Kars etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kars etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2024 Salı

YÜRÜYECEĞİM YOLUN İLK DURAĞI


 9 Kasım 1979, günlerden Salı.

Saat, sabahın altısı yedisi ya var ya yok.
Odamın kapısını bir dost eli vuruyor. "Daha uyuyormusun?. Kalk, geç kalacağız."
"Geç kalacağız" sözünden tokat yemiş gibi sersemlemiş, hızla giyinmiş, kısa sürede otelin lobisine inmiştim.
Sinan bana "acele et" dercesine lobide dikilip duruyordu.
Bir gün öncesinde, saatler süren otobüs yolculuğunun yorgunluğu , uykusuzluğu sonucu otobüsten inince, garajda kısa bir moladan sonra Sinan öğretmen ile iyi bir uyku çekip dinlenmek için en yakın otele gitmiştik.
Sokağa çıktığımız zaman, yeni doğan güz güneşi, bakır bir sini gibi sabahın erken saatinde yavaş yavaş yükseliyordu. Hava açıktı. Saatler geçtikçe gökyüzünde kara bulutlar toplanmaya başladı.
Buz tutmuş İstasyon caddesinden yukarıya, otobüs garajına doğru yürümeye başladık.
Adımlarımız sanırsın kararsızdı.
Tanımadığımız bir kent, tanımadığımız, kültür ve geleneklerini henüz bilmediğimiz bir yöre halkı.
Dükkanlar, mağazalar kapalı. Kendikendime söyleniyorum sessizce. "Vakit çok erken. Çarşı henüz açılmamış. "
Kasım ayazı insanın yüzüne kamçı gibi çarpıyor. Soğuğun ve ayazın kırılmasını bekliyor olmalı yöre halkı.
Sokaklarda kimseler yok.
İstasyon caddesinden garaj yoluna saptık.
Garaj girişinde sola kıvrılarak, bir kase sıcak çorba içmek için üzerinde "sıcak çorba" yazan yere yöneldik.
Sonra "Hasan'ın kahvesi" yazan yere.
Heyecan bitmiyor. Kaygı ve belirsizlik düşüncesi de.
Kahvecinin kıtlama şeker eşliğinde getirdiği çayı yudumlarken, zihnimden biriken kaygıdan kurtulmaya çalışıyorum.
Ayaz kırıldığında ilk işimiz valilik binasına gitmek olacak.
Bir süre sonra sokaklar kalabalıklaşıyor.
Sinan ile valiğin yerini sorup oraya gitmek için sabahcı kahvesinin boğucu sigara dumanına hoşçakal diyoruz.
Öğretmenlik mesleği meşakkatli ve bir o kadar da kutsal bir meslek.
Yürüyeceğim yolun ilk durağı böyle başladı.
Kadim insanların, kadim topraklarında.

Bilgi notu : Öğretmen arkadaşın ismini değiştirerek yazdım. Gerçek isim Sinan değil.

30 Mayıs 2024 Perşembe

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME--- 2


 

Köyünü daha şimdiden özlemeye başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu. Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye başlamış aklına köyünü getirmişti.

Kayınpederi büyük sayılabilecek bir arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.

Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup işte böyle biriydi.

Arsanın her iki tarafı kabaca alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi. Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı köşesi yeşermeye başlamıştı.

Etrafta da benzeri evler yapılmaya başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz, kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.

Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti. Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.

Elleri kalçasında dolaşan Zehra kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu. Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça düşler kurabiliyordu.

24 Mayıs 2024 Cuma

KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1


 

Yirmi yaşındaki Yakup ile on yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir.  Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.

Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır. Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.

Eşi ile arasındaki ayrımlar ve çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem. Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu diyor.

Ardahan’ın en büyük köylerinden birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.

Köyde okuyup büyümüştü, babası liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.

Köyünün yaylası, çayır çimeni; akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada. Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak kolay olmayacaktı.

Köy yaşamı bir başkaydı onun için. Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir yaşam kımıldanışı var.

Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi. Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin taş duvarlarına elini sürdü.

Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum, Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu. Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.

13 Kasım 2023 Pazartesi

O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK

 



Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.

Hava çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.

Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacaktı.

Odanın içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.

Avuçlarının içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı. Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.

Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.

Sinan çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.

Ömer her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.

"Yapacak bir şey yok."

"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."

"Gelmezse gelmesin" dedi Ömer.

Ömer haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.

Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.

Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.

 Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı" dedi, Ömer'e endişeyle.

Ömer sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu. Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?

Bunu düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.

İmkansızlığın ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.

Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini  akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Getirmemişlerdi ama şartlar acımasızdı.

Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.

Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.

"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladı sözünü Sinan.

"Aliyar amcanın bakkal dükkanı var ya!"

"Evet var."

"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."

"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .

"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"

"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."

"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız?" dedi Ömer.

"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."

Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi.

Tekrar taktı.

Çıkardı tekrar sildi.

Ömer'in bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.

Ömer sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.

"Başka çare gözükmüyor!" dedi.

"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam gösterir."


29 Ekim 2022 Cumartesi

KADİM İNSANLARIN KADİM TOPRAKLARINDA


 

9 Kasım 1979, günlerden Salı.

Saat, sabahın altısı yedisi ya var ya yok.

Odamın kapısını bir dost eli vuruyor. "Daha uyuyor musun?. Kalk, geç kalacağız."

"Geç kalacağız" sözünden tokat yemiş gibi sersemlemiş, hızla giyinmiş, kısa sürede otelin lobisine inmiştim.

Sinan bana "acele et" dercesine lobide dikilip duruyordu.

Bir gün öncesinde, saatler süren otobüs yolculuğunun yorgunluğu , uykusuzluğu sonucu otobüsten inince, garajda kısa bir moladan sonra Sinan öğretmen ile iyi bir uyku çekip dinlenmek için en yakın otele gitmiştik.

Sokağa çıktığımız zaman, yeni doğan güz güneşi, bakır bir sini gibi sabahın erken saatinde yavaş yavaş yükseliyordu. Hava açıktı. Saatler geçtikçe gökyüzünde kara bulutlar toplanmaya başladı.

Buz tutmuş İstasyon caddesinden yukarıya, otobüs garajına doğru yürümeye başladık.

Adımlarımız sanırsın kararsızdı.

Tanımadığımız bir kent, tanımadığımız, kültür ve geleneklerini henüz bilmediğimiz bir yöre halkı.

Dükkanlar, mağazalar kapalı. Kendi kendime söyleniyorum sessizce. "Vakit çok erken. Çarşı henüz açılmamış. "

Kasım ayazı insanın yüzüne kamçı gibi çarpıyor. Soğuğun ve ayazın kırılmasını bekliyor olmalı yöre halkı.

Sokaklarda kimseler yok.

İstasyon caddesinden garaj yoluna saptık.

Garaj girişinde sola kıvrılarak, bir kase sıcak çorba içmek için üzerinde "sıcak çorba" yazan yere yöneldik.

Sonra "Hasan'ın kahvesi" yazan yere.

Heyecan bitmiyor. Kaygı ve belirsizlik düşüncesi de.

Kahvecinin kıtlama şeker eşliğinde getirdiği çayı yudumlarken, zihnimden biriken kaygıdan kurtulmaya çalışıyorum.

Ayaz kırıldığında ilk işimiz valilik binasına gitmek olacak.

Bir süre sonra sokaklar kalabalıklaşıyor.

Sinan ile valiliğin yerini sorup oraya gitmek için sabahçı kahvesinin boğucu sigara dumanına Hoşçakal diyoruz.

Öğretmenlik mesleği meşakkatli ve bir o kadar da kutsal bir meslek.

Yürüyeceğim yolun ilk durağı böyle başladı.

Kadim insanların, kadim topraklarında.

 

18 Aralık 2018 Salı

KARS VE DEĞİŞMEYEN TANRI MİSAFİRLİĞİ

                                                   Çıldır Gölü

Değerli bloğ yazarı Nurten Demirel'in "Kars'taki Tanrı Misafirliğimiz" yazısını okuyunca, yıllar öncesi Kars'a ilk gittiğim günlerde yaşadıklarım ve yaşadığım misafirperverlik geldi aklıma.
Sayın Demirel'in yazısında Kars bağlamında Anadolu insanının, yabancı birine sıcak yaklaşımını samimi bir şekilde anlatması ve yaşadıkları, hala o yörede yabancı birine gösterilen güler yüzün devam ettiğini, metropollerde bozulan ve görülmesi çok zor olan bu yaklaşımın kırsalda varlığını sürdürmesini, görmek güzel bir duygu.
1979-1985 yılları arasında Kars Çıldır ilçesine bağlı Doğruyol(Cala) köyü ile Aşık Şenlik (Suhara) kasabasında görev yaptım.
O yıllarda daha yaşımız 20.
Yaşam deneyimiz çok az.
Yöreye geldiğimiz de (benim yaşımda, benim gibi göreve yeni atanan iki öğretmen ile birlikte göreve başlamıştık) karlı ve soğuk bir Kasım günüydü.
Kars'tan çıkıp Doğruyol(Cala) köyüne gittiğimizde, kar yağmış, hava dondurucu bir ayaz ile etrafı kasıp kavuruyor adeta.
Çıldır minibüs şoförü yabancı olduğumuzu anlayınca  sorular sormuş, bizde öğretmen olarak köye atandığımızı söylemiştik.
Şoför, karlı ve soğuk bir öğleden sonra, köye gelen bu genç öğretmenlerin durumuna acımış olacak ki.
"İndiğinizde ilk gideceğiniz yer ilerideki bacası tüten bina olsun. Orası kahve. Köylünün bir kısmı oradadır şimdi. Soğukta bolca çay içer sohbet ederler. Derdinizi onlara anlatın. Belli ki ne kalacağınız yer var bu kış gününde ne yiyeceğiniz bir lokma ekmek ne de içeceğiniz bir tas su. Gidin oraya onlar size yardımcı olur." demiş bize yol göstermişti.
Kahveye girip, gürül gürül tezek yanan sobanın başında toplanmış, sohbet edip çaylarını yudumlayan insanlara selam verip kendimizi tanıttığımızda, kahvede bulunanlar arasında bir hareketlenme olmuş, sobanın başında bize yer açılmış, sıcak çay, tabağın yanına konan bir kesme şekerle gelmişti.
Hem sobanın ısısı hem de sıcak çay içimizi ısıtmış, az da olsa rahatlamıştık.
Kahvede bulunanlara öğretmen olduğumuzu, köye atandığımızı, kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunu söyledik.
Verdikleri cevap " hele bir durun. Bugün artık akşam oldu. Siz yorgun ve açsınızdır. Üşümüşsünüz. En iyisi bugün misafirimiz olun. Yarın ne yapacağınıza karar verirsiniz" .
Haklıydılar.
Elimizde sadece birer bavulla gelmiştik.
Çaresizdik.
O gün ve ertesi gün okulun memuru bizi misafir etti.
Memur arkadaş o köyün yerlisiydi.
Evlerine gittiğimizde yaşlı anası bizi güler yüzle karşılamış, buyur etmişti.
O gün "ilk kaz" yemeğini de orada yedik.
Kaz Karslılar için vazgeçilmez bir lezzettir.
Misafirlerine ısrarla ikram ederler.
Doğu insanı misafirperverdir.
Yabancıya sahip çıkar yol gösterirler.
Metropollerin varoşlarında dahi çoktan unutulan misafirperverliğin hala varlığını sürdürmesi, Anadolu insanının kırsalda değişmez bir yaklaşımı.


16 Nisan 2014 Çarşamba

ASILSIZ ERMENİ İDDİALARI


1915 yılında yaşanan olaylar nedeniyle Ermeni soykırımı iddiaları her yıl 24 Nisan tarihinde temcit pilavı gibi pişirilip ABD Senatosu Dış ilişkiler Komitesine sunulur. Nitekim bu yılda hazırlanan tasarıyı gündemine alan ilgili komite 'Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı’nı 12'ye 5 oyla kabul etti. Ancak ilgili tasarı 24 Nisan'dan önceki son çalışma gününde ABD Senatosu'nun genel kurul gündemine alınmadı.
Bugüne kadar bu konuda onlarca yazı yazıldı çizildi. Ermenilere gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için Osmanlı, Rus, Ermeni, İngiliz, Fransız arşivlerinde var olan belgelerin tarihçiler tarafından incelenmesi ve olayların gerçek nedeninin ve oluş biçiminin ortaya çıkarılması istendi.
Ermeni tehciri konusunda karar verecek olanların siyasetçiler değil tarihçiler olması gerektiği anlatılmaya çalışıldı. Lakin ne Ermenistan Devleti ne de diaspora buna yanaşmadı. Çünkü gerçeklerin arşivlerde yattığını ve gün yüzüne çıktığında bugüne kadar ısrarla soykırım yapıldı iddialarının havada kalacağını biliyorlardı.
Ermeni soykırımı iddiaları üzerinde önemli bir milat da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 17 Aralık 2013 tarihli Perinçek - İsviçre kararıdır. Bu karar Ermenileri oldukça endişelendirdi. İsviçre Hükümetine göre "soykırım yoktur" demek suçtu. Perinçek'in AİHM' ye açtığı ve kazandığı dava bununla ilgilidir.
Ermenilerin yıllardır iddia ettikleri soykırım kampanyası asılsızdır. Osmanlı Devlet arşivlerinde, 1915 yılında alınan tehcir kararının; ırk, din vb. nedenlerle alakalı olmadığı, Osmanlı Devleti’nin o yıllarda (I.Dünya savaşı yılları) çeşitli cephelerde Ruslara, İngilizlere, Fransızlara karşı yürütülen savaşlarda isyan eden Ermeni çetelerinin düşman güçlerine yardım ve yataklık etmesi, orduyu cephe gerisinde sabote etmesi nedenleri yatmaktadır. Bu durum karşısında Osmanlı Hükümeti kayıtsız kalmamış Ermenilere yönelik sevk ve iskân kararı almıştır.
Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan Ermeni nüfusun doğu bölgelerinde düşman güçlere yardım ve yataklık etmesi, çeteler kurarak halka yönelik katliamlar yapması sonucu sadece doğuda yaşayan Ermenilere yönelik tehcir kararı alınmıştır. Batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin güvenlik tehdidi oluşturmamaları nedeniyle tehcir kararı uygulanmamıştır. Demek ki olayın nedeni arşivlerde de belirtildiği gibi savaş sırasında sınırları içerisinde yaşadıkları Osmanlıya karşı düşmanla işbirliği yapmalarıdır.
Öteden beri 1915 olayları ve asılsız iddialar ülkemize dost veya düşman devletlerce politika malzemesi yapılmaktadır. İşin bir diğer yönü ise emperyalist güçlerin Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan azınlıkları devlete karşı kışkırtmak ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmaktır.
1920 tarihli Sevr Antlaşması’nın ve 1918 tarihli Mondros silah bırakışmasının maddeleri incelendiğinde emperyalist güçlerin Anadolu topraklarını paylaşmayı planlandıkları ve dönemin olayları irdelendiğinde de bu amaçla azınlıkları ve özellikle Ermenileri kullandıkları  görülecektir.
Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermeni devleti kurma hayalinde olan Ermeniler birtakım dernekler ve partiler kurmuşlar, çeşitli sebeplerle olaylar çıkarmışlar ve yörede yaşayan Türkleri katletmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı'nda Türk askerinin çeşitli cephelerde bulunmasını fırsat bilip devlete ihanet etmişlerdir. Düşmanla işbirliğinin yanı sıra savunmasız ve silahsız yaşlı, kadın, çoluk çocuk demeden suçsuz insanlara karşı akla hayale gelmeyecek yöntemlerle katliam ve işkence yapmışlardır.
Katliamın izleri bugün bile yaşlı insanların anlattıklarından, son yıllarda Erzurum ve çevresinde açılan toplu mezarlarda çıkan Türklere ait olan çeşitli materyallerden anlaşılmaktadır. 1985 yılında yapılmakta olan Kars – Arpaçay karayolu genişletme çalışmaları sırasında toplu mezarlar dozerler tarafından ortaya çıkarılmıştır. O yıllarda Kars yöresinde görevli olduğum için bizzat ortaya saçılmış insan kemiklerine şahit olmuştum.
Ermenilerin  Erzurum, Oltu, Kars, Sarıkamış ve bağlı köylerde, Akbaba, Çıldır, Göle, Zerdaş (Arpaçay) bölgelerinde, Kağızman, Iğdır, Erivan, Tuzluca, Trabzon ve çevresinde, Bitlis ve çevresinde, Van ve çevresinde, Diyarbakır ve çevresinde yaşayan Türk nüfusu katlettikleri ve mezalim yaptıkları bilinmektedir. 
 Yöre insanı ağıtlarında bu mezalimleri dile getirmiştir.
Bu ağıtlardan biride Kars'ın doğusunda bulunan Kaleköy'ünde (Derecik) kırımdan kurtulan 11 kişiden biri olan Âşık Kahraman (1863-1944), bu köyde altı yüz altmış kişinin bir yere doldurularak, 15 Nisan'dan sonra nasıl kırıldığını ağıt - destanında şöyle anlatmıştır:
1918 Kaleköy (Derecik) kırgınına ağıt:
"Ey ağalar nasıl diyem derdimiz
Vardı zulüm sonu arşa dayandı
Ermeni, İslâm kırdı, taladı,
Mazlumlar âmânı, Arşa dayandı.

Kalo'nun köyünü bastı, ceng açtı
Mitralyöz, tüfenkle od, ateş saçtı
Ana; Evlat attı, dağ-taşa kaçtı
Sâbiler şivanı(yas), Arşa dayandı.
......
Altı yüz altmış can, battı kırıldı,
Çoğu yandı, geri kalan vuruldu,
Bu köyün defteri artık dürüldü,
Hâlinin yamanı, Arşa dayandı."
Ağıt toplam 12 kıtadan ibaret olup 11 Haziran 1939'da Âşık Kahraman tarafından yazdırılmış, yazım bitmeden tekrardan yaşadığı o günlerin acısıyla bayılmıştır. Bu ise o günlerde yaşanan acının ne denli büyük olduğunu göstermektedir.
Ermenilerin yaptıkları mezalimler hakkında Sâmiha Ayverdi'nin "Türkiye'nin Ermeni Meselesi" kitabında Van Jandarma Alay Kumandanı'nın raporunda, Ermeni çetelerinin yaptığı vahşet, insanlık dışı muamele şöyle anlatılmaktadır.
"Ruslar Osmanlı hududuna tecavüz ettikleri zaman, Van Ermenileri öteden beri beklemekte oldukları fırsatın gelmiş olduğuna kani olarak ötede beride kıyâm edip ihtilâl hareketine başladılar. Bunlar müdafaasız müslüman köylerine, yolcu ve postalara tecavüz etmek ve ordu için celbedilen erzakı bazı güzergâhlarda pusu kurmak suretiyle yağma etmek gibi hareketlerde bulunarak daha evvel kararlaştırılmış programın hızla tatbikatına başladılar."
Rapordan da anlaşılacağı gibi Ermeniler rahat yaşadıkları topraklarda Osmanlı'nın zayıf döneminde, Rus-Osmanlı savaşını bahane edip harekete geçmişler, önceden planladıkları mezalimi uygulamışlardır.
Karşı koyacak düzenli ve silahlı bir güç yoktur. Savaş nedeniyle eli silah tutan erkekler çeşitli cephelerde savaşmaktadır. Karşılarında silahsız ve savunmasız masum insanlar vardır. Bunların büyük bölümü de kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşmaktadır.
Raporda yazılanlara göz atmaya devam edelim:
”Mirgehi köyünde Muhtar Molla Hasan, köylüleriyle Ruslara önderlik eden Ermeni çetelerinden aman diledikleri halde âdeta koyun boğazlanır gibi gaddarâne şehit edildiler. Elli sekiz nüfuslu köyden sekiz erkek, on iki kadın, on sekiz çocuk şehit edilmiş, geriye kalan kız ve gelinler ise Ermeniler tarafından götürülmüştür.
Çarıkser köyünde bir çocuğun bir süngüye takılarak kuzu gibi ateşte kızartıldığı birçok kimseler tarafından ifade edilmiş ve cesedin enkazı bizzat müşahede edilerek hâdisenin doğruluğu tespit edilmiştir. Ahurik ve Avazerlik köyleri arasında dört kişinin elleri karınlarına, tenasül uzuvları ağızlarına sokulmuş vaziyette cesetleri bulunmuştur…
Ahtucu köyünde Kemo ismindeki şahsın karısı Zeliha tandır başında ekmek pişirmekte iken, altı aylık çocuğu ateşe atılarak, anasının gözü önünde pişirilmiş ve kendisine yemesi emredilmiş; red etmesi üzerine zavallı vâlidenin bir bacağı tandıra sokularak merhametsizce yakılmıştır.”
 Ermenilerin masum halka karşı yaptıkları içler acısıdır.

1 Kasım 2013 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-9

                                                          Doğruyol Köyü (Cala)

Sabah insan kalkmak istemiyor. Hani sıcak bir ortama uyanmak var. Bir de soğuğa uyanmak. Evin üst kısmında ki dar pencereden içeriye ışık sızıyor, ranzanın bir kenarına düşüyor ve sanki oracıkta sıkışıp kalıyor, bir adım öteye geçemiyor.
Karanlığın sakladıkları daima merak uyandırmıştır bende. O nedenle nefesimi tutmuş beklerken pencereden sızan ışığın aydınlattığı her yere ilk defa görüyormuşçasına dikkatle bakıyordum. Meriç'de uyanmıştı.
"Kalkalım" dedi. "Nasılsa okula gideceğiz arkadaş."
"Ben gaz ocağını yakayım. Sıcak bir çayla bir şeyler atıştırıp çıkalım o zaman."
"Yahu bu ayazda insan elini yüzünü yıkarken donar valla"
"Sen de yıkama o zaman" dedim gülerek.
"Gaz ocağında ısıtırım" dedi.
"Valla başka çaresi de yok."
 Peynir- ekmekle kahvaltıyı yaptık.
Hava yine ayaz.
"Uğurlu sobaları yakmıştır" diye takıldım Meriç'e. "Bence sen sobanın başında hiç ayrılma."
"Neden ki?" diye güldü.
"Paltoyla yatan adam akşama kadar ısıyı depolamalı"
"Haklısın" diyerek güldü.
Kendimizle "dalga" geçmenin sırası değildi ama bazen de gerekiyordu var olan ortamın sıkıcılığı nedeniyle.
Mesleğe yeni başlamanın heyecanını, sevincini, özgüvenini; yanı sıra azıcık da ürkeklik gibi duygularını bir arada yaşıyor insan.
Ürkekliği atmanın başka da yolu yoktu. İnsan var olanla mücadele etmesini bilmeliydi diye düşünüyorduk. Bizden öncekiler de bizden sonrakiler de nasılsa benzer sıkıntıları yaşamışlardı belki de yaşayacaklardı.
Okulda öğrendiklerimiz ve öğretilenler hayata ve yaşama dair değildi. Eğitim hayatımızda ülkemiz gerçeklerini öğretmemişlerdi bize. Buna gerek görmemişlerdi demek ki. Nasılsa gittikleri yerde gerçeği görüp yaşarlar diye düşünmüşlerdir.
Düşündüğümüz gibi sobalar yanmıştı. Bir önceki gün de olduğu gibi öğrenciler sobaların etrafına kümelenmişlerdi sınıflarda. Civar köylerden gelen çocukların yüzleri ayazdan morarmıştı. Cala'da okula gelenlerse nispeten rahatlardı. Diğerleri sabahın erken saatinde okula yetişmek için kilometrelerce yol katetmişlerdi.
Bizi gören öğrenciler saygıyla yer açtılar.
"Günaydın çocuklar" diye ikimiz birden hal hatırlarını sorduk.

Sevinçle hep bir ağızdan" günaydın hocam" diye karşılık verdiler.
"Demedik mi biz size artık sabahları buradayız."
"Hocam" dedi birisi "derse erken başlamanın zararı olmaz."
Bir diğeri " hocam siz gelince hemen derse başlayalım" diyerek hınzırca dalgasını geçti.
Hepsini de gülerek dinledik. Çocuklar haklıydı. Sabahın erken saatinde ne işimiz vardı sınıflarda. Oysa diğer öğretmenlerin gelmesine daha zaman vardı.
"Ee dedik çocuklar okumanın kolay olmadığını anlamalısınız. İşinize gelirse böyle. Erken başlamakta fayda var."
Sıcak bir diyalog ortamında hem ısınıyor hem de çocuklarla birbirimizi tanıyorduk.
Boynum ve omzum sızlıyordu. Gece dışarıda esen rüzgâr hızını artırmış uluyup durmuştu. Rüzgârın uğultusundan ürpermiş, yatağımın içine sokulmuştum. Odanın içi gittikçe soğumuştu.  Doğanın zorluklarıyla boğuşuyorduk. Gergindik.
Şenlik Cengiz gülerek geldi.
"Hocalar" dedi "size tezek satan yok diyecektim ama erkenden okula gelmenize gönlüm razı olmadı."
"Satan var mı?" diye ikimiz iki yandan atıldık heyecanla.
"Evet anneme söylemiştim o komşulara sormuş. Satan biri var ondan alırız."
Sevindirici bir haberdi bu bizim için.
Tezeği hemen o gün eve taşıdık. Öğrenciler yardım ettiler. Sıra soba almaya gelmişti. Hafta sonunu beklemekten başka çaremiz yoktu. Yeni başladınız göreve diye müdür izin vermemişti hafta içinde. Biz de sesimizi çıkarmadık. İzin almanın kurallarını daha sonra öğrenecektik. Öğrenince de mazeret izni neden vermediğine bir anlam veremedik müdürün. Üstelemedik. Bir daha da izin konusunu konuşmadık. Hafta sonlarını bekledik hep. İhtiyacımız olanları karşılamaya Kars'a gitmek için.
Başka bir boyuta geçmiştik sanki. Daha önce böyle bir sıkıntıyla karşılaşmamıştık. Hafta sonuna üç gün vardı daha. Kullanmadığı fazla sobası olan var mıydı bilinmez. Çünkü ne sorduk ne de sormayı akıl ettik. Kimse de bize bu konuda bir şey demedi.
Üç günlüğüne alıp kullanabilirdik. Böylesi anlarda insanın alternatif araması gerekir. Lakin biz o zaman neden düşünemedik bilmiyorum. Belki de olmaz, bulunmaz düşüncesi vardı, belki de kimseye yük olmama düşüncesi.
Yöre insanı soğuğa ve ayaza bizim kadar duyarlı değil. Sert iklim koşullarında yetişmişler. Hepsi de saygılı ve güler yüzlü.

 Okul çıkışı Binali Karadağ'ın kahvesine gidip hem sıcak bir ortamda çay içmek hem de Yasin Turgut ve Hamza Şimşek gibi yaşlı insanlarla sohbet etmek alışkanlık olmuştu bizde. Çıldır'lı Aliyar'în gümüş renkli minibüsünden indiğimizde de girdiğimiz ilk kahveydi Binali'nin kahvesi.
Binali 20'li yaşlarda, ancak çok daha yaşlı bir adamın sezgilerine sahipti. Bunu da babasının ölümünden sonra evin tüm yükünün omuzlarına binmesine bağlıyor.
"Bu topraklar yaşam ve ölüm hakkında her gün kafa yormanıza neden oluyor" diyor.
"Yaşam zorlu".
"Ölüm ise çok kolay".
"Zorlu yaşam koşullarına uyum sağlayamayan canlılar için burada yaşam çok zor " diye de ekliyor.
Binali'nin sözleri insan yaşamı kadar yaban hayatının da zor olduğunu düşündürüyor bize. "Bu gerçek insanı hızla olgunlaşmaya itiyor" sözlerini kahvede bulunanlar onaylıyor.
Geç vakit eve gittik. Okul çıkışı kahveye gelmiştik. Eve geldiğimizde acıktığımızı hissettik.
"Ne yapalım" dedim Meriç'e.
"Mercimek çorbası yapalım" dedi gülerek.
"İyi ya o zaman mercimeği yıkayalım. Sen gaz ocağını yak arkadaş. Ben de mercimeği yıkayayım."
 "Tamam yakayım".
Gaz ocağını yakıp ellerini ısıtmaya başladı. Ben de ıslak ellerimi uzattım gazocağının yanan ateşine.
Etrafı daha rahat görmek için gaz lambasını yüksekçe bir yere asmıştık. Yoksa odanın içi tam aydınlanmıyordu. Ranzalarımızın üzerine uzanıp derin düşüncelere daldık. Bir süre konuşmadık. İçinde bulunduğumuz gerçeğe alışmalıydık. Sobayı da aldık mı rahatlardık. Hem Kars'a gidince ihtiyaç duyduğumuz diğer eksik malzemeleri de almalıydık. Bunun şakası yoktu. Her an ihtiyaç duyulan malzemeleri köy yerinde bulmak mümkün değildi.
Sıcak yemek kokusu odanın içerisine yayıldı. Sofrayı hazırladık. Çorbayı büyük bir iştahla yedik. İnsan acıkmaya görsün diye düşündüm. İçimiz ısınmış, üşümemiz azalmıştı.
Zorlu geçen  birkaç günün sonrasında hafta sonu gelmişti. İzin almaya gerek kalmadan sabah erkenden kalkıp Meriç'le birlikte Kars'a giden minibüse bindik. O yıllarda minibüs şoförü Namaz Güneş'miydi yoksa bir başkası mı pek ayırdında değilim.
Minibüs şoförü saat iki gibi geri döneceklerini söyleyip işimizi o saate kadar bitirmemizi söyledi. Tamam deyip sobacıların yerini sorduk. Kars garajına pek de uzak olmayan bir yerde soba ve gerekli parçalarını aldık. Şoför sobayı minibüsün üzerine yerleştirdi. Biz ise hem açlığımızı gidermek hem de diğer ihtiyaçlarımızı temin etmek için ayrıldık.
Kars lokantalarının orta yerinde kömür sobası yakıyorlar. Sobaya yakın boş bir masaya oturup yemeğimizi yedik.
Bazı ufak tefek ihtiyaçları da temin ettikten sonra söylenen saatten önce minibüsün yanına gittik. Minibüs saat iki gibi yola çıktı.
"Neden saat iki de yola çıkıyorsunuz daha erken değil mi?" sorumuza minibüs şoförü;
"Alışkanlık. Biraz daha geç çıkılabilir. Lakin kış günü yolumuz uzak. Hava kararmadan köye gitmekte yarar var".