Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2025 Çarşamba

BATIDA ON YIL


 


Uzun soluklu bir çalışma ve yazım sonrası yazdığım "Batıda On Yıl" adlı roman Gece Kitaplığında yayınlanmıştır.
Paylaşım ve tanıtım yapan değerli Bloğ arkadaşım ve yazar Hanife Mert'e teşekkür ederim.

27 Ekim 2024 Pazar

BALYOZ ETKİSİ

Senaca stoacı uslubuyla şöyle der, "hayırlardan gelen iyilikler temenniye, talihsizliklerden gelenler ise takdire değerdir."
Hiç kuşku yok ki, insanlar arasında yetki sahibi olanlar gün gelir, devran döner kendilerine yabancılaşırlar.
İnsan aşırı katı ve yıkıcı, ötekileştirici olmamalı.İnsan ilişkileri, yaşamı öteden beri taşlara, ağaçlara resmedilmiştir.
Yaşam kulvarında gün gelir hayata dair roman ve öykü okuruz.
Yaşanan zorluklara, sevinç ve acılara, yok oluşlara tanık olanların bıraktığı izlerdir o roman ve öyküler.
Tarihin sessiz tanıklarıdır onlar.
Marquez ve Yaşar Kemal gibi anlatıcıların kalemleri sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık.
Okuduğumuz roman ve öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir.
Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır.
Birey karanlığa hapsolmamalıdır.
Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir.
İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer.
Dayanılmayacak acıları çeker.
Sevinçleri yaşar.
Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar.
Lakin o "balyoz etkisini" etkisiz hale getirmek yine ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulan dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.
Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, var olan boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım.
Çevredeki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır.
O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı pes edilmemelidir.
Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

27 Ekim 2015 Salı

BAKIŞ ACI'SI

Cervantes'ten bu yana roman okuruz.  İnsan ilişkileri, yaşamı öteden beri taşlara, ağaçlara resmedilmiştir. Yaşanan zorluklara, sevinç ve acılara, yok oluşlara tanık olanların bıraktığı izlerdir bunlar. Otuz kırk bin yıl öncesinde kalan mağara resimleri, Orta Asya bozkırlarında gün yüzüne çıkarılan kaya resimleri tarihin sessiz tanıklarıdır.
Marquez ve Yaşar Kemal gibi anlatıcıların kalemleri sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık. Okuduğumuz roman ve öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek"  ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir. Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır. Birey karanlığa hapsolmamalıdır. Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer. Dayanılmayacak acıları çeker. Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. Lakin o "balyoz etkisini" etkisiz hale getirmek yine  ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulan dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir. Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, var olan boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. Çevredeki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı pes edilmemelidir.
Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi  için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.
Bir Çin atasözünde "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" denir. Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyümesini engellemek gerekir. Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen dik durmaktan geçer.
Değerli yazarımız Hanife Mert'in  "Bakış Acı'sı" romanının bir bölümünü okuduğumda hafızamda şekillenen düşüncelerdi bunlar. Umutsuzluğun yanı sıra umut dolu düşünceler.
Ana kızına şöyle der "İşimiz zor kızım, hem de çok zor, dedi. Ardından hemen ekledi. Ama biz el ele verirsek bu zorluğu aşarız  diyerek ümitsiz olmadığını ifade etmişti..."
Eşini genç yaşta kaybeden bir kadının yaşadığı dram okuduğum bu kısa bölümde insanın içini acıtıyor. Genç yaşta "dul" kalan bir kadının mücadelesi ve çocuklarına verdiği öğütler insanı hüzünlendiriyor.
Anadolu topraklarında  eşini kaybeden bir kadına toplumun acımasızca "dul yaftasını"  yapıştırması sorgulanıyor. Eşini kaybetmiş, çocukları ile tek başına bozkırın sessizliğinde tek başına kalmış bir kadının okumadığı için, ekonomik özgürlüğüne kavuşamadığını  ve muhtaç olmasının verdiği huzursuzluğu da satır aralarında görmek olası.
Tutunacak tek dalı kendisi ve çocukları olan kadının çektiği sıkıntılar ve mücadeleler ilerleyen safhada nasıl bir rota izleyecek şimdilik öngörmemiz olanaksız.
Sayın yazarımız, bu kısa bölümden anladığım kadarı ile toplumsal bir olguyu güçlü kalemi ile karşımıza çıkarıyor.
Aslında olması gereken zor durumda olana sahip çıkmak, yardım elini uzatmak, acısına ortak olmaktır.
Ne yazık ki toplumun bir kesimi öyle bir bataklık içine düşmüş durumda ki, her yanı çamura bulaşmış. Pişkinlikle, utanmazlıkla, arsızlıkla, diğerinin yaşam alanının kısıtlanması ile, korumasız kalana baskıcı yöntemlerle devranını sürdürmeye çalışıyor.
Eşinin kaybı sonrasında ikinci darbeyi çevresinden yiyen o kadar insan var ki. Darbe vurmaya hazır o kadar vicdansız var ki.
Darbe yiyen kendi sessiz dünyasına çekiliyor. Kendini anlatamamanın, özgürlüğünü yaşayamamanın acısını yüreğinde duyumsuyor.
Genç bir anne, saçları erken beyazlamaya başlamış. Ve çocukları. Dolayısıyla, yoksulluk ve acı iç içe geçmiş. Sıkıntılardan nasıl çıkılır? Nasıl çıkılmalı? Roman kahramanlarının seçeceği yol haritası nasıl olacak?  Sorularını kendi kendine soruyor okuyucu. Lakin yaşanan  bir gerçek var ki onu değiştirmek kolay değil. Yani toplumun çok da olmasa belli bir kesiminin bakış açısı.
Annenin sözleri bilgece söylenmiş sözler. Büyük acısına rağmen yaşama tutunmaya çalışan bir ananın sözleri başka nasıl olabilir ki.


27 Şubat 2015 Cuma

DÜŞ BATIMI


Yazar Hanife Mert'in Şubat 2015 tarihinde "Gece Kitaplığı"nda çıkan ve kitapçılardaki raflarda hak ettiği yeri bulan "DÜŞ BATIMI" adlı romanının ilk iki bölümünü okudum. İlk iki bölüm oldukça etkileyici. Bu ise sonrası bölümlerin etkileyici ve sürükleyici olduğunun göstergesidir.
ilk bölüm "Eksik Kalan Hayatlar" ile ikinci bölüm "Sorgulanmamış Gerçekler"  ön başlığı ile okuyucunun karşısına çıkıyor.
Her iki bölümde de yaşamın çetrefilliği akıcı bir dil ile anlatılmış. Sayfalar bir biri ardına akıp gidiyor.
Romanın kurgusu ilk iki bölümde aile dramına odaklı. Köy yaşamını ve köy insanının içinde bulunduğu aşılması ilk bakışta zor görünen sorunları okuyucu ile buluşturuyor. Bunu yaparken yazar, okuyucuya hayat dersi veriyor. Gerçekleri yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor.
Henüz 16 yaşında evlendirilen Zeynep gelinin 23 yaşına geldiğinde üç çocuk sahibi olması akıllara Anadolu'da yaşanan "Çocuk Gelinler" ve dramlarını akla getiriyor.
Zeynep eşi Hasan'dan ayrı anasının yanında yaşamaktadır. Oğlu Mustafa'yı küçük yaşta kaybetmiştir. Bu durumu sorgulamakta, bunalmaktadır. Kızı Elif henüz 4-5 yaşlarındadır. Lakin anası Zeynep'ten korkmaktadır. Korkunun nedenini de bilememektedir. Sebebini, "Peki, o benim annem ise ben neden korkuyorum? İnsan, hele de küçük bir çocuk en çok anne sevgisine şefkatine muhtaç olduğu bir yaşta niye annesinden korkar?" diyerek sorgulamaktadır.
Ana ve babasından ayrı babaannesinin yanında kalan Elif'in dramı, beklentileri, acıları ve özlemleri yalın ve anlaşılır bir dil ile anlatılmaktadır.
Çocuk yaşta hayat deneyimi az olan Zeynep ile Hasan'ın evliliği bir her iki tarafın ana ve babası tarafından oluşturulan bir fildişi kuleyi anımsatmaktadır. Fildişi kuleyi ayakta tutacak sağlam bir deneyim olmadığında o kulenin nasıl yıkılabileceğini de.
Anadolu kadınının içinde bulunduğu sorunları bir kez daha düşünmemizi sağlıyor. Kadına karşı körlüğümüzü sorguluyor. Arada bunalan ise çocuklar oluyor.
Bakalım ilerleyen sayfalarda hangi olaylar  okuyucunun karşısına çıkacaktır.
Okuyucu romanın sayfalarını çevirirken mutlaka kendini sorgulayacaktır. Çoğumuzun yakından tanık olduğu ve kendimizden bir şeyler bulacağımız bir eseri edebiyat dünyamıza kazandırmış Hanife Mert.
"DÜŞ BATIMI" 312 sayfalık bir roman. Çoğumuzun bildiği fakat sorgulama cesaretini bulamadığı yaşamları sorgulayan çarpıcı bir roman.

Tekrar tekrar okunmayı, sorgulamayı, hakkında  konuşmayı, tartışmayı hak eden bir roman.

7 Ocak 2015 Çarşamba

ROMAN BEBEĞİ DEFİN ETMEDİLER



"Roman bebeği defin etmediler!" manşetini gazetede görünce İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi aklıma geldi. 10 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen, insan haklarının neler olduğunu düzenleyen bildirge. Pek çok ülkenin onay verip kabul ettiği, ancak kimi yöneticilerin işine geldiği gibi yorumlayıp uyguladığı bildirge.
Bildirgeden:
Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 5- Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.
Görüldüğü gibi kağıt üstünde insan hakları güvence altına alınmış. Bildirgenin diğer maddeleri de benzer içerikte güvence vermiş.
Lakin demokrasi ve insan hakları dendiğinde mangalda kül bırakmayan batılı ülkelerde göçmenlere, sığınmacılara, yer yer yabancı işçilere karşı alınan tavır hiç de insan hakları kavramına uygun değil.
En doğudan en batıya yeryüzü coğrafyasında sınırları çizilmiş devletlerin günümüzün zor yaşam koşullarında hayatta kalma mücadelesi veren, karın tokluğuna çok az ücretle çalışmayı kabul eden, ülkesinde var olan iç karışıklık ve/veya savaşlar, çatışmalar nedeni ile yerini yurdunu terk edip daha güvenli; daha insan haklarına saygı duyulan ülkelere sığınanların içinde bulundukları yaşam koşulları gittikleri yerde "biz buraya neden geldik" sorusunu sorduracak boyutta.
"Roman bebeği defin etmediler" üst manşeti ile gazetede yer alan habere göre; "Fransa'nın başkenti Paris'in 23 km. güneyindeki Champlan ilçesinde 3 aylık bebeğin belediye mezarlığına gömülmesine belediye başkanı izin vermiyor...Aile işlerinden sorumlu bakan yardımcısı Laurence Rossignol, Twitter hesabından definin reddinin 'zalim bir aşağılama' olduğunu yazdı...."
Fransa kamuoyu konuyu tartışa dursun, demokrasi kavramına uygun adil ve eşitlikçi uygulamaların uygulandığını düşündüğümüz Fransa gibi batılı ülkelerin kimi yöneticilerinin, yerine göre insanları mensup oldukları kategoriye göre değerlendirip aşağıladıkları anlaşılıyor.
Oysaki insanı insan olduğu için sevmeli. İnsanlar mensup oldukları ırk, dil, din, milliyet, ulusal veya toplumsal kökenine göre değerlendirmemeli.
İnsana verilen değerin ne olması gerektiği konusunda Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerine bakmak yeterlidir aslında. Fransızların yapacağı tek şey Mevlana'nın, Yunus'un söylem ve şiirlerini Fransızcaya çevirttirip ilgili belediye başkanına okuyup değerlendirmesi ve ders çıkarması için vermeleridir.