2 Haziran 2026 Salı

BİR BAŞKA DÜNYA


 Ücra bir köşede

Yüreğin paramparçayken
Nefes alamazken karanlık gecenin içinde
Bir gölge oyunudur sanki yaşadıklarımız
O büyük güçler
O yaşamın cellâtları
Seni yağmur suları gibi sürüklerken
Gülümsemenin buğusu nemli gözlerde
Hiç gördün mü bilmem
Cam kırıklarında yürüdüğünü çıplak ayaklı bebelerin
Ne demek olduğunu yalnızlığın
Yedi tepeli şehrin varoşlarında
Sen yoksul ailenin çocuğuydun
Sen kuşun kanadında dalgalara direnirken
Yapayalnız, kimsesiz
Onlar hep güçlüydü çocuğum
Dudaklarımda sızısı kendimi bildim bileli
Hüseyin Güzel/02.06.2013

ZAMAN MAKİNESİ


 Tarih bir zaman makinesi gibidir.

Belleğinde geçmişin olaylarını, doğrularını ve yanlışlarını görmek mümkündür.
İnsanlık yüzyıllardır olayları kaydetmektedir. Taşlara, deri üzerine, kâğıda vs.
Kayıtlar sistematik olarak gerçekleştirilmiştir. Böylece insan geçmişini ve geçmiş olayları, yaşamları öğrenme olanağına kavuşmuştur. Günümüz teknolojisi ise önemli olayların yanı sıra yaşanan büyük küçük her türlü olayı anında tarihin hafızasına kaydetmektedir.
Bu bağlamda gerçekler tarihin belleğinde yer aldığı gibi olaylar ve sorumluları da o bellekte yer alır.
Gelecek kuşaklar da geçmişi öğrenme ve değerlendirme olanağına kavuşurlar.
Ne yapılırsa yapılsın o bellekte yer alan doğruları karanlık kuyuya göndermek olanaklı değildir.
Ha birde şu var,
sanıldığı gibi insanın korku kaynağı dünya, insanlar, yaşamın zorlukları benzeri şeyler değil, bizzat kendisidir.
İnsan kendi duygularından, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker, yaşama her dokunduğunda; duygularının alevlenip onu yakacağından çekinir.
İşte bu yüzden kaçar yaşamdan, aşktan, öfkeden, hareketten, sevinçten, sevgiden ve kendisinden kaçar.

ÖĞRETMEN OLMAK


 Öğretmenlik hayatımız boyunca, yıllarca özveri ile çalıştık, çabaladık, okulun duvarlarına öğrencilerimizle birlikte resim çizip boyadık.

Badana boya yaptık yaz tatillerinde okulları eğitime hazırlamak için.
Sabahları erkenden kalkıp öğrenciler üşümesin diye tezek sobalarını yaktık, kaloriferi yakan olmayınca onu da yaptık, kömür karasını onur saydık o anda eğitim için.
Okulda yeterli hizmetli olmaması dolayısıyla yerine göre bizler hem eğitimci, hem hizmetli olduk. Anadolu'nun en ücra köy ve kasabalarında, çekilen çile ve sıkıntılara aldırmadan kutsal saydığımız görevimizi onurumuzla yaptık.
Öğretmenler, sadece bizde değil, neredeyse dünyanın her yerinde benzer sıkıntıları çeken, yeterli olanak verilmeyen bir kitledir..

YAPTIKLARINDAN PİŞMAN OLMAK


 Keşkelerin olmadığı bir yaşam düşleriz sıklıkla. Olmasını isteriz.

Lakin bunu başaramayız hiç bir zaman.
İlkel toplumlardan bu yana insanoğlu her daim keşkelerle yaşamıştır.
Keşke demediği gün, saat, dakika olmamıştır. Yaptıklarından kimi zaman pişman olmuştur. Kimi zaman hüzün duymuştur.
Coşkuya kapıldığı zamanlar çok azdır. Sevdiklerimizle keşkelerin olmadığı bir dünya özleriz.
Lakin olmaz işte bir türlü.
Hep bir yerlerde bir engel çıkar, çıkmıştır da. Yaşam kısa, zaman uzun.
Zaman daima galiptir kısa yaşamın karşısında. Her daim maça bir sıfır önde çıkmasını bilmiştir.
İsteriz ki çiçekler açsın, solmasın güller; yapraklar yeşersin ağaçlar büyüsün, etraf yeşillensin.
Lakin olmaz, olamaz bir türlü.
Keşkeler engeldir her zaman.
Birileri engeldir sorunsuz yaşamamıza.
Bir gün çölde, bir başka gün bozkırda, ya da dağ yamacında, bir vadide, bir toprak parçasını işlerken, bir maden ocağında kararırken bedenler; kavruk bir yüzle dolaşırken bozkırda, denizde mücadele edilirken dalgalarla, bir ceylan gibi sekerken su sesiyle hep keşkeler karşımıza çıkar.
Aman vermez hiç birimize.

20 Mayıs 2026 Çarşamba

19 MAYIS


 6 Mart 1930...Mustafa Kemal, Antalya'da Rıza Soyak'a şöyle diyordu "Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum...Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeyle karşılaşıyoruz...Bunda bizim günahımız yoktur, uzun yıllar hatta yüzyıllarca dünyanın gidişinden gafil, bir takım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket düşe düşe bu acınacak hale düşmüş."

Büyük kurtarıcı "Kurtuluş Savaşı"nı yoklukla da mücadele ederek verdi. Anadolu insanının refahının artması için çalıştı.
Çağdaş medeniyet ve bilimi hedef aldı.
19 Mayıs Anadolu'nun işgal edilmesini önlemenin başlangıcıdır.
19 Mayıs Anadolu insanının işbirlikçilere ve emperyalizme, işgalci zihniyete vurduğu darbedir.
Gençlik "19 Mayıs"ları kutlamalıdır

17 Mayıs 2026 Pazar

ESKİ İŞ GÖMLEĞİ


 Babasının Eski İş Gömleklerinden Mezuniyet Elbisesi Dikti! Arkadaşları "Paçavra" Diyerek Alay Ederken Müdürün Açıklamasıyla Tüm Salon Buz Kesti..

"Annemin yokluğunu bana hiç hissettirmeyen, elleri nasırlı ama kalbi pamuk gibi olan babam Metin'i, en büyük hayali olan mezuniyetimi görmesine aylar kala kaybettim. Dünyam başıma yıkılmıştı ama onun o gece yanımda olacağına dair verdiği sözü tutmanın bir yolunu bulmalıydım."
" Mezuniyet balosu yaklaşırken diğer kızlar lüks markaların peşinde koşarken, ben babamın o tertemiz kokan, emektar iş gömleklerini sandıktan çıkardım. Her bir dikişi bir anıyla, her bir parçayı babamın alın teriyle birleştirerek kendime eşsiz bir elbise diktim. O elbise benim için sadece bir kumaş değil, babamın bana sarılan kollarıydı."
" Ancak balo salonuna adım attığımda, ışıltılı elbiseler içindeki Pelin ve arkadaş grubu beni gördükleri an kahkahalara boğuldular. "Bu kız üzerine işçi paçavralarından mı elbise dikmiş? Paran yoksa söyle de aramızda toplayalım!" diyerek beni tüm okulun önünde aşağıladılar. Gözyaşlarım süzülmek üzereyken ve kaçıp gitmek isterken, okul müdürü Ahmet Bey sahneye çıktı.."
“Sevgili öğrenciler…”
(Salon uğultuluyken sesi bir anda herkesi susturdu.)
“Az önce burada yaşananlara hepiniz şahit oldunuz. Ama şimdi size, bu geceye damga vuran o elbisenin aslında ne olduğunu anlatmak istiyorum.”
(Gözlerini salondaki genç kıza çevirir…)
“Bazılarınız onun bir ‘paçavra’ olduğunu düşündü… Ama ben o elbiseye baktığımda, alın teri görüyorum… fedakârlık görüyorum… ve en önemlisi, bir babanın kızına olan sevgisini görüyorum.”
(Salon tamamen sessizleşir.)
“Bu elbise… bir mağazadan alınmadı.
Bu elbise… bir kalpten dikildi.”
“Bu genç kızın babasını tanıma fırsatım olmuştu. Sessiz, çalışkan, kimseyi incitmeyen bir adamdı. Elleri nasırlıydı belki ama o eller, evladının geleceği için durmadan çalışan, gecesini gündüzüne katan ellerdi.”
(Bir an durur, sesi yumuşar…)
“Ve şimdi o baba… belki aramızda değil. Ama şunu çok iyi biliyorum ki; şu an bir yerden kızına bakıyor… ve onunla gurur duyuyor.”
“Çünkü o kız, bu gece sadece mezun olmadı…
Aynı zamanda babasının hatırasını, onurunu ve sevgisini bu salona taşıdı.”
(Salonun dört bir yanına bakar…)
“Şimdi size soruyorum…
Gerçekten hangisi daha değerli?”
“Parayla alınan bir elbise mi…
Yoksa bir ömrün emeğiyle, sevgiyle dokunan bir hatıra mı?”
(Salon bir anda alkışlarla yankılanmaya başlar.)
“Bu gece… en şık elbise ödülü varsa…
Ben onu çoktan gördüm.”
(Gözleri dolu dolu gülümser…)
“Ve bu ödül… kalbi en güzel olan o genç kıza ait.”
Az önce alay edenlerin bakışları yere düşerken, salonu dolduran alkışlar arasında genç kız gözyaşlarıyla gülümser…
Çünkü o gece… babası gerçekten sözünü tutmuştur

HİÇ BİR ŞEYİN İZİ SİLİNMEZ


 Hiç bir şeyin bıraktığı iz silinmez.

Hafızalarda yer alır.
Gelecek nesillerde de devam eder.
Yapılanların unutulduğunu sananlar yanılır.
Hiç bir acı, hiç bir kayıp unutulmaz.
Ve şunu da söyleyeyim, zaman, her şeyin ilacı derler ya ...
Doğru değil bence!
Zaman sadece alışmayı öğretiyor, unutmayı değil...

23 Nisan 2026 Perşembe

ÇOCUKLUĞUM

 

İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.

Zamanı geriye sarıyorum.

Yıllar öncesinin bozkırına.

Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.

Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.

Okuyup bir meslek sahibi olmak.

Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.

Ne ki bu kolay değil.

Tıpkı yaşamda hiçbir şeyin kolay olmaması gibi.

Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.

Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.

Onlar kendileri için yaşamadılar.

Gönülleri çocukları için çırpındı.

...

İlkokul ve liseyi ilçede okudum.

Tek gözlü, daracık bir evde.

Ev demeyelim, tek göz bir odada.

Büyükannem ve kardeşimle birlikte.

O oda hem yatak odası hem mutfak hem oturma ve ders çalışma yeriydi.

Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.

Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.

Ne bir masa ne tek sandalye.

O günleri nasıl aştık anlatamam.

Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.

...

Bir gün babam yanına çağırdı.

Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.

İçim içime sığmıyor.

Özlemişim ağabeyimi.

Trafik cümbüşüne.

Koca koca yapılara.

Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.

Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.

Öyle ya.

Yeni bir yer, alışık olmadığım.

Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.

Mevsim sonbahar.

Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman, is.


23 Mart 2026 Pazartesi

YAŞAMIN GETİRDİKLERİ


 

İnsan ilişkilerinde zor olan, karşıdakinin nasıl davranacağını anlayamamaktır. Nazik ve anlayışlı durumun aniden, deyim yerindeyse, lodosa dönüşmesiyle karşısındaki insanın nutku tutulur. Her şey birden alabora olur.

Hayatımızı kolaylaştıran eşya, teknoloji ya da aletler giderek bize yabancılaşıyor. Çoğumuz soframıza gelen gıdanın nasıl yetiştirildiğini maalesef yeterince bilmiyoruz.

Elektrik kesildiğinde hayat duruyor.

Su kesildiğinde çaresiz kalıyoruz.

Kültürümüzde mutluluğun fermanı genellikle erkeğin onayını, mührünü taşır.

Görevim sırasında ilk sözün de son sözün de erkeğin olduğuna şahit oldum. Yasalar bir yana törelerin de baskısı vardır. Kadınlarımıza yönelik “ben açık_ saçık giydirmem” düşüncesiyle ağustos sıcağında pardösü, çorap giydirenler de vardır.

Kısal kesimde oyuncaklarıyla oynamaya doyamamış, bebekliklerini yaşayamamış çocuklar gelin edilirler.


Çocuk evliliklerine karşı düzenlenen uluslararası kampanyalar sayesinde, bugün bazı anneler, babalar, büyükanneler, öğretmenler vb. de bu mücadeleye katılıyor.

Ama en güçlü asiler kızların kendileri; her birinin öyküsü başka bir isyanın kıvılcımı oluyor.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye birçok toplumda ne yazık ki çocuk gelinler gerçeği var.

Toplumlar bunun yanlışlığını yavaş yavaş anlasa da.

Resimde yer alan çocuk gelin ise Nepal’in küçük bir köyünde çekilmiş.

Nepal’de resmin çekildiği köyde çocuk yaşta evlenmek normal kabul ediliyor.

Ama yine de bu bakış açısı, geleneksel düğün şemsiyesinin altında, at arabasıyla yeni kocasının köyüne götürülen 16 yaşındaki Surita'nın, ailesinin evinden ayrılırken feryat figan karşı çıkmasını engellemiyor.

Toplumlar öteden beri gelenekçi bir yapıya sahip. Bu bağlamda, insanların gelenekçi yapıdan uzaklaşması oldukça zor. Toplum baskısı kimi ülkelerde buna olanak vermiyor. Kimi ülkelerde insanların işine geliyor.

İnsanlar ailesinden, atasından gördüklerini uygulamakta tereddüt etmiyor.

Lakin, yüzyıllardır var olan yaşam tarzı ve anlayışı ile günümüz yaşam tarzı ve anlayışı arasında, insan hakları bağlamında fark olmalı.

İnsana, insan haklarına dair iyileştirici yaklaşımlar feodal kalıntılara bir set çekmeli.

Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri kızgın toprağa terk eden zihniyet şimdi kabul edilebilir mi?

Hangi aklı başında ana baba bunu kendi evladına layık görür?

Kadınlar kendi haklarına sahip çıkmayı öğrenmek zorundalar. Sahip çıkmalıdırlar da.

Erkek egemen toplumlarda zor gibi görünse de eve kapanıp, bu benim kaderimdir yaklaşımı yerine haklarını elde etme mücadelesine devam etmelidir.

Dört duvar arasına sıkışıp kalanların, çevresi ile bağlarını koparanların, kadın cinayetlerine, çocuk gelinler gerçeğine omuz silkenlerin kendi haklarına sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.

Suudilerde, Afganlarda evlerin görünümüne bakıldığında yüksek ve kalın duvarlarla çevrili olduğunu, sokak ile bağlantısının olmadığını, evlerin pencerelerinin tavana yakın olduğu görülür.

Bu duruma razı olan kadın yaşadığı eve hapsolmuş demektir bir bakıma.

Çarşıya, pazara, sokağa yanında kocası, kardeşi olmadan çıkamaz.

Bu duruma son verecek olan da kadınlardır.

Bu konuda yazılacak çok şey var aslında.

Özellikle çocuk gelinler konusunda.

Kadın bir toplumun ana arteridir. Kadınsız bir toplumun gelişmesi olanaksızdır. Kadın haklarının ikincil planda tutulduğu gelişmemiş toplumlara bakmak yeterli bunu anlamak için.

 

 


16 Mart 2026 Pazartesi

SÖZDE CESURLAR İÇİN


 Ve bir gün gelir anlarsın ki;

vazgeçemediklerinin hiçbiri,
vazgeçilmeyecek kadar mükemmel değildir..
Senin yüreğin gereğinden fazla yüklenmiş
bir “sevgi yazılımıdır” sadece..
Kararsız, tuttuğunu koparamayan,
lafının arkasında duramayan,
sözde cesurlar için;
özde sevgini tüketmeye değmez...
Kendi hayatlarını idare edemeyenler,
duygularının hakimi olamayanlar için ağlama...
Elinden gelen herşeyi yaptığın halde,
yarı yolda yalnız kaldıysan,
bu karşındakinin yanyana yürümesini beceremediğindendir...
”Sana ihtiyacım var” dediğin halde,
yanınızda olamayan tüm bencilleri silin hayatınızdan...
Silin ki ; öncekilere kapak , sonrakilere ders olsun…