17 Aralık 2023 Pazar

BOZKIRIN SAVURDUĞU YAŞAMLAR (II)

 

Ali dayı ile Ökkeş emmi her gün kesintisiz yaptıkları gibi sabah güneşinin ısıtmaya başladığı duvar dibine doğru ellerinde bastonları yavaş yavaş gittiler. Güneşle birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın etrafa saldığı kekremsi koku etrafı sarmaya başladı. Yeni yeni filizlenen kır çiçekleri de yüzlerini güneşe dönmeye başlamışlardı. Ali dayı ile Ökkeş emmi de baharın verdiği canlılığı kıskanırcasına etrafı gülen gözlerle seyrediyorlardı.

Yetmişli yaşlarını çoktan devirmiş, feleğin çemberinden geçmiş, nice gailelerle boğuşmuş Ali dayı ile Ökkeş emminin kendi köyleri olan Soğuksu dışında çevre köylerde de sözleri dinlenirdi. Anlaşmazlığa düşenlerin çözüm için ilk başvurdukları kişiler onlardı.

Ali dayının okuryazarlığı olmadığından bu konudaki eksikliğini ya Ökkeş emmi ya da torunları giderirler, Ali dayıya yardımcı olurlardı. O da bu nedenle okuryazar olmayışının sıkıntısını eskisi gibi pek duyumsamazdı.

Ali dayıların köyü düz damlı, beyaz sıvaları kınalı ellerce özenle sıvanmış; gelişigüzel açılmış demirli pencereleriyle, hayvanların yanı sıra saman ve ot yığınlarını çıkarmaya yarayan geniş pencereleri ve kapılarıyla, önlerinde devasa “tuz taş” larıyla,  kahredici kuzey rüzgârlarına karşı güneye açılmış kapılarıyla, yapı ustalarının ne denli bölge ikliminin özelliklerini nakış nakış taş duvarlara işlediğini görenleri hayran bırakmasıyla ve sıralı söğüt ağaçlarıyla bozkırın ortasında ta uzaklardan fark edilen büyükçe bir köydü.

Çevre köylerle iç içe olan tarım arazisiyle, mera ve otlaklarıyla, buz gibi su kaynakları ile bilinirdi.

Köyün bazı mevkilerinin adları sahip olduğu kaynak suları nedeni ile Yukarı Pınar, Ak Pınar, Kör Pınar, Gölyeri şeklinde idi.

Köy yaşamının güzelliği bir başkadır aslında. Kıt kanaat geçim şartlarına ve yoksulluğa rağmen vazgeçilmezdir. Tan ağarmadan başlayan yaşam mücadelesi gecenin geç saatlerine kadar devam eder. Köy insanı için durmak yoktur. Çalışmak devamlı çalışmak ve ele güne muhtaç olmamak vardır.

Ali dayı hafif kamburlaşmış, hasta gibi ağır ama dikkatli, bastonu ile yere sağlam basarak, duvarın dibindeki yerini alırdı sabahları. Orta boylu, yüzü yetmişini devirdiğini belli edecek şekilde kırış kırış, eski ama temiz giysili, başında kalan iki tutam saçı kapatan köylü kasketi ile dikkatleri üzerinde toplayan bir ihtiyardı. Çevresi ile devamlı ilgilenirdi. Ökkeş emmi ile yan yana geldiklerinde sohbetleri genelde köye ve yaşama dair idi. Olan bitenleri aralarında konuşurlar, ölçer biçer öyle karar verirlerdi. Her ikisi de küçük yaştaki çocukların olmazsa olmazlarıydı. İşi olan komşu kadınlar çocuklarını yanlarına bırakır, gönül rahatlığı ile işlerini yaparlardı.

Ökkeş emmide kendinden beklenmeyecek çeviklikte, uzun boylu, kara yağız, yılların yorgunluğu yüzünde ilk bakışta belli olan, mert ve sözüne güvenilir biri idi.

Her ikisi de seferberliğe katılmış, cephede yaralanmış, aldıkları yaraların izi ile gurur duyan iki gazi idi.

Ali dayının eşi Elife teyzede güngörmüş, seferberlik sırasında çocuklarına hem analık hem de babalık yapmış, Ali dayının yokluğunda evin tüm işlerinin üstesinden gelmiş bir kadındır. O da merttir, sözünün eridir. Komşuların eksiklerini tamamlamak için uğraş veren, ihtiyaç için gelen komşu kadınları geri çevirmeyen biridir. Bu onun köy kadınlarınca sevilmesinin en önemli sebebidir.

Tan ağarmaya yakın bir hayhuydur alır yürür evlerin odalarını, uykulu gözlerini ovalayarak ahırlara seğirtir evin yaşlıları. Köyün hayvanlarını gün boyu bozkırda otlatacak sığır çobanının hayvanları meydanda toplama zamanıdır, geç kalındığında hayvanları hergeleye katma zamanı geçecektir, bu ise zaman kaybıdır tekrar evde kalan hayvanları çobana teslim etmek için.

 Köyün meydanında toz bulutu kaldırarak otlamaya giden hayvanların sabahın serinliğinde etrafa bıraktıkları, üzerlerinde buhar tüten dışkılarını toplamaya sıra gelir sonrasında. Daha fazla hayvan dışkısı toplamak için acele edilir. Ahırda da ne var ne yok çıkarırlar dışarıya. Birisi çiğner, diğeri şak şak duvara yapıştırır. Ağızları sarılı, paçaları çemreli kadınlarca. Evlerde bulunan çocuklar bağırırlar ara sıra.

    -Anaa ana gızz!

    -Ana ilkin oralı olmaz. İşini bitirme telaşındadır. Gün daha yeni başlamıştır, yapılacak işler beklediğinden çabuk davranması gerekmektedir. Ne ki çocuklara laf anlatmak olası değildir.

    -Anaa ana diyom…

    -Ne var,  ne diyon?

    Çocuk daha yüksek sesle bağırır bu sefer, sesinin işitilmesinden aldığı cesaretle.

    -Acıktım anaa…

    - Ölmedin ya, acıktıysan ekmek bendemi git al zıkkımlan.

    -Arasına yağ sürem mi?

    - Sür sür… Üstüne de az biraz şeker koy…

Ana işini bitirmiştir. Yorgun eve döner. Genişçe bir sofra bezi arasına istiflenmiş yufkadan bir tane alır, acelesi varsa arasına peynir ve taze kaymağı katık etmeden; zamanı varsa kocaman bir peynir dürümünü eline alıp bir yandan yapılmayı bekleyen ev işlerini yaparken o günkü kahvaltısını da yapar usul usul.

Evin ninesi Elife Teyze ve dedesi Ali dayı çoktan kalkmış karınlarını doyurmuşlardır. Ali dayı elinde baston yavaş yavaş her gün yaptığı gibi sabah güneşinin değdiği duvar dibine gitmektedir. Ve yine her gün oturup sırtını güneşe verdiği taş kimi zaman çocuklar tarafından yerinden oynatılmıştır. İşte o zaman dayı söylene söylene bastonunu usulca duvara dayayarak uflaya puflaya taşı eski yerine getirir, bir yandan da “ boyu devrilesiceler oynayacak yer mi yok be ya…” diye de söylenmektedir.

 


BOZKIRIN SAVURDUĞU YAŞAMLAR (I)


 

Bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sarı sıcağa, kışın karakışın acımasızlığına yenik düşer.

Sadece insanlar mı?  

Diğer canlılar için de bozkır acımasızdır kimi zaman.

Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlar yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgârının çığlıkları yağan beyaz kâbusa eşlik eder. Kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermez. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olur insanlar. Hem de günlerce,  aylarca.

Bir tek insan asla tek başına bir insan değildir. Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir.  Bir dağ, bir yayla ve bir ova asla tek başına bir dağ, bir yayla ve bir ova değildir bozkırda.  

 Bozkır kimi zaman acıyı ta iliklerine kadar duyumsayan insanlara şahit olur; kimi zaman sevincin, mertliğin ve yiğitliğin varlığına şahit olur; kimi zaman da kalleşliğin ve acımasızlığın kol gezmesine.

Etrafı saran dağların ulu doruklarına meydan okurcasına yan yana duran kuzgunlar gibi, ovanın en ucunda, omuz omuza yaslanmış, kibrit kutusu şeklindeki evleri ile bağrını rüzgâra karşı harmanlamış köylere rastlamak şaşırtıcı değildir.

Ve evler…

Düz damlı, etrafında ve içinde nice canların yaşam bulduğu bozkıra has kerpiç ve taş evler.

İçlerinde acının da mutluluğun da bin bir çeşidinin bulunduğu evler. Bir o kadar yoksulluğun ve zenginliğin; hüznün ve sevincin; yiğitliğin ve kalleşliğin yaşandığı evler.

Hazanla birlikte doğa kışlıklarına bürünmeye, ağaçlar ise beyaz giysilerini giymeye başlamıştı.

Günler ilerleyip karakış iyicene kendini hissettirmeye başladığında köyde evlerin içine çekilmiş insanlarda da bir canlanma başladı. Yoğun kar yağışı saatlerdir aralıksız yağıyordu. Ne zaman dinlenmeye çekileceği de belli değildi.

Düz damlar artık çekemeyecekleri karların altında eziliyordu…

Köy halkı tez zamanda damlardaki karları küreklerle kürüdüler…

Evlerin etrafında kardan yığınlar oluşmuştu. Çocuklara da gün doğmuştu böylece. Damlara çıkıp kardan yığınların üzerinde en uzağa atlama yarışına girişmişlerdi. Soğuğa ve ayaza aldırmadan. Analarının bağırışlarını duymazlıktan gelerek…

Kışın ahırlara mahkûm hayvanları suya götürmek için yollar açılmaya başlamıştı çoktan. Yağan karın açılan yolları kapaması da aynı yoğunlukta devam ediyordu. Özellikle koyunların suya açılan kar yolundan tek sıra gidişlerini ve dönüşte ağılın önüne konan yemliklerinden yem yemek için koşuşturmaları görülmeye değerdi.

İşleri biten erkekler köy odasına, kadınlarda evlerdeki işlerinin başına dönmüşlerdi. Herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu…

   - Bu kış böyle giderse hayvanları bahara zor çıkaracağız!

    - Doğru diyorsun ağa… Kel Sado’nun alafı azalmış diyorlar…

    - Yakında biter o zaman. Köylüden olanlardan alır herhal…

    - Sado ağada acemi sanırsın. Yazdan koysana alafını çokça… Kışın ne olacağı bellimi!

Kışın telef olan hayvanlardan kurdu kuşu da yararlandı. Günler günleri, aylar ayları tez kovaladı. Havalar ısınmaya, güneş sıcak yüzünü göstermeye, bahar gelmeye başladı.

Çobanlar koyunları gün boyu kırda tutmaya, akşamları gelen koyunlara az da olsa yem verilmeye devam edildi bir süre.

Baharla birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın kokusu etrafa yayılmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş topraklarda karasabana koşulu öküzlerle tohumlar toprağın bağrında filizlenmeye bırakılıyordu. O kış zorluklarla boğuşup hayvanlarını telef edenlerdeki gayret görülmeye değerdi. Yapacakları şey çalışmaktı. Gelecek kışa daha bir hazırlıklı olmak için başka da çareleri yoktu. Bu kış feleğin acı sillesini yemişlerdi çünkü.

Bir yandan buğday tohumları avuç avuç tarlaya atılırken diğer yandan çavdar, mercimek ve nohut ekimleri de devam ediyordu. Tohumlar geç olmadan tarlaya ekilmeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı. Geç kalındı mı verim almak ne mümkündü, bozkır ve susuzluk yapacağını yapardı. Tohumlar daha boy atmaya fırsat bulamadan kuraklıktan nasibini alırdı.

Kadim Anadolu köylüsü bunu yaşayarak öğrenmişti.

 



14 Aralık 2023 Perşembe

AYNI ÜVENDİREYE KOŞULMAK !


 

Yıllar önce bir sonbahar gününde başladığım yazı yazma tutkusu,  aşinası olduğum edebiyatın yanı sıra, internet dünyasını da yakından takip etmeme neden oldu.

Böylece İnci Aral’ın dediği gibi “Edebiyat dünyasına, kitap piyasasının geliştiği doksanlı yıllarla birlikte hâkim olan bir kural var. Eleştirmek yok” la da tanışmış oldum.

Yazarken ya da yazılanları yorumlarken; tanıtacak, ana temayı oluşturan birkaç önemsiz noktaya değinecek, öveceksin.

Süreç içerisinde cesur yazıların yanı sıra umudu bir başka bahara bırakmış karalamalarla da karşılaştım.

Birikmiş suskunlukların cesur kalemleri eleştiri yoksunu kıldığına şahit oldum.

Oysaki yazarın da, okurunda kırmadan, dökmeden yapılacak gerçekçi, ayağı yere basan, sağlam eleştiri ve gözleme ihtiyacı var.

Ne yazık ki bu göz ardı edildi. Edilmekte.

Yalaka ve evet efendimci bir yazın ve eleştiri anlayışı deyim yerindeyse internet ve yazın dünyasına cuk oturdu.

Yazılanların, çizilenlerin tartışılması, aşırı uyuma alışmış evet efendimcilerin işine gelmemekte. Unutulanınsa yazılan çizilenlerin var oluş nedeninin eleştiri olduğudur.

M. Sadık Aslankara’nın deyimi ile “Çağımızın belki de en büyük çelişkisi, bir yandan bireysellik vurgusu yapılırken öte yandan herkesin aynı üvendireye koşulmak istenmesi” nin kabul görmesine itiraz edenin olmamasıdır.

9 Aralık 2023 Cumartesi

ROSEMERY SANCHES


 

Bir gazete de okumuştum bir ara.

Sadece dokuz yaşındaydı Rosemery Sanches, ama ellerinin içi kullanılmaktan nasır bağlamıştı.

Peru’da And Dağlarının yakıcı güneşinin altında habire kayaç kırıyordu. Babası yıllar önce hastalanınca annesi ile birlikte altın madeninde taş toplayıp, gözden kaçmış altın parçacıkları bulmak için.

Ekmek parasını zor çıkaran bir ailenin çocuğuydu.

Okul harçlığını çıkarmak için boş zamanlarında çalışıyordu.

Ne var ki, en azından Sanches ailesinin yapacağı bir iş vardı.

Çalışmak için bir işi olmayan milyonlarca yoksulun durumu daha da zordu. Ağır çalışma koşulları, zengin fakir ayrımı düşünüldüğünde kapitalizmin ve onun ileri versiyonu olan neo-liberalizm’in bir maraton koşucusu gibi hızla insanları yoksulluğun ve işsizliğin pençesine iterek, umutları yok ederek varlığını sürdürmesi, alın terine yeterince önemin verilmemesi Rosemery'nin, maden ocağında çalışan diğerlerinin alın yazısı olmuştu.

Peru’da dokuz yaşında bir çocuğun mücadelesi vardır da Anadolu’da yok mudur?

Hiç kuşkusuz vardır.

Anadolu’nun kadim tarihi uzun yıllar öncesine gider.

Orta Asya’dan Avrupa’ya geniş bir coğrafyada at koşturan Türk milletinin son anayurdudur Anadolu.

Değişik kültürlerin harmanlandığı bu topraklarda, tarihin her safhasında güç ve var olma mücadelesi olmuştur.

İnsanımız bu mücadelede kültürü ve yaşam biçimi ile günümüze kadar gelmiştir.

Anadolu’nun kırsalında yaşam mücadelesi verenler kaderlerine razı olmuşlardır.

Tarih boyunca para, yetki ve güç sahibi olanlar gün gelmiş hatırlanmamıştır.

Lakin bu topraklara can verenler; diliyle, kültürüyle, inançlarıyla, toprağıyla, keçisi ve koyunu ile kurdu, kuşu ile hep var olmuşlardır.

 

24 Kasım 2023 Cuma

ÖĞRETMEN OLMAK


Öğretmenlik kutsal onur verici bir meslektir
bilene.

Kendini eğitime adayana. Öğrencilerini sevgiyle kucaklayıp, onlara öz güven aşılayıp , iyi birer birey olmaları için çabalayana.

Demokratik değerler ancak aydın, idealist öğretmenlerin süzgecinden geçip de membasından pınar misali öğrencilerine akar.
Bir dağ köyü ıssızlığın da,
Bir şehir keşmekeşinde.
İster istemez, umutlar kırılırken, hayaller sukuta uğrarken,
Kimi kez kendine yetmezken,
Öğretmeni ayakta tutan masum çocukların içli tebessümleri, derin bakışları değil midir yorgunluğunu unutturan.
Kendi içinde türlü nedenlerle kayıp gitme noktasına gelen bir öğrenciye yerine göre ana, baba olmak,
onu en iyi şekilde yetiştirip başarıya ulaşması için rehberlik etmek ,
kazanımlarıyla gurur duymak,
bir öğretmen için ne mutluluk verici bir duygudur.



13 Kasım 2023 Pazartesi

O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK

 



Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.

Hava çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.

Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacaktı.

Odanın içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.

Avuçlarının içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı. Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.

Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.

Sinan çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.

Ömer her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.

"Yapacak bir şey yok."

"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."

"Gelmezse gelmesin" dedi Ömer.

Ömer haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.

Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.

Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.

 Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı" dedi, Ömer'e endişeyle.

Ömer sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu. Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?

Bunu düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.

İmkansızlığın ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.

Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini  akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Getirmemişlerdi ama şartlar acımasızdı.

Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.

Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.

"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladı sözünü Sinan.

"Aliyar amcanın bakkal dükkanı var ya!"

"Evet var."

"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."

"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .

"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"

"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."

"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız?" dedi Ömer.

"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."

Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi.

Tekrar taktı.

Çıkardı tekrar sildi.

Ömer'in bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.

Ömer sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.

"Başka çare gözükmüyor!" dedi.

"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam gösterir."


3 Kasım 2023 Cuma

BOZKIRDAN KAÇIŞ


 

İnsanın sadece kendisi için yaşaması bencillik ve haksızlıktır.

Zamanı geriye sarıyorum.

Yıllar öncesinin bozkırına.

Geçen zaman ve yaşananlar önce bulanık, sonrasında duru görüntülerle zihnimde beliriyor.

Bozkırın her çocuğu gibi benim de bir amacım var.

Okuyup bir meslek sahibi olmak.

Sarısıcağın kavuruculuğundan, ayazın keskin şamarından, yokluğun sıkıntısından, zor yaşam koşullarının yoruculuğundan kurtulmak.

Ne ki bu kolay değil.

Tıpkı yaşamda hiç bir şeyin kolay olmaması gibi.

Eğitimin önemini bilen, eğitim ve aydınlanma ile çocuklarının bozkırın direncini kırıp uzaklara gitmesini isteyen bir ana baba.

Çektiğim sıkıntıyı çocuklarım çekmesin diyen bir gülüş bir inanç onlarınki.

Onlar kendileri için yaşamadılar.

Gönülleri çocukları için çırpındı.

...

İlkokul ve liseyi ilçede okudum.

Tek gözlü, daracık bir evde.

Ev demeyelim, tek göz bir odada.

Büyükannem, ve kardeşimle birlikte.

O oda hem yatak odası, hem mutfak, hem oturma ve ders çalışma yeriydi.

Bir köşede üst üste dizili kışlık yakacak.

Diğer köşede yataklar, bir diğerinde kap kacak.

Ne bir masa ne tek sandalye.

O günleri nasıl aştık anlatamam.

Söyleyeceğim tek şey, bozkırdan aydınlığa ulaşmanın verdiği dirençle ulaştık lise yıllarının sonuna.

.....

Bir gün babam yanına çağırdı.

Ağabeyinin yanına gideceksin dedi.

İçim içime sığmıyor.

Özlemişim ağabeyimi.

Trafik cümbüşüne.

Koca koca yapılara.

Çocukluğumun bozkırından Ankara'ya.

Adımlarım ürkek, yüzüm solgun, yaprak döken sonbahar gibi dirençsiz.

Öyle ya.

Yeni bir yer, alışık olmadığım.

Her yer beton, tek tük yol kenarlarında ağaçlar.

Mevsim sonbahar.

Bir serinlik, bir rüzgâr, havada kömür kokusu, toz duman, is.

.....

Liseyi bitirmiş üniversite sınavlarına hazırlanıyordum. Ağabeyim iki yıl olmuştu üniversiteyi Ankara'da okumaya başlayalı.

Ankara otobüs terminaline sıkıcı ve alışık olmadığım bir otobüs yolculuğu sonrasında yorgun bir şekilde inmiştim. Gözlerim ağabeyimi aradı. O karmaşada ara ki bulasın. En nihayet iki kardeş kucaklaştık. Hasret giderdik. Gözlerimiz doldu.

Yabancısıydım o yıllarda Ankara'nın.

Ağabeyimin yanı sıra çıktık yola. Yürüyoruz. Ağabeyim anlatıyordu. Şurası Tren Garı. Bak şurası Gençlik Parkı. Daha yukarıda Ulus. İlk TBMM binası.

Acıkmıştım. Biraz dolaştıktan sonra ağabeyime, "ekmek alıp eve gidelim. Hem yorgunum hem de  aç."

"Tamam" dedi. "Gel minibüse binelim. Ekmek ve diğer alacaklarımı mahalledeki bakkaldan alırız."

Dedim ya mevsim sonbahar.

Ağaç yaprakları yerde rüzgarla savruluyor hoyratça.

Isıtmayan kış güneşi. Kalabalık caddeler, tenha sokaklar. Avare dolananların ayak sesleri.

Etrafta rengi solmaya başlamış binalar. Dükkanlar, kumaş satan mağazalar. Simitçi tezgahları. Mevsim sonbahar olunca bulut kümeleri. Arada bir yüzünü gösteren ama ısıtmayan güneş. Korna sesleri. Cadde ve sokaklarda insan kalabalığı. Serseri mayın gibi dolaşanlar. Velhasıl şehrin kalabalığı.

Ağabeyimle telaşsıza yürüdük minibüslerin yolcu alıp kalktığı yere.

"Anlat" dedi ağabeyim gülerek. "Ne var ne yok köyde. Babalar nasıl. İşleri nasıl."

Yutkundum. Ne diyebilirdim ki.

Hep var olacağını düşündüğümüz yaşamın gailesi için.

"Ne olsun, köy ve bozkır aynı. İnsanlar aynı. İşler eh işte yürüyor ağır aksak. Yaşam gailesinin ince ipliği koptu kopacak."

 

30 Eylül 2023 Cumartesi

YOL HARİTANDA


 

Çevremizde dostlarımız, güvendiğimiz insanlar var. Arkadaşlar, yakınlarımız, eşimiz, oğlumuz, kızımız var.

Benliğimizin derinliklerinde biriktirdiğimiz, sakladığımız garip bir yalnızlık, kabuğuna çekilme ve bu yalnızlığın çöreklendiği adalarımız var.

Kırılganlıklarımız, yıllar boyu değişmeyen yazgımız var.

Düne, bugüne dönüp bakıldığında çok şeyin var olduğunu görürüz.

Lakin, tüm bunlara rağmen,

İnsan yaşamında her şey bir gün mutlaka geçip gidecek.

Nefes alırken göğsüne batan iğne, yutkunurken boğazına düğümlenen lokmalar, çekilen zorluklar, sıla özlemi.

Kısaca yaşamında her ne varsa bir gün hepsi geçecek.

Geride belki sadece ve sadece bir küçük sızı kalacak. O da kalırsa kalanlarda.

Kimse senin nelerle başa çıkmaya çalışğını, neleri başardığını, neleri başaramadığını, neler hissettiğini, sevinçlerini, korkularını bilemeyecek.

O nedenle,

Yol haritanda çizdiğin yolda dik yürü hep, dürüst ol, kimseye hiç bir şey için boyun eğme.