı, sorgulamalıydı. Muhtaç olana yardımcı olmalı, insanların dertleri ile ilgilenmeliydi. Cesaret sahibi olmalıydı. Çünkü, sorulacak her soru, atılacak her adım yol haritasında belirleyici olacaktır. İnsanın kavgası, her kiminle olursa olsun, sonuçta kendi derdiyle değil midir?
Şehrin erken saatlerde en çok nefes alınan yeri otobüs garajlarıdır. Günün kristal ışıklarına ilk şahit olanlarda uykusuz ve yorgun gözlerini kırpmadan garajdan ayrılacağı zamanı bekleyen yolculardır.
Gidenler şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı. Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi. Takip edilmesi gereken yol onlar için açıktı. Duygusallıklarını bir tarafa bırakıp vurmuşlardı kendilerini yollara. Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar, kavrulanlar. Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler, sindiremeyenler.  Kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinde kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, çektikleri çileleriyle, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayanlar.
Şehir hayatının üzerlerinde kurduğu baskıdan, varoşların gürültücü kasvetinden ve yoksulluğundan bunalan; yüksek binaların arasında nefessiz kalmaktan kurtulmaya çalışan bu insanlar, soğuk hava şartlarına rağmen kırsal yaşamın soluk aldıran ortamında bir süreliğine de olsa baba ocağında sevdikleriyle hem hasret gidermeyi hem de rahat bir nefes almayı seçmişlerdi. Kim bilir belki de içlerinden bir bölümü çalıştıkları işlerinden çıkarılmış işsizlerdi. Bir daha dönmemek üzere gurbeti terk etmişlerdi. Doğup büyüdükleri topraklarda mı kolaydı yaşam, yoksa çocukluklarının ve kültürlerinin yabancısı olan şehirlerin varoşlarında mı? Hangisinin yükü hafif hangisinin yükü daha ağırdı? Doğup büyüdükleri topraklarda yaşam kolay olsaydı neden gideceklerdi gurbete? Ve/veya çocukluklarının yabancısı olan şehirlerde yaşam kolaysa eğer neden terk edip baba ocağına dönmüşlerdi?
Geçim şartlarının ağırlaştırdığı omuzların hafiflemesi için güçlü olmayı, hayatın dayanılmaz bir ıstıraba dönüşmesinin önüne geçmek için direnmeyi bilmek lazım. Bilmek de yeterli değildi. Somut adımlar atarak hayatın günlük hay huyunda ağır olan yükü hafifletmek adına güne başlanması ve o gün eve götürülecek ekmek parasının kazanılması lazımdı.
Sabahın erken saatlerinde ya da gün turkuvaz rengini akşamın karanlık perdesine bırakırken yola koyulmuş olanların, yolculuğa başlama ve bitirme amaçları aynıdır. İç güdüsel olarak varlığının devamını sağlamak.
Yolun kıvrımlı damarlarını kat edip kırsaldan göç etmiş, eğreti gecekondularda yaşamını güçlükle sürdürme çabasında olan çoğu insanın devamlı bir işi olduğu söylenemezdi. Günü birlik amele pazarlarında, inşaatlarda ve geçici işlerde çalışmak için sıra bekleyenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Bu durumda bir insanın yaşamını sürdürmesi için güçlü bir iradeye ve şansa ihtiyacı vardır. İradesi olanın şansı, şansı olanın iradesi olmaz bazen. Bazen her ikisi bir arada bulunur, bazen biri vardır diğeri yoktur. Anadolu insanında her ikisinin de bir arada bulunduğunu söylemek için amele pazarlarından veya işsizlerin toplandığı kahvelerden habersiz olmak gerekir. İstasyonların ve garajların yırtık pırtık insan pazarı olduğundan, binlerce insanın günün her saatinde, su gibi, oralarda kaynaşıp durduğundan da... Oysa hangi şehire gidilirse gidilsin binlerce işsizin sokaklarda avare dolaşmasını görmek olağandır.  
Gurbette bazen güneş doğmaz nazlanır. Başka yerlere takılı kalmıştır aklı. Bezende hiç beklenmedik bir yağmur yağar bardaktan boşanırcasına, bereketlidir yağmur. Kimi karayağız delikanlılar tek başına omuzlar yükü, güçlü sanırsınız. Yürekli sanırsınız. Kimi dostundan güç alır, kimi tek dostu olan kendinden.
Günün yorgunluğu sonrasında şehir yaşamı çeker kendine serseri mayınları iştahla. Varoşlar  
dolup dolup boşalır. Kimi bilinmeyenin cazibesine koşmak için dolaşır neon ışıklarının cezbedici parlaklığında. Kimi içinde anbean kabaran travmayı bastırmak, bildiklerinin içinde, derininde bilmediklerini görmek için.

18 Haziran 2019 Salı

KURTARIN BENİ


Anadolu’nun ve dünyanın dört bir yanında çağımızın düşünsel ve yaşamsal yapısına uygun olmayan çığlıklar yükseliyor: “Kurtarın beni”. Yaşanan olaylara, işlenen cinayetlere, aile içi şiddete bakıldığında bu çığlıklara kulak tıkamak, duyarsız kalmak doğru değildir. İnsanım diyen, erdemli olan, vicdanlı olan, adaletli olan bu duruma kayıtsız kalamaz, kalmamalıdır.
İnsan daima gülümsemek ister.
Bazen mutlu küçük bir tebessümle gülümser,
Bazen acı acı,
Bazen kahkahalarla.
İnsan yaşamın o ince çizgideki rotasında gülümsemeyi, huzurlu ve mutlu yaşamayı ister.
Lakin, mutlu ve huzurlu yaşamasını yine bir başka insan engeller.
Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur.
Olmaya da devam edecek görünüyor.
En çok gülümsemeyi hak eden kadınlarımıza yapılan haksızlıklar, cinayetler, berdeller, töre illeti gündemde düşmüyor.
Her gün, her ay, her yıl onlarca, yüzlerce, binlerce kadın şiddete maruz kalıyor.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında yaşayan kadınlar hergün şiddete uğruyor, öldürülüyor.
Yer Afganistan. Kadın hakları savunucusu gazeteci Mena Mangal, Kabil'de herkesin gözü önünde sokak ortasında öldürüldü. Mangal, Afganistan'da kız çocuklarının okula gönderilmesi fikrini savunuyordu.
Kız çocuklarının okula gidip okuma yazma öğrenmesi ve bilinçlenmesi kimin ya da kimlerin işine gelmiyor, kız çocuklarının okuma yazma öğrenmesi yetiştirecekleri çocukları için bir kazanım değil midir?
"Mangal'ın yakınları, Mangal'ın Afganistan parlamentosunun alt kanadındaki kültür danışmanlığı görevi için ofise gitmek üzere araç beklerken motosikletli iki saldırganın ateş açması sonucu vurulup öldürüldüğünü duyurdu.
İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasrat Raimi de Mangal'ın Kabil'in 8. Bölgesi olarak bilinen yerde vurularak öldürüldüğünü açıkladı. Kabil'deki Karte Naw pazar alanı yakınında olaya tanık olan esnaf, motosikletli iki kişinin kadın gazeteci Mangal araç beklerken ona yaklaştıklarını ve ateş açtıklarını anlattı."
Ve ne yazık ki ülkemizde son aylarda yaşanan kadın cinayetleri o kadar çok ki, insan ister istemez neden, neler oluyor sorusunu sormadan edemiyor.
4 Haziran 2019 tarihli bir haber;
"Mersin Tarsus ilçesinde 62 yaşındaki Emel Yalçın, 57 yaşındaki Bektaş C.  tarafından bıçaklanarak öldürüldü."
21 Mayıs 2019 tarihli bir haber;
"Niğde’ye bağlı Eskisaray Mahallesi’nde yaşayan 58 yaşındaki Fındık Şahin, dün akşam saatlerinde evli olduğu Nazım Şahin isimli erkek tarafından öldürüldü."
Olaylar ve örnekler çok.
Bunlar basına yansıyan olaylar, ya bir de basına yansımayanlar.
"Dizini dövmemek için kızını döven baba"
"Eşinin sırtında sopayı eksik etmeyen koca"
Söylemleri de kadına yönelik şiddetin sadece bir dışavurumunu oluşturmaktadır.
Erkek egemen toplumlarda kadınlara yönelik şiddet eğilimi gösteren erkekler kendilerinde var olan yetersizlik ve psikolojik bozuklukların tedavisini bu hareketleri ile  tedavi ettiklerini sanıyorlar düşüncesi pek de yabana atılır bir düşünce değildir.
Erkek egemenliğini kabullenmesini sağlayan geleneklerle ve değer yargılarıyla kuşatılmış kadına yapılan şiddet ile toplum bir yere varamaz.
Bu anlayışın ve düşüncenin değişmesi insanların daha huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmelerini sağlar.
Unutmayalım ki kadınlarımız toplumun ve yaşamımızın temel taşlarıdır.



11 Haziran 2019 Salı

İŞİN TUHAF YANI


İnsanların geleneksel yaşamı zorlu evet ama bugün insanları zorlayan güç koşullar insan yaşamını daha da zorlu hale getiriyor.
Zorlukları anlamak için insanı anlamak lazım.
İnsanı anlamak için geçmişi ve bugünü anlamak lazım.
Geçmişi ve bugünü anlamak içinse elinde  doğru ve gerekli bilgi olmalı. Eğer gerekli ve doğru bilgi yoksa, gerekli ve doğru bilgiye ulaşılamıyorsa o zaman verilecek kararlarda sonuçlar daima hatalı çıkacaktır.
Peki doğru ve gerekli bilgiyi nasıl elde edeceğiz.
Bunun cevabı, geçmişi iyi anlamaktan geçer.
İnsanlar geçmişte neler yapmış, neden yapmış anlamak için çok çaba sarf etmek gerekir.
Geçmişi iyi anlamayan, geçmişte yapılan hata ve doğruları sorgulamayan insan bütüne varmak için gerekli ve doğru bilgiyi asla bir araya getiremez. Ve bunun sonucu da insanlığın bugün içinde bulunduğu zorlukların çığırını açar.
Bunu yapacağımıza, bir araya gelip sorunlara çözüm arayacağımıza, insanların gelecekte daha mutlu ve sorunsuz yaşaması için çaba sarf edeceğimize, ne yapıyoruz, oturup bilgi sahibi olmadan etrafımıza bilgi dağıtmayla uğraşıyoruz.
Ahkâm kesip ver yansın ediyoruz.
Bir bilen olup etrafımızda doğruyu bilenleri dikkate almıyoruz.
Oturup birbirimizi dinleme gereğini dahi hissetmiyoruz.
Bir kaç cümle ile kendimizi anlatmaya çabalıyoruz lakin onu da yeterince beceremiyoruz.
Tek bir kitap okumadan cümleleri art arda sıralıyoruz.
Zorlukların üstesinde sadece kendimiz için gelmek istiyoruz.
Başkalarına acı veren şeyleri dikkate dahi almıyoruz.
Ve işin tuhaf olan yanı ise yaptıklarımızı normal karşılıyoruz.

2 Haziran 2019 Pazar

BAZEN HAYAT O KADAR ZORDUR Kİ




Eşiyle birlikte hastane odasının kapısını açıp içeri girdiğinde hazırdı, sonucun ne olacağını bilmese de.
Hastalığını duyduktan sonra, geçen günlerde olacaklara hazırlanmıştı.
Doktorun söyledikleri kulaklarında çınlıyordu.
"Ameliyat şart. Yoksa boyundan aşağı felç olma durumu söz konusu. Tümör öyle riskli bir yerde ki tam omuriliğin üstünde. Bir diğeri sol orta kulak da oldukça büyümüş. Alınmadığı taktirde zaten işitme sinirlerini sıkıştırıp işlevsiz hale getirecek."
Hayat ne garipti.
Yürüyerek girdiği hastanede sağ çıkıp çıkmayacağını, verdiği kararın yaşamını nasıl etkileyeceğini bilmeden hastane odasındaki yatağa kendini bir külçe gibi bırakmıştı.
Çocuklarını sabah erkenden hastaneye gelmeden önce kayınpederinin yanında bırakmış, kan uykularında iken eğilip yüzlerinden öpmüştü. Biri kız iki çocuğu vardı. İkisi de  henüz çok küçüktüler.
Eşi yanında, gözleri yaşlı, eli koynunda sessizdi.
Tek kelime etmeden sessiz bir bekleyiş içerisindeydi o da.
Aylardır çektiği acılardan sonra hayat onu da neredeyse imkansıza hazırlamıştı.
...
Sonra!
Eli gayriihtiyari şekilde boynunun ve sol kulağının arkasında ki yaraya gitti. Tenini kesen o  bıçağın soğuk yüzü hala oradaydı.
Bedeninden çok şey alıp götürmüştü o bıçak.
Eliyle usulca dokunduğu yara izi buz gibiydi.
Sağ yüzünde hissettiği dayanılması  zor korkunç ağrıya direniyordu.
Üst üste içtiği ağrı kesiciler bir fayda etmedi günlerce.
Ta ki, ameliyat iplikleri alınıncaya kadar.
İpliklerin alınmasıyla yüzündeki ağrı kesilmiş, az da olsa rahatlamıştı.
...
Lakin, yaşanmışlık hissi hiç bir zaman onu yalnız bırakmadı sonraki yaşamında.
Her daim, her an acısını hissetti.
Olan bitenleri düşündükçe acı acı gülümsüyor, sadece yutkunuyor tek kelime etmiyordu artık.
Felek ona hak etmediği kadar zalim davranmıştı.
...
Yaşadıkları onu olgunlaştırmıştı. Hayata bakış açısı değişmişti. Kaybedilen zamanlar kadar kazanılacak zamanlar olduğunu, ne olursa olsun mücadeleyi bırakmamak gerektiğini anlamıştı.
Bazen hayat o kadar zordur ki, insanın nefesi kesilir.
Dayanılması çok zor olan acılarla yüzleştirir.
...
Tales'in dediği gibi, "kişi hayata bir gün daha ekleyemez ama bir güne hayat ekleyebilir."


29 Mayıs 2019 Çarşamba

ÇOCUK GELİNLER



Çocuk evliliklerine karşı düzenlenen uluslararası kampanyalar sayesinde, bugün bazı anneler, babalar, büyükanneler, öğretmenler vb. de bu mücadeleye katılıyor.
Ama en güçlü asiler kızların kendileri; her birinin öyküsü başka bir isyanın kıvılcımı oluyor.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye bir çok toplumda ne yazık ki çocuk gelinler gerçeği var.
Toplumlar bunun yanlışlığını yavaş yavaş anlasa da.
Resimde yer alan çocuk gelin ise Nepal'ın küçük bir köyünde çekilmiş.
Nepal'da resmin çekildiği köyde çocuk yaşta evlenmek normal kabul ediliyor.
Ama yine de bu bakış açısı, geleneksel düğün şemsiyesinin altında, at arabasıyla yeni kocasının köyüne götürülen 16 yaşındaki Surita'nın, ailesinin evinden ayrılırken feryat figan karşı çıkmasını engellemiyor.
Toplumlar öteden beri gelenekçi bir yapıya sahip. Bu bağlamda, insanların gelenekçi yapıdan uzaklaşması oldukça zor. Toplum baskısı kimi ülkelerde buna olanak vermiyor. Kimi ülkelerde insanların işine geliyor.
İnsanlar ailesinden, atasından gördüklerini uygulamakta tereddüt etmiyor.
Lakin, yüzyıllardır var olan yaşam tarzı ve anlayışı ile günümüz yaşam tarzı ve anlayışı arasında, insan hakları bağlamında fark olmalı.
İnsana, insan haklarına dair iyileştirici yaklaşımlar feodal kalıntılara bir set çekmeli.
Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri kızgın toprağa terk eden zihniyet şimdi kabul edilebilir mi?
Hangi aklı başında ana baba bunu kendi evladına layık görür?
Kadınlar kendi haklarına sahip çıkmayı öğrenmek zorundalar. Sahip çıkmalıdırlar da.
Erkek egemen toplumlarda zor gibi görünse de eve kapanıp, bu benim kaderimdir yaklaşımı yerine haklarını elde etme mücadelesine devam etmelidir.
Dört duvar arasına sıkışıp kalanların, çevresi ile bağlarını koparanların, kadın cinayetlerine, çocuk gelinler gerçeğine omuz silkenlerin kendi haklarına sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.
Suudilerde, Afganlarda evlerin görünümüne bakıldığında yüksek ve kalın duvarlarla çevrili olduğunu, sokak ile bağlantısının olmadığını, evlerin pencerelerinin tavana yakın olduğu görülür.
Bu duruma razı olan kadın yaşadığı eve hapsolmuş demektir bir bakıma.
Çarşıya, pazara, sokağa yanında kocası, kardeşi olmadan çıkamaz.
Bu duruma son verecek olan da kadınlardır.
Bu konuda yazılacak çok şey var aslında.
Özellikle çocuk gelinler konusunda.
Kadın bir toplumun ana arteridir. Kadınsız bir toplumun  gelişmesi olanaksızdır. Kadın haklarının ikincil planda tutulduğu  gelişmemiş toplumlara bakmak yeterli bunu anlamak için.




17 Mayıs 2019 Cuma

RUHU KABA VE DUYGUSUZ



Montaigne , Denemeler'inde, şöyle yazıyor:
"Antik çağdaki bir denizci büyük bir fırtınanın ortasında Neptün'e şöyle yakarıyordu: 'İstersen kurtar beni, istersen öldür ama dümeni hep doğru tutacağım.'
21. yüzyılın ilk çeyreğinde insan davranışları gözlemlendiğinde "dümeni hep doğru tutanların" sayısının azaldığını görüyoruz.
Hayatımızda karşılaştıklarımızın yanı sıra karşılaşmadığımız çok daha kurnaz olduklarından hiç şüphe etmeyen, çıkarcı, üçkağıtçı, ikiyüzlü, neyi ne zaman yapacağı belirsiz, kararsız o kadar insan var ki. Çoğu "dümeni doğru tutanların" yanında kaybolup giderler.
Yaptıkları ikiyüzlülükleri ve çıkarcılıklarıyla hatırlanırlar. Lakin gün gelir esemeleri dahi okunmaz. Çünkü, yaptıkları içinde yaşadıkları toplumun iyiliği ve gelişmesi için değil, salt kendi çıkarları içindir.
Montaigne, Denemeler'inde "karşıtı olmayan bir iddia yoktur" diye yazıyor. Dip notta verilen bilgiye göre Montaigne Latince bu cümleyi kitaplığının bir kirişine kazıttırmıştır.
İkiyüzlü, çıkarcı, bencil ve zalim davranışları olanların bu davranışları, kendilerince doğru bildikleri için yaptıkları varsayımı bir karşı düşünce olarak karşımızda yer alır.
Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamamızı sağlayan yegane şey ise eğitimdir.
Eğitimden yoksun, adalet duygusunun yanı sıra eşitlik anlayışını kavrayamamış, ruhu baba ve duygusuz, karşıt iddiayı benimsemiş bir insandan doğruyu yapması beklenemez.
Toplumun geleceği için insanlar, duruşları, bakışları, davranışları, adalet anlayışları, fikirleri ile:
Platon'un dediği gibi, "... ta çocukluktan güzelliği sevmeye, güzele benzemeye, onunla bir olmaya, kaynaşmaya özensinler!"

16 Mayıs 2019 Perşembe

DÜNDEN BUGÜNE



Tarih bir zaman makinesi gibidir.
Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir.
Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs. Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir.
Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur.
Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var;
 
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.

İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

15 Mayıs 2019 Çarşamba

ÖFKE, İSYAN, İTİRAZ...




Çekirge, kendi çıkarı ve yaşamı için açıkgöz bir yaratıktır. Lakin, bağ ve bahçeleri, ekili tarlalardaki ürünleri yok eder. Bu bağlamda yıkıcıdır.
Kendi çıkarına düşkün olan bireyler de toplum için zararlıdır.
Bir insan kendi çıkarını düşünür elbet. Ancak bunu yaparken toplumun ve diğer bireylerin durumunu gözetmeli, başkalarına zarar vermemeli, kötülük etmekten kaçınmalıdır.
Francis Bacon'un dediği gibi "kendi çıkarına düşkünlük, her yönüyle aşağılık bir şeydir."
İnsan yaşamıyla, anlayışıyla, yaptıklarıyla, bilgeliğiyle ve kavrayışıyla iyiye yönelmeli ki, gelecekte adalet, hak, hukuk ve eşitlik kavramları yerli yerince kullanılsın.
Yaşanmış bir yaşam, adalet, hak ve eşitliği benimseyen özelliğinden dolayı, önemli bir yaşamdır kuşkusuz. Gelecekte iz bırakır. Aksi durumda adı bile anılmaz.
İnsan yolun sonuna geldiğinde yaptığı doğrularla anılmalı, zulüm ve kötülükleriyle değil.
Öfke, isyan,itiraz, ben imgeleri yaşamın ana arterlerinde daha az yer tutmalı.
Her insanın yaşamı günahıyla sevabıyla bir hayat hikâyesidir. Ama, o hayat hikayesi anlatılacak ve yazılacak kadar örnek alınacak bir hayat hikâyesi olmalı.

10 Mayıs 2019 Cuma

SU


Bazen belgesellerde izleriz onu. Bazen doğada. Ama hep izleriz. Yolumuz daima onun yanına düşer. Çünkü o yaşamın ve yerkürenin alın çizgisidir.
O bazen bir ırmakta, gölde, bazen bulutta, bazen topraktadır.
Ama o hep vardır.
Yaşamın kaynağı su dur o.
Uğruna kızgın çölde dörtnala koşan Arap atlarının, yüce dağ başlarında kartalların, bozkırda umuda koşarcasına suya koşan güvercinlerin kadersizliğidir.
Rüzgârın tepesinde uğuldadığı, kışın karın örttüğü gri tarladır.
Renksiz bir şafak vaktinde, dik bir vadinin kıyısında kurduğu çadırında ısınmak için buzla kaplı vadiyi seyrederek hayatta kalmaya çalışan bir dağcıdır o.
Biliyoruz ki kalkınmanın, refahın, eğitimin, kültürün, tarımın, sağlığın, sanayinin temel kaynağı su dur.
Su buluttur.
Yağmurdur, mühendisliktir, barajdır, ulaştırmadır, haberleşmedir.
Bir damlası için, Ceylanın narin bacaklarını toprağın çatlaklarında kırmasıdır.
Su ağıttır, şairin dilinde yankılanan.
“Ey kuru çeşmelerde su diye duran bacı…
Bu yıl da gözyaşınla doldurup git bakracı…
Gene de avunmazsa içini yakan acı…
Az daha sık dişini ne var, erken ölecek…
Ferhat dağı delecek, Urfa’ya su gelecek…”
Urfalı şair Hulusi Kılıçaslan’ın dizelerinde bir tokat gibi patlayan ve yokluğunda yaşamın sona ermesidir su.
Yüzyıllardır kültürlerin oluşmasına rehberlik eden su ne eskiden olduğu gibi özgürce koşmaktadır gideceği yere, ne de kültürlere kaynaklık etmektedir artık.
Havayı, toprağı kirleten, kullanılmaz kılmak için çaba veren insanoğlunun hoyratlığından nasibini almıştır.
Almaktadır.
Barajlara hapsedilmesi, kelepçe vurulması bir yana yaşama kaynaklık etmesine de engel olunmaktadır.
Bilinçli ya da bilinçsiz.
Kaderi suya bağlı uçsuz bucaksız ovaları yaşanılabilir yer olmaktan –yaşama kaynaklık eden suyu yok ederek, hoyratça kullanarak ve kirleterek- hızla çıkarıyoruz.
Uğruna ağıtların, türkülerin, destanların yazıldığı, nice koç yiğitlerin Ferhat olup çağıldadığı, varlığı ile nice medeniyetlerin varlığını sürdürdüğü, yokluğu ile yok olup gittiği, kimi zaman kutsal bilinip sevgi ile kucaklandığı ve fakat yokluğu ile giderek vatan parçasına dönüşen bir alınyazısıdır o.
Devasa bir yeşilliğin içinde ışıl ışıl eden bir çam korusunun yamaç aşağı inmesini -güneşin bulutla oyununda- ufukta yanıp sönen kaya parçası üzerinde seyretmek ve o koruya hayat verenin su olduğunu bilmek kadar güzel ne vardır.
Tepe noktasında rüzgârın salladığı dallarının çıkardığı hışırtı dışında sessizliğin olduğu ağaç diplerinden akıp giden suyun kenarında; uzakta lavanta çiçekleri arasında ki çulluğun varlığını, keçiyolunda bir katırın tırnağının çıkardığı tiz sesleri, sürülerin susuzluğunu gidermek için koşuşunu izlemek kadar mutluluk verici ne vardır.
Askerin matarasında kurumuş dudakları ıslatan, Çanakkale de Seyit onbaşıya güç veren suya olan yaklaşımda  her yıl yinelenen “22 Mart Dünya Su Günü” nün “cehalet, gaflet ve ihmalleri” ortadan kaldırması, suyun zalimleşmesinin önüne geçilmesi, güneşin zalim ve kavurucu sıcaklarında sığınılacak bir yaşam kaynağı olmasının devam ettirilmesi kadar Anadolu toprağını sevindirecek ne vardır.