Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2022 Salı

YETER Kİ KENDİMİZ OLALIM


 

Kim olduğumuzun  bir önemi yok. Özel biri değiliz sonuçta. Günlük yaşamı sorunsuzca tüketme amacında olan, gerçek bir arkadaş, insani duygulara önem veren, boş zamanlarını kitap okuyarak geçiren, sabırlı olmanın önemini kavramış insanlarız.

Herkes aynı değildir  kuşkusuz.

Herkesin kendi anlayışı, yetişme koşulları çerçevesinde favori bir karakteri vardır.

Kimi sıkıcı, kimi başarısızlığı kabullenmemiş, utangaç, kimisi başarısızlığı başarı olarak gören, kibirli, bencil.

Kısacası herkesin bir vazgeçilmezi vardır özel yaşamında. Yanlış da olsa doğru olarak kabul edip benimsediği. Çoğu çocuklukta yaşadığı travmaları atamamış, çevresine karşı duyarsız. Fakat, bunun farkında olmayan.

Diğer yandan, sosyal sorumluluk duygusunu baş tacı eden, duyarlı, iyi huylu, yaratıcı, yardımsever, hayalperest olanları da unutmamak lazım.

Bazıları polemiği sever, bazıları sessizliği.

Yaşamın sorunlu, sorunsuz kulvarında böyle insanlar vardır. Onları sevenler, saygı duyanlarda vardır. Bunu olduğu gibi kabullenmek gerekir.

Her ne olursa olsun amacımız başarılı olmak için çaba sarf etmek olmalıdır. Vazgeçmemek en önemli kriter olmalı, ne istediğini bilen, kararlı ve duyarlı, etik kuralları baş tacı eden biri olmak çok da zor değil.

Yeter ki kendimiz dışında çevremizde ki insanların sıkıntılarını, açmazlarını, başarı ve başarısızlıklarını görmesini, acılara ve sevinçlere ortak olmasını bilelim.

Bence bu en önemli insani yaklaşımdır.

Malcolm S. Forbes'in dediği gibi, "Ders alınmış başarısızlık, başarı demektir."

11 Aralık 2020 Cuma

İNSANI ANLAMAK


 

İnsanı anlamak kolay değil. Herkes bunu başaramaz. İnsan, bir diğerini anlamak için önce kendini anlamalı.

Kendini anlamaya çalış.

Sen kimsin?

Duymak, görmek, hissetmek istemesen de önce bunu çöz.
Hayatın boyunca yürüdüğün yolda kendin olabildin mi?

Sen kimsin sorusu hala belleğinde yerini korumakta mı?

Kendinden emin olabiliyor musun?

Yoksa hala keşkelerle, kendi yolunda ve zamanında izole bir süreçte mi yaşıyorsun?

Bu bağlamda;

Herkesin olmak istediği gibi bir insan olma arzusu, fikri devam ediyor.

Gerçekten olmak istediği kişi insanın içinde, ortaya çıkarılmayı bekliyor.


Salgın sebebiyle aylardır evde kalmanın sıkıntısı, bir çok düşünsel yapıyı aralamak için bir fırsat sunuyor.

Bu süreçte bir çok kitap elden geçirilebilir.

İzolasyon günlerinde, tekrar okunabilirlikte, özellikle klasiklerin yerinin vazgeçilmez olduğunu söylemek mümkün.

İnsan mücadele ettiği her savaşı kazanmak ister.

Bazen bunu başaramaz.

Kaybeder.

Coronavirüs karşısında hayatta kalma mücadelesi veren, hastalığa yakalanmış, yüz binlerce insan bu mücadeleyi kaybetti.

Hayatta kalıp zorluklarla mücadele etmek sağlıklı bir yaşamı gerektirir.

Çünkü, bir kere yıkıldımı bina altından sağ çıkamazsın.

İnsan öyle bir an gelir ki çok sıkılır.

İçinden çıkılmaz bir hal alır iç sıkıntısı.

Sıkıntısının verdiği yorgunlukla mücadele etmek için binanın yıkılmasını engellemesi gerekir.

Bir çok kitabın sayfaları tekrar çevrilmeli.

Çevrilmeli ki hayatı anlayasın.

İnsanı anlayasın.

 

12 Aralık 2018 Çarşamba

SOĞUK BİR İSTANBUL GÜNÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Zorunlu ve önemli olmadıkça İstanbul sokaklarına çıkıp serseri mayın gibi dolaşmayı sevmem. Çoğu insanın yaptığı gibi herhangi bir AVM'ye gidip günü kafeteryada geçirme alışkanlığım da yok.
Lakin bunu yapan insan sayısı hiç de azımsanmayacak kadar.
Soğuk ve ayaza aldırmadan caddelerde, meydanlarda banklara oturup kayıtsızca etrafı seyredenler, kendi aralarında sohbet edenler de az değil.
Şu günlerde soğuk kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Soğuk ve ayaz, durmadan yağan yağmur dahi insanları bu alışkanlıklarından vazgeçiremiyor.
Oysaki kitap okumak, gazete ve dergi okumak, bir şeyler  öğrenmek etrafı boş gözlerle seyretmekten daha faydalı değil mi?
Soğuk deyince aklıma geldi.
Bir kaç gün önce, günün her saatinde İstanbul'un en yoğun insan trafiğine sahne olan Ataköy metro istasyonu ve Metrobüs duraklarının kesiştiği üst geçitte sırtını duvara yaslamış bir çocuk dikkatimi çekti.
Sekiz on yaşlarında ya var ya yok.
Eli ve yüzü soğuk ve ayazda morarmış.
Ayakları çıplak, ne bir çorap ne bir ayakkabısı var.
Bir elinde yarısı yenmiş bir simit diğer elinde ufak bir karton kutu, dileniyor.
O yaşta, o acı, o sıkıntı, yaptığının belki de ne olduğunun farkında değil.
Çocuğun dilenmesine hangi ana baba razı olur?
...
Sokaklarda amaçsızca dolaşmak yerine sıcak evinde oturup eline aldığı bir kitabı, bir gazeteyi okumak şu kış gününde bence yapılması gereken en iyi davranış olacaktır.
Ha kimler için bu geçerlidir.
Elbette belli yaşa gelmiş, emekli olup köşesine çekilmiş insanlar için.
Yoksa çalışan, iş güç sahibi olanlar için değil.
Onlarda okumalı elbette.
İşlerinden fırsat buldukça ve en azından hafta sonlarında.
...
Lakin, çoğu insan kitap filan okumuyor.
Genç yaşlı.
Herkes elinde son  model İphone sosyal medya ile yetinmeyi benimsemiş.
...
Kasım ayında İstanbul Beylikdüzü'nde  bulunan devasa fuar alanında "hayatı edebiyatla kuşatmak" teması ile TÜYAP 37. Uluslararası İstanbul Kitap fuarı yapıldı.
Bir önceki yıldan farkı yok.
Kısacası değişen bir şey yok.
Fuara giden üst geçitte insanlar zorlukla yürüyor.
O kadar kalabalık.
Kalabalığı görünce insan seviniyor.
Okuma tutkusu olanlar fuar alanına akın ediyor diye.
Lakin, kitap stantlarına gidildiğinde durumun hiç de öyle olmadığı görülüyor.
Fuar alanında bulunan kafeterya ve AVM'lerde  zaman geçiriyor çoğu.
...
İnternet sayesinde sınır tanımayan, her paylaşıma, doğru ya da yanlış, boş ve saygısızca yorum yapmayı marifet sayan ülkemiz insan profilinin ne denli değiştiğini görmek...


29 Ağustos 2018 Çarşamba

BABALAR GİBİ SATTIK!



1936 dan 2005 e kadar kağıt üreten SEKA özelleştirildi, satıldı. 
Bugün gazete, dergi ve kitap basımı için ihtiyaç duyulan kağıt ithal ediliyor.
 Düne kadar tonu 750 euro iken, 900 euroya çıkmış. 
Gazete, dergi ve kitap basımının sıkıntıda olduğu haberlerde şu günlerde. 
Satarsan, üretemezsin, ihtiyacın olan kağıdı da üretenin koyduğu fiyattan almak zorunda kalırsın. 
Bir zamanlar AKP'nin maliye bakanı olan Kemal unakıtan ne demişti "babalar gibi satacağız". 
Dediklerini yapıp babalar gibi sattılar. 
Şimdi de sıkıntısını çekmek yazılı basına düştü. 
Çin kağıdı, Mısır papirüsü, Bergama parşömeni keşfetti, kullandı hiçbiri kağıdın sırrını dışarıya vermedi. Biz yerli, kamuya ait kağıt fabrikamız SEKA'yı sattık. Dövizle kağıt alıyoruz.
Mahsuni'nin söylediği gibi "bilmem söylesem mi söylemesem mi".

2 Ocak 2018 Salı

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (1)

Her yazı okurunun aklında bir kaç cümleyle kalır. Bazen okur okuduğunu unutmaz, nasıl ki yaşadığı gelgitleri, hayatına şekil veren olayları unutamadığı gibi. Bazen insan çok şanslıdır. Sanki o yazı, o öykü, o roman size ulaşmak için doğru zamanı seçmiştir.
Bazen de doğru zamanı değil, doğru olmayan zamanı seçmiş, adını koyamadığınız bir duyguya hapsetmiştir sizi.
Her yazıda okur kendine göre gerçekleri bulur,  sorgular.
Her öykü, her roman yaşanmış ya da yaşanması muhtemel olayları ulaştırır okuyucuya.
...
Her insanın yaşamında mutlaka "yarım kalan" bir şeyler vardır.
Ya da "keşkeler", "olmaması gerekenler".
Sonuçta insan yaşadıklarının bedelini kendisi öder.
...
Bazen insan kendini yazar farkında olmadan. Bazen de yazdıkları bir kurgudur. Gerçekle kurguyu ayırt etmek ise okuyucuya düşer.
...
Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı, kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarıp sarmalanıp verildiğinde Hakan.
Yokluklar içinde büyüdü.
Çocukluğunda acıyı da gördü, sevinci de, kimsesizliği de hissetti, sahipsizliği de. Etrafında olup bitenleri öğrenerek büyüdü. Kimi gördüklerini belleğine kazıdı, kimi gördüklerini sildi attı.
Babası, anası, kardeşleri benzer yokluğun, el emeği göz nurunun etkili olduğu ortamda yaşadı.
....
Hakan çok çalışkandı. Hırslıydı, bu zor yaşamdan kurtulmanın çaresinin okumak, bir meslek sahibi olmak olduğunu öğrendi sonraları.
"Ben de okuyup bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı.
Her ilçe pazarına babasıyla birlikte gittiğinde yaz sıcağında dut ağaçlarının gölgesine atılmış masalarda okey oynayıp, çayını kayıtsızca yudumlayanlara "neden bunlar da bizim gibi sıcakta çalışmaz da ağaç gölgesinde zaman geçirir" diye hayretle baktığı zamanlar oldu.
...
"Ben hayata şanssız başlayanlardanım. İnsanlık anlayışım çocukluğuma dayanıyor. Aile sevgisinin ne demek olduğunu tüm zorluklara, acılara, sıkıntılara rağmen öğrendim. Bir kenara atılmak bana göre değil. Çocukluğumda çektiğimi sıkıntıları hayat boyu çekmek istemiyorum..." düşünceleri onu hiç terk etmedi.
...
Hakan okulda var gücü ile derslerine çalıştı. Olmayan, alamadığı ders kitabını, lise sonda üniversiteye giriş hazırlığı için dershanelerin çıkardığı soru kitaplarını arkadaşlarından aldı.
Hakan okulda başarılı bir öğrenciydi. Öğretmenleri de arkadaşları da onu severdi. O da okulunu, öğretmenlerini, arkadaşlarını.
...
Sıkıntılı günler bir biri peşi sıra geçip gidiyordu. Hakan üniversite sınavlarında başarılı olmuş, üniversiteyi kazanmıştı. Hem de en çok istediği bir bölümü.
"Eğitim Fakültesini"
Başarısına babası, anası, kardeşleri de çok sevinmişlerdi.

Aradan günler geçti. Yaz sıcağında yapılması gereken işleri bitirmişlerdi. Yeterli olmasa da yine de bereketli bir yıl olmuştu. Okulların açılmasına da az zaman kalmıştı.
Babasının üniversiteyi kazandıktan sonra düşünceli hali Hakan'ın gözlerinden kaçmamıştı.
Hakan artık bir çocuk değildi. Hayatın gerçeklerini görüp, anlayacak yaştaydı.
Bir gün dayanamayıp anasına sordu;
"Ana" dedi, bu seslenişte bir acı vardı belli belirsiz.
Anası sorgulayan gözlerle telaşla oğluna baktı;
"Buyur oğul" dedi " bir şey mi diyeceksin."
Hakan anasının gözlerinden gözlerini kaçırarak;
"Ana, ben üniversiteyi kazandıktan sonra babamda bir durgunlaşma var. Eskiden olduğu gibi konuşmaktan kaçınır bir hali var. Sanırsın kendinden kaçıyor. Bunun sebebi nedir? Beni bu durum üzüyor."
Anası Hakan'ın söylediklerini usulca yemenisi ile nemlenen gözlerini silerek dinlemiş, ne cevap vereceğini düşünürcesine bir süre sessiz kalmıştı.


4 Kasım 2017 Cumartesi

BAKIŞ ACISI


Gerçek yaşamda varlık bulmuş her şey bağlamında düşünce ve fikirlerin, yaşanmışlıkların, gerçekliklerin ele alındığı kitapların edebiyat dünyasında okurla buluştuğu gerçeği yadsınamaz.
Kimi zaman salt gerçeklikler "ince bir bulut tabakası" arkasına gizlenmiş olsa da ruhumuzun derinliklerinde her daim bir filim şeridi gibi geçmeye hazır beklemektedir.
Bu gerçeklikler kimi zaman bizleri sevindirir, kimi zaman ise acıya boğar. Her insanın yaşam arterlerinde acı, hasret, sevinç imgeleri mutlaka geniş yer tutar.
Yıllar öncesi yaşanmışlıklar insanı kimi zaman öyle etkiler ki, o yaşanmışlıklar insan ruhunda koruduğu yeri asla terk etmez.
Değerli yazar arkadaşım Hanife Mert'in 2015 baharında yayınladığı ilk kitabı olan "Düş Batımı" romanı geniş kitlelere ulaşmış, her okuyanın göz yaşlarının yağmur gibi yağmasına neden olmuştur. Çünkü romanda geçen olaylar her okuyucuyu derinden etkileyecek, her insanın kendinden de bir şeyler bulacağı gerçekliklerle doludur.
Hanife Mert'in ikinci kitabı "Bakış Acısı" Eylül 2017 tarihi itibariyle okuyucu ile buluştu.
Bugün elime geçen bu değerli kitabın ilk sayfalarını okuduğumda ve hatta romanın eksenini belirleyen ilk bölümünde yer alan "Tesadüf" ara başlığında yazılanlardan kendi öz yaşamımda benzer durumun olmasını da yadırgamadım.
Çünkü, dediğim gibi bu öz-yaşam çizgisini ele alan roman okunduğunda mutlaka her okuyucu kendinden bir şeyler bulacaktır.
Teşekkürler Hanife Mert.
Bu değerli eseri edebiyat dünyamıza ve okuyucuya kazandırdığınız için.

Kitabı okudukça bölüm bölüm yorumlarımı ve düşüncelerimi yazmaya devam edeceğim.

14 Eylül 2017 Perşembe

CEP TELEFONU DESEN VAZGEÇİLMEZİ



Uzun yıllar oldu. Her ay satışa çıktığı ilk gün mutlaka Atlas dergisi ile National Geographic dergisini tükenmeden bayiden alırım.  1800'lü yılların son çeyreğinden bu yana okuyucuları ile her ay buluşan Amerikan menşeli Türkiye edisyonu bir dergi. Atlas ise 1990'lı yıllardan bu yana yayın hayatını aksatmadan  okuyucusu ile buluşan bir dergi.
Ve son bir kaç yıldır yayın hayatına başlayan Magma Dergisi.
Her üç dergide de doğaya, bilime, sanata, tarihe ve kültüre dair makaleler yayınlanıyor.
Lakin toplumumuz okuma konusunda bilinçli değil maalesef.
Resimler ve kısa cümleler daha çok ilgi çekiyor.
Kısa bir cümle ile, anlatılmak istenen konu yeteri kadar anlatılabilir mi...
Her ay yayınlanan dergi ve kitapların satış istatistiklerinde bunu görmek zor değil.
Bu dergileri benden başka okuyanda yok aslında. Oğlum bile dergilerin kapağını açmıyor.
Bir eğitimci olarak itiraf etmeliyim ki çocuklarımıza yeterli okuma alışkanlığını veremiyoruz. Eğitim kurumlarının kütüphanelerinin  de yeterli olduğunu söylemek güç. Çocuklar kitap filan okuma gereğini duymuyor.  Ellerinde düşürmedikleri şey ise cep telefonları.
20 yaşlarında genç bir arkadaşa sordum.
”Ben gazete filan okumuyorum” dedi.
Neden dedim...
”Bana göre değil…”dedi ve ekledi, “zaten okuduklarımdan da bir şey anlamıyorum”.
”Ülkemizde, dünyada, yakın çevremizde olan bitenleri nasıl takip ediyorsun?”
Omuz silkti umursamamacasına.
”Televizyonlara bakarım arada bir”.
Haberleri televizyonlara havale etmiş.
Televizyon açıksa ve haber saatiyse tesadüfen yani...
Zahmetsiz iş.
Kafa yormaya, düşünmeye, düşünce üretmeye gerek yok.
Gazeteyi ,dergiyi kim okuyacak.
Oy verme zamanı gider oyumu veririm olur biter.
Zaten vatandaşlık görevi değil mi oy vermek.
Kimin ne yaptığı ,ettiği umurumda bile değil.
Maalesef çoğu gencimizde var olan yaklaşım bu.
Ekmek parası nasıl kazanılıyor, ekonomi nedir ne değildir pek de alakadar değiller demek ki...
Öğrenim görmüş bir gencimiz...
Hayata atılma zamanı...
Gazete okumuyor...
Gerekte görmüyor...
Kitap desen hak getire...
Cep telefonu desen vazgeçilmezi...
Sosyal medyada habire bir şeyler yazıp çiziyor, kendince fikir yürütüp yorum yapıyor..
"Ha , evet, doğru, o öyle değil böyle...falan filan..."
Elbette bu tüm gençlerimiz için düşünülecek bir durum değil.
Ama oldukça çoğunlukta...
Gazete ve kitaplardan kopan, yabancılaşan gençlerimiz...
Sınavlarda birbiriyle yarışan, bir soru fazlası ile okul kazanan bir soru eksiği ile kaybeden gençlerimiz...
Oysa okumanın, olan bitenleri anlamanın yaşamımıza yön vermede, teslimiyetçi olmamada, her denilenin doğru mu yanlış mı olduğunun  sorgulanmasında önemi yadsınamayacak kadar büyüktür.
Bırakınız büyük kentleri...
Yolu olmayan, gazete gitmeyen köy çok az...
Köy kahvesine gelen gazeteyi okumayız çoğunlukla...
Resimler ilk dikkatimizi çeken...
Al birini vur ötekine...
Köy, kasaba, şehir hiç fark etmiyor.
Gazete alınıyor alınmasına ama ya okuyan?
Okumayı, düşünmeyi, fikir üretmeyi de başkalarına havale etmişiz…
Birkaç yıl öncesine kadar gazeteler promosyon yaparlardı. Kupon karşılığı çeşitli kitap, kap kacak, bardak tabak verirlerdi.
O günlerde çoğu aileler topladıkları kuponlarla ve aldıkları ile övünürlerdi.
O dönem bitti...
Gazete almayı kupon nedeni ile aksatmayanlar için promosyonlar azaldı o halde gazete alımları da azaldı...
Düşünün artık siz...
Okuyan ve düşünen bir toplum gelişme kaydeder.
Fikir üretir.
Söylenenlerin doğruluğunu sorgular....
Doğrunun ve yanlışın ayırdındadır.
Okuyan toplum dimdik ayaktadır...
Hakkını arar...
Arar ki yaşamı kolaylaşsın...
Geleceğe güvenle bakabilsin...
Özellikle kahvehane ve internet cafelerde bilgisayar oyunları ile vakit geçiren gençlerin okumaya da yeterli zaman ayırmaları gerekmez mi...
Okuma alışkanlığı kazanılması dileği ile..

13 Ocak 2013 Pazar

İŞTE BÖYLE BİR ŞEY!

                                                                        Ankara/ Sincan

Ocak ayının yağmurlu ve puslu bir öğle vakti.  
Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği özlemişim.
Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyalogunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Ankara Sincan’ın geniş ve planlı; parklarla dolu sokaklarını, caddelerini de…
Gazete almak için dışarı çıktığımda Kumru sokağın gürültücü çocuklarının dar alanda koşuşturmalarını; park halindeki arabalar arasında çift kale top oynamalarını da…
Sokağın az ilerisinde parkta ki yerini almış müdavimlerin beni gördüklerinde “gel hocam gel hele!” diyerek el sallamalarını da…
Özlemek işte böyle bir şey!
Bulunduğun yere alışamamak da!

1 Aralık 2012 Cumartesi

AĞITLAR, BOZLAKLAR, UZUN HAVALAR




Anadolu toprakları kültür açısından her zaman büyük önem taşıdı. Uzak coğrafyalardan birçok topluluk bu topraklara yerleşti. Günümüze ulaşan izler bıraktı. Kalıntılar, anıtlar; ülkemizin kültürel zenginliği olarak günümüzde de ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Bozkırın ortasında kimi zaman kurgunun gerçek olduğu söylendi, kimi zaman da gerçeğin kurgu olarak sunulduğuna şahit olundu.
Kimi zaman özgürce aktığı yerlere bereket taşıyan dereler kelepçelendi. Sulak alanlar kurutuldu; su kuşları göç etmek zorunda kaldı.
Kimi zaman çok uluslu altın arayıcıları ormanları talan ettiler. Akciğerlerimizi kuruttular.
Siyanürle topraklarımızı zehirlediler.
Kıyılarımız betonlaştırıldı.
Yüzyılların imbiğinden süzülüp gelen kültürümüze, türkülerimize yabancılaşmaya başladık.
Biliyorlardı ki bir ulus kendi kültürüne yabancılaşmaya başlamışsa başka kültürlerin etkisinden kurtulamaz.
Anadolu bozkırlarında kavruk yüzlü, nasırlı elleri ile geleceğe can vermeye çalışan insanların; acılarını, özlemlerini, hasretlerini, sevdalarını buldukları türküler vardır.
Hepimizin bir şekilde sessizce dinleyip kendinden bir şeyler bulduğu, bulmaya çalıştığı türküler.
Ağıtlar, bozlaklar, uzun havalar.
İşte bunlardan en çok sevdiğim bağlama eşliğinde türkücünün dudaklarında yavaş lakin etkili bir şekilde etrafa yayılan uzun havalardır.
Onlardan her daim kendimden bir şeyler bulmuşumdur.
Bağlamanın sesini büyük bir dikkatle, tam bir sessizlik içinde dinlemek gerekir.
Müziğin sesi uzaklardan gelen bir sel gibi akar, duvarların aralıklarından sızar, kalplerimizi coşturur.
Yüreğimizde iç sızlatıcı garip bir etki bırakır, hüzünlenmemizi sağlar.
Müziğin çarpıcı etkisi hem kendinize hem de başkalarına karşı bir acıma duygusu uyandırır.
Dinleyenler içlerine kapanır, sessizce dinler, oturdukları yerde kıpırdamadan durur; büyükler de yüzleri ellerinde saklamaya çalıştıkları acılarıyla hüzünlenirler.
Müzik evrenseldir.
Gitarın sesi, neyin sesine; kemanın sesi bağlamaya karışır.
Bunları niye yazdım?
Her insanın mutlaka kendinden bir şeyler bulduğu, bulmaya çalıştığı şeyler vardır.
Bu bazen bir kitaptır okunur; bazen bir müziktir dinlenir; bazen bir sanat eseridir imrenerek bakılır; bazen bir sinema filmidir, dizidir ilgiyle izlenir; bazen bir tarihi eserdir gezilip görülür.
Herkes kendinden bir şeyler bulmaya çalışır, hoş bir vakit geçirmenin telaşındadır.
Demokrasilerde belli kesimlerin isteği ile müdahalesi ile gazete, tarihçi geyikleriyle bu durum değiştirilemez.