4 Aralık 2018 Salı

BOZKIRDAN KAÇIŞ


İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.
Zamanı geriye sarıyorum.
Yıllar öncesinin bozkırına.
Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.
Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.
Okuyup bir meslek sahibi olmak.
Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.
Ne ki bu kolay değil.
Tıpkı yaşamda hiç bir şeyin kolay olmaması gibi.
Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.
Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.
Onlar kendileri için yaşamadılar.
Gönülleri çocukları için çırpındı.
...
İlkokul ve liseyi ilçede okudum.
Tek gözlü, daracık bir evde.
Ev demeyelim, tek göz bir odada.
Büyükannem, ve kardeşimle birlikte.
O oda hem yatak odası, hem mutfak, hem oturma ve ders çalışma yeriydi.
Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.
Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.
Ne bir masa ne tek sandalye.
O günleri nasıl aştık anlatamam.
Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.
...
Bir gün babam yanına çağırdı.
Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.
İçim içime sığmıyor.
Özlemişim ağabeyimi.
Trafik cümbüşüne.
Koca koca yapılara.
Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.
Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.
Öyle ya.
Yeni bir yer, alışık olmadığım.
Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.
Mevsim sonbahar.
Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman,is.
...

23 Kasım 2018 Cuma

AYRIMCILIĞIN DÖŞEDİĞİ TAŞLARA TAKILMAMALI İNSAN



Çeşitli coğrafyalarda dolaşalım.
Zihnimizde kurgulayıp sorgulayalım ve ayrımcılık konusunu kısaca ele alalım.
Tercih sebebi olmasa da çeşitli coğrafyalarda yaşayan insanlar arasında ayrımcılık vardır ve ne yazık ki yaşananlara bakıldığında her zaman insanoğlunun özünde, varlığında olacağı görülmektedir.
Yaşamın her alanında; sevgide, kültürde, ekonomide, insanın renginde, düşüncede, yaşamda, kadın erkek varlığında, semt ve okul bağlamında, zengin fakir ikileminde, kent merkezi ile varoşlar arasında, yeşille mavi arasında.
Bu bağlamda insanların yaşamı bir gül bahçesi olmaktan uzaktır.
Oysa ki ayrımcılığın döşediği taşlara takılmadan yaşamak için olağanüstü bir gayret sarf etmeliyiz.
Bazen ciddi biçimde sendelesek de bunu başarmak zorundayız.
Ayrımcılığı yaygınlaştıranlara, insanlar arasındaki sevgi, saygı ve birliktelik anlayışına engel çıkaranlara karşı da; insan hak ve hukukunu kendisine rehber edinerek mücadele etmek durumundadır insanoğlu.
Bunu başarmak için evrensel müziğe, edebiyata, kültürel gelişime, ekonomik ve siyasi işbirliğine önem verilmeli; ırkçılığa, insanları ötelemelere, yok saymalara, küçük düşürücü ithamlara karşı koymalı, olaylara doğru yorum getirilmeli.
Hiç kimse hiçbir zaman içinde biriken öfkesini yönelteceği, yaşananlardan sorumlu tutacağı diğerine ihtiyaç duymamalıdır.
Öteki kavramı yerine biz kavramı daima öncelikle dikkate alınmalıdır.
Diğerini öteleyerek hiç kimse kahraman olamaz, olamamıştır da.
Önemli olan insanların birbirini anlaması, sevgi, saygı, anlayış ortamında ve müştereklerde birleşmesidir.
Her türlü yıkıma, bağnazlığa, ötekileştirmeye, ayrımcılığa karşı karşılıklı anlayışı, birlikte yaşamanın taşlarını döşemeli, geleceği bu bağlamda inşa etmeliyiz.

15 Kasım 2018 Perşembe

KALDIRIMLARDA İNSAN SELİ


Başımı camdan uzatıp gökyüzüne bakıyorum bir süre. Uzaklarda bir kuş sürüsü kanat çırpıyor özgürce.
Kim bilir belki de gün geçtikçe yok olan yaşam alanlarına bakıyorlardır.
Belki de büyük bir keyif alıyorlardır kanat çırpmaktan.
Yol kenarlarında, kaldırımlarda akan insan seli.
Koşuşturuyorlar acele ile. Belli ki gün bitmeden işlerini tamamlamanın aceleciliği var üzerlerinde.
Oysaki gün henüz daha yeni başlıyor. 

Simitçiler tezgâhlarını çoktan açmışlar.
Açlığını bastırmanın en kolay ve ucuz yolu simit almak.
Simitçi tezgâhlarının etrafı hiç boş kalmıyor.
Eski ve yıpranmış giysilerle kaldırımlarda ilerleyenlerin çoğunun elinde birer simit var.
Sıcak çorba tüten lokantalar ise müşteri bekliyor.

Güneşin fazlaca etkili olmadığı bir kasım günü sokaklarda volta atıyorum.
Tarifsiz düşüncelere kapılarak. Annelerinin elinden tutmuş çocukları düşünüyorum.
 Düşündükçe, yaşananları gördükçe yoksulluğun pençesinde kıvranan çocukların geleceğinin nasıl biçimleneceğini anlamak kolaylaşıyor.
Ya düşündükleri gibi olacaksın ya da düşündükleri gibi biçimlendirecekler seni.. 

9 Kasım 2018 Cuma

BİR MİLLETİN VAR OLMA MÜCADELESİNİN ÇELİKLEŞMİŞ İFADESİDİR


Mustafa Kemal Atatürk, her an yüreklerimizde varlığını sürdürecek kadar büyüktür.
Büyüklüğünü anlamak için yok olmakta olan bir milletin nasıl ve hangi zor şartlarda kurtarıldığına bakmak yeterlidir.

Mustafa Kemal, sadece Kurtuluş Savaşı sırasında askeri anlamda emperyalist güç odaklarına karşı verdiği müthiş mücadele ile değil; savaş sonrasında siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da aldığı önlemlerle ve yaptığı uygulamalarla da büyüklüğünü kanıtlamıştır.
Mustafa Kemal bir direniştir.
Bir milletin var olma mücadelesinin çelikleşmiş ifadesidir.
Vefa ve namus borcumuzdur.
Varlığımız, bağımsızlığımız, yarınlarımız, onurumuz, toprağı vatan yapan düşüncemiz, bilgimiz, enerjimiz, aydınlanmamız ve erdemimizdir.

Bu nedenle Mustafa Kemal’in bize sunduğu gerçek zenginliğimizin, özgür birey olma erdeminin, bağımsız ve çağa uygun yaşam tarzımızın öneminin bilincinde olmalıyız.
Bu zenginliklerimizin ve Mustafa Kemal’in milletimize kazandırdığı kavramların, devrimlerin ve değişimlerin ayırdında olmalı onlara sıkı sıkıya sarılmalıyız.

O’nun vurguladığı gibi; düşünce, bilgi, beden yönünden güçlü ve yüksek karakterli birey olmalıyız.
Emanet ettiği cumhuriyete, fikirlerine ve düşüncelerine sahip çıkmalıyız.

O’nu yaşıyor ve yaşatıyor olmalıyız. 

7 Kasım 2018 Çarşamba

ÖFKE VE KİN DOĞRULUĞUN SINIRLARI DIŞINDADIR


Montaigne şöyle der  “Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır.
Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne şatosu gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana verdiği imkanlarla onu korumaya çalışırım.”
İnsan yaşamında gündem o kadar hızlı, bazen o kadar coşkulu, bazen o kadar kırıcı ve baş döndürücü bir hızla değişmektedir ki yetişmek ne mümkün. Yaşamın hay huyunda gidip gelenlerin bir kısmı çıkara ve bencilliğe başvururlar. Kurnazca asıl niyetlerini açığa çıkarma cesaretini göstermeden hareket ederler. Bu harekete cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler vardır ki, bütün arzuları diğerlerine eziyet etmektir.
Onları bu çabaya iten şey nedir o halde?
Amaçları mı?
Yoksa çıkarları mıdır?
Beyinlerinde sakladıkları “ savaş “ senaryosu gerçekten nedir?
Ya da ego tatmin merkezlerinde büyüttükleri şey dikkate alınmama karşısında saldırganlık mıdır?
Ne yazık ki, çevremize baktığımızda kimi; yükselme, dikkate alınma, liderlik oluşturma, emir verme, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılama ya da hakaret etme, düşüncelerindeki garipliği başkalarına aktarma tutkusu olanlarla karşılaşırsınız.
Montaigne diyor ki Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar.”
Tutku nedir peki?
Bence tutku insan gövdesinde var olan ve atılmayı bekleyen bir safradır. Bu öyle bir safradır ki, yolu tıkanmadıkça, içinde bulunduğu insanı hareketli, atılgan, canlı ve diri tutar. Ancak, yolu tıkanır da akmak için mecrasını bulamazsa işte o zaman gerçek yüzünü gösterir.
Peki ne yapar?
Saldırganlaşır, yakıcı ve acı verici bir ağrıya dönüşür.
Yükselme, dikkate alınma ve söz söyleme hakkı elde etmeye çalışan insanlar, eğer önleri açık ve ilerleyebiliyorlarsa acı verici, saldırgan değil, aksine beceriklidirler. Aksi durumda ise saldırgan kimlikleri harekete geçer, etrafında olan bitenleri hazmedememe, kötü görme, gibi bir çıkmaza düşerler.
Ve yine Montaigne der ki “doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum.”
Doğru olan nedir?
Montaigne’in dediği gibi “doğru yol uğrunda kendini ateşe atmak mıdır?”
Bencilce çıkarlarımızı korumak için harekete geçmek ve etraftakileri görmemek, insanları yok saymak, insanları kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanmak mıdır?
Yoksa akıl, bilim, kültür, sanat sevgisi gibi hasletleri oluşturmak, insanlara yardımcı olmak, etrafa azim ve kararlılık aşılamak mıdır?
Her ne isen o sun aslında.
Seni senden iyi anlayabilen yine sensin.
Önemli olan o aklı yerinde ve insanlığın mutlu geleceği için kullanmadır.
Bence gerisi boştur vesselam.
Mevlana der ki:
    “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
    
 Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
.......
    
 Güneş olmak ve altın ışıklar halinde 
    
 Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
    
 Gece esen ve suçsuzların ahına karışan 
    
 Yüz rüzgarı olmak isterdim....”
........
“Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
.......
“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”
İnsanoğlu arasında dostluklar, iyilikler daim olsun derim.
Bencillikle, duyarsızlıkla, anlaşılmaz tutkularla bir yere varılamaz.



18 Ekim 2018 Perşembe

ŞANSLI BİR ÇOCUK DEĞİLDİM


Yaşadığımız mekân yaşamımızda basit bir arka plan, bir fon olarak algılanmamalı. Geleceğimizi ve düşüncelerimizi etkileyen önemli etmenlerdendir.
Mekân diyip geçmemek lazım. İçinde bulunduğumuz ortam hem yaşantımızı hem de ruh durumumuzu etkiler.
Hatıralarımızı içinde barındırır.
Çocukluğumuzu geçirdiğimiz yerleri her daim arar ve hatırlarız. Her şeye rağmen çocukluğumuzun rahat ve görece iyi bir ortamda geçtiğini söyleriz. Geçmişi ve o geçmişteki mekânı aklımızdan çıkarmayız.
Şanslı bir çocuk değildim. Ben ve kardeşlerim o şansı hiç bir zaman yakalayamadı. Çocukluğumuz zor ortamda geçti. Bazı şeyler hep vitrinlerde seyirlik olarak kaldı. Çiftçilik ve hayvancılıkla geçimini sağlayan orta halli bir ailenin çocuğuydum.
Köy hayatı şimdiki gibi değildi. Şimdiki çocuklar şanslı. Ellerinde akıllı telefonlar, evlerinde uydu bağlantılı televizyonlar var.
Zor ortamda geçirdiğim çocukluğum ve yaşadığım mekân sonraki yaşamımı etkiledi. Çok çalışmam ve başarmam gerektiğini belleğime kazımama neden oldu.
Yaşamımda başkalarına hesap vermek yerine, hep kendi kendimle hesaplaşıp uzlaşma yolunu seçtim. Birilerini uzun yada kısa vadede ikna etmeyi hiç bir zaman düşünmedim. Çünkü hiç bir kimseye yaptıklarım ve yaşamım hakkında bilgi vermek zorunda değilim.
Sorumluluklarımı her daim yerine getirmeye çalıştım. Önce insan olmanın önemine yoğunlaştım. İnsan olmak, tüm bilinciyle ve sorumluluğuyla onurlu bir görev. Hem kolay, hem de ucuz bir iş değil insan olmak.
Dünya genelinde yaşananlar, insanlığın zor dönemde geçtiğinin belgesi niteliğindedir. Savaş makineleri dur durak bilmiyor. Yalanı, rüşveti, aldatmacaları şaşkınlıkla izliyoruz.
Yaşananlar karşısında susanları, yaşanan olayları savunanları,  umursamaz tavır sergileyenleri insanlık adına seyrediyoruz.
Doğru olanda, doğruluğu eğip bükende yaşadığı mekânın etkisindedir. Biri yanlışı eleştirir diğeri ise susar.
O nedenle mekân ve o mekânda geçen çocukluğumuz yaşamımızda önemli bir yer tutar.


9 Ekim 2018 Salı

YABANCILAŞMA


İlginç zamanların ilginç anlarını yaşıyoruz. Yaşam durmuyor, akıp gidiyor. Bu akışta sağlam duruş sergilemekten uzak olanlar hem kendi benliğine hem de etrafına yabancılaşıyor.
Bu yabancılaşma bir bakıma modern zamanların samimiyetsizliğidir, kofluğudur. Başkalarının yaşam ve iyi niyetine olan bakış açısının dramatik hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Gittikçe yalnızlaşan bir insan ne yapar?
Diğerinin düşünce ve varlığını yok sayar.
Kendisini bir bilen olarak her şeyin üstünde görmeye başlar.
Başkalarını umursamaz.
Öfke nöbetleri ile karşısındakini anlamak yerine itham etmeyi seçer.
Kızgınlıkla oluşan kaos benliğini esir alır.
Kendini, kafasında oluşturduğu gülünç ve düşündürücü yaşamın ritmine kaptırmıştır. Yaşadığı keşmekeşi başkasında da görmek ister.
Bencildir.
Anlayış ve hoşgörüden uzaktır.
Bu yaklaşımda bulunanların sosyolojik incelemesi yapıldığında, bilinçaltında yatan ezilmişliğin varlığı ortaya çıkar.
Toplum içine girdiğinde insan hayal kırıklığı yaşıyor.
Çıkarcılık, benlik dürtüsü, anlayışsızlık o denli fazla ki insan yanındaki biriyle sohbet edip söz söylemekten kaçınıyor.
Çünkü söylenen söz eğilip bükülerek, ekleme ve çıkarma yapılarak bir diğerine aktarılıyor.
Hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman diliminde.
Mahallenin şövalyeleri iş başındadır.
Belki de buna modern, yazısız sosyal medya şövalyeliği dense cuk oturur.
Ne kültür, ne gelenek ve görenekler, ne ahlak anlayışı, ne de bilim bunları adam edemez.

4 Ekim 2018 Perşembe

HAYATA TUTUNMAK


Her insanın kalbinin ve aklının bir köşesinde çocuksu bir güvenle benimsediği, inanıp güvendiği yaşama dair inançları vardır. İnançlarının doğruluğuna inanır. Varlığını sarsmaması için bir tekini bile soru konusu yapmak istemez.
Oysa ki yaşamın ana arterinde ve kılcal damarlarında zamana karşı akıp giden bir iz vardır. iyi ve kötü vardır. Öfkeler ve kavgalar vardır.
Direncimizi artıran özlemlerimiz vardır.
Kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz. Yaşamımızı olumlu ve olumsuz etkileyen, büyük bir güvenle bağlı olduğumuz inançlarımızın doğruluğunu kalbimizin ve aklımızın bir köşesinde sorgulamasını bilmeliyiz. Erdemli, güvenilir ve adaletli olmamız buna bağlıdır.
Çocuk denilecek yaşta, hayatı öğrenmenin başlangıcında, etrafındaki olan bitenleri sorgulama aşamasında bocalarken, evlendirilen baba ocağından ayrılan kız çocuklarının geçmeyen bir öfkesi, bitmeyen bir kavgası vardır hayatla. Hele bir de sevip benimsemediği biri ile evlendirildiğinde.
Evlendiği kişi ıslah olmaz bir serseri ise. Kendini bir boşlukta bulur. Ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunda kararsızdır. Özlemlerinin en güzelini gerçekleştirme aşamasında uğradığı hayal kırıklığı karşısında şaşkındır. Tutunacak bir dal arar. Çoğu zaman o dalı bulamaz. Bulduğu dal ise çok çabuk kırılır.
Hayat zordur. Kırılganlıklar her daim vardır. Islah olmaz serseri ile bir arada durmak daha da zordur. O bir annedir artık.
Bir kız çocuğundan, bir kadına, anne olunca geçmeyen kimi yaraların insan hayatını nasıl etkilediğine şahit oluruz.
Zaman akıp gider. Sorgulamaktan kaçınılan kimi duygular sorgulanmaya başlar o zaman. Gündelik işleri kurulmuş bir saat gibi yaparken hayatını alt üst eden durumu, hayat hikayesindeki boşlukları, her adımındaki ritmleri sorgulamaya devam eder.
Çocuksu bir güvenle benimsediği inançlarına karşı kuşkuludur artık. Doğru diye benimsenmiş duyguların doğru olmadığı inancı yer eder belleğinde. İyimser olmak için bir sebebi kalmaz. İnsanların bencilliğini öğrenmiştir. Duygusuz oluşlarını, umursamazlıklarını.
Ama artık dirençlidir. Hayata olumlu bakabilmek için bir nedeni olmasa da yaşaması gerektiğini, direncinin kırılmaması gerektiğini öğrenmiştir artık.
Sahi yeryüzünde benzer şekilde hayata tutunmaya çalışan kaç insan var?
On binler mi, yoksa yüz binler mi?

2 Ekim 2018 Salı

YAĞMURLA ISLANAN DAĞLAR


Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı. Aralıklarla yağan yağmurun gizemli damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.
Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal ettim.
İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına, düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım. Kutuplardan ekvatora, ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm. İnsanların, dağların zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım. Ovayı bırakıp dağlara koşanlara hak verdim. İmrendim.
Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için? İnsanoğlu neyin peşinde idi? İnsani değerler neler olmalıydı? Bir yandan yanlış yapan diğer yandan başkalarını suçlayanlar. Savunmalar. Saldırılar. Yaşam biçimimiz bumu olmalıydı?
Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları umutsuzluğa düşürüyor. Karanlık ve kirli ilişkilerin iç içe girdiği bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin, korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer içinde insan yoksa bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?
Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla, insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir olmaktan çıkardık ya da var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz. Gün gelecek uğrunda mücadele edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.
Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en azından moral vermek için uğraş vermeliyiz. Birbirimizi demoralize etme çabası içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır. Ancak elbette bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.
Eylül ayının yağmurlu ve puslu bir öğle vakti. Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği özlemişim. Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyaloğunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Gittikçe zorlaşan yaşam koşullarından toplumun her kesimi etkileniyor. Öğrenciler, ana ve babalar, sizler, kısaca toplumu oluşturan bütün kesimler. Etkilenmeyi en aza indirmenin bizlerin elinde olduğunu unutmadan yaşam mücadelesine ortak olmak için çaba sarf etmeliyiz. 


14 Eylül 2018 Cuma

ELLERİNDEN GELSE MUSTAFA KEMALİ YOK SAYACAKLAR


Yazının başlığı oldukça iddialı. “Sizin kahramanınız kim?” Bu başlık tesadüf müdür yoksa ilgili yazıda geçen şu cümleye kılıf bulmak için midir?
Nereye savrulduğumuzu, hangi koyu karanlıkla sarmalandığımızı gösteren bir cümle.
“ Kendi hakiki kahramanlarımızı inkar edecek değiliz, fakat Tanzimat ile başlayıp, tek partili yılların sonuna kadar türeyen sahte kahramanları da unutmamak gerek.”
Batı ekonomisi karşısında yetersiz, kırk yıldır AB kapısında nöbetçi, batının küresel oyunlarının at koşturduğu az okuyan bir toplumda safsata üretmek birilerinin işine geliyor.
Tanzimat ile Osmanlının düştüğü açmazı tarih bilgisi olanlar bilir. Bu açmaz Sarıkamış’ta on binlerce askerin soğuk ve açlığa, Arap ve Fizan çöllerinde susuzluğa ve iskorbüt'e kurban edilmesi sonucunu doğurmuş ve ekonomide, sanayide Avrupa ile boy ölçüşemeyen Osmanlı dağılmıştır.
Milli birliğini yabancı devletlerin insafına terk edenler Osmanlının yağma edilmesine neden olmuşlardır.
Bunu başaran ise yere göğe sığdıramadığımız Osmanlı Padişahları ve o dönemin yönetimidir.
Dört bir yandan emperyalist devletlere av olmak üzere iken milletin bağrından çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının verdikleri Kurtuluş Savaşı sonucu genç Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.
O yılların amansız mücadelesini tarih kitapları ve bağımsız gözlemcilerin yazdıklarından öğrenmek zor değildir.
Bu nedenle Mustafa Kemal ve arkadaşları bizlerin gerçek kahramanlarıdır.
Yukarıdaki cümlede geçen “tek partili yılların sonuna kadar türeyen sahte kahramanlar” söylemi ya tarih bilmezliktir ya da aymazlıktır.
Çabaları boşuna olacaktır. Mustafa Kemal’i Türk milletinin gözünden düşüremeyecek kalbinden silemeyeceksiniz.
Andrew Mango “ Atatürk” adlı eserinin girişinde bakın ne diyor. “ Mustafa Kemal Atatürk 20. Yüzyılın en önemli devlet adamlarından biridir… Komşu ülkelerin tarihini de etkilemiştir… Yabancılar tarafından yönetilen toplumlara, dünyanın geri kalanıyla kurulacak bir dostluk içinde ulusal bağımsızlığı kazanmanın yolunu göstermiştir.”
Mango bunları diyor ama bizim bir kısım Liberal komedi ve masal yazarları sahte kahraman olarak tanımlamakta ve Osmanlının yıkılışını takip eden yıllarda yapılanları küçümsemekte ve yok saymakta.
Peki niçin?
Çünkü Mustafa Kemal, yobazlığa ve irticaya geçit vermemiştir. Kubilay olayını anımsayalım.
Çünkü Mustafa kemal, hilafeti kaldırmış laikliği getirmiştir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını ve hak ettikleri değeri vermiştir.
Çünkü Mustafa kemal, “ çok yaşa padişahım” sloganı yerine “yaşasın cumhuriyet” sloganını getirmiştir.
Çünkü Mustafa kemal, çağdaşlaşma ve aydınlanmayı, bilim ve sanatı , medeni kanunu, eğitim birliğini (Tevhid-i Tedrisat)Türk toplumunun hedefi olarak belirlemiş gericiliğe pirim vermemiştir.
Çünkü Mustafa Kemal, modern kılık kıyafeti getirmiş, takke, sarık yerine şapka giyilmesi kanununu (kılık kıyafet kanunu) getirmiş ve Arap özentisi kıyafete hayır demiştir.
Mustafa Kemal’in yaptıkları burada saymakla bitmez. Onun yaptıklarını ve devrimlerini içine sindiremeyenler, Türk halkı ile birlikte verdiği mücadele sonucu mazlumlara yol gösteren, tüm dünyada saygı ile anılan Mustafa Kemal'i ve yaptıklarını anlamaya çalışmalı, tarihi iyi değerlendirmelidirler.