9 Kasım 1979, günlerden Salı.
15 Ekim 2024 Salı
YÜRÜYECEĞİM YOLUN İLK DURAĞI
9 Kasım 1979, günlerden Salı.
30 Mayıs 2024 Perşembe
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME--- 2
Köyünü daha şimdiden özlemeye
başlamıştı. Radyodan yayılan türkü Özlemin sıla hasretini derinleştiriyordu.
Evin duvarları arasına dalga dalga yayılan müzik sesi, hücrelerine sinmeye
başlamış aklına köyünü getirmişti.
Kayınpederi büyük sayılabilecek bir
arsayı da almayı ihmal etmemişti. Arsanın bir köşesine tek katlı üstü sac
gecekonduyu da büyük bir meşakkatle yapmış, kira vermekten kurtulmuştu. Cemal
amcanın iki yetişkin oğlu vardı. Yakup ve ağabeyi Şevket. Şevket Yakup’a göre
daha çıkarcıydı. Yakup ise kendisine verilenlere itiraz etmeyen, sakin
görünüşlü ve yönetilmeye aday biriydi.
Önce Şevket evlenmiş arsanın diğer
köşesine yaptıkları eve taşınmıştı. Yakup’un kazancını da alırdı. Çalıştığı
işyerinde her ay aldığı maaşını daha eve gelir gelmez ihtiyacım var diyerek
alır bir daha da geri vermezdi. Yakup’da istemez, sesini çıkarmazdı. Oysaki
kendiside evlenecekti. Para biriktirmek gibi bir düşüncesi hiç olmadı. Çalış
dediler çalıştı. Kazancını getir ver dediler getirip verdi. Özlem’in eşi Yakup
işte böyle biriydi.
Arsanın her iki tarafı kabaca
alınmış toprakla kaplıydı. Arsa derken bildiğimiz eni boyu düzgün bir yer değildi.
Şehrin dış mahallelerinde kalan bir araziydi. Arsanın az ilerisinde granit
kayalar vardı. Kayalar arasında çimler ve çiçekler büyümüştü. Arsada ağaç
yoktu. Kuşların getirdiği ya da düşürdüğü tohumlar kayalar arasında kök
salmıştı. Zaman içerisinde de bu kökler serpilmeye başlamış arsanın kıyısı
köşesi yeşermeye başlamıştı.
Etrafta da benzeri evler yapılmaya
başlamıştı. İzmir’in yakın olması nedeniyle burasının kısa zamanda yerleşim
yeri haline geleceğinin bilincindeydi Cemal amca. Hoş denizde pek uzak
sayılmazdı aslında. Cemal amcanın büyük oğlu Şevket tutucu, despot ve dikbaşlı
biriydi. Bildiğinden şaşmayan, yalnız kendi doğrularına inanan bir yapısı
vardı. Ölçüsüz derecede gururluydu. Bu nedenle Yakup’u pek dikkate almaz,
kazancını elinden alırdı. Cemal amca da bu duruma pek ses etmezdi. Zehra kadının
ise oğlu Şevket’in sözünden çıktığı pek görülmüş şey değildi.
Bu durumda Yakup’a ses çıkarmamak
ve denilenleri yapmak düşerdi, karakteri zayıftı. Geleneklere ve kurulu düzene
çok önem veriyordu. Sorumsuz bir yapısı vardı. Evine elinde ekmekle gelen bir
tip değildi. Özlem Çiğli’ye gelin geldiğinde bunları kısa zamanda fark etti.
Lakin ilk günlerde sesini çıkarmadı, daha doğrusu çıkaramadı.
Elleri kalçasında dolaşan Zehra
kadının buyruklarına yetişmeye çalışan Özlem için artık gurbet mekân olmuştu.
Gurbet ve sılanın manasını içindeki hüzün tortusunun ağırlığı ile öğrenmeye
başlamıştı. En sevdiği an bahçedeki soğanlar ve tereleri sularken ya da
aralarındaki ayrık otlarını temizlerkenki andı. Hatta işi bitse bile oyalanıyor
eve girmek istemiyordu. Çünkü orda, Zehra kadının buyruklarından uzak, rahatça
düşler kurabiliyordu.
24 Mayıs 2024 Cuma
KAR YAĞIYORDU YÜREĞİME / 1
Yirmi yaşındaki Yakup ile on
yedisindeki Özlem aile büyüklerinin ısrarı üzerine köylerinde evlenir. Bu evlilik sonrasında Özlem yıllarca gözyaşı
döker. Çünkü bir başkasını sevmektedir. Babası ise onu akrabası ile
evlendirmiştir. Bu evlilikten üç çocukları dünyaya gelir.
Özlem tutumlu, ciddi ve çalışkan
biridir. Yakup ise geçici işlerde çalışmakta, kimi zaman evden uzak
kalmaktadır. Yakup’un olmadığı zamanlarda tüm işleri Özlem yapmaktadır.
Çocuklarının ve evin tüm sorumluluğu ondadır. Bir yandan da işe girmiş Tekel
işçisi olarak çalışmaktadır. Akşama kadar yorulan Özlem, akşam eve geldiğinde
de dinlenme fırsatı bulamamaktadır. Bu durum yıllarca böyle devam eder.
Eşi ile arasındaki ayrımlar ve
çelişkilerin bitmediğini, yıllar geçtikçe çoğaldığını söylüyor Özlem.
Çocuklarına hem ana hem baba olduğunu eklemeyi de ihmal etmiyor. Son derece
gururlu ve ödünsüz bir yaşamı benimseyen Özlem; kısaca hayatımın özeti bu
diyor.
Ardahan’ın en büyük köylerinden
birinde yaşıyorlardı. Düğünleri de köyde yapılmıştı. Eşinin babası ve
kardeşleri İzmir’in Çiğli ilçesine yerleşmişti yıllar önce. Özlem’de eşi ile
birlikte düğünden sonra Çiğliye taşınmıştı. Bir bakıma düğün yapılır yapılmaz
Özlem’i elinden tutup İzmir’e getirmişlerdi.
Köyde okuyup büyümüştü, babası
liseye göndermemişti Özlem’i. Oysa en büyük tutkusu okumaktı. Babası da yoksul
sayılmazdı. Köyde yeterli geliri vardı. Kardeşlerinin en büyüğü olan özlem
şehre geldiğinde sevemedi buraları. Soğuk, kasvetli bir görünüşü vardı. Ne bir
tutam yeşillik ne bir ağaç. Etraf beton yığını evlerle kuşatılmıştı.
Köyünün yaylası, çayır çimeni;
akşam saatlerinde damların bacalarından yayılan gri dumanlar yoktu burada.
Birbirini tanıyanları, yardım edenleri, yan yana tek katlı taş binalarda
hayatın kaynaşmışlığını boşuna aradı Özlem. Yabancıydı ona buralar. Alışmak
kolay olmayacaktı.
Köy yaşamı bir başkaydı onun için.
Umuttu, inançtı, erdemdi, bilgelikti. Uzaktan gelen bir yolcuysanız eğer, orada
insanlar sizi güler yüzle karşılar, yüreğinizi ferahlatır, dinlenebileceğiniz
bir köşe bulabilirdiniz orada. Lakin şehir öylemiydi ya. Ne bacalarından
akşamları gri dumanlar çıkmakta, ne de sokaklarında insana huzur veren bir
yaşam kımıldanışı var.
Düğün sonrası İzmir’e gidecekleri
söylendi Özlem’e. Haftası olmamıştı duvağını çıkaralı. Sislerin arasından
tebessüm eden güneşe baktı. Bulutlar üzülüyordu sanırsın, ona öyle geldi.
Dışarısının havası kendine çekti onu. Dışarı çıktı, evlerinin yanında ağaçlara
baktı kıpırdamadan uzunca bir süre. Çocukluğunun özgür günlerini geçirdiği evin
taş duvarlarına elini sürdü.
Eşinin babası amcasıydı. Özlem’in
gözünün yaşına bakmadı bile. Anasından, köyünden ayrılmanın gözyaşlarıdır diye
düşündü. Yakup’da yanlarında bindiler otobüse. Yol uzun, meşakkatli. Erzurum,
Erzincan derken Sivas’a oradan da Ankara geldiler ilkin. Yol bitmek bilmiyordu.
Özlem hayatında ilk defa bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmıştı, hem de hiç
bilmediği yerlere götüren bir yolculuktu bu. Yol çizgileri İzmir otobüs
terminaline girince sona erdi. Oradan da Çiğli’ye gittiler.
13 Kasım 2023 Pazartesi
O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK
Bir
kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu
etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.
Hava
çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında
kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün
içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce
evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.
Anadolu'nun
kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında,
etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş,
ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına
dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi
ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.
Dışarıda
kar fırtınası başladı başlayacaktı.
Odanın
içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi
otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarının
içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını
yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı.
Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.
Etkili
kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler
alabilirdi.
Sinan
çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa
ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.
Ömer
her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok."
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa
ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin"
dedi Ömer.
Ömer
haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.
Aradan
çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın
tek penceresi damın üstündeydi bereket.
Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı"
dedi, Ömer'e endişeyle.
Ömer
sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu.
Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?
Bunu
düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye
gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya
kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun
şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.
İmkansızlığın
ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı
yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl
sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.
Başlangıçta
ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için
yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini akıllarına dahi getirmemişlerdi.
Getirmemişlerdi
ama şartlar acımasızdı.
Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde.
Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne
olacağına duyulan merak.
Bir
bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.
"Gelmezse gelmesin!"
diye tamamladı sözünü Sinan.
"Aliyar amcanın bakkal dükkanı
var ya!"
"Evet var."
"Alırız bir kaç paket makarna
evdekilere ilaveten, olur biter."
"Başka çaremizde yok zaten.
Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .
"Ne yapmayı düşünüyorsun bu
durumda, ne yapmalıyız?"
"Yapacağımız tek şey var.
Köylünün yaptığını yapmak."
"Ne yani çuvalla un alıp ekmek
mi yaptıracağız?" dedi Ömer.
"Lordun oğlu, ne yapacağız
başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."
Sıkıntı
bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini
sildi.
Tekrar
taktı.
Çıkardı
tekrar sildi.
Ömer'in
bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.
Ömer
sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.
"Başka çare gözükmüyor!" dedi.
"Havalar biraz düzelince un
alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam
gösterir."
29 Ekim 2022 Cumartesi
KADİM İNSANLARIN KADİM TOPRAKLARINDA
9 Kasım 1979, günlerden Salı.
Saat, sabahın altısı yedisi ya var ya yok.
Odamın kapısını bir dost eli vuruyor. "Daha uyuyor musun?.
Kalk, geç kalacağız."
"Geç kalacağız" sözünden tokat yemiş gibi sersemlemiş,
hızla giyinmiş, kısa sürede otelin lobisine inmiştim.
Sinan bana "acele et" dercesine lobide dikilip
duruyordu.
Bir gün öncesinde, saatler süren otobüs yolculuğunun
yorgunluğu , uykusuzluğu sonucu otobüsten inince, garajda kısa bir moladan sonra Sinan
öğretmen ile iyi bir uyku çekip dinlenmek için en yakın otele
gitmiştik.
Sokağa çıktığımız zaman, yeni doğan güz güneşi,
bakır bir sini gibi sabahın erken saatinde yavaş yavaş
yükseliyordu. Hava açıktı. Saatler geçtikçe gökyüzünde kara bulutlar toplanmaya
başladı.
Buz tutmuş İstasyon caddesinden yukarıya, otobüs garajına doğru
yürümeye başladık.
Adımlarımız sanırsın kararsızdı.
Tanımadığımız bir kent, tanımadığımız, kültür ve
geleneklerini henüz bilmediğimiz bir yöre halkı.
Dükkanlar, mağazalar kapalı. Kendi kendime söyleniyorum sessizce. "Vakit
çok erken. Çarşı henüz açılmamış. "
Kasım ayazı insanın yüzüne kamçı gibi çarpıyor. Soğuğun ve
ayazın kırılmasını bekliyor olmalı yöre halkı.
Sokaklarda kimseler yok.
İstasyon caddesinden garaj yoluna saptık.
Garaj girişinde sola kıvrılarak, bir kase sıcak çorba içmek için üzerinde
"sıcak çorba" yazan yere yöneldik.
Sonra "Hasan'ın kahvesi" yazan yere.
Heyecan bitmiyor. Kaygı ve belirsizlik düşüncesi
de.
Kahvecinin kıtlama şeker eşliğinde
getirdiği çayı yudumlarken, zihnimden biriken kaygıdan kurtulmaya çalışıyorum.
Ayaz kırıldığında ilk işimiz valilik binasına gitmek olacak.
Bir süre sonra sokaklar kalabalıklaşıyor.
Sinan ile valiliğin yerini sorup oraya gitmek için sabahçı kahvesinin boğucu
sigara dumanına Hoşçakal diyoruz.
Öğretmenlik mesleği meşakkatli ve bir o kadar da kutsal bir meslek.
Yürüyeceğim yolun ilk durağı böyle başladı.
Kadim insanların, kadim topraklarında.









