9 Haziran 2026 Salı

ZORDU O YILLAR


 

Tarih boyunca değişik coğrafyalarda toplumun izlediği yol çizgisinde yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar vardır. Dolayısıyla, her insanın yaşamı boyunca iyi ya da kötü maruz kaldığı olaylar karşısındaki düşüncesi de yaşadıkları da farklıdır. İster istemez yaşanan haksızlıklar ve insafsızlıklar karşısında öfkelenenlerin yanı sıra öfkeye kapılmayanlar da vardır...

Aslında öfke yüreğe yüktür...

Yarar yerine zarar getirir...

Yaşanan sıkıntıları akılcı bir yaklaşımla ele almak ve çözüm üretmek en doğru seçenektir...

Gerek insani ilişkilerde gerekse yaşanılan ortamda insanı çileden çıkaracak, öfkelendirecek durumlar yok diyemeyiz...

Hiçbir coğrafyada bunun önüne geçmek mümkün olmamıştır...

Her daim toplumda kabul gören, zikzaklar çizmeyen doğru bir çizgide, zorlukların ve haksızlıkların üstesinden gelip, öfke kıskacından kurtulmalıyız...

Yaşanan her öykü her olay bizler için birer derstir...

Önemli olan o dersi çıkarıp, yaşananların sebep ve sonuçlarını analiz etmektir...

Zor yaşam koşulları karşısında giderek tükenen, kahrolan, hep başkaları için yaşayıp, fedakârlık eden insanların da bir öyküsü vardır...

Ekonominin içine aldığı kafes ortamında çoğu kez, hafızamda yer etmiş, asla silinmesi mümkün olmayan çocukluğumda yaşadıklarımı, çekilen sıkıntı, çile ve acıları düşünürüm...

O yıllarda sahip oldukları birkaç parça tarla ve birkaç koyundan ibaret olan mal varlığıyla çocuklarını muhannete muhtaç etmeden yetiştirmenin gayreti ile olağanüstü bir çaba sarf eden ana ve babamın zorlu koşullara karşı verdikleri amansız mücadeleyi hatırlarım...

Onların çocukları için olağanüstü bir fedakârlık yaptıklarını şimdi daha iyi anlıyorum...

Gelir yetersizdi ama önemli değildi...

Kendilerinden önce atalarının izlediği yol çizgisinde alın teri ile ilerliyorlardı...

Anadolu'nun ücra bir köyünde taşıdıkları ağır yükle birlikte, doğru ve yanlışı, içten gelen deprem uğultusuna benzer öfkeyi, mavi gökyüzünün dinginliğine benzer sessizliği gülümseyerek kabulleniyorlardı...

Yaşadıkları coğrafyada var olmanın amansız mücadelesi, bozkırın ortasında, kimi zaman gün boyu bir damla suya muhtaç kurumuş dudaklarda kendini gösteriyor, kimi zamanda derin vadi ve sarp dağ yamaçlarında, rüzgârın hiddetine karşı koymaya çalışıyorlardı...

Kısacası zor yıllardı...

Ama tek bir şikâyete yer vermeden...

Yılgınlığa düşmeden...

Pes etmeden...

Umudunu yitirmeden, kaygıya teslim olmadan...

Her ikisi de çocuklarının geleceğinin kendileri gibi zor koşullara mahkûm olmaması için çaba içindeydi...

Haksızlıklara uğrasalar da kendileri bir diğerine karşı insafsızlık içine asla düşmediler...

Başardılar...

Onlara minnet borçluyuz...

Bizleri topluma yararlı birer evlat olarak yetiştirdikleri için...

 

6 Haziran 2026 Cumartesi

SONRASI...


 Twitterde (X) de gerçek adını ve kimliğini saklayıp, çeşitli konularda fikir sahibi olmadan yorum yapan , beyni ile düşünmeyi bir kenara bırakmış , vicdansız, ahlaksız o kadar çok boş konuşan insan var ki, yaptıkları ipe sapa gelmez yorumlardan insan tiksiniyor...

Delikanlı, kişilikli, ahlaklı, karşıdakine saygısı olan zaten gerçek kimliği ile söyleyeceğini söyler, yalan dolan, üçkağıt, iftira ile uğraşmaz, merak ediyorum bunlar akşam eve gittiğinde varsa yetiştirdiği çocukların yüzüne nasıl bakıyor kişilik, güvenililik, dürüstlük, hak yememe, vicdanlı olma vs konularında nasıl örnek teşkil ediyor... Kısacası toplum öyle bir yere evrildi ki, kimin ne olduğu belli değil. Bir insan gerçek kimliğini neden saklama gereği duyar?
Sosyal paylaşımlarda dikkatimi çeken bir durum; gönderilerin altına, yanına yöresine yorum yazarken kendi düşüncelerini yazacağına, kolay yola kaçıp argo ve küfür yazıyorlar. Bunu yapanlarda bana göre ne bir kelime yazı yazma ne de okuma alışkanlığı var. Hasbelkader okur yazar olmuşlar. Modaya uyup bir de bilgisayar edinmişler. Ve yine modaya uyup sosyal paylaşım sitelerine üye olmuş, sayfa açmışlar. ...
Sonrası...
Sonrasında yazacakları bir şey yok ki.
Katkı yapacak bir düşünceleri....
Bunlarda bu durumda ne yapıyorlar?
Bol bol küfür, hakaret...
Bir kısmı sanırım bu şekilde rahatlıyor olmalı ki küfürü bir yaşam biçimi olarak belirlemişler. ...
Bu duruma ne denir varın siz hesabını yapın. Kendi anası, bacısına küfür edilse nasıl karşılar acaba? Bunun hesabını yapmadan serserice küfüre baş vuruyorlar. Bunlardan adam olsa ne yazar olmasa ne yazar.
Söylemlerinde öfkeni kontrol et, hakaret etme...
Yazacaklarını, söyleyeceklerini gerçek kimliğine yaz, söyle...
Hiç kimse bir başkasının öfkesini dinlemek ve kabul etmek zorunda değildir...
Oysa ki,
Dostluk ve kardeşlik...
Farklı anlayışlara, inançlara saygı...
Demokrasi ve özgürlük...
Çok şey mi istenenler !

2 Haziran 2026 Salı

BİR BAŞKA DÜNYA


 Ücra bir köşede

Yüreğin paramparçayken
Nefes alamazken karanlık gecenin içinde
Bir gölge oyunudur sanki yaşadıklarımız
O büyük güçler
O yaşamın cellâtları
Seni yağmur suları gibi sürüklerken
Gülümsemenin buğusu nemli gözlerde
Hiç gördün mü bilmem
Cam kırıklarında yürüdüğünü çıplak ayaklı bebelerin
Ne demek olduğunu yalnızlığın
Yedi tepeli şehrin varoşlarında
Sen yoksul ailenin çocuğuydun
Sen kuşun kanadında dalgalara direnirken
Yapayalnız, kimsesiz
Onlar hep güçlüydü çocuğum
Dudaklarımda sızısı kendimi bildim bileli
Hüseyin Güzel/02.06.2013

ZAMAN MAKİNESİ


 Tarih bir zaman makinesi gibidir.

Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir. Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs.
Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur. Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var,
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.
İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

ÖĞRETMEN OLMAK


 Öğretmenlik hayatımız boyunca, yıllarca özveri ile çalıştık, çabaladık, okulun duvarlarına öğrencilerimizle birlikte resim çizip boyadık.

Badana boya yaptık yaz tatillerinde okulları eğitime hazırlamak için.
Sabahları erkenden kalkıp öğrenciler üşümesin diye tezek sobalarını yaktık, kaloriferi yakan olmayınca onu da yaptık, kömür karasını onur saydık o anda eğitim için.
Okulda yeterli hizmetli olmaması dolayısıyla yerine göre bizler hem eğitimci, hem hizmetli olduk. Anadolu'nun en ücra köy ve kasabalarında, çekilen çile ve sıkıntılara aldırmadan kutsal saydığımız görevimizi onurumuzla yaptık.
Öğretmenler, sadece bizde değil, neredeyse dünyanın her yerinde benzer sıkıntıları çeken, yeterli olanak verilmeyen bir kitledir..

YAPTIKLARINDAN PİŞMAN OLMAK


 Keşkelerin olmadığı bir yaşam düşleriz sıklıkla. Olmasını isteriz.

Lakin bunu başaramayız hiç bir zaman.
İlkel toplumlardan bu yana insanoğlu her daim keşkelerle yaşamıştır.
Keşke demediği gün, saat, dakika olmamıştır. Yaptıklarından kimi zaman pişman olmuştur. Kimi zaman hüzün duymuştur.
Coşkuya kapıldığı zamanlar çok azdır. Sevdiklerimizle keşkelerin olmadığı bir dünya özleriz.
Lakin olmaz işte bir türlü.
Hep bir yerlerde bir engel çıkar, çıkmıştır da. Yaşam kısa, zaman uzun.
Zaman daima galiptir kısa yaşamın karşısında. Her daim maça bir sıfır önde çıkmasını bilmiştir.
İsteriz ki çiçekler açsın, solmasın güller; yapraklar yeşersin ağaçlar büyüsün, etraf yeşillensin.
Lakin olmaz, olamaz bir türlü.
Keşkeler engeldir her zaman.
Birileri engeldir sorunsuz yaşamamıza.
Bir gün çölde, bir başka gün bozkırda, ya da dağ yamacında, bir vadide, bir toprak parçasını işlerken, bir maden ocağında kararırken bedenler; kavruk bir yüzle dolaşırken bozkırda, denizde mücadele edilirken dalgalarla, bir ceylan gibi sekerken su sesiyle hep keşkeler karşımıza çıkar.
Aman vermez hiç birimize.

20 Mayıs 2026 Çarşamba

19 MAYIS


 6 Mart 1930...Mustafa Kemal, Antalya'da Rıza Soyak'a şöyle diyordu "Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum...Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeyle karşılaşıyoruz...Bunda bizim günahımız yoktur, uzun yıllar hatta yüzyıllarca dünyanın gidişinden gafil, bir takım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket düşe düşe bu acınacak hale düşmüş."

Büyük kurtarıcı "Kurtuluş Savaşı"nı yoklukla da mücadele ederek verdi. Anadolu insanının refahının artması için çalıştı.
Çağdaş medeniyet ve bilimi hedef aldı.
19 Mayıs Anadolu'nun işgal edilmesini önlemenin başlangıcıdır.
19 Mayıs Anadolu insanının işbirlikçilere ve emperyalizme, işgalci zihniyete vurduğu darbedir.
Gençlik "19 Mayıs"ları kutlamalıdır

17 Mayıs 2026 Pazar

ESKİ İŞ GÖMLEĞİ


 Babasının Eski İş Gömleklerinden Mezuniyet Elbisesi Dikti! Arkadaşları "Paçavra" Diyerek Alay Ederken Müdürün Açıklamasıyla Tüm Salon Buz Kesti..

"Annemin yokluğunu bana hiç hissettirmeyen, elleri nasırlı ama kalbi pamuk gibi olan babam Metin'i, en büyük hayali olan mezuniyetimi görmesine aylar kala kaybettim. Dünyam başıma yıkılmıştı ama onun o gece yanımda olacağına dair verdiği sözü tutmanın bir yolunu bulmalıydım."
" Mezuniyet balosu yaklaşırken diğer kızlar lüks markaların peşinde koşarken, ben babamın o tertemiz kokan, emektar iş gömleklerini sandıktan çıkardım. Her bir dikişi bir anıyla, her bir parçayı babamın alın teriyle birleştirerek kendime eşsiz bir elbise diktim. O elbise benim için sadece bir kumaş değil, babamın bana sarılan kollarıydı."
" Ancak balo salonuna adım attığımda, ışıltılı elbiseler içindeki Pelin ve arkadaş grubu beni gördükleri an kahkahalara boğuldular. "Bu kız üzerine işçi paçavralarından mı elbise dikmiş? Paran yoksa söyle de aramızda toplayalım!" diyerek beni tüm okulun önünde aşağıladılar. Gözyaşlarım süzülmek üzereyken ve kaçıp gitmek isterken, okul müdürü Ahmet Bey sahneye çıktı.."
“Sevgili öğrenciler…”
(Salon uğultuluyken sesi bir anda herkesi susturdu.)
“Az önce burada yaşananlara hepiniz şahit oldunuz. Ama şimdi size, bu geceye damga vuran o elbisenin aslında ne olduğunu anlatmak istiyorum.”
(Gözlerini salondaki genç kıza çevirir…)
“Bazılarınız onun bir ‘paçavra’ olduğunu düşündü… Ama ben o elbiseye baktığımda, alın teri görüyorum… fedakârlık görüyorum… ve en önemlisi, bir babanın kızına olan sevgisini görüyorum.”
(Salon tamamen sessizleşir.)
“Bu elbise… bir mağazadan alınmadı.
Bu elbise… bir kalpten dikildi.”
“Bu genç kızın babasını tanıma fırsatım olmuştu. Sessiz, çalışkan, kimseyi incitmeyen bir adamdı. Elleri nasırlıydı belki ama o eller, evladının geleceği için durmadan çalışan, gecesini gündüzüne katan ellerdi.”
(Bir an durur, sesi yumuşar…)
“Ve şimdi o baba… belki aramızda değil. Ama şunu çok iyi biliyorum ki; şu an bir yerden kızına bakıyor… ve onunla gurur duyuyor.”
“Çünkü o kız, bu gece sadece mezun olmadı…
Aynı zamanda babasının hatırasını, onurunu ve sevgisini bu salona taşıdı.”
(Salonun dört bir yanına bakar…)
“Şimdi size soruyorum…
Gerçekten hangisi daha değerli?”
“Parayla alınan bir elbise mi…
Yoksa bir ömrün emeğiyle, sevgiyle dokunan bir hatıra mı?”
(Salon bir anda alkışlarla yankılanmaya başlar.)
“Bu gece… en şık elbise ödülü varsa…
Ben onu çoktan gördüm.”
(Gözleri dolu dolu gülümser…)
“Ve bu ödül… kalbi en güzel olan o genç kıza ait.”
Az önce alay edenlerin bakışları yere düşerken, salonu dolduran alkışlar arasında genç kız gözyaşlarıyla gülümser…
Çünkü o gece… babası gerçekten sözünü tutmuştur

HİÇ BİR ŞEYİN İZİ SİLİNMEZ


 Hiç bir şeyin bıraktığı iz silinmez.

Hafızalarda yer alır.
Gelecek nesillerde de devam eder.
Yapılanların unutulduğunu sananlar yanılır.
Hiç bir acı, hiç bir kayıp unutulmaz.
Ve şunu da söyleyeyim, zaman, her şeyin ilacı derler ya ...
Doğru değil bence!
Zaman sadece alışmayı öğretiyor, unutmayı değil...

23 Nisan 2026 Perşembe

ÇOCUKLUĞUM

 

İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.

Zamanı geriye sarıyorum.

Yıllar öncesinin bozkırına.

Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.

Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.

Okuyup bir meslek sahibi olmak.

Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.

Ne ki bu kolay değil.

Tıpkı yaşamda hiçbir şeyin kolay olmaması gibi.

Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.

Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.

Onlar kendileri için yaşamadılar.

Gönülleri çocukları için çırpındı.

...

İlkokul ve liseyi ilçede okudum.

Tek gözlü, daracık bir evde.

Ev demeyelim, tek göz bir odada.

Büyükannem ve kardeşimle birlikte.

O oda hem yatak odası hem mutfak hem oturma ve ders çalışma yeriydi.

Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.

Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.

Ne bir masa ne tek sandalye.

O günleri nasıl aştık anlatamam.

Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.

...

Bir gün babam yanına çağırdı.

Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.

İçim içime sığmıyor.

Özlemişim ağabeyimi.

Trafik cümbüşüne.

Koca koca yapılara.

Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.

Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.

Öyle ya.

Yeni bir yer, alışık olmadığım.

Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.

Mevsim sonbahar.

Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman, is.