6 Mart 2026 Cuma

RUHUNDA HANGİ FIRTINALAR ESİYOR KİMBİLİR !



 

Umutsuzluğun en koyusunu, boş vermişliğin, belki de çaresizliğin en amansızını görüyoruz…

Törenin ve cehaletin karanlık labirentlerde fosilleşmeye bırakılması gereken kuralları içinde çağdışı uygulamalara ve geleneklere direnememenin, mücadele edememenin mesajını görüyoruz haberi okuduğumuzda…

Son yıllarda kadına yönelik şiddet olgusunun olağanlaştığı ülkemde cehalet ve şiddetin hangi boyutlara ulaştığında…

Şiddete maruz kalan kadınların, kızların gazetelerdeki boy boy haberlerinde….

Yok edilen, kaburgası kırılan, yüzü morartılan kadınlara da…

21.Yüzyıla yakışmayan çağdışı anlayışın pençesinde kıvrananların uyguladığı şiddete “at gözlüğü” ile bakanlara da…

Gazetelerde bir haber 2 çocuk annesi kadın eşinden gördüğü şiddet nedeni ile hastanelik oluyor…Yediği dayak yüzünden ağız, yüz ve gözünde morluklar oluşuyor…Hamile olan kadın Çok geçmeden 3 aylık çocuğunu düşürüyor… Önce dayak atan kocasından şikayetçi oluyor sonra vazgeçiyor… Ve aynen şunları söylüyor “Doktora gittim diye dövdü, cahildir yapabilir. Kocamdır, ne olacak? Birkaç tokat vurabilir…”

Sessizce olan bitene razı olma iç güdüsü…

Buram buram dram saklayan kardelenler…

Baharda henüz ağacın dallarında filizlenmeye başlayan yaprakların koparılışı gibi hoyratça girişimler…

Dayaklar, gözlerdeki morluklar, kaburga ve kollardaki kırıklar…

Yaşam henüz nedir, gelecek henüz nedir bilmeyen gözü yaşlı çocuklar…

Evine dönmek zorundaydı dayak yese de … Belki kadere boyun eğme idi onunkisi, belki de geride 2 çocuğunun boynu bükük kalmaması içindi…Çocuğunu kaybetmiş, çaresiz…Ruhunda hangi fırtınalar esiyor kim bilir…Gözyaşları ile savurduğu haykırışı içine akıtarak…

Ve gazetelerin üçüncü sayfalarına yansıyan benzeri onlarca olay…

Şiddetin getirdiği sonuç bu işte…

Koca dayağı, kaynana baskısı, töre illeti…

Kadına yapılan şiddetin en amansızı…

Yaşamın kıyısında ölümle sonuçlanan ya da çaresizlik ve yoksullukla zar zor devam eden yaşamlar…

Öfke ve kin…

Vurmak ve kırmak…

Yok saymak…

Özgürlükten ve sevgiden yoksun…

Demokrasi ve insan haklarından yoksun…

Bilim, hak, hukuktan yoksun...

Çağın insanî değerlerinden yoksun...

Eşitliğin anlamını bilmeyen…

İnsanın yüreği sıkışır…

Gözyaşları içine akar…

Hüzün ve kahır çaresizliğe dönüşür…

Eğitimsizliğe, berdel, kuma, başlık parası, akraba evliliğine boyun eğilir...

Şiddet olağanlaşır ve bazen şiddetin varlığı kendisini “aile meclisi” kararı ile gösterir…

Kadınlar yaşamlarının tüm kararlarında kocalarını, aşiret reislerini, şeyhleri dinlerler…

Tahta beşiklerde, çamurlu okul yollarında, tarlada ırgatlıkta bize kol kanat geren analarımıza, bacılarımıza gereken değeri vermeyiz…

Yeri gelir kürsüye çıkar kadın hakları konusunda ahkâm keseriz ve nutuk atarız…

İş uygulamaya gelince nedense yeterli “tepkiyi” göstermeyiz...

Ne ki kadın söz konusu ise sorunlar ve sorular bir türlü bitmek bilmez…

Kapitalist düzenin dayattığı “sevgililer günü”, “anneler günü” gibi harcama furyasının tetiklendiği, kredi kartlarının pos makinelerinde kalıcılaştığı bir yılda toplam “iki gün” dışında kadının varlığı, hakları bir türlü hatırlanmaz…

Çağdaş toplumların tartışabildiği “kadına şiddet” ve “kadın hakları” konularını bu anlayış ile ele almak sorunu çözer mi…

Kadını “dört duvar “arasına sıkıştırarak ve hatta “doktora” gitmesine bile tahammül göstermeyerek kadın hakları konusunda “ileri demokrasiyi” yakalamamız mümkün müdür…

Yoksa kadının ve toplumun öncelikle eğitilmesi ve bilinçlendirilmesi mi gerekir...

Bilinmelidir ki günümüz gelişmiş toplumlarında erkek kadar kadınında ekonomide ve kalkınmada rolü vardır. Kadınların çalıştığı iş kollarında, kadın duyarlılığı kuşkusuz herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ana şefkati ile öğrencilerine yaklaşan kadın öğretmenin duyarlılığına, hemşirenin şefkatine toplumun ihtiyacı vardır...

İnsan hak ve özgürlüklerinin artması gereken 21. Yüzyılda kadına hak ettiği değeri vermeliyiz.

Ama ona şiddet uygulayarak değil…

Yarın “8 Mart Dünya kadınlar Günü” olarak kutlanacaktır…

Kadınların hak ettikleri ortama kavuşmaları dileği ile “kadınlar günü” nü kutluyorum…

  

4 Mart 2026 Çarşamba

AFGANLI KADIN: SHARBAT GULA

 



Ortadoğu’da (Suriye, Irak, İran,), Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da (Tunus, Libya, Mısır, Fildişi, Somali vs.) yaşanan siyasi karışıklıklar ABD’nin işine gelmektedir. Bu ülkelerin çoğunu bombalamaktadır. Bombalarken de istediği sonucu almaktadır.

Bombardımanlarda en büyük zararı sivil hedefler görüyor. ABD’nin insanlı ya da insansız savaş uçakları adeta ölüm kusuyor. Gökyüzü kızıla boyanıyor, renkler insan belleğinde anlamını yitiriyor.

Dünya kamuoyu ve Birleşmiş Milletler ABD’nin insan haklarını hiçe sayarak yaptığı saldırıları sessizce izliyor. ABD’nin kendi güvenliğini bu şekilde sağladığına dair ileri sürdüğü bahanelerine ses çıkaramıyor.

Neredeyse her gün yapılan saldırılarda sadece binalar vurulmuyor, aynı zamanda onlarca sivil ya yaşamını yitiriyor ya da sakat kalıyor. Savaş uçakları hedef gözetmiyor. Basılıyor düğmeye. Belirlenen hedefler yerle bir ediliyor. Hedef imha edilirken içinde var olan çocuklar ve kadınlar dâhil savunmasız ve suçsuz siviller de yok ediliyor.






Emperyalizm budur işte. Hedef gözetmez. Gözettiği tek şey kendi çıkarıdır. Kendi halkının refahı için diğerlerini gözünü kırpmadan yok eder.

Emperyalizm peçesinin ardına gizlediği yüzünü göstermez. Sinsi ve çıkarcıdır. Hedefi bu ülkelere demokrasi götürmek değildir. Hedefi bu ülkelerde bulunan enerji ve maden kaynaklarını ele geçirmek ve kullanmaktır. Bunu yaparken de ceset yığınları oluşturup kanla beslenmekten çekinmez. Kan ve barut kokusuna alışkındır. Hatta yaşam biçimi olmuştur.

Yukarıdaki ülkelerin çoğunda uzun yıllar boyunca diktatörleri destekledi. Zamanı ve yeri geldi, şartlar değişti daha önce desteklediği ve halkın yüzde doksanlara varan oy çokluğu ile iş başına gelen diktatörleri sildi attı.

Ve savaş insanların korku ve kuşku dolu gözlerle etrafa bakmasına neden oldu. Örneğin Sovyet Rusya’nın 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesi ve sonrasında yaşananların acı öyküsü belleklerden hiç çıkmadı.

ABD’li gazeteci Steve McCuryy 1984 yılında Afganistan’dan kaçıp Pakistan’a sığınan Afganlıların yaşamını bulundukları kampta fotoğrafladı.



Bu fotoğraflardan en ünlüsü ve dünyanın tanıdığı fotoğraf hiç kuşkusuz savaşın insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seren ve o yıllarda küçük bir kız çocuğu olan Sharbat Gula’nın fotoğrafıdır.

İlgili fotoğrafta Gula korku dolu gözlerle deklanşöre bakmaktadır. Steve Mc Curry'nin çektiği bu fotoğrafın öyküsünü ve Sharbat Gula'nın yaşam öyküsünü National Geographic dergisinin Nisan 2002 sayısında okumuştum. Etkileyici bir anlatımla Gula'nın yaşamı, evlenmesi ve çocukları ele alınıyor. Gula Afgan kabilelerinin en savaşçısı olan Peştunlardandı. Gula şu an Afganistan'da değil Pakistan’da Tora Bora yakınlarındaki dağlarda yaşıyor. Bugün üç kız annesi ve en küçük kızı Âliye 9 yaşında. Savaşın en etkileyici fotoğrafı ve korkunun fotoğrafa yansımasını Sharbat Gula'nın bu fotoğrafında görmek ve yüreğinde acı duymak içten bile değil.

İnsanın yüreğine işleyen o korku dolu gözler deniz yeşiliydi. Görenin aklından bir daha çıkmıyordu. Bu gözlerde savaşın bir ülkeyi nasıl bitirdiğini görmek mümkündür.

2011 itibari ile 1979’dan bu yana tam 32 yıldır süren bir savaş. 2 milyondan fazla ölü. 3.5-4 milyon belki de daha fazla mülteci. İşte Afganistan’ın son otuz yılı. Ve Sharbat Gula şu an büyük ihtimalle 40 yaşlarında. Sert coğrafyada yoklukla ve sıkıntılarla, ölüm korkusu ile geçen zorlu bir yaşam sürmekte.

Afganlı Sharbat Gula’nın bu kısa öyküsü bugün Afganistan dışında ABD bombardımanına maruz kalan ülkelerde ve coğrafyalarda da yaşanmaktadır. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem de acı bir şeklide yaşanmaktadır. Irak ve İran savaşı ve o savaşta yaşamını yitirenler, yerlerinden yurtlarından, ata toprağından kopanlar, mülteci durumuna düşenler, oğlunu kızını, eşini savaşa kurban verenlerin yaşamları Gula’dan pek farklı değildir. Belki de daha acıdır. Çünkü Gula Tora Bora’nın ulaşılmaz sarp yamaçlarında kendini ve ailesini koruyabilmektedir ama diğer yerlerde bunu yapamayanlarda vardır.

Günümüzde halklar üzerinde sürdürülen bu acımasız politikanın altında ülkelerin enerji ve maden kaynaklarını ele geçirme düşüncesi yatmaktadır. Bu bağlamda dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike ise silahlanma yarışıdır. Büyük bir hızla gelişen teknolojinin katkısı ile birbirinden üstün silahlar yapan ve bu silahları dünya pazarlarında dağıtan emperyalist ülkeler üstünlüğü ele geçirmek için halkları birbirine düşürmekte ve dağıttığı ya da pazarladığı silahlarla bunu başarmaya çalışmaktadır.

Libya’da yapılan tam da budur. Suriye’de yapılmak istenen de budur. İç kargaşa çıkmasına çanak tutmak ve sonrasında iç kargaşada yorulmuş ülkeyi ele geçirmektir. Amaç budur. Libya’ya müdahale eden güçler acaba yüz binlerce insanın iç savaş ortamında yaşamını yitirdiği Fildişi’ne neden müdahale etmeyi düşünmez. Çünkü Fildişi’nde yararlanacağı enerji yoktur ya da yetersizdir. Fildişi halkının birbirini öldürmesi için gerekli silahı satmayı da ihmal etmez.

Emperyalizmin tuzağına düşmemek gerekir. O tuzağa düşen halklar belini bir daha kolay kolay doğrultamazlar. Hatta hiç doğrultamazlar. Çünkü emperyalizme bağımlıdırlar artık. Emperyalizm ile iş birliği yapan yandaşlar, çıkarcılar, dönekler, liboşlar, nemalananlar, aymazlar ve utanmazların sayısı oldukça fazladır.

Emperyal ülkeler bu güruhtan yararlandıktan sonra tıpkı Tunuslu Zeynelabidin Bin Ali ve Mısırlı Hüsnü Mübarek örneğinde olduğu gibi bir kenara fırlatıp atarlar.

Libya lideri Kaddafi’nin ayağına kırmızı halı serenler kafasına bomba yağdırmadılar mı. Bu acı gerçekten halkların ders alması gerekir.

Sadece halkların ders alması yeterli midir? Elbette hayır. O halkları yönetenlerinde var olan gerçeği görmeleri gerekir. Emperyalizme karşı koymak ve yapılanları boşa çıkarmak için başka yol yok.


3 Mart 2026 Salı

EFKARIMIN KARA TÜLLERİ

İnce ince ağlıyor gözlerim....
Ne zor şimdi yutkunmak
boğazımda buz tutan damlaları...
Geçmişin aralanan penceresinden
savrulurken efkârımın kara tülleri...
Geçmişi düşündüğüm bu ilk gün ,
neden geçmişle geleceğin kol gezdiği bu köprüdesin...
Kibrin buzdan kalesini erittin de mi , geldin...
Onurun demirden dağlarını yıktın da mı geldin..

KÜL OLUR UMUTLARIN SAVRULUR


 Hani, hasret yakarya bazen

Uzatırsın ellerini tutan olmaz
Gecenin karanlığına takılır kalır gözlerin
Umutsuzca bir ışık ararsın
Bir bebek ağlar içinde
Kirpiğine saklı yaşların süzülür
Bir şarkı mırıldanır yüreğin sesizce
Alev alev yanan özlemlerine
Öyle özlersin ki
Yangınlarda kalmış sanırsın kendini
Hasret yakar bir başına, hep yakar
Kül olur umutların savrulur
Sen avuçlarında yanlızlığı demlerken
Gece hüzünlerini giyinir yeniden
Ayaza çalar düşlerin
Kış olur yatağında tüm mevsimlerde
Üşürsün,
Hep üşürsün...

26 Şubat 2026 Perşembe

AFGANLI ÇOCUK GELİN: SEHER GÜL


 

Kış gündönümünün soğuk günleri yaşanmakta. Doğa yaban yaşamınındır artık. Afgan Çölü’nün sert yaşam koşullarında gri tepelerin derin vadilerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışır insanlar. Soğuk ve yoksulluk iliklerine kadar işler Afganların. Coğrafya acımazsızdır. Himalaya dağlarının uzantısı olan Hindikuş Dağları ile kuzeydeki Pamir Dağları üzerinde kar ve sis eksik olmaz.

Zor coğrafyanın zor yaşam koşulları kadınları vurur en çok burada. Küçük yaşta evlendirilen “çocuk gelin” konumundadır çoğu. Genç olmalarına karşın yaşlı insanların sezgisine sahiptirler. Afgan savaşlarının ve Taliban yönetiminin uygulamalarının sonucu en fazla ezilen de kadınlar olmuştur.

Taliban yönetimden uzaklaşmış, Molla Ömer kayıplara karışmıştır lakin uygulamaları ve zihniyetleri Afgan toplumunda değişmeden devam etmektedir. Burada evlilik ticari bir anlaşmaya da benzetilebilir. Bu düşüncemi neden bu şekilde söylüyorum çünkü orada yaşanan olaylar bu yargıya varmamıza neden oluyor. Evlilik kurumuna yakışmayan durumları gördükçe insan şaşırıyor.

Afgan kızı Seher Gül’ün yaşadığı dram insanı şok ediyor. O bir çocuk gelin. Görmediği işkence yok. Fuhuşu reddettiği için eşinin ailesinden işkence görüyor. Çünkü eşinin ailesi onu fuhuşa zorluyor. O kabul etmiyor. Seher Gül tam altı ay boyunca evin bodrumunda bir tuvalete kapatılıyor. Tırnakları sökülüyor. Kızgın demirle dağlanıyor. Parmakları kırılıyor. Altı ay boyunca sadece yiyebileceği kadar yiyecek ve su veriliyor. Hücrede sanırsın. Sanırsın azılı bir katile bunlar yapılıyor. Gerçi insana yapılmaması gereken davranış bu yapılanlar. Aklın ve mantığın almayacağı bir durum. Hangi vicdan bu işkenceye razı olur. Hangi insan bunu yapar anlaşılır şey değil. Aileyi buna iten nasıl bir duygu ve bakış açısıdır anlamak mümkün değil.

Seher Gül Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Baglan vilayetinde Afgan ordusunda bir askerle evlendirilir. O günden sonra başlar kâbus dolu günler. Gördüğü işkenceler sonrası ölmek üzere iken amcasının ihbarı üzerine, polis tarafından yapılan bir operasyonla kurtarılır. Çekilen resimlerde yüzündeki işkence izleri görülmektedir. Afgan doktorlar tedavisi için Hindistan’a gönderilmesi kararını alırlar. Çünkü Afganistan’da tedavi için yeterli olanak ve donanım yoktur.

Seher Gül’ün eşi ve kayınpederi firar eder.  Kocasının kız kardeşi ve kayınvalidesi gözaltına alınır. Afganistan’da bu olay ne ilktir ne de son olacaktır. Sorumluların nadiren adalet önüne çıkarıldığı düşünüldüğünde aksini düşünmek doğru değildir.

Afganistan, Hindistan, Yemen, Pakistan gibi çeşitli toplumlarda kadınların kendi eşlerini seçme hakkı saçmalık ve ahmaklık olarak görülmektedir. Evlilikte sevgiye, bireysel tercihe ve kişisel iradeye yer yoktur. Sağlam bir evliliğin iki kişinin anlaşması ile değil iki ailenin anlaşması ile mümkün olacağı düşünülmektedir.

Alın size sağlam bir evlilik örneği. Seher Gül olayı!

Çocuk yaşta denilecek gelinlerin kendi iradeleri ve istekleri doğrultusunda bir başkası ile evlendirilmelerinin sonucunda görülen Seher Gül olayı benzeri durumlar irdelendiğinde asıl saçmalığın ve ahmaklığın ne olduğu ortaya çıkmaktadır.

Burada Taliban ve benzeri zihniyetin kadına bakış açısını irdelemeye gerek yok. Durumu herkes biliyor. Taliban’da, Afganlı siyaset ve devlet adamları da, batı toplumları da biliyor. Bamyandaki kayalara oyulmuş buda heykelinden hıncını çıkarmaya çalışan ve heykelleri havaya uçurup darmadağın eden zihniyetten kadına şefkatle yaklaşmasını beklemek iyimserlik olacaktır.

2 Şubat 2026 Pazartesi

NE YAPTIĞINI BİLMEK ZORUNDA İNSANOĞLU


 Karda yürümekte güçlük çekiyoruz.

Soğuk ve buzdan kaçıyoruz.
Peki ya sıcakta ne yapıyoruz ne yapacağız?
Her yıl gittikçe artan küresel ısınma denizleri, ormanları, gökyüzünü değiştirdiğinde ne yapacağız?
Artan sıcaklara dayanabilecek miyiz yoksa naylon gibi eriyecek miyiz?
Artan deniz suyu sıcaklığında, denizler ve okyanuslarda ki canlılar kaynamış tencerenin içinde kalmış gibi haşlanacak.
Bize yavaş gibi gözüken süreç bir gün gelecek hızla gerçekleşecek.
Bunun adı bir kriz olmayacak, bir bitiş olacak.
Küresel ısınmanın önlenmesi için vakit geçirmeden gerekli önlemler alınmadıkça bu süreçten kaçış mümkün olmayacak.

24 Ocak 2026 Cumartesi

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN


 Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.

Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar başkentin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babacığım. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…

21 Ocak 2026 Çarşamba

GENÇLİK

Yazılarla, şiirlerle, karikatürlerle, resimlerle yüzyıllardır insanoğluna anlatılmak istenen şeyler var. İnsan gibi yaşamak, yoksulluğun ve yoksunluğun kader olmadığı olmayacağı, erdemli olmanın önemi, insan hakları, adalet, özgürlük ve en önemlisi de insanoğluna “insanlığını” anlatmak.

Bir yandan şiddetin yanlışlığını, diğer yandan barış ve kardeşliğin önemini…

Kültürün ve eğitimin vazgeçilmezliğini…

Aydınlanma öncesi ve sonrası Avrupa’sında düşünürlerin işkence ve ölüm riskine karşı özgürlük ve adalet meşalesini yakmaya devam etmeleri, anlatmaları, yazılı metin olarak bırakmaları…

Ama anlayana, insanlığa yakışanı yapmaya çalışana…

21. yüzyılın ilk çeyreğinde diz boyu sorunların sarmalında çaresizlik prangasını atmaya çalışan bir gençlik var…

Heyecanı ile duygusallığı ile gerginliği ve müziği ile…

Kültürü ile felsefesi ve aklı ile.

Sen bu gençliği okudukları kitaplara göre neden yargılıyorsun… Okudukları kitapların yazarlarının ulusalcı olmaları seni neden rahatsız ediyor… Mustafa Kemal’i rehber edinen bir gençlik demokrasinin, adaletin ve laikliğin yılmaz bekçisi değil de nedir…

Sen o gençliği küçümsemekle demokrasinin varlığını küçümsemiyor musun?

1950’li yıllardan bu yana gençliğin sorunları enine boyuna ne zaman tartışıldı… Gençliğin ne istediği ne zaman soruldu… Sorunlarına ne zaman çözüm arandı… Gençlik yeterince okumuyorsa bunun sorumlusu kimlerdir…

1923 sonrası yapılan devrimlerin felsefi yanının yanı sıra sosyal ve kültürel yaklaşımları çok partili rejime geçiş sonrasında gençliğe yeterince anlatılabildi mi?

İnsanoğlunun “insanlığını” bulmasında, sen o insanoğluna hakaret ederek mi yardımcı olacaksın…

Gençliğin ve yeni nesilin senin ideolojine ram olmaları ve senin istediğin liboş, dönme, entel takımının sözde yazılarını ve kitaplarını okuyarak yetişmeleri o gençliğin istediğin gençlik olduğunu mu gösterecek…

Yani senin istediğini yapan gençlik iyi yetişmiş bir gençlik… Demokrasi ve insan haklarını, adalet ve laiklik anlayışını benimsemiş ancak sana ram olmayan gençlik iyi yetişmemiş senin deyiminle “tembel, kabız ve uyuşuk” bir gençlik öyle mi?

Gençliği arka bahçe olarak görme alışkanlığından vazgeçin… Özgür düşünebilen ve özgürce karar verebilen bir gençlik yetiştirmenin çarelerini arayın…

 

GİDERSİN


 

"Dur diyecek " yoksa eğer...

Zaten

"Eyvallah" demeden de çekip gider insan

Yaşanmışlıkları unutarak hem de

Belki tam öğle vaktinde gidersin

Belki güneş ortalığı kavururken

Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.

Gideni seyreden varsa bir yerlerde

Ya da ılık rüzgârlar eserken gidersin.

İnsan işte insan...

Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi

Devam ediyor halen.

Bazen hüzünlü...

Bazen bir gülümsemeyle

Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı

Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.

Ellerin ceplerinde gidersin,

Islak bir gök varken başının üzerinde

Sonra dön bak denize,

Yaşam ağaç dallarında büyürken

Rüzgârda kavrulurken nehir

Gidersin.

21.01.2013/ Hüseytin Güzel

17 Ocak 2026 Cumartesi

DEĞERSİZLİK DUYGUSU


 İnsan bazen duydukları, gördükleri karşısında yüzünde acı bir tebessümle "bu kadar da olmaz" diye düşünür.

Gel gör ki, cehaletin tavan yaptığı kesimlerde "değersizlik" duygusu devam ediyor.
Başkaları tarafından biçilmiş bir değere ait olmaktansa, gerçeğe ulaşmak, doğruyu bulmak için çaba sarf etmek doğru seçenektir.
Hep diğerlerinin gözünden, sözlerinden kendini görüp neye layık olup olmadığını düşünmek yerine kendi değerini ve yol haritasını bulmalı insan.
Ve lanet olsun üçkağıtçı, ahlaksız, çıkarcı kesimlere lanet olsun...
Bu kargaşa içinde yaşamak insanın onuruna dokunuyor...
Bin kere dönsen o güne, bin kere ihanet edecekler sana...
Herkes doğasının gereğini yapar...
Çıkarcılık...
Ötekileştirme..
Rant anlayışı...
Saygısızlık...
Ahlaksızlık...
Ne derseniz deyin işte.
İnsanlar bu hale nasıl geldi..