Sabah erken kalkmak alışkanlıktı onun için.
Güneş henüz aydınlatmaya başladığında yeryüzünü, çevik bir hareketle fırlardı yatağından.
O sabah kalkmadı bir türlü.
Belki de kalkamadı.
Ağır bir yük vardı sanırsın onu hareketsiz kılan.
Geç de olsa kalktığında düşünceli görünüyordu. Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi vardı.
O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu.
Zihninden geçenler serseri bir mayındı sanırsın. Yüreğinde bir kavga olduğu belliydi.
Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplıyordu.
Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal alıyor, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılıyordu. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.
O sabah sıkıntıyı, kederi, acıyı duyumsadı yüreğinde. O sıkıntı, o keder ki, o acı ki ona ağırlık yapan, acı veren, üşüten, yüreğini burkandı.
Bir süre sonra ağır ağır kalktı.
İtina ile katladığı gömleğini alıp giydi.
İçinden üşütmeyeyim diye mırıldandı duyulur duyulmaz bir sesle.
Oysaki Ağustos güneşinin yakıcı sıcaklığı hissedilmeye başlamıştı.
Boğazının hafifçe yanması idi onu böyle söyleten. Tüm vücudu yanıyordu.
Adımlarını attıkça bir ton dayak yemişçesine yalpalıyordu.
Gözlerini ovuşturarak diğer odaya geçti.
Kitapları bıraktığı gibi dağınıktı.
Bilgisayarı açtı.
Kısa bir not yazdı.
Yüreği yağmur yüklü idi.
Yüzü solgundu, titremesi artmıştı.
Geri döndü.
Kendini külçe gibi yatağın üzerine bıraktı.









