Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2025 Cuma

UMUDU UMUTSUZLUĞA ÇEVİRMEK


 Yazar arkadaşlarımdan Hanife Mert'in "Umut"a dair yazısının son kısmında yazdığı "İnsanların bir lokma ekmek uğruna birbirine zulüm etmediği, yerlerini yurtlarını terk edip uzaklara gitmek zorunda kalmayacağı..." cümlesi dikkat çekici.

"Umut"un kaybolmaması için bu söylenenlerin olması gerekir.
İnsanlar bir diğerine zulüm etmemeli.
Çünkü göz yaşının rengi yoktur.
Lakin, yaşanan gerçekler ne yazık ki yazarın bu isteğini, düşüncesini yerle bir ediyor.
Bunu acımadan,
Zulüm ederek,
İnsan ölümlerini kendisine referans alarak yapıyor.
Ucuz botlarla dalgalı bir denizde yüzlerce insanı yaşamdan kopararak,
Kimi zaman kahpece tuzaklanmış mayınlarla, bombalarla, molotoflarla kaos yaratarak, korku salarak "umudu" umutsuzluğa çevirerek yapıyor.
Yazar yazısında "aydınlık karanlığın bittiği yerde başlar" diyor.
Bu anlayışa hangi aklı başında insan itiraz eder ki?
İtiraz etmek cehaletin işi olsa gerek.
Cehalette kendini aşanlara, toplumda terör estirenlere, hain tuzaklarla vatan evlatlarını şehit edenlere, yol kesip, eşkıyalık yapıp araçları ateşe verenlere, eli tetikte ne yaptığının bilincinde olmayanlara gel de anlat bunu.
Anlatmak istense de anlayabilirler mi?
Anlasalar zaten bunca zulüm, bunca yoksulluk, yoksunluk,
Bunca katliam, bunca ölüm neden olsun ki?
Zalimin ve zulmün olmadığı bir dağ havası çarpsın istiyorum yüzümüze.
Lakin o istenen şeyin ne olduğunu bir kavrayabilsek, bir anlayabilsek,
Yaşanan olumsuzlukların yerini huzura ve umuda bırakması geleceğe güvenle bakabilmemizin en büyük güvencesidir .

15 Haziran 2025 Pazar

ELLERİNDE KİTAPLAR, YÜREKLERİNDE UMUT


 Dışarıda Haziran sıcağı...

Aniden bastıran yağmur damlaları...
Gece mi gündüz mü belli değil...
Yakın yada uzak diyarlarda, yaşamak için korkunun kirli yüzünü yırtarak dolunaya karşı gülümseyen yüzler...
Bin yıllardan beri insan olmanın onuruyla varlar...
Özgürlüğün, var olmanın, insanca yaşamanın kökleri sadece toprakta değil, içimizdedir...
Ve onlar, geleceğimiz olan çocuklar...
Kimi zaman sevinen, kimi zaman hüzünlenen çocuklar...
Ellerinde kitaplar, yüreklerinde umut...
Çağdaş olmak, umutları korumak, insan sevgisiyle yoğrulmak...
Sevginin tomurcukları olan çocuklar, umutlarımız olan çocuklar...
Bir hiç uğruna yaşamını kaybeden bedenler...
Uzak coğrafyalarda, yanı başımızda demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam uğruna direnen, ben de varım diyen çocuklar...
Bırakın ölmesinler...
Yaşasınlar...
İyi birer eğitim görsünler...
Afrika’da , Sudan'da, Nijerya'da, Somali'de, Mısır’da...
Asya'da, Irak’ta, Yemen'de, Suriye'de, Afganistan’da…
Her yerde...
Her coğrafyada...
Afrika kırsalında bir yerlerde açlıktan ölen çocuklar...
Bırakın gözleri çiçeklensin onların, umut olsun, tomurcuklansın...
Yakın ve uzak kıyılara o zaman ulaşır sevgi tomurcukları, bilindik maviliklere, yarınlara...
Onları tanımanızı isterim, konuştuklarını, gözlemlerini.
Ellerindeki kitapları, okudukları gazeteleri. Blgisayarlarını sonra.
Ve en önemlisi mizahlarını görmenizi, duymanızı isterim.
Hasretleri ağaçlardır onların.
Dağlardır, dalında salınan yeşil yapraklardır.
Barıştır gözlerinde parlayan.
İnsan haklarıdır, onurudur, insanca yaşamaktır arzuları.
Hiç kimsenin ötelenmediği bir dünyadır istedikleri. Sevdikleri; Tiyatrodur, Operadır, Sinemadır. Sonrasında kardeşliktir söylemleri. Benimsemedikleri şiddettir...
Soğuk ve karlı bir kış günü
Yada Haziran sıcağında
İnsanın yüreği kor olur yanardağ misali
Yüreği daralır
Tutunacak bir dal arar
Gözlerinde oluk oluk yaşlar boşanır
Hemde günlerce....
İnsan onuruna yakışan yaşamı
Sana soruyorum bankta tek başına dinlenen güvercin...

7 Nisan 2025 Pazartesi

UMUTLARI UÇURSA YARINA DOĞRU


Kadınlara yapılan şiddet hız kesmeden devam ediyor
Kaburgası kırılan,
Kurşunla vurulan,
Yüzü moraran kadınlar
Kerpiç evlerde,
Gecekondularda,
Apartmanlarda
Dört duvar arasında tutsak kadınlar.
Sabahın alacakaranlığında,
Hep soğuk sokaklar, soğuk binalar,
İlk kez bu denli üşüyorum ben.
Ve uykusuz gözleri, ağarırken tan
Kurtuluyor Ayşe en sinsi tuzaktan.
Bir adam nefret içinde, yüreği buz
Bir kış rüzgârı gibi acımasız.
Yorgun bir fırtına
Umutları uçursa yarına doğru
Bin yıllık korkuları yok etse yeniden.

20 Ocak 2025 Pazartesi

UMUDA VE CESARETE İHTİYACIMIZ VAR


 

Eğer yaşam akan bir ırmak ise. O ırmağın bize öğrettikleri vardır. Şaşkınlıkla karşılanan öğrenilenlerin yanısıra benimsenenleri de bir kenara not etmek lazım.

Bu bağlamda, günlük yaşamda her karşılaşma, her öğrenilen; insan üzerinde bir etkileşimin, durulan yerin sembolüdür.

Lakin, her karşılaşma ve öğrenilen ile etkileşime girmek yorucu olabilir. Bu durumda belirgin, gerçekçi örneklere odaklanmak yaşamımızı kolaylaştıracaktır.

Varlığımızı sürdürmenin yolu, başkalarının bize önerecekleri yöntem ve verecekleri icazet ile olmamalı, kendi düşüncemiz geçerli olmalıdır.

Her insanın duyguları, yargıları vardır. Öyle anlar var ki, kimi zaman yardım etme amaçlı yaklaşımda, kimi zaman da zor durumda bırakma amaçlı yaklaşımda duygular ve yargılar harekete geçer.

Babam çiftçiydi.

Uzun yıllar çiftçilikle uğraştı.

Bizler henüz çocuktuk.

Rahmetli babam, Köydeki ilkokul da değil, ilkokul dahil ortaokul ve liseyi ilçe merkezinde okumamız için elinden geleni yaptı.

Çok iyi hatırlıyorum. Köylüler babama; "okuyup da ne olacaklar, köyde kalsınlar sana yardımları olur. Bak tek başına sıkıntılı anlar yaşıyorsun" derlerdi. Babam hiçbirini, çok ağır çalışma koşulları olmasına rağmen dikkate almadı. Kendi duyguları ve yargıları ile hareket etti. Belki çok fazla zorluk çekti ama bizlerin okuyup meslek sahibi olmamız için kararlı duruşundan vazgeçmedi.

Söylenenler karşısında her daim verdiği cevap; "umuda ve cesarete ihtiyacımız var. Umudu kimse bize vermez, kendimiz yaratacağız. Cesareti kendi benliğimizde bulacağız. Çocuklarımın okuması için var gücümle çalışacağım. Söylenenlerin, şunu yap bunu yap diye icazet verenlerin hiçbiri umurumda değil. Önemli olan çocuklarımın, benim gibi çok zor ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmemesidir" olmuştur.

Geleceği şekillendirecek olan da babamın bu düşüncesidir.

24 Mart 2021 Çarşamba

HEP TEK BAŞINA


 Bereket fışkırıyor toprak.

Dört bir taraf çiçek...
Gelip etrafımı sarıyor çiğdem kokuları derinden buram buram
yine de hiç bitmeyen bir umut
kimi zaman çöllerde bir ceren
kimi zaman dağlarda bir Doğan
hep tek başına
mavi mavi açıyorum kayalar ardında
Güneşe dönüyorum yüzümü, aydınlığa
dağ, taş, ot, bayır
delicesine koşuyorum, uçarcasına
Direniyor koca bir ova...

22 Temmuz 2018 Pazar

HER YOL HİKAYESİNİN İÇİNDE KAR TANELERİ GİBİ BİTİŞLER VARDIR


Sesler yavaş yavaş kesilip etraf sessizliğe bürününce Sinan'da yorgun gözlerini kapatıp zihnini meşgul eden düşüncelerle baş başa kaldı. Alışık olmadığı uzun bir yolculuğa çıkmıştı.  Yolculuk bitmeden bedeni yorgun düşmüş, ayakları hareketsizlikten uyuşmaya başlamıştı. Bir süre öylece hareketsiz kaldı. Sonra gözlerini usulca açıp otobüsün farları ile aydınlanan akıp giden yol çizgilerine baktı. Tıpkı insan ömrünün akıp gitmesi gibi diye düşündü.
Uzaklarda kalmış bir fotoğraf karesine bakar gibi aklındaki anılara, lise yıllarında yaşadığı duygulara,  elinden sabun köpüğü gibi kayıp giden sevdiğine,  yaşadıklarına, geçip gidenlere, yarım kalanlara, zamanın geçmişi yıkıp kuş misali uçup gitmesine takıldı bir süre.
Yıllar öncesinin gençlik hayallerini düşündü. Güler yüzlü, çok sevimli bir kızdı Aslı. Babası öğretmendi. Hem okulda öğrencilere hem de çocuklarına karşı otoriter bir yaklaşımı vardı. Yüzü pek gülmezdi. Teneffüslerde elinde ince uzun sopası ile koridorlarda ve bahçedeydi her zaman. Aslı böyle bir öğretmenin kızıydı. Her zaman içine kapanık, gözleri buğuluydu. Kader onları aynı okulda ve aynı sınıfta buluşturmuştu. Zaman geçtikçe birbirlerine karşı içlerinde bir şeyler hareketlenmeye, yürekleri gün geçtikçe yanmaya, birbirlerini her gördüklerinde dudakları titremeye başlamıştı. O yıllar bitmesini istemedikleri çocukça bir rüyaydı Aslı ile Sinan'ın sevgisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerini birbirinden ayırmaya korkarak düşlemişlerdi geleceği.
Sinan'ın yıllar geçmesine rağmen unutamadığı bir gündü o gün. Okulun arka tarafında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerini rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtüstü uzanmıştı. Ayak sesleri sessizce yaklaştı, gölgesi ağaç dalları arasında belirdi. Sinan başını çevirip baktı, oydu gelen, sevdiği ve her an aklından çıkaramadığıydı. Gelmişti sonunda işte yanındaydı.
Aslı'nın gözlerindeki parıltı her daim Sinan'ı rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
Aslı, "bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
Sinan, "bilmem" dedi "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi Aslı, "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın." diye güler yüzle cevap verdi Sinan. "Bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Doğru dersin. Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye Sinan'ın gözlerine baktı Aslı.
Nasıl anlatabilirdi ki dün gece nerde olduğunu ne yaptığını. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışını. Ayaklarının onu serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar elleri koynunda çıt çıkartmadan kuytuda bekleyişini. Nasıl anlatabilirdi ki.
Aslı sesini çıkarmadan bekledi ki konuşsun. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başında anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadı Sinan, ne yaptığını, nerede olduğunu anlattı ona. Anlattıkça Aslı'nın yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedi Sinan, bakışlarını uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçektende ne olacağını bilmiyordu. Sadece ona olan tutkusunun vazgeçilmezliğini biliyordu.
Aslı'nın babası öğretmendi.Sinan'ın babası ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde dağda taşta rızkını çıkarmaya çalışan yoksul biri.
Bu durumda kavuşmaları olası mıydı gerçekten bilmiyordu.
Bilmek istemiyordu.
Çünkü Aslı'nın babası oldukça sertti.
Acımasızdı. Ne yapacağını, nasıl karar vereceğini kestirmek güçtü. Hatta imkansızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu durum Sinan'ı korkutuyordu. Bunu Aslı'ya söylemesi hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustu.
"Biliyor musun" dedi Aslı, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi." Aslı o kadar zarif, o kadar güzel ve o kadar içten konuşuyordu ki görenler onun mutlu olduğunu sanırdı. Ne büyük yanılgıydı... Aslı da acı çekiyordu, çektiği acıyı yüzüne yansıtmıyordu. Çünkü o gerçekten özel bir insandı. Sinan onu sevdiğine pişman değildi. Pişman olmayacağını da biliyordu. Hüzünlü gözlerinin detaylarını bilmese de Aslı onun için özel bir insandı.
Sinan da dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa onun gölgesini görmek için saatlerce beklediğini, onu düşündüğünü tekrar etti. Aslı'nın yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı.
Sinan uzandığı yerden doğruldu. Sanki sırtında tonlarca yük taşıyor gibiydi. Heyecanlanmıştı. Tüm vücudu sıtma olmuşçasına zangır zangır titriyordu.
Terleyen alnını mendiliyle sildi. Her zamankinden daha canlı, daha neşeli olmaya özen göstermeye çalışarak Aslı'nın ellerini avuçlarının içine alıp hüzünlü gözlerine baktı. Ararlarında yaşanan ve çok kısa süren bu sımsıcak duygusal etkileşimden sonra, bu sefer Aslı boşta kalan elini Sinan'ın elinin üzerine koydu. Sinan, o an zihnine gelip yerleşen kaygıyı bir tarafa bırakıp gülerek;
"Ben aylardır farklı yaşamayı unuttum. Derslerde sen, teneffüste sen, evde sen, çarşıda sen,  ayazda üşürken, yağmurda ıslanırken sen. Her nereye dönsem, ne yapsam düşüncemde, gözlerimin önünde sen. Kolay mı bu sanırsın. Okul bittiğinde ne yapacağımı bende bilmiyorum. Okulda seni her gün görüyorum. Kokunu içime çekiyorum. İnan bana okul bitince ne yapacağım bilmiyorum."
Aslı'nın elma kırmızısı yüzü hafifçe sarardı. Sıkıntılı, zorlukla anlaşılabilen titrek ve heyecanlı bir ses tonu ile "ben farklı mıyım ki" dedi.
Sinan'ın bedeninde yıpratıcı bir etki, iç dünyasında sarsıntı yaratan "ben farklı mıyım ki" sözleri derin bir "ah" çekmesine neden oldu.
Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.
Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinanla aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.
Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeselerde, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.
Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.
Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.
Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.
Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.
"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.
Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."
Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.
Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.
"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."


2 Ocak 2018 Salı

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (1)

Her yazı okurunun aklında bir kaç cümleyle kalır. Bazen okur okuduğunu unutmaz, nasıl ki yaşadığı gelgitleri, hayatına şekil veren olayları unutamadığı gibi. Bazen insan çok şanslıdır. Sanki o yazı, o öykü, o roman size ulaşmak için doğru zamanı seçmiştir.
Bazen de doğru zamanı değil, doğru olmayan zamanı seçmiş, adını koyamadığınız bir duyguya hapsetmiştir sizi.
Her yazıda okur kendine göre gerçekleri bulur,  sorgular.
Her öykü, her roman yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları ulaştırır okuyucuya.
...
Her insanın yaşamında mutlaka "yarım kalan" bir şeyler vardır.
Ya da "keşkeler", "olmaması gerekenler".
Sonuçta insan yaşadıklarının bedelini kendisi öder.
...
Bazen insan kendini yazar farkında olmadan. Bazen de yazdıkları bir kurgudur. Gerçekle kurguyu ayırt etmek ise okuyucuya düşer.
...
Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı, kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarıp sarmalanıp verildiğinde Hakan.
Yokluklar içinde büyüdü.
Çocukluğunda acıyı da gördü, sevinci de, kimsesizliği de hissetti, sahipsizliği de. Etrafında olup bitenleri öğrenerek büyüdü. Kimi gördüklerini belleğine kazıdı, kimi gördüklerini sildi attı.
Babası, anası, kardeşleri benzer yokluğun, el emeği göz nurunun etkili olduğu ortamda yaşadı.
....
Hakan çok çalışkandı. Hırslıydı, bu zor yaşamdan kurtulmanın çaresinin okumak, bir meslek sahibi olmak olduğunu öğrendi sonraları.
"Ben de okuyup bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı.
Her ilçe pazarına babasıyla birlikte gittiğinde yaz sıcağında dut ağaçlarının gölgesine atılmış masalarda okey oynayıp, çayını kayıtsızca yudumlayanlara "neden bunlar da bizim gibi sıcakta çalışmaz da ağaç gölgesinde zaman geçirir" diye hayretle baktığı zamanlar oldu.
...
"Ben hayata şanssız başlayanlardanım. İnsanlık anlayışım çocukluğuma dayanıyor. Aile sevgisinin ne demek olduğunu tüm zorluklara, acılara, sıkıntılara rağmen öğrendim. Bir kenara atılmak bana göre değil. Çocukluğumda çektiğimi sıkıntıları hayat boyu çekmek istemiyorum..." düşünceleri onu hiç terk etmedi.
...
Hakan okulda var gücü ile derslerine çalıştı. Olmayan, alamadığı ders kitabını, lise sonda üniversiteye giriş hazırlığı için dershanelerin çıkardığı soru kitaplarını arkadaşlarından aldı.
Hakan okulda başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri de arkadaşları da onu severdi. O da okulunu, öğretmenlerini, arkadaşlarını.
...
Sıkıntılı günler bir biri peşi sıra geçip gidiyordu. Hakan üniversite sınavlarında başarılı olmuş, üniversiteyi kazanmıştı. Hem de en çok istediği bir bölümü.
"Eğitim Fakültesini"
Başarısına babası, anası, kardeşleri de çok sevinmişlerdi.

Aradan günler geçti. Yaz sıcağında yapılması gereken işleri bitirmişlerdi. Yeterli olmasa da yine de bereketli bir yıl olmuştu. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı.
Babasının üniversiteyi kazandıktan sonra düşünceli hali Hakan'ın gözlerinden kaçmamıştı.
Hakan artık bir çocuk değildi. Hayatın gerçeklerini görüp, anlayacak yaştaydı.
Bir gün dayanamayıp anasına sordu;
"Ana" dedi, bu seslenişte bir acı vardı belli belirsiz.
Anası sorgulayan gözlerle telaşla oğluna baktı;
"Buyur oğul" dedi " bir şey mi diyeceksin."
Hakan anasının gözlerinden gözlerini kaçırarak;
"Ana, ben üniversiteyi kazandıktan sonra babamda bir durgunlaşma var. Eskiden olduğu gibi konuşmaktan kaçınır bir hali var. Sanırsın kendinden kaçıyor. Bunun sebebi nedir? Beni bu durum üzüyor."
Anası Hakan'ın söylediklerini usulca yemenisi ile nemlenen gözlerini silerek dinlemiş, ne cevap vereceğini düşünürcesine bir süre sessiz kalmıştı.


31 Ekim 2017 Salı

UMUTLA

Siz, o, ben ve biz yani hepimiz
bir şeyler diktik, ektik
yeşertmeye çalıştık umutla
bugünün ve yarının yüreklerine
çocuklara umut olsun
çiçekler solmasın
bahçeler kurumasın diye...
Bozkırın ortasında
ormanların gölgesinde
rüzgârın sesinde
dağ havasının vazgeçilmezliğinde
çölün gizeminde
suyun serinliğinde
ve toprağın doğurganlığında aradık yaşamayı
özgürlüğü…
Kimimizin adı Ahmet’ti kimimizin Albert, kimimizin Hekim…
Ama hep vardık
ve hep olacağız bir yerlerde…
Günbatımının renklerini kuşanmış bulutları seyredeceğiz yaylalarda
rüzgârları köpüklü dalgalara dönüştüren baş döndürücü ormanın kıyısında
soluk renkli yılkı atlarının özgürlüğe koşuşlarını 
belki biraz yağmur
ve arada biraz dolu çarpacak yüzümüze...
Ve sonra
renksiz bir şafakta ısınmak için
atlar misali ayaklarımızı yere vururken
buzla kaplı bir sırtta
dik bir vadinin hemen kıyısında
ufka doğru uzayıp giden
karın örttüğü gri tarlaları
ya da buz kesmiş nehirleri seyrediyor olacağız daima…


27 Ekim 2015 Salı

BAKIŞ ACI'SI

Cervantes'ten bu yana roman okuruz.  İnsan ilişkileri, yaşamı öteden beri taşlara, ağaçlara resmedilmiştir. Yaşanan zorluklara, sevinç ve acılara, yok oluşlara tanık olanların bıraktığı izlerdir bunlar. Otuz kırk bin yıl öncesinde kalan mağara resimleri, Orta Asya bozkırlarında gün yüzüne çıkarılan kaya resimleri tarihin sessiz tanıklarıdır.
Marquez ve Yaşar Kemal gibi anlatıcıların kalemleri sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık. Okuduğumuz roman ve öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek"  ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir. Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır. Birey karanlığa hapsolmamalıdır. Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir. İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer. Dayanılmayacak acıları çeker. Sevinçleri yaşar. Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar. Lakin o "balyoz etkisini" etkisiz hale getirmek yine  ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulan dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir. Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, var olan boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım. Çevredeki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır. O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı pes edilmemelidir.
Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi  için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.
Bir Çin atasözünde "Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, orada güneş batıyor demektir" denir. Güneşin batmaması için, karanlığın hakim olmaması için, aydınlığın devam etmesi için o küçük insanların büyümesini engellemek gerekir. Bunun yolu ise hiç kuşkusuz acı ve sıkıntılara, yok oluşlara rağmen dik durmaktan geçer.
Değerli yazarımız Hanife Mert'in  "Bakış Acı'sı" romanının bir bölümünü okuduğumda hafızamda şekillenen düşüncelerdi bunlar. Umutsuzluğun yanı sıra umut dolu düşünceler.
Ana kızına şöyle der "İşimiz zor kızım, hem de çok zor, dedi. Ardından hemen ekledi. Ama biz el ele verirsek bu zorluğu aşarız  diyerek ümitsiz olmadığını ifade etmişti..."
Eşini genç yaşta kaybeden bir kadının yaşadığı dram okuduğum bu kısa bölümde insanın içini acıtıyor. Genç yaşta "dul" kalan bir kadının mücadelesi ve çocuklarına verdiği öğütler insanı hüzünlendiriyor.
Anadolu topraklarında  eşini kaybeden bir kadına toplumun acımasızca "dul yaftasını"  yapıştırması sorgulanıyor. Eşini kaybetmiş, çocukları ile tek başına bozkırın sessizliğinde tek başına kalmış bir kadının okumadığı için, ekonomik özgürlüğüne kavuşamadığını  ve muhtaç olmasının verdiği huzursuzluğu da satır aralarında görmek olası.
Tutunacak tek dalı kendisi ve çocukları olan kadının çektiği sıkıntılar ve mücadeleler ilerleyen safhada nasıl bir rota izleyecek şimdilik öngörmemiz olanaksız.
Sayın yazarımız, bu kısa bölümden anladığım kadarı ile toplumsal bir olguyu güçlü kalemi ile karşımıza çıkarıyor.
Aslında olması gereken zor durumda olana sahip çıkmak, yardım elini uzatmak, acısına ortak olmaktır.
Ne yazık ki toplumun bir kesimi öyle bir bataklık içine düşmüş durumda ki, her yanı çamura bulaşmış. Pişkinlikle, utanmazlıkla, arsızlıkla, diğerinin yaşam alanının kısıtlanması ile, korumasız kalana baskıcı yöntemlerle devranını sürdürmeye çalışıyor.
Eşinin kaybı sonrasında ikinci darbeyi çevresinden yiyen o kadar insan var ki. Darbe vurmaya hazır o kadar vicdansız var ki.
Darbe yiyen kendi sessiz dünyasına çekiliyor. Kendini anlatamamanın, özgürlüğünü yaşayamamanın acısını yüreğinde duyumsuyor.
Genç bir anne, saçları erken beyazlamaya başlamış. Ve çocukları. Dolayısıyla, yoksulluk ve acı iç içe geçmiş. Sıkıntılardan nasıl çıkılır? Nasıl çıkılmalı? Roman kahramanlarının seçeceği yol haritası nasıl olacak?  Sorularını kendi kendine soruyor okuyucu. Lakin yaşanan  bir gerçek var ki onu değiştirmek kolay değil. Yani toplumun çok da olmasa belli bir kesiminin bakış açısı.
Annenin sözleri bilgece söylenmiş sözler. Büyük acısına rağmen yaşama tutunmaya çalışan bir ananın sözleri başka nasıl olabilir ki.


11 Ağustos 2015 Salı

GÖZYAŞININ RENGİ YOKTUR

Tarih geçmişin ve geçmişte yaşananların belleklerimizde yer almasını sağlayan en büyük öğreticidir.
Yer yüzünün yaşanabilirliği zor olmayan topraklarında varlığını sürdüren toplumların yanı sıra buz ve soğuğun sarmalında var olma mücadelesi veren toplumların, yol ve yordamı olmayan sık ve geniş ormanlarda karnını doyurmanın telaşında olan toplumların, çölün kavurucu sıcağında hayatta kalma çabası içinde olan toplumların, sert kaya yamaçlarının gözetiminde dağ ve vadi yamaçlarında olan toplumların yaşam süreçlerine bakıldığında öğreneceğimiz ve ders çıkaracağımız gerçeklerle karşılaşırız.
Bu süreçte zorlu bir geçmiş karşımıza çıkar.
Acı ve kaygının hüküm sürdüğü toplumların yanı sıra huzur ve barış ortamının dinginliğinde var olanlara da şahit oluruz.
Yaşanan bütün savaş ve çatışmalar acı ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir.
Savaş savunmasız ve mazlum insanların zulüm görmesine, yerlerinden yurtlarından göçüp uzak diyarlara gitmesine neden olmuştur.
Savaş adalet yerine adaletsizliği, güçsüz yerine güçlü olanı, huzur yerine kargaşayı, yaşatma yerine yok etmeyi tetiklemiştir.
Dünyanın ilk büyük savaşıydı. Başladıktan kısa süre sonra sona ereceği düşünüldü. Lakin o tam dört yıl sürdü.
Galibin yanı sıra mağlubunda yıkımdan, ölümden, acı ve ızdıraptan nasibini almasına neden oldu.
Milyonlarca insanın ölmesine, bir o kadarının sakat kalmasına, yüz binlerce insanın hastalıklardan yaşamını yitirmesine neden oldu.
Etkileri zamana yenik düşmeyen yeni bir dünya düzeni yarattı.
Göçler, sürgünler, kıyımlarla anılır oldu.
Dünyanın ilk büyük savaşında etkilenen ülkelerden biri de Türkiye'dir.
Savaşta bir imparatorluk  olarak, büyük zaferlerin yanı sıra yenilgilerle dört yıl boyunca var olma mücadelesi veren Osmanlı İmparatorluğu sonuçta yıkılmış, işgal edilmiş, toprakları parçalanmıştı.
O süreçte yeni bir kurtuluş hareketi gelişip filizlendi.
Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye bağımsız devletler arasında yerini aldı.
Bu ve benzeri zamanın belleğinde yer alan yok oluşları, ölümleri, kıyımları, sürgünleri tetikleyen olaylarda, herkes kendi kaybına ağladığı gibi, her kayba ağlasa bu olumsuzluklar yerini barış ve huzura bırakacaktır.
Umuda yolculuk yapanların umutlarına umut olmak adildir ve asildir.
Her konuda ayrılmış, kutuplaşmış, saflaşmış toplumlar hiç değilse acılarda ve yok oluşlarda ayrışmamalı, acıların dinmesi için çare aramalı.
Aydınlık bir gelecek için bu duruş önemlidir.
Usta şair Nazım Hikmet bir şiirinde "Umuda kurşun işlemez" der. Usta şair'in yaşam yolculuğunu hepimiz biliriz. Vatanından uzak diyarda mezar taşını sert esen rüzgârlar serinletmekte.
Kim bilir belki de vatan özlemi ve vatanına dönme arzusu sonucu söylemiştir o sözünü.
Yazar arkadaşlarımdan Hanife Mert'in "Umut"a dair yazısının son kısmında yazdığı "İnsanların bir lokma ekmek uğruna birbirine zulüm etmediği, yerlerini yurtlarını terk edip uzaklara gitmek zorunda kalmayacağı..." cümlesi dikkat çekici.
"Umut"un kaybolmaması için bu söylenenlerin olması gerekir.
İnsanlar bir diğerine zulüm etmemeli.
Çünkü göz yaşının rengi yoktur.
Lakin, yaşanan gerçekler ne yazık ki yazarın bu isteğini, düşüncesini yerle bir ediyor.
Bunu acımadan,
Zulüm ederek,
İnsan ölümlerini kendisine referans alarak yapıyor.
Ucuz botlarla dalgalı bir denizde yüzlerce insanı yaşamdan kopararak,
Kimi zaman kahpece tuzaklanmış mayınlarla, bombalarla, molotoflarla kaos yaratarak, korku salarak "umudu" umutsuzluğa çevirerek yapıyor.
Yazar yazısında "aydınlık karanlığın bittiği yerde başlar" diyor.
Bu anlayışa hangi aklı başında insan itiraz eder ki?
İtiraz etmek cehaletin işi olsa gerek.
Cehalette kendini aşanlara, toplumda terör estirenlere, hain tuzaklarla vatan evlatlarını şehit edenlere, yol kesip, eşkıyalık yapıp araçları ateşe verenlere, eli tetikte ne yaptığının bilincinde olmayanlara gel de anlat bunu.
Anlatmak istense de anlayabilirler mi?
Anlasalar zaten bunca zulüm, bunca yoksulluk, yoksunluk,
Bunca katliam, bunca ölüm neden olsun ki?
Zalimin ve zulmün olmadığı bir dağ havası çarpsın istiyorum yüzümüze.
Lakin o istenen şeyin ne olduğunu bir kavrayabilsek, bir anlayabilsek,
Tüm yaşanan olumsuzluklar yerini barışa ve umuda bırakacak.