9 Kasım 2018 Cuma

BİR MİLLETİN VAR OLMA MÜCADELESİNİN ÇELİKLEŞMİŞ İFADESİDİR


Mustafa Kemal Atatürk, her an yüreklerimizde varlığını sürdürecek kadar büyüktür.
Büyüklüğünü anlamak için yok olmakta olan bir milletin nasıl ve hangi zor şartlarda kurtarıldığına bakmak yeterlidir.

Mustafa Kemal, sadece Kurtuluş Savaşı sırasında askeri anlamda emperyalist güç odaklarına karşı verdiği müthiş mücadele ile değil; savaş sonrasında siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda da aldığı önlemlerle ve yaptığı uygulamalarla da büyüklüğünü kanıtlamıştır.
Mustafa Kemal bir direniştir.
Bir milletin var olma mücadelesinin çelikleşmiş ifadesidir.
Vefa ve namus borcumuzdur.
Varlığımız, bağımsızlığımız, yarınlarımız, onurumuz, toprağı vatan yapan düşüncemiz, bilgimiz, enerjimiz, aydınlanmamız ve erdemimizdir.

Bu nedenle Mustafa Kemal’in bize sunduğu gerçek zenginliğimizin, özgür birey olma erdeminin, bağımsız ve çağa uygun yaşam tarzımızın öneminin bilincinde olmalıyız.
Bu zenginliklerimizin ve Mustafa Kemal’in milletimize kazandırdığı kavramların, devrimlerin ve değişimlerin ayırdında olmalı onlara sıkı sıkıya sarılmalıyız.

O’nun vurguladığı gibi; düşünce, bilgi, beden yönünden güçlü ve yüksek karakterli birey olmalıyız.
Emanet ettiği cumhuriyete, fikirlerine ve düşüncelerine sahip çıkmalıyız.

O’nu yaşıyor ve yaşatıyor olmalıyız. 

7 Kasım 2018 Çarşamba

ÖFKE VE KİN DOĞRULUĞUN SINIRLARI DIŞINDADIR


Montaigne şöyle der  “Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar. Doğru ve temiz işler hep ölçülü ve ağırbaşlıdır. Ölçü olmayan yerde kavga, gürültü ve haksızlık vardır.
Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum. Montaigne şatosu gerekirse herkesin evi ile birlikte yansın; ama gerekmezse kurtulmasına sevinirim. İşimin bana verdiği imkanlarla onu korumaya çalışırım.”
İnsan yaşamında gündem o kadar hızlı, bazen o kadar coşkulu, bazen o kadar kırıcı ve baş döndürücü bir hızla değişmektedir ki yetişmek ne mümkün. Yaşamın hay huyunda gidip gelenlerin bir kısmı çıkara ve bencilliğe başvururlar. Kurnazca asıl niyetlerini açığa çıkarma cesaretini göstermeden hareket ederler. Bu harekete cesaret dememeliyiz. Öyle gayretli kimseler vardır ki, bütün arzuları diğerlerine eziyet etmektir.
Onları bu çabaya iten şey nedir o halde?
Amaçları mı?
Yoksa çıkarları mıdır?
Beyinlerinde sakladıkları “ savaş “ senaryosu gerçekten nedir?
Ya da ego tatmin merkezlerinde büyüttükleri şey dikkate alınmama karşısında saldırganlık mıdır?
Ne yazık ki, çevremize baktığımızda kimi; yükselme, dikkate alınma, liderlik oluşturma, emir verme, kendisi gibi düşünmeyenleri aşağılama ya da hakaret etme, düşüncelerindeki garipliği başkalarına aktarma tutkusu olanlarla karşılaşırsınız.
Montaigne diyor ki Öfke ve kin doğruluğun sınırları dışındadır; bu tutkular yalnız işlerine akıllarıyla bağlanamayan insanların işine yarar.”
Tutku nedir peki?
Bence tutku insan gövdesinde var olan ve atılmayı bekleyen bir safradır. Bu öyle bir safradır ki, yolu tıkanmadıkça, içinde bulunduğu insanı hareketli, atılgan, canlı ve diri tutar. Ancak, yolu tıkanır da akmak için mecrasını bulamazsa işte o zaman gerçek yüzünü gösterir.
Peki ne yapar?
Saldırganlaşır, yakıcı ve acı verici bir ağrıya dönüşür.
Yükselme, dikkate alınma ve söz söyleme hakkı elde etmeye çalışan insanlar, eğer önleri açık ve ilerleyebiliyorlarsa acı verici, saldırgan değil, aksine beceriklidirler. Aksi durumda ise saldırgan kimlikleri harekete geçer, etrafında olan bitenleri hazmedememe, kötü görme, gibi bir çıkmaza düşerler.
Ve yine Montaigne der ki “doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum.”
Doğru olan nedir?
Montaigne’in dediği gibi “doğru yol uğrunda kendini ateşe atmak mıdır?”
Bencilce çıkarlarımızı korumak için harekete geçmek ve etraftakileri görmemek, insanları yok saymak, insanları kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanmak mıdır?
Yoksa akıl, bilim, kültür, sanat sevgisi gibi hasletleri oluşturmak, insanlara yardımcı olmak, etrafa azim ve kararlılık aşılamak mıdır?
Her ne isen o sun aslında.
Seni senden iyi anlayabilen yine sensin.
Önemli olan o aklı yerinde ve insanlığın mutlu geleceği için kullanmadır.
Bence gerisi boştur vesselam.
Mevlana der ki:
    “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
    
 Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...
.......
    
 Güneş olmak ve altın ışıklar halinde 
    
 Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
    
 Gece esen ve suçsuzların ahına karışan 
    
 Yüz rüzgarı olmak isterdim....”
........
“Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”
.......
“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.”
İnsanoğlu arasında dostluklar, iyilikler daim olsun derim.
Bencillikle, duyarsızlıkla, anlaşılmaz tutkularla bir yere varılamaz.



18 Ekim 2018 Perşembe

ŞANSLI BİR ÇOCUK DEĞİLDİM


Yaşadığımız mekân yaşamımızda basit bir arka plan, bir fon olarak algılanmamalı. Geleceğimizi ve düşüncelerimizi etkileyen önemli etmenlerdendir.
Mekân diyip geçmemek lazım. İçinde bulunduğumuz ortam hem yaşantımızı hem de ruh durumumuzu etkiler.
Hatıralarımızı içinde barındırır.
Çocukluğumuzu geçirdiğimiz yerleri her daim arar ve hatırlarız. Her şeye rağmen çocukluğumuzun rahat ve görece iyi bir ortamda geçtiğini söyleriz. Geçmişi ve o geçmişteki mekânı aklımızdan çıkarmayız.
Şanslı bir çocuk değildim. Ben ve kardeşlerim o şansı hiç bir zaman yakalayamadı. Çocukluğumuz zor ortamda geçti. Bazı şeyler hep vitrinlerde seyirlik olarak kaldı. Çiftçilik ve hayvancılıkla geçimini sağlayan orta halli bir ailenin çocuğuydum.
Köy hayatı şimdiki gibi değildi. Şimdiki çocuklar şanslı. Ellerinde akıllı telefonlar, evlerinde uydu bağlantılı televizyonlar var.
Zor ortamda geçirdiğim çocukluğum ve yaşadığım mekân sonraki yaşamımı etkiledi. Çok çalışmam ve başarmam gerektiğini belleğime kazımama neden oldu.
Yaşamımda başkalarına hesap vermek yerine, hep kendi kendimle hesaplaşıp uzlaşma yolunu seçtim. Birilerini uzun yada kısa vadede ikna etmeyi hiç bir zaman düşünmedim. Çünkü hiç bir kimseye yaptıklarım ve yaşamım hakkında bilgi vermek zorunda değilim.
Sorumluluklarımı her daim yerine getirmeye çalıştım. Önce insan olmanın önemine yoğunlaştım. İnsan olmak, tüm bilinciyle ve sorumluluğuyla onurlu bir görev. Hem kolay, hem de ucuz bir iş değil insan olmak.
Dünya genelinde yaşananlar, insanlığın zor dönemde geçtiğinin belgesi niteliğindedir. Savaş makineleri dur durak bilmiyor. Yalanı, rüşveti, aldatmacaları şaşkınlıkla izliyoruz.
Yaşananlar karşısında susanları, yaşanan olayları savunanları,  umursamaz tavır sergileyenleri insanlık adına seyrediyoruz.
Doğru olanda, doğruluğu eğip bükende yaşadığı mekânın etkisindedir. Biri yanlışı eleştirir diğeri ise susar.
O nedenle mekân ve o mekânda geçen çocukluğumuz yaşamımızda önemli bir yer tutar.


9 Ekim 2018 Salı

YABANCILAŞMA


İlginç zamanların ilginç anlarını yaşıyoruz. Yaşam durmuyor, akıp gidiyor. Bu akışta sağlam duruş sergilemekten uzak olanlar hem kendi benliğine hem de etrafına yabancılaşıyor.
Bu yabancılaşma bir bakıma modern zamanların samimiyetsizliğidir, kofluğudur. Başkalarının yaşam ve iyi niyetine olan bakış açısının dramatik hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Gittikçe yalnızlaşan bir insan ne yapar?
Diğerinin düşünce ve varlığını yok sayar.
Kendisini bir bilen olarak her şeyin üstünde görmeye başlar.
Başkalarını umursamaz.
Öfke nöbetleri ile karşısındakini anlamak yerine itham etmeyi seçer.
Kızgınlıkla oluşan kaos benliğini esir alır.
Kendini, kafasında oluşturduğu gülünç ve düşündürücü yaşamın ritmine kaptırmıştır. Yaşadığı keşmekeşi başkasında da görmek ister.
Bencildir.
Anlayış ve hoşgörüden uzaktır.
Bu yaklaşımda bulunanların sosyolojik incelemesi yapıldığında, bilinçaltında yatan ezilmişliğin varlığı ortaya çıkar.
Toplum içine girdiğinde insan hayal kırıklığı yaşıyor.
Çıkarcılık, benlik dürtüsü, anlayışsızlık o denli fazla ki insan yanındaki biriyle sohbet edip söz söylemekten kaçınıyor.
Çünkü söylenen söz eğilip bükülerek, ekleme ve çıkarma yapılarak bir diğerine aktarılıyor.
Hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman diliminde.
Mahallenin şövalyeleri iş başındadır.
Belki de buna modern, yazısız sosyal medya şövalyeliği dense cuk oturur.
Ne kültür, ne gelenek ve görenekler, ne ahlak anlayışı, ne de bilim bunları adam edemez.

4 Ekim 2018 Perşembe

HAYATA TUTUNMAK


Her insanın kalbinin ve aklının bir köşesinde çocuksu bir güvenle benimsediği, inanıp güvendiği yaşama dair inançları vardır. İnançlarının doğruluğuna inanır. Varlığını sarsmaması için bir tekini bile soru konusu yapmak istemez.
Oysa ki yaşamın ana arterinde ve kılcal damarlarında zamana karşı akıp giden bir iz vardır. iyi ve kötü vardır. Öfkeler ve kavgalar vardır.
Direncimizi artıran özlemlerimiz vardır.
Kendimizi kandırmaktan vazgeçmeliyiz. Yaşamımızı olumlu ve olumsuz etkileyen, büyük bir güvenle bağlı olduğumuz inançlarımızın doğruluğunu kalbimizin ve aklımızın bir köşesinde sorgulamasını bilmeliyiz. Erdemli, güvenilir ve adaletli olmamız buna bağlıdır.
Çocuk denilecek yaşta, hayatı öğrenmenin başlangıcında, etrafındaki olan bitenleri sorgulama aşamasında bocalarken, evlendirilen baba ocağından ayrılan kız çocuklarının geçmeyen bir öfkesi, bitmeyen bir kavgası vardır hayatla. Hele bir de sevip benimsemediği biri ile evlendirildiğinde.
Evlendiği kişi ıslah olmaz bir serseri ise. Kendini bir boşlukta bulur. Ne yapacağı, nasıl davranacağı konusunda kararsızdır. Özlemlerinin en güzelini gerçekleştirme aşamasında uğradığı hayal kırıklığı karşısında şaşkındır. Tutunacak bir dal arar. Çoğu zaman o dalı bulamaz. Bulduğu dal ise çok çabuk kırılır.
Hayat zordur. Kırılganlıklar her daim vardır. Islah olmaz serseri ile bir arada durmak daha da zordur. O bir annedir artık.
Bir kız çocuğundan, bir kadına, anne olunca geçmeyen kimi yaraların insan hayatını nasıl etkilediğine şahit oluruz.
Zaman akıp gider. Sorgulamaktan kaçınılan kimi duygular sorgulanmaya başlar o zaman. Gündelik işleri kurulmuş bir saat gibi yaparken hayatını alt üst eden durumu, hayat hikayesindeki boşlukları, her adımındaki ritmleri sorgulamaya devam eder.
Çocuksu bir güvenle benimsediği inançlarına karşı kuşkuludur artık. Doğru diye benimsenmiş duyguların doğru olmadığı inancı yer eder belleğinde. İyimser olmak için bir sebebi kalmaz. İnsanların bencilliğini öğrenmiştir. Duygusuz oluşlarını, umursamazlıklarını.
Ama artık dirençlidir. Hayata olumlu bakabilmek için bir nedeni olmasa da yaşaması gerektiğini, direncinin kırılmaması gerektiğini öğrenmiştir artık.
Sahi yeryüzünde benzer şekilde hayata tutunmaya çalışan kaç insan var?
On binler mi, yoksa yüz binler mi?

2 Ekim 2018 Salı

YAĞMURLA ISLANAN DAĞLAR


Gece ağaç dallarının savrulması, perişan haldeki kiremitlerin çıkardığı tıkırtılar ve gittikçe şiddetlenen rüzgârın ıslık çalarak sabaha kadar esip gürlemesi beni uyutmadı. Aralıklarla yağan yağmurun gizemli damlaları ise pencere camlarına vurup durdu.
Yağmurdan ıslanan dağları, ıslak yapraklardan damlayan su seslerini ve taşan derelerin içinde gümüş sırtlı narin balıkları hayal ettim.
İnsanların birbirlerine neden düşman olduklarına, düşmanca davrandıklarına anlam vermeye çalıştım. Kutuplardan ekvatora, ovalardan yaylalara yaşam alanı bulmuş canlıları düşündüm. İnsanların, dağların zirvelerine ulaşıp özgürlüğe kanat açma isteklerini duyumsadım. Ovayı bırakıp dağlara koşanlara hak verdim. İmrendim.
Günlük yalanlar, yanlışlar, kuşkular, an be an kaybedilenler neden yaşam biçimi olmuştu insanlar için? İnsanoğlu neyin peşinde idi? İnsani değerler neler olmalıydı? Bir yandan yanlış yapan diğer yandan başkalarını suçlayanlar. Savunmalar. Saldırılar. Yaşam biçimimiz bumu olmalıydı?
Gittikçe bulanıklaşan ve dipsiz bir kuyuya atılan taşın karanlıkta kaybolması gibi basında yer alan haberler insanları umutsuzluğa düşürüyor. Karanlık ve kirli ilişkilerin iç içe girdiği bir süreç yaşanıyor. Bu sürecin insanların güç ve enerjisini tüketmeden, düşünce ufkunu açmasına ve güven duygusunu pekiştirmesi gerektiğine inanıyorum.
Bitmez tükenmez hırslarımıza, gücümüze güç katma hevesimize dur demeden “devasa bir iştahla” mazlumların, güçsüzlerin, korunmasızların, savunmasızların ve yoksulların yaşamında var olanları da alma düşüncesinin bırakılması gerektiğine inanıyorum. Çünkü eğer içinde insan yoksa bir yerin zenginliğinden, güzelliklerinden bahsetmenin bir anlamı var mıdır?
Yaşam biçimimizle, doğaya olan saygısızlığımızla, insanın insana olan duyarsızlığı ile bulunduğumuz coğrafyayı yaşanabilir olmaktan çıkardık ya da var gücümüzle çıkarmaya çalışıyoruz. Gün gelecek uğrunda mücadele edeceğimiz bir değerimiz dünya üzerinde kalmayacak belki de.
Değerlerimizin, önem verdiğimiz ve saygı duyduğumuz güzelliklerin kaybolmaması için etrafımızda, yanımızda yöremizde bulunan insanların sorunları ile ilgilenmek, dertlerine az da olsa çare olmak en azından moral vermek için uğraş vermeliyiz. Birbirimizi demoralize etme çabası içinde olmanın ne bize nede başkalarına bir yararı olmayacaktır. Ancak elbette bunu yaparken de inandığımız doğrulardan vazgeçmemiz anlamı çıkarılmamalı.
Eylül ayının yağmurlu ve puslu bir öğle vakti. Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği özlemişim. Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyaloğunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Gittikçe zorlaşan yaşam koşullarından toplumun her kesimi etkileniyor. Öğrenciler, ana ve babalar, sizler, kısaca toplumu oluşturan bütün kesimler. Etkilenmeyi en aza indirmenin bizlerin elinde olduğunu unutmadan yaşam mücadelesine ortak olmak için çaba sarf etmeliyiz. 


14 Eylül 2018 Cuma

ELLERİNDEN GELSE MUSTAFA KEMALİ YOK SAYACAKLAR


Yazının başlığı oldukça iddialı. “Sizin kahramanınız kim?” Bu başlık tesadüf müdür yoksa ilgili yazıda geçen şu cümleye kılıf bulmak için midir?
Nereye savrulduğumuzu, hangi koyu karanlıkla sarmalandığımızı gösteren bir cümle.
“ Kendi hakiki kahramanlarımızı inkar edecek değiliz, fakat Tanzimat ile başlayıp, tek partili yılların sonuna kadar türeyen sahte kahramanları da unutmamak gerek.”
Batı ekonomisi karşısında yetersiz, kırk yıldır AB kapısında nöbetçi, batının küresel oyunlarının at koşturduğu az okuyan bir toplumda safsata üretmek birilerinin işine geliyor.
Tanzimat ile Osmanlının düştüğü açmazı tarih bilgisi olanlar bilir. Bu açmaz Sarıkamış’ta on binlerce askerin soğuk ve açlığa, Arap ve Fizan çöllerinde susuzluğa ve iskorbüt'e kurban edilmesi sonucunu doğurmuş ve ekonomide, sanayide Avrupa ile boy ölçüşemeyen Osmanlı dağılmıştır.
Milli birliğini yabancı devletlerin insafına terk edenler Osmanlının yağma edilmesine neden olmuşlardır.
Bunu başaran ise yere göğe sığdıramadığımız Osmanlı Padişahları ve o dönemin yönetimidir.
Dört bir yandan emperyalist devletlere av olmak üzere iken milletin bağrından çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının verdikleri Kurtuluş Savaşı sonucu genç Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.
O yılların amansız mücadelesini tarih kitapları ve bağımsız gözlemcilerin yazdıklarından öğrenmek zor değildir.
Bu nedenle Mustafa Kemal ve arkadaşları bizlerin gerçek kahramanlarıdır.
Yukarıdaki cümlede geçen “tek partili yılların sonuna kadar türeyen sahte kahramanlar” söylemi ya tarih bilmezliktir ya da aymazlıktır.
Çabaları boşuna olacaktır. Mustafa Kemal’i Türk milletinin gözünden düşüremeyecek kalbinden silemeyeceksiniz.
Andrew Mango “ Atatürk” adlı eserinin girişinde bakın ne diyor. “ Mustafa Kemal Atatürk 20. Yüzyılın en önemli devlet adamlarından biridir… Komşu ülkelerin tarihini de etkilemiştir… Yabancılar tarafından yönetilen toplumlara, dünyanın geri kalanıyla kurulacak bir dostluk içinde ulusal bağımsızlığı kazanmanın yolunu göstermiştir.”
Mango bunları diyor ama bizim bir kısım Liberal komedi ve masal yazarları sahte kahraman olarak tanımlamakta ve Osmanlının yıkılışını takip eden yıllarda yapılanları küçümsemekte ve yok saymakta.
Peki niçin?
Çünkü Mustafa Kemal, yobazlığa ve irticaya geçit vermemiştir. Kubilay olayını anımsayalım.
Çünkü Mustafa kemal, hilafeti kaldırmış laikliği getirmiştir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkını ve hak ettikleri değeri vermiştir.
Çünkü Mustafa kemal, “ çok yaşa padişahım” sloganı yerine “yaşasın cumhuriyet” sloganını getirmiştir.
Çünkü Mustafa kemal, çağdaşlaşma ve aydınlanmayı, bilim ve sanatı , medeni kanunu, eğitim birliğini (Tevhid-i Tedrisat)Türk toplumunun hedefi olarak belirlemiş gericiliğe pirim vermemiştir.
Çünkü Mustafa Kemal, modern kılık kıyafeti getirmiş, takke, sarık yerine şapka giyilmesi kanununu (kılık kıyafet kanunu) getirmiş ve Arap özentisi kıyafete hayır demiştir.
Mustafa Kemal’in yaptıkları burada saymakla bitmez. Onun yaptıklarını ve devrimlerini içine sindiremeyenler, Türk halkı ile birlikte verdiği mücadele sonucu mazlumlara yol gösteren, tüm dünyada saygı ile anılan Mustafa Kemal'i ve yaptıklarını anlamaya çalışmalı, tarihi iyi değerlendirmelidirler.


9 Eylül 2018 Pazar

ANADOLU İNSANI İŞTE BU


Muavine teşekkür edip, otobüsün önünde durduğu yazıhanenin az uzağında, camında büyük harflerle “ÇAY” yazan kafeteryaya doğru yürüdüm. Bitişiğindeki poğaçacıdan poğaça aldım. 
Poğaçalara birer sanat eseri gibi emek verilmişti. 
Elime aldığımda değme sanatçıya taş çıkarırcasına şekillendirilmiş poğaçaların önceki günden kaldıklarını taş gibi sert oluşlarından anlamıştım. 
Sıcak ve taze poğaça yeme isteğim kursağımda kalmıştı. 
Lakin çare yoktu. Açlığımı bastırmak zorundaydım. 
Soğuk havada, sıcak çorba çıkaran lokanta aramaya da zamanım yoktu. 
“Dişim kırılmaz inşallah” deyip gazete parçasına sarılı poğaçalarla kafeteryaya girdim.
Otobüsten inen yolcuların bir kısmı kafeteryada ileri geri volta atarak, bir kısmı da oturdukları masalarda ellerinde sıcak çay bardakları, içlerini ısıtmanın telaşındaydılar.  
Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra bir kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenler de vardı.
Kafeteryanın bir köşesinde sessiz ve sıkılgan tavırlı, yanında elini sıkıca tuttuğu küçük kızı olan genç kadın nereye gidiyordu acaba? 
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehre mi? 
Dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Solgun yüzünü hafifçe öne eğmişti. Oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Çocuğu hafif iteledi. Küçük kız belli belirsiz şaşırdı, bocaladı, ürkek ceylan gibi anasına baktı.
“Acıktın mı kızım?”
Anasına tekrar sokulan küçük kız,”evet” dercesine anasının gözlerine baktı. 
Anası gözleriyle kızına “yürü” diye işaret etti. 
Ana- kız kafeteryanın kapısını açıp poğaçacıya doğru yöneldiler. 
İçimden “eyvah” dedim “küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?”
Kadın tam poğaçacıya gidecek derken, otobüs yazıhanesine yöneldi, yazıhanenin önünde duran valizini açtı. İçinden büyükçe, sarıp sarmalanmış bir torbayı aldı. Soğuğun da etkisiyle hızlı adımlarla tekrar kafeteryaya döndü. Masalarda yer olmadığı için oturduğu sandalyenin üzerinde torbayı açtı. Önceden hazırlanmış böreklerden bir tanesini kızına verdi, birini de kendisi aldı. Küçük kız annesine teşekkür edercesine sevgiyle baktı. Annesi kızının başını okşadı.
Boğazıma bir yumruk gelip oturmuştu sanırsın o anda. Kendi çocuklarımı düşündüm. Ne yapar ne ederlerdi ben yokken?  
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık. 
Kış her zamankinden erken gelmişti sanırım. 
“Üşütüp öksürmeseler ben dönene kadar” diye kendi kendime söylendim. 
Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu. Devlet memurluğu işte böyle bir şeydi. 
Zamansız tayinin çıktı mı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olur. 
Bir süreliğine belirsizlik kaplar insanın ruhunu. 
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, delikanlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana. 
Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman. 
Lakin işte gün gelmiş, her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm. 
Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu. 
Ne oluyordu bana böyle? 
Son günlerde iyice duygusallaşmıştım.
Otobüs garajında bir o yana bir bu yana dolanan insanların yüzlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Kimisi gideceği yere gitmenin telaşıyla yazıhanelerden bilet alıyor, kimisi de otobüsün kalkma saatini sabırsızlıkla bekliyordu. 
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Onlarda gurbete gitmenin yükünü yüreklerinde taşıyorlardı demek ki. 
Kadının solgun yüzünün nedeni belki de buydu.
“Anadolu insanı işte bu” diye düşündüm. 
Şehir yaşamına uyum sağlamaya çalışsalar da, unutulmaya yüz tutmuş kırsal yaşamın izlerini taşıyan kültür ve geleneklerinden kopmamışlardı. 
Anadolu’nun zengin kültürel mirasını çarpık bir modernleşmeye kurban etmemişlerdi. 
Vurmuşlardı kendilerini yollara. 
Gidenler, gelenler, ayrılanlar, kavuşanlar, yüreklerinde sıla hasretiyle yollarda savrulanlar…
Vardıkları her yerde yaşananları gönül gözüyle içine sindirenler kavruk yüzleriyle, nasırlaşmış elleriyle hayat mücadelesinden kopmadan geleceğe emin adımlarla yürümenin telaşındaydılar. Umutlarıyla, özlemleriyle, acılarıyla, sessiz çığlıklarıyla zorluklara ölesiye göğüs gerip hayata tutunmaya çalışan; varlığını da yokluğunu da kendine saklayan Anadolu insanı…


7 Eylül 2018 Cuma

YAŞAM SOMUT GERÇEKLERİ İÇERİR




Bazen sonsuzluk içinde anlar yakalanır.
Öyküler ve yaşamlar süreklilik kazanır.
Geçmişten bugüne, bugünden yarına, genelden özele, özelden genele, en yakındakinden en uzaktakine, en uzaktakinden en yakına değişenler ve değişmeyenler insan yaşamında gerçek bir yer tutar.
Yaşam bütünseldir.
O bütünsellik içinde yaşanan acılar, coşkular vardır.
Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır.
Sessiz ve derinden gelen susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır.
Bunlar yaşamın ve mekanın gerçeğidir.
O gerçeklerden uzak durmak, o gerçekleri anlamamak şaşırtıcı ve bencilce bir duygudur.
Geçmişimiz, bugünümüz ve özümüz yani öz benliğimiz, düşüncemiz önemlidir.
Yaşadığımız şeylerde önemlidir.
Fakat asıl olan, onları kendimize niçin ve nasıl yaşattığımızdır.
Dünü olduğu gibi bugünü de nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar verebiliyor muyuz?
Önemli olan bu soruya cevap verebilmek, yaşananları birleştirebilmektir.
Hayat bir bütündür.
O bütüne karşı sorumluluklarımız vardır.
Olmalıdır da.
Yaşamda inişlerimiz ve çıkışlarımızda olacaktır.
Olmaktadır da.
Aynaya baktığımızda kendimizi görürüz.
Aynaya bakıp gördüklerimizin dışında da yaşam olduğunu düşünmeliyiz.
Bazen sıradan insanlar tolumun aynası olur.
Onlar sayesinde yaşamın dününe ve bugününe tanık oluruz.
Ve o yaşamlara karşı da, o yaşamların hak ettiğini vermek ve erdemli davranmak, insan haklarına saygılı olmak, diğerine saygılı olmak da geleceğimiz için önemlidir.
Ayna bir hiçliktir.
Sadece görmemiz gerekeni gösterir.
Oysa yaşam somut gerçekleri içerir..
Zamanın izinde yaşam bir bütünseldir.
Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır.
Önemli olan hayatımızda bu duygulardan hangisinin ağır bastığıdır.
Kaçınılmaz gerçekler olsa da bu duygulardan ne kadarı hayatımızı etkiliyor?
Hayatta yaşanacak ne varsa yaşıyoruz ama buna biz karar veremiyoruz dünde biz karar veremedik bugünde biz karar veremiyoruz.


29 Ağustos 2018 Çarşamba

BABALAR GİBİ SATTIK!



1936 dan 2005 e kadar kağıt üreten SEKA özelleştirildi, satıldı. 
Bugün gazete, dergi ve kitap basımı için ihtiyaç duyulan kağıt ithal ediliyor.
 Düne kadar tonu 750 euro iken, 900 euroya çıkmış. 
Gazete, dergi ve kitap basımının sıkıntıda olduğu haberlerde şu günlerde. 
Satarsan, üretemezsin, ihtiyacın olan kağıdı da üretenin koyduğu fiyattan almak zorunda kalırsın. 
Bir zamanlar AKP'nin maliye bakanı olan Kemal unakıtan ne demişti "babalar gibi satacağız". 
Dediklerini yapıp babalar gibi sattılar. 
Şimdi de sıkıntısını çekmek yazılı basına düştü. 
Çin kağıdı, Mısır papirüsü, Bergama parşömeni keşfetti, kullandı hiçbiri kağıdın sırrını dışarıya vermedi. Biz yerli, kamuya ait kağıt fabrikamız SEKA'yı sattık. Dövizle kağıt alıyoruz.
Mahsuni'nin söylediği gibi "bilmem söylesem mi söylemesem mi".