Umutsuzluğun
en koyusunu, boş vermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…
Törenin
ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları
içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere direnememenin, mücadele edememenin
mesajını görüyoruz haberi okuduğumuzda…
Son
yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve
şiddetin hangi boyutlara ulaştığında…
Şiddete
maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinde….
Yok
edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlara da…
21.Yüzyıla
yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at
gözlüğü” ile bakanlara da…
Gazetelerde
bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik
oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile
olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından
şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora
gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat
vurabilir…”
Sessizce
olan bitene razı olma iç güdüsü…
Buram buram dram
saklayan kardelenler…
Baharda
henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi
hoyratça girişimler…
Dayaklar,
gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…
Yaşam henüz
nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…
Evine
dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki
de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş,
çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu
haykırışı içine akıtarak…
Ve gazetelerin
üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…
Şiddetin
getirdiği sonuç bu işte…
Koca
dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…
Kadına
yapılan şiddetin en amansızı…
Yaşamın
kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…
Öfke
ve kin…
Vurmak
ve kırmak…
Yok
saymak…
Özgürlükten
ve sevgiden yoksun…
Demokrasi
ve insan haklarından yoksun…
Bilim,
hak, hukuktan yoksun...
Çağın
insanî değerlerinden yoksun...
Eşitliğin
anlamını bilmeyen…
İnsanın
yüreği sıkışır…
Gözyaşları
içine akar…
Hüzün
ve kahır çaresizliğe dönüşür…
Eğitimsizliğe,
berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir...
Şiddet
olağanlaşır ve bazen şiddetin varlığı kendisini “aile meclisi” kararı ile
gösterir…
Kadınlar
yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri
dinlerler…
Tahta
beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren
analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…
Yeri
gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda ahkâm keseriz ve nutuk atarız…
İş
uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi” göstermeyiz...
Ne
ki kadın söz konusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…
Kapitalist
düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının
tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda
toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…
Çağdaş
toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu
anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…
Kadını
“dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül
göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün
müdür…
Yoksa
kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir...
Bilinmelidir
ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada
rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz
herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan
kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...
İnsan
hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri
vermeliyiz.
Ama
ona şiddet uygulayarak değil…
Yarın
“8 Mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…
Kadınların
hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…











