Ana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2025 Salı

ZAMANI GERİYE SARIYORUM


 

İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.

Zamanı geriye sarıyorum.

Yıllar öncesinin bozkırına.

Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.

Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.

Okuyup bir meslek sahibi olmak.

Sar ısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.

Ne ki bu kolay değil.

Tıpkı yaşamda hiçbir şeyin kolay olmaması gibi.

Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.

Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.

Onlar kendileri için yaşamadılar.

Gönülleri çocukları için çırpındı.

13 Mayıs 2025 Salı

EY ANKARA ANAM SANA EMANET


 

Hava bir sıcak bir başka gün kapalı.

Yağmur yağıyor.

Yağmur bazen kederlendirir beni oldum olası.

Bugünde bulutlar gökyüzünde maviliği kapatmış durumda.

Etrafta hergün var olan kalabalık azalmış.

Annelerinin elinde tutup cadde boyunca yürüyen çocuklar gözükmüyor.

Bu havalarda kendime yönelirim.

Düşünmeye başlarım.

Dünü ve bugünü.

Dün yaşadıklarımı, bugün yaşadıklarımı.

Düşüncelerimi sararmış bir yaprak gibi kuşatır keder.

Bugün de beni sararmış bir yaprak gibi kuşatmış durumda.

Yıllar öncesini düşünüyorum yine.

Geri dönüşü olmayan yaşanmışlıkları, çekilen acıları, çileleri, yoklukları, çaresizlikleri.

Anam ile babamın zorlu mücadelesini.

Şu an acı çekiyorum.

Kendimle zorlu bir savaştayım sanki.

Dünün, bugünün, yarının güzelliklerinden uzak bir yaşam öyküsü içinde savrulan anamı yıllar önce sonsuza uğurladığımızı.

Yıllar önce karlı bir günün sabahında sonsuza uğurladığımız babamı düşünüyorum.

İçim acıyor.

Günler sabun gibi kayıyor elimizden.

Zamana yenik düşüyor yaşanmışlıklar.

Her gideni  ve günü geri getirmek imkânsız.

Anam bizleri kedere boğan hastalığının pençesinde sonsuza gitti.

Yaşlıydı o artık.

Ey Ankara, Anadolu'nun yürekli analarının kenti.

Anam sana emanet, Karşıyaka mezarlığında yatan anam.

Sabır taşlı o yiğit ana.

 

29 Ekim 2024 Salı

BİR ANANIN ÇIĞLIĞI


 (Canım kardeşimin anısına, yokluğun bir hançer gibi ciğerimizde saplı hala)

Yoğun düşünceler yorgun bedeninde belirsiz bir titreşimle ağırlık yapıyor, zihninin düşsel tozlarını damla damla akıtıyordu.
Karanlık aydınlığa dönüşmeye başlamıştı.
Tan ağartısı karanlıktan maviliğe uzanan bir çizgiydi artık.
Umutsuzluğun en koyusunu yaşıyordu.
Dünün indirdiği ağır sille etrafı kapkaranlık bir sis mantosuyla kaplamıştı.
Gözyaşları artık akmıyordu.
Ağlamaktan kızarmış göz pınarları kurumuştu sanırsın sonsuza kadar.
Öylesine hüzün doluydu şafak vakti.
Bankın üzerinde yorgun bedeni uyuşmuştu. Hafifçe doğruldu.
Oğlunun son anlarını, sevgiyle bakan gözlerini, kurtulma ümidini kaybetmeyişini anımsadı. Yutkundu.
Bir annenin hastane bahçesinde kuşların kanatlarında çıkardığı sessiz çığlık ve hüzün acıya dönüşmüştü.
Neden diye sorguluyordu.
Neden ilkyaz sürgünü veren topraklarda akan bunca kan, neden bu kin?
Yoketmek yaşamakla eşanlamlı olabilir mi?
Bu bir varoluş mudur?
Bu nasıl bir anlayıştır?
İnsan kendi olmalıdır.
Kendi olmaktan, kimliğinden, kişiliğinden koparılmış; anti-insan görüntüsü üzerine kurgulu eylem ve etkinliklere karşı birey olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, düşlerini çoğaltmalı insanlık adına.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çığlığı yükseliyordu hastane bahçesinde.
Yüreği olan insanı sarsan.
Donup kalırsınız o an.
Kıpırdayamazsınız.
Bir delikanlı ve bir anne.
Bir bayram günü akşamında gelen hüzün ve acı.
Yıllar yılı unutulmayacak gerçek bir öykü. Yaşanmış, yılların gerisinde kalmış, silinip gitmemiş.
Sararmış siyah beyaz fotoğrafları her an aklınıza getirir.
Sabahın ayazında oğlunu düşündü.
Ne çok severdi çiçekleri, kuşları, böcekleri, sokak köpeklerini, kedileri, koyunları, dağların bulutlarla kaplı doruklarını, yeşil tarlaları.
Ne de güzel gülümserdi.
Gözleri bir çiçek gibi pırıl pırıldı.
Aydınlıktı her daim.
Lakin hayat denen şey işte böyle bir şeydi. Varlığı ve düşüncesi insani olmayan birinin hoyrat eliyle kayıp gidiyordu bir anda.
Hem de en zorlu acıları geride bırakarak.
Bu kör döngünün içine sıkışıp kalan insanlık, insanlar.
Akşamdan bu yana ağlamaktan ne bir yudum su içmiş ne de bir lokma bir şey yemişti.
Ne susuzluğu ne de açlığını hatırlamıştı. Gecenin koyusunda yorgun düşmüş bedeni hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessizliğe bürünmüştü bir süre sonra.
O andan şafak vaktine kadar gözleri yorgun bedene isyan etmişti.
Düşünmüştü sadece.
Oğlunu geri getirmenin olanağı yoktu artık.
Büyük oğlu ve eşi yolda olmalıydılar.
Az sonra gelirlerdi onlarda.
Eşi ile anca sığmışlardı taksiye.
Ya da o anın karmaşasında büyük oğlu ve eşi de gelmek istemiş kim bilir belki de taksici acele etmiş beklememişti.
Hatırlamıyordu o an olanları.
Her şey bulanıktı sanırsın.
Şoförün “ana” demesiyle gözlerini açtı.
Elinde dumanı tüten bir bardak çayla kesekâğıdı torbası içindeki poğaçaları uzattı. Ana şoförün yüzüne bir an minnetle baktı. Lakin belli etmemeye çalışarak içinde “oğlum sende dünden buyana perişan oldun “diye geçirdi.
Şoför ananın içinden geçenleri anlamışçasına alması için ısrar edip “al ana bir yudum sıcak çay iç, bir lokma bir şey ye.
Eminim ki oğlunda bunu isterdi “dedi.
Ana uzatılanları sessizce aldı bankın üzerine bıraktı.
İçi yanıyordu.
Kurumuş dudakları ve kavrulmuş yüreğine rağmen ne bir lokma bir şey yiyebilecek dermanı vardı ne de bir yudum bir şey içecek takadı.
İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Şoför anayı acısıyla yalnız bırakmak istemiyordu.
O kendine emanetti çünkü.
Oğlu ve eşi geldiğinde ancak rahatlardı.
Anayı gözden kaybetmeden görebileceği uzak bir noktaya çekildi.
Sigara paketinden çıkardığı sigarayı alelacele yaktı.
Olduğu yere dizlerinin üzerine çömeldi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Hastane pencerelerinin gri dış kanatları göz alıcı bir şekilde parlıyor, gün ışığını yansıtıyordu.
Bahçenin bir kenarında akasya ağaçları ve çam ağaçları iç içe geçmiş yeşillikleriyle bahçeyi örtüyordu.
Bahçenin kuytu köşeleri özellikle yapılmış hissi veriyordu.
Acısını akıtmak isteyenlerin gidecekleri bir yerdi sanırsın.
Bahçenin etrafı yabani otlarla kaplanmıştı. Kaldırımların kenarlarında otlar fışkırıyordu.
Ön kısımda yer alan geniş yerde ise hastane araçlarıyla, ziyaretçilerin ve hasta yakınlarının araçları sıra sıra dizilmişti.
Gün yükseldikçe etrafta sesler artmaya, kalabalıklar sel olup hastaneye akmaya başlamıştı.
İnsanoğlu her şeyi dar bir çatlaktan sızan ışık içinde görmek yerine neden daha geniş bir alanı tercih etmez, birey olmanın sorumluluğunu yerine getirmezdi ki.
Her şeyi dev mağaranın karanlık dehlizlerinde düşünmek yerine; dağları, güneşi, bulutları, yıldızları, kuşları görebilecek; anlayabilecek bir açıklıkta düşünmezdi?
İnsan olmanın sorumluluğu bu kadar mı zordu?
Heyecan içinde karşılıklı anlayışla bir birine insanca yaklaşmak bu kadar mı zordu?
Bu düşüncelerle şoför az ilerde oturan anaya acıyarak; lakin içinde büyük bir ızdırap hissederek bakıyor, baktıkça da gözleri nemleniyordu.

11 Şubat 2023 Cumartesi

BİR ANANIN ÇIĞLIĞI....


 Yoğun düşünceler yorgun bedeninde belirsiz bir titreşimle ağırlık yapıyor, zihninin düşsel tozlarını damla damla akıtıyordu.

Karanlık aydınlığa dönüşmeye başlamıştı.
Tan ağartısı karanlıktan maviliğe uzanan bir çizgiydi artık.
Umutsuzluğun en koyusunu yaşıyordu.
Dünün indirdiği ağır sille etrafı kapkaranlık bir sis mantosuyla kaplamıştı.
Gözyaşları artık akmıyordu.
Ağlamaktan kızarmış göz pınarları kurumuştu sanırsın sonsuza kadar.
Öylesine hüzün doluydu şafak vakti.
Bankın üzerinde yorgun bedeni uyuşmuştu.
Hafifçe doğruldu.
Oğlunun son anlarını, sevgiyle bakan gözlerini, kurtulma ümidini kaybetmeyişini anımsadı. Yutkundu.
Bir annenin hastane bahçesinde kuşların kanatlarında çıkardığı sessiz çığlık ve hüzün acıya dönüşmüştü.
Neden diye sorguluyordu.
Neden ilkyaz sürgünü veren topraklarda akan bunca kan, neden bu kin?
Yoketmek yaşamakla eşanlamlı olabilir mi?
Bu bir varoluş mudur?
Bu nasıl bir anlayıştır?
İnsan kendi olmalıdır.
Kendi olmaktan, kimliğinden, kişiliğinden koparılmış; anti-insan görüntüsü üzerine kurgulu eylem ve etkinliklere karşı birey olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, düşlerini çoğaltmalı insanlık adına.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çığlığı yükseliyordu hastane bahçesinde.
Yüreği olan insanı sarsan.
Donup kalırsınız o an.
Kıpırdayamazsınız.
Bir delikanlı ve bir anne.
Bir bayram günü akşamında gelen hüzün ve acı.
Yıllar yılı unutulmayacak gerçek bir öykü.
Yaşanmış, yılların gerisinde kalmış, silinip gitmemiş.
Sararmış siyah beyaz fotoğrafları her an aklınıza getirir.
Sabahın ayazında oğlunu düşündü.
Ne çok severdi çiçekleri, kuşları, böcekleri, sokak köpeklerini, kedileri, koyunları, dağların bulutlarla kaplı doruklarını, yeşil tarlaları.
Ne de güzel gülümserdi.
Gözleri bir çiçek gibi pırıl pırıldı.
Aydınlıktı her daim.
Lakin hayat denen şey işte böyle bir şeydi.
Varlığı ve düşüncesi insani olmayan birinin hoyrat eliyle kayıp gidiyordu bir anda.
Hem de en zorlu acıları geride bırakarak.
Bu kör döngünün içine sıkışıp kalan insanlık, insanlar.
Dün akşamdan bu yana ağlamaktan ne bir yudum su içmiş ne de bir lokma bir şey yemişti.
Ne susuzluğu ne de açlığını hatırlamıştı.
Gecenin koyusunda yorgun düşmüş bedeni hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessizliğe bürünmüştü bir süre sonra.
O andan şafak vaktine kadar gözleri yorgun bedene isyan etmişti.
Düşünmüştü sadece.
Oğlunu geri getirmenin olanağı yoktu artık.
Büyük oğlu ve eşi yolda olmalıydılar.
Az sonra gelirlerdi onlarda.
Eşi ile anca sığmışlardı taksiye.
Ya da o anın karmaşasında büyük oğlu da gelmek istemiş kim bilir belki de taksici acele etmiş beklememişti.
Hatırlamıyordu o an olanları.
Her şey bulanıktı sanırsın.
Şoförün “ana” demesiyle gözlerini açtı.
Elinde dumanı tüten bir bardak çayla kesekâğıdı torbası içindeki poğaçaları uzattı.
Ana şoförün yüzüne bir an minnetle baktı.
Lakin belli etmemeye çalışarak içinde “oğlum sende dünden buyana perişan oldun “diye geçirdi.
Şoför ananın içinden geçenleri anlamışçasına alması için ısrar edip “al ana bir yudum sıcak çay iç, bir lokma bir şey ye.
Eminim ki oğlunda bunu isterdi “dedi.
Ana uzatılanları sessizce aldı bankın üzerine bıraktı. İçi yanıyordu.
Kurumuş dudakları ve kavrulmuş yüreğine rağmen ne bir lokma bir şey yiyebilecek dermanı vardı ne de bir yudum bir şey içecek takadı.
İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu.
Şoför anayı acısıyla yalnız bırakmak istemiyordu.
O kendine emanetti çünkü.
Büyük oğlu ve eşi geldiğinde ancak rahatlardı.
Anayı gözden kaybetmeden görebileceği uzak bir noktaya çekildi.
Sigara paketinden çıkardığı sigarayı alelacele yaktı. Olduğu yere dizlerinin üzerine çömeldi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Hastane pencerelerinin gri dış kanatları göz alıcı bir şekilde parlıyor, gün ışığını yansıtıyordu.
Bahçenin bir kenarında akasya ağaçları ve çam ağaçları iç içe geçmiş yeşillikleriyle bahçeyi örtüyordu.
Bahçenin kuytu köşeleri özellikle yapılmış hissi veriyordu.
Acısını akıtmak isteyenlerin gidecekleri bir yerdi sanırsın.
Bahçenin etrafı yabani otlarla kaplanmıştı. Kaldırımların kenarlarında otlar fışkırıyordu.
Ön kısımda yer alan geniş yerde ise hastane araçlarıyla, ziyaretçilerin ve hasta yakınlarının araçları sıra sıra dizilmişti.
Gün yükseldikçe etrafta sesler artmaya, kalabalıklar sel olup hastaneye akmaya başlamıştı.
İnsanoğlu her şeyi dar bir çatlaktan sızan ışık içinde görmek yerine neden daha geniş bir alanı tercih etmez, birey olmanın sorumluluğunu yerine getirmezdi ki.
Her şeyi dev mağaranın karanlık dehlizlerinde düşünmek yerine; dağları, güneşi, bulutları, yıldızları, kuşları görebilecek; anlayabilecek bir açıklıkta düşünmezdi?
İnsan olmanın sorumluluğu bu kadar mı zordu?
Heyecan içinde karşılıklı anlayışla bir birine insanca yaklaşmak bu kadar mı zordu?
Bu düşüncelerle şoför az ilerde oturan anaya acıyarak; lakin içinde büyük bir ızdırap hissederek bakıyor, baktıkça da gözleri nemleniyordu.
(Hüseyin Güzel)
Not : Oğlunu kalleş bir tetikçinin kara toprağa düşürdüğü anamın o gün yaşadıkları.
Bu acı hiç bitmedi yüreğimizde. Bitmeyecek de.
Ölüm geride kalanlara ömür boyu acı ve gözyaşı verir.
Depremde yakınlarını, oğullarını, kızlarını, ana ve babalarını kaybedenlere sabır ve başsağlığı diliyorum.

7 Ekim 2021 Perşembe

HAYAT ZOR, İNSANLARI TANIMAK DAHA DA ZOR


 

Minibüsten inan amca Sinan'ın omuzuna nasırlı elini babacan tavırla koymuş "güle güle  git evlat. Tırnağına taş değmesin. Yolun açık olsun. Senin gibi gençlere ihtiyacımız var. Geleceğimiz sizlersiniz. Bizle artık yaşlandık. Üç beş hayvan, bir kaç dönüm tarlayla günümüz geçti. Sizler ekmeğinizi uzakta olsa gideceğiniz yerde kazanın. "

Yaşlı amcanın sözlerine karşı diyecek bir şey yoktu. Amcanın elini öpüp vedalaştı. İlçede yolcu otobüslerinin mola verdiği lokantaya gitti.

Kendi geleceğinin yolculuğuna çıkmıştı. Lokantanın önündeki hareketliliğe inat sessizliğe bürünen Sinan otobüsün gelmesini kuytu bir köşede, elinde kırık bavulu ile beklemeye başladı. Havanın ayazı yakıcıydı. Üşüyordu. Ellerini eski paltosunun ceplerine koymuş, yakasını da kulaklarına kadar çekmişti. Etrafta beyaz renk hakimdi. Yer yer buz tutmuş kar öbekleri vardı. Boğazı kurumaya, aldığı nefes kirpiklerinde buz tutmaya başlamıştı. Soğuktan kaçmak, içini ısıtmak için yan tarafta bulunan küçük çay ocağına sığındı. Üst üste iki bardak sıcak çay Sinan'ı az da olsa rahatlatmıştı.

Çay ocağının sahibi orta yaşlarda güler yüzlü biriydi. Sinan'ın elindeki bavulu görünce otobüs beklediğini anlamıştı. İçinden "bu kış günü bu çocuk elinde kırık bir bavulla nereye, neden gider" diye düşündü.

"Oğul, yolculuk nereye bu kış günü" diye sordu.

"Ankara'ya amca" diye cevap verdi Sinan.

"Hayırlısı oğul"

"Sağol amca, otobüs gecikir mi acaba?"

"Fazla gecikmez. Birazdan gelir. Biletini aldın mı? Almadıysan lokantaya git ordan al."

"Aldım amca sağol"

Sinan, çay parasını verip tekrar dışarıya çıktı. Çünkü çay ocağı küçük bir yerdi. Fazla kalmaya gerek yoktu. Hem içtiği çayda içini ısıtmış, rahatlamıştı.

Bir süre sonra otobüs geldi. Yolcular verilen yarım saatlik molada hem karınlarını doyurmuş hem de diğer ihtiyaçlarını gidermişti. Nihayet mola süresi bitmişti. Sinan, bavulunu bagaja verdikten sonra otobüse bindi. En arkada bulunan dörtlü koltuktaki yerine oturdu. Yolcular da tek tek gelip yerlerini aldılar. Uzun sürecek yolculuk başlamıştı.

 

Yorucu bir yolculuğun sonunda ayazın hüküm sürdüğü başkente gelmişti. Otobüs terminalinde abisi beklemişti Sinan'ı. Ankara'nın yabancısısın yol yordam bilmezsin diye. Birbirlerine sarıldı iki kardeş. Uzun yıllar olmuştu görüşmeyeli. Eve gidince gece geç saate kadar oturup dertleştiler. Çalışmak zor demişti abisi. Sabır gerektirir. Özveri gerektirir. İşini anlattı. Geçimini. Sinan'ın yanına gitmesine ve göreve başlayacak olmasına sevinmişti. "Emeklerin boşa gitmedi. Hem kendi yolunu çizmiş, hem de bizlerin beklentisini boşa çıkarmamış olacaksın." diyerek hem sevincini belirtmiş hem de anne ve babasını sormuştu.

"İyiler" dedi Sinan. "Yaşlansalar da eskisi gibi dermanları olmasa da çalışıyorlar. Genç değiller. Yorgunlar. Dertleri bizleriz. Bizlerin muhannete muhtaç olmadan hayatımızı huzur içinde geçirmemiz. Onların varlığı bizler için önemli."  

Abisinin "emeklerin boşa gitmedi." sözleri üzerine;

"Doğru dersin" diye cevap verdi Sinan. "En çok da onlar sevindi. Hele de küçük kardeşim Hasan'ın sevincine diyecek yoktu. Köyde kaldığım sürece içinde bulunduğum duygu karmaşasını en iyi onlar biliyor. Yakından tanık oldular. Zor şey işsiz olmak. Geleceğe tutunmak için bir dalı olmamak. Şimdi hem ben hem de onlar mutlular. Bakalım zaman ne gösterecek."

"Verdiğin karar önemli" dedi abisi. "Hayat dikenlerle, taşlarla, çalılarla dolu. Karşına çıkacak dikenlerle mücadele etmeyi de herkese güvenmemeyi de öğreneceksin. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu da tecrübe edeceksin. Hele bir git görevine başla. Daha ilk günden bazı zorluklar karşına çıkacak belki de."

"Doğru dersin. Yaşadıkları toprakların şekillendirdiği insanlar içselleştirdikleri mutluluğun da trajedinin de gereğini yerine getirecek, yaşadıkları travmanın yansıması belki de bizleri vuracak."

"İşte " dedi abisi "tam da bu nedenle insanların düşüncelerini iyi okumak, psikolojilerini, yaşamdan ne beklediklerini anlamak lazım. Dikenlerin azaltılması buna bağlıdır."  

İri yarı, güler yüzlü, güven veren düşünceleri ile abisinin söylediklerini yabana atmamak lazımdı. Öyle ya insanların içinde bulundukları ruh durumu psikolojilerinin belirleyicisi değil miydi?

"İnsanları tanımak kolay değil" dedi Sinan. "Sözleri başka, davranışları başka olanlar toplumu sarıp sarmalamış durumda. Söz konusu para, mal mülk ise bencillik, kibir had safhada."

"Bunu anladığına göre önemli olanın çok para kazanmak değil, sağlam bir meslek edinmek ve o mesleğin gereğini yerine getirmek olduğunun da bilincindesin demektir. Yani bir bakıma kendini doyurman, yazı yabana muhtaç olmaman önemli. Tabi ki  insanların hepsi aynı değildir. İyisi de vardır, kötüsü de. Akıllısı da vardır akılsızı da, doğrusu da vardır eğrisi de, ahlaklısı da vardır, ahlaksızı da, üç kağıtçısı da vardır fakir fukaranın elinde tutanı da. Bunları birbirinden ayırt etmek lazım."

"İnsanları bu hale getiren şey nedir?" diye sordu Sinan "neden insanlar mal mülk için, çıkar için bir başkasına zalimlik eder?"

"Hayat zor, insanları tanımak daha da zor. Kendi çıkarı için bir diğerine zalimce davranmayı seçenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Amaç daha çok kazanmak, güç sahibi olmak, bunların çoğunun kibrinden geçilmez. Çoğu cahildir, kendinden başkasını düşünmez." diye cevap verdi abisi. "Hayatı zorlaştıran toplumun çıkarı yerine kendi çıkarını düşünenlerin sayısının azımsanmayacak kadar çok olmasıdır. Bunu zamanla daha iyi görecek ve anlayacaksın. Tökezlememek için doğru olmalısın, vicdanlı olmayı, adaletli olmayı, insanlara hak ettiği değeri vermeyi bilmelisin. Hayallere kapılma. En korktuğum şey hayallere kapılmak hayatın gerçeğinden uzaklaşmaktır"

Doğru diyordu abisi. İki yüzlü insanlardan uzak durmalı,  sorunları çöze çöze yol alınmalıydı. Olgunlaştıkça hayatı basite almamalıydı insan, sen onu basite alırsan bir gün o da seni basite alırdı. 

7 Eylül 2021 Salı

BİN TON YÜK ASILIYKEN OMUZLARINDA


 

"İnsan yaşadığı travmanın sonucunda ya kaderine boyun eğer ya da travma öncesine geri döner. Ya acısının ağırlığında çaresiz kalır ezilir ya da şafağın sökmesi gibi acıyı söküp atar. " diye düşündüm.

Geç olmuştu. Herkesin günün yorgunluğu ile gözleri kapanmaya başlamıştı. Yanan ocağın ateşi de yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. İstirahate çekildiler, yatıp uyudular.

Saatler sonra şafağın alacasında, günün koşuşturmacasının ilk dakikalarında anamın konuşmalarını, babamın kuru öksürüğünü, küçük kardeşimin hayvanları dışarı çıkarmak için çıkardığı gürültüyü, kısacası evin içindeki gürültü patırtıyı duyduğumda uyandım.. Lakin, ne horozların sesi, ne kardeşimin çok sevdiği kangal köpeğinin havlaması, ne  dışarıdaki seslerin giderek artması, ne sokak kapısının gürültüyle açılıp kapanması, ne anamın kahvaltınızı yapın aç karnına dışarı çıkmayın uyarıları derin uyuşukluğumdan uzaklaştıramamıştı beni. Durumunu fark eden anam yanına yaklaştı. Dağılmış saçlarımı usulca düzeltti.

"Oğul" dedi, "kalk yüzünü yıka açılır kendine gelirsin. Bak bugün hava daha güzel. Dünkü fırtınadan eser kalmamış. Kahvaltını yaptıktan sonra dışarı çıkar dolaşırsın."

Anamın yüzüne baktım. Ses etmeden yatağımdan ağır ağır doğruldum. Her tarafım tutulmuş gibiydi. Vücudum kalkmama direniyordu. Yorgundum. Yan tarafta bulunan eskimeye yüz tutmuş pantolonumu ve yakası yıpranmış mavi gömleğimi giydim.

Kendi kendime "dün dışarıda fırtınalar kopuyordu. " dedim.  Bunalmıştım. Başım çatlayacak gibi ağrımış, beni sersemletmişti. Zar zor kendimi eve atmıştım. "Bu havalar insanı yaşamından bezdirir" diye düşündüm. Evin önüne çıkıp maşrapaya doldurduğum soğuk suyla yüzünü yıkadım. Anamın  dediği gibi kendime gelmiş, vücudumda uyuşukluk kalmamıştı.

Yüzümü kuruladığım havluyu omzuma attım. Tekrar içeri girmekten vazgeçip evin yan tarafındaki bostanın içine girip küçük bir taşın üzerine oturdum. Yeşermiş taze soğan yapraklarına hayranlıkla baktım. Ne güzel de büyümüşlerdi. Etrafta kanat çırpan serçelerin çıkardığı sesleri dinledim. Ağaç dallarının rüzgârda çıkardığı hışırtıya kulak verdim. Bir süre daha bostanın içinde oturup yeni bir gelecek özlemiyle düşünceye daldım. Sonrasında etraftaki sesler gittikçe azalıp uzaklaştı. Bir süre sonra da duyulmaz oldu. 

Anamın sesi de duyulmaz olmuştu. Belli ki günlük işlerini bitirmenin telaşındaydı. Zamanın sakinleştiriciliğinde zihnimi yoran duygular farkına bile varmadan sessiz bir düşünceye itiyordu beni. Ana yollardan oldukça uzak, ilçe merkezine zorunlu olmadıkça gidilmeyen bu köyde, bu şartlarda yaşamak başkalarına göre bir kaderdi belki, kanıksanmıştı çaresizce ama bana göre değildi. Yol haritasını kendim çizmeliydim. Yeni bir yaşam kurmalıydım. Dar zamanıma büyük dünyalar sığdırabilmeli, zor olanı başarmalıydım. Düşüncelerimi gerçekleştirmeye çalışırken ailemle bağlarımı zayıflatmamalı onlardan destek almalı, onlara destek olmalıydım. Köy yaşamında uzun süredir değişmeyen koşulların ağırlığı su götürmez bir gerçek olduğuna göre ilerleyen zamanda maddi ve manevi özgürlüğümü kendim belirlemeliydim. Hayat şartlarının her daim yokuşlarla, dikenlerle, taşlarla döşeli olduğunu unutmadan.

Bir süre sonra anam söylenerek geldi. Çehresinde yorgunluk vardı. Yanında divana oturdu.

"Kahvaltını yapmadın sen oğul" dedi. "Dur sana çay koyayım, peynir ekmek bir şeyler ye aç durulmaz. Hastalanırsın. Bir de o derdi başımıza çıkarma."

"Yok be ana çok olmadı kalkalı. Acıkmadım daha. Acelesi yok. Bak sen sabah beri yorulmuşsun. Dinlen biraz. Sonra da birlikte güzel bir kahvaltı yaparız. Zaten gün öğleye yaklaşmış. Sen de acıkmışsındır."

Ana yüreği bu dinler mi hiç. Yorgunluğuna bakmadan kahvaltı hazırlamaya başladı. Tezek alevinden kararmış çaydanlığı ocağın üzerine koydu, taze yufka ekmeği ile peyniri de yere serdiği sofra bezinin üzerine. Çayın bir süre demini almasını bekledikten sonra bardağa doldurduğu çayın birini kendisi aldı diğerini de bana uzattı.

"Sabahtan beri bir şey yemedin  oğul" dedi usulca. "Aç durulmaz. İnsanın her daim karnı tok sırtı pek olmalı".

"Doğru dersin de ana sabah erkenden bir şey yemeyi içim almadı. Sonra birlikte kahvaltı yaparız diye de işlerini bitirmeni bekledim."

"Oğul, işler bitmez. Her gün aynı şeyleri yapmak zorundayız. Şartlar değişmedikçe  de bu durumu değiştiremeyiz.  Değişeceği de yok. Nasıl değişsin ki. Her gün aynı şeyleri yapmak  zorundayız. Yapılacak işler de belli zaten. Farklı bir uğraş mı var. Sabah erkenden kalkar önce hayvanların bakımını yaparsın sonra evin diğer işlerini. Bak oğul,  bir insanın kendine has erdemleri, kusurları varsa, günahları varsa bizimde kendimize has yapılması gereken işlerimiz, bir yaşam tarzımız var."

"İyide ana, insan  yaşam tarzını  değiştirmesi için çaba sarf etmeli."

"Nasıl yapacağız  bu söylediğini. Yıllarca bildiğimiz, yaptığımız işler aynı. Bizden geçti artık kurulu düzenimizi dağıtıp, başka yerde yeni bir iş ve yaşam kurmak. Belki bunu sizler yapabilirisiniz. Gençsiniz, her işi yapabilecek güce sahipsiniz. Önünüzde uzun bir hayat var.  Taşı sıksanız suyunu çıkarırsınız."

Anamın söylediklerini düşündüm bir an. Söyledikleri açık ve doğruydu. Bugüne kadar nasıl yaşamışlarsa bundan sonra da aynı şekilde yaşamaya devam edeceklerdi. İsteseler de bunu değiştiremeyeceklerdi. Nasıl yaşadıklarına dair sorulacak sorulara verecekleri cevaplar da değişmeyecekti. Yaşamın güçlüğü, karşılaştıkları dertler, sıkıntılar, kaygılar onları bekliyor olacaktı. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Ömürlerinin bitmek tükenmek bilmez acılarla, çilelerle geçtiği akıllarına bile gelmezdi bu durumda. Çünkü her gün aynı çileyi çekiyorlardı yaz kış değişmeden. Dünden bugüne hayat şartları onları vakitsiz acılarla, sıkıntılarla, zamansız derinleşen alın çizgileriyle baş başa bırakmıştı.

Başımı ı yere eğip karmakarışık düşüncelere daldığımı gören anam sofrayı topladı. "Duracak vakit değil, kalan işleri bitirmem lazım" dercesine beni düşüncelerimle baş başa bırakıp sessizce uzaklaştı.

 

 


6 Eylül 2021 Pazartesi

SAYGI DUYULMASI GEREKEN BİR İNSANDI BABAM


 

Yüzüme bakan babam titreyen sesiyle "oğul" dedi, "okumanızı istedim sizlerin. Senin ve kardeşlerinin. İstedim ki bizim çektiğimiz yokluğu ve sıkıntıyı sizlerde çekmeyesiniz. Yaşam zorluklarla doludur. Gün gelecek belki de dikenler, taşlar ayağınıza değecek. Zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşacaksınız. Gitmek, buradan uzaklaşmak istediğinizi biliyorum. Uzaklara gidip yeni bir yaşam kurma isteğinizde haklısınız. Sizlere ömrüm boyunca rahat bir yaşam sunamadım. Çalıştım çabaladım, elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım. Lakin yapabileceğim bu kadardı. Daha fazlasını istesem de yapamadım. Daha iyisini sizler yapacaksınız bundan eminim. Ancak bu şu demek değildir. Okuyup buradan uzaklara gitmek rahat bir yaşam sürmenizi sağlamaz. Nereye giderseniz gidin doğru yoldan ayrılmayın, muhtaca yardım edin, yoksulu koruyun ve muhannete muhtaç olmamak için çalışın. Geldiğiniz yeri unutmayın. Gittiğiniz yerde inşallah bizlerin çektiği sıkıntıları çekmezsiniz.

İnsanı yok sayan, hiç bir insani ilişkiye değer vermeyen anlayıştan uzak durun. Güce erişmek ve her daim güçlü kalmak yolunu seçmeyin. Samimi olmayan  davranış içinde olmayın. Bu davranışı benimseyenlerden uzak durun. Haksızlığa her daim karşı çıkmasını bilin, haksızlık yapmayın. Kimseyi ötekileştirme yolunu tutmayın, aşağılamayın."

Orta boylu, gecesini gündüzüne katıp yağmura, çamura, soğuğa aldırmadan günlük işleri bitirmeye çalışan, kavruk yüzlüydü babam. Kahverengi gözlerinde insana dostluk ve güven veren bir sıcaklık vardı. İri burnunun kusurunu bıyıkları gizliyordu. Yılların yorgunluğuna rağmen dik duruşundan bir şey kaybetmemişti. Uzun yıllar büyük bir özveri ile mücadele etmişti. O mücadelesi yılların yıpratıcılığına rağmen devam ediyordu. Öte yandan kırsaldaki yaşamı ile hesaplaşması hem yitip gitmiş  kuşağa, atalarına bir saygı duruşu hem de gelecek kuşağa yol göstericiydi.

Ocağın üzerindeki yemek tenceresini indiren ana yer sofrasını hazırlarken eşine bakarak " yeter artık bırak çocuklar yemeklerini yesinler. Günün yorgunluğunu çıkarsınlar. Başladın yine vaaz vermeye." diye çıkıştı.

Eşinin serzenişine aldırmayan baba sofranın başında her zamanki aldırmazlığıyla konuşmaya devam etti.

"Yahu bir sus kadın. Ben çocuklar hayatın zorluklarını, gel gitlerini görsünler, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt etsinler, zalimin yanında yer almasınlar, haklının ve muhtacın yanında dursunlar, gelip geçici günü birlik kararlar yerine yaşamlarını zora sokmayacak kararlar alsınlar istiyorum. Hayat kolay değil. Kolay olsa bu sıkıntılar yerini rahat bir yaşama bırakmaz mı? Hayatın yolu dikenlerle, taşlarla döşeli. Mühim olan o dikenlere taşlara takılıp tökezlememek. Elin adamı kapısının önünde tembel tembel oturuyor, bunlarda mı otursunlar?"

"Merak etme tökezlemezler." diyen ana en küçük oğlunun dağılmış dalgalı ve uzun saçlarını eliyle düzeltti.

Dertlerle yıpranmış bedeni, yanan ocakta tezeklerin alevlere teslim olması gibi, yorgunluğa yenik düşen baba sustu. Günün kızılca kıyametinde yaşadığı şok yeterince güçlü olmalıydı ki sofranın kalkmasıyla sırtını ağır aksak ocağın kenarına yasladı. Yüzünde ki derin çizgiler yaşadığı zor yaşam koşullarının dışa vurumuydu. Yıllarca saçları ağarıncaya kadar bir köşede saklanmadan, ilkbaharda ani fırtınalara, sonbaharda ani kara ayaza aldırmadan tarlada tapanda karın tokluğuna çalışmış, çocuklarını yetiştirmek, okutmak, kimseye muhtaç etmemek için gecesini gündüzüne katmıştı. Tek derdi bin bir zorlukla yetiştirdiği çocuklarının kendilerinin çektiği sıkıntı ve çileyi çekmemesiydi. Durgun ve sessiz bir şekilde ceketinin yan cebinden tütün tabakasını çıkardı. Sigara kağıdından bir yaprak kopardı. Baş parmağı ile işaret parmağı arasına yerleştirdiği sigara kağıdını hafifçe çukurlaştırıp içine bir miktar tütün koydu. Sardığı sigarayı ispirtosunu eksik etmediği çakmağı ile yaktı. Sigarasından derin bir nefes alırken dikkatle çocuklarının yüzüne bakıyordu. Öfke yoktu bu bakışlarda, yılgınlık yoktu, hayata dair nefret de yoktu, sadece tökezlemeden kan ter içinde, eli sabanında, bazen yakıcı güneş altında bazen hastalıkla boğuşarak işlediği kara toprakta aldıkları ile büyütülen çocuklarına olan sevgi vardı.

30 Haziran 2021 Çarşamba

BENZERLİĞİ PEK OLMASA DA GEÇMİŞLE GELECEK ARASINDA SIKIŞIP KALAN HAYATLARI DA SORGULAMAK DURUMUNDA KALIYOR İNSAN


 

İnsan düşünmeden edemiyor.

Olan bitenlere kayıtsız kalamıyor.

Yoğun düşünceler içinde bir iki saatte olsa belki uyurum diye gözlerimi kapamam işe yaramadı.

Uykusuz ve yorgundum.

Havasız ve sıcak kalan salonun pencerelerini açtım.

İçeri dolan serin havayı ciğerlerime çektim.

Eşim ve çocuklar derin uykudaydılar.

Hele oğlumun dudaklarını sündüre sündüre uyumasını seyretmek bir ara beni rahatlattı.

Gözlerim nemlendi baktıkça.

Geçmişin bıraktığı üzücü acı etkiyi vücudumun tüm hücrelerinde hissetmiştim.

O acı ki bir humma ateşi gibi vücudumu sarıp sarmalamış, sıkıca tutunduğu yerde kıpırdamaz olmuştu.

Recep ve ailesinin ve diğerlerinin duyumsadığı yıkıcı ateş daha etkili olmalıydı.

Yanına gittiğimde ananın yüzü öfkeyle gerilmişti.

Göz pınarlarında her an dökülmeye hazır yaşlar birikmişti.

Şaşkınlık ve kızgınlıkla etrafa bakışları korkutucuydu.

Yaşadıkları çaresizliği, öfkeyi ve şaşkınlığı birileriyle paylaşmak, belki de biraz ferahlamak istiyorlardı ama yaşanan onca acı unutulacak gibi değildi, hele de çok sevdikleri oğullarını bir daha göremeyecek oldukları için.

Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yaşanan benzeri acıları da hatırlatıyor yaşananlar.

Benzerliği pek olmasa da geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan hayatları da sorgulamak durumunda kalıyor insan.

Diğerlerinin varlığından çoğu kez bir kamyon kasasında, konteynerlerin içinde üst üste; karlı, buzlu dağ yollarında donma riskiyle, savaşlardan, zulümden, ayrımcılıktan, canına kast edenlerden kaçarken yaptıkları ölümcül yolculuğun hayatlarını karartmasında; ya da denizin ortasında batan bir teknede yaşamlarını kaybettiklerinde veya kentlerin kenar mahallelerinde, onbeş- yirmi kişi bir arada paylaştıkları odada çıkan yangında öldüklerinde haberimiz oluyor.

Zulüm suçsuz ve savunmasız insanları vuruyor.

Geride kalanları amansız acılarla baş başa bırakarak yapıyor bunu. Zulümden kaçan bir sığınmacının hayatını kaybetmesiyle, bir gözü dönmüş cahilin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybedenlerin hiç farkı yok.

İkisi de yaşama, yaşamın kutsallığına kast edenlerin ortaya çıkardığı bir sonuç.

İkisi de insan haklarına vurulan bir darbe.

Düşüncelerin ağırlığı altında geçen dakikalarda susamıştım, içim yanıyordu, yüreğim fena halde çarpıyordu.

Bunca yıllık yaşamımda kendini bilmez biri yüzünden bu duyguları yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi.

Açık pencerenin yanına giderek serin havadan derin bir nefes daha almak için ayağa kalktım.

Biliyordum ki her ölüm erken ölümdü.

Fidan gibi delikanlı kara toprağa girmişti.

Hiçbir şey olmamış gibi davranmak olanaksızdı.

İnsan tanıdığı birini kaybederse, akrabası dahi olmasa etkileniyordu. Benzer olayın kendi başımıza geleceğini düşünmek ise yıkıcıydı.

Bu bağlamda anaya ve ailesine, Recep’e zor günlerinde destek vermek aklı başında herkesin görevi olmalıydı. 

Bazen hayat o kadar zordur ki, insanın nefesi kesilir.

Dayanılması çok zor olan acılarla yüzleştirir.

 

8 Haziran 2021 Salı

TOPRAK KAVRULMUŞTU


 

İnsanın insana saygısının olduğu kadar kahpeliğin ve kalleşliğin de cirit attığı yıllardı.

O yıllarda canı gibi sevdiği oğlunu kahpe bir kurşuna kurban veren ananın gözyaşlarına şahit olmuştum.

Bilge kişiydi ana.

Yaşamın kılcal damarları onu bilge kişi yapmıştı.

O günlerden bir gün  tan ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım.

Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devinimleri sevinciyle kanat çırpıyorlardı.

Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları andırıyordu.

Hava rüzgarsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında telaşla koşuşturan çocuk sesleri, ıslık çalarak işine giden insanlar.

Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.

Bahçenin uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte güne merhaba diyordu.

Sabahın serinliğinde suya hasrettiler.

Rüzgâr ince toz tabakasını sıyırsa bile iğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi tozla süslenmişlerdi.

Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış çiçekleri göz ucuyla severek fidanların yanına gittim.

İnce yeşil iğne yapraklarını okşadım.

Elimle diplerindeki toprağı hafif genişlettim.

Suyu fidanların dibine döktüm.

Toprak kavrulmuştu.

Bir kova su daha döktüm.

Ağaçlarda sevgiye ve bakıma muhtaçtı.

Yaşamını yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği çiçekleri suladığını biliyordum.

Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:

"Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan özellikler, hasletler vardır.

İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır.

Bilmediği şeyleri sorup öğrenmelidir.

Toplumsal algının kabul ettiği davranışları benimsemelidir.

Önemli olan olmaması gerekenlerdir.

Toplumu inciten, küstüren, araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden.

Bu tür yalınkat düşünen insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır.

Kendi çıkarı önceliğidir.

Başkasını düşünmez, düşünemez.

Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır.

Neyi ne için yaptığının bilincinde değildir.

 Arkadaşlık duygusunu tatmamış, içi rahat olanlara ne denir ki?"

Ana haklıydı.

Her nerede yaşanırsa yaşansın.

İster bir köyde, ister bir kasabada, isterse bir kentte.

İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir.

Başkalarının varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir.

Bu tür davranışlar toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.

Diğer yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini, cehalete yenik düştüklerini görmekte olası idi.

Ananın sözleri de bunu doğruluyordu.

İnsanın özünde bencillik kavramı vardır.

Bencilliği aşamamış olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında bulmaları kaçınılmazdır.

Uygarlığın gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir.

Kısır çekişme döngüsü kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi olduğunu düşündürüyordu.

Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz yollarına uğramıyordu.