Cala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cala etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2023 Pazartesi

O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK

 



Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.

Hava çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.

Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacaktı.

Odanın içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.

Avuçlarının içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı. Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.

Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.

Sinan çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.

Ömer her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.

"Yapacak bir şey yok."

"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."

"Gelmezse gelmesin" dedi Ömer.

Ömer haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.

Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.

Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.

 Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı" dedi, Ömer'e endişeyle.

Ömer sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu. Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?

Bunu düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.

İmkansızlığın ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.

Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini  akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Getirmemişlerdi ama şartlar acımasızdı.

Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.

Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.

"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladı sözünü Sinan.

"Aliyar amcanın bakkal dükkanı var ya!"

"Evet var."

"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."

"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .

"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"

"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."

"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız?" dedi Ömer.

"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."

Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi.

Tekrar taktı.

Çıkardı tekrar sildi.

Ömer'in bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.

Ömer sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.

"Başka çare gözükmüyor!" dedi.

"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam gösterir."


5 Aralık 2013 Perşembe

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-13


Hafta sonları arada bir dışarı çıkar Binali'nin kahvesine giderdik.
Ortaokul öğretmenleri ve ilkokul öğretmeni İsmet Karadağ sıklıkla Binali'nin kahvesine gelirdi.
Okey taşları, tavla zarları, pişpirik kâğıtları; kahvenin içi insanla zaman arasındaki sarmalda,  insanın kendisini işsizliğe, düşsüzlüğe, boşluğa bırakmasının sesleriyle dolardı.
Okey oynardık.
Sohbet ederdik.
Hamza Şimşek ve Yasin Turgut anılarını anlatırdı. Hamza dayı gurbette çalışmıştı. Lakin emekli değildi. Emekli olmasına yetecek çalışması yoktu.
"Çok çalıştık hocam" derdi.
"Çok çalıştık ama işveren sigorta yaptırmamış."
"O zamanlar biz de cahildik. Bilemedik. Hakkımızı arayamadık derdi."
Bu duruma üzüldüğü her halinden belliydi.
"Şimdi olsa hiç hakkımı aramaz mıyım " diye hayıflanırdı.
"Yoksulluk ve işsizlik böyle bir şey işte. İnsan kimi zaman işini kaybetmemek için sesini çıkarmıyor/ çıkaramıyor. Hakkını aradın mı kendini kapının önünde bulursun" diye de ekliyordu.
Yasin amca ise "Humeyni" diye çağrılırdı.
"Neden sana Humeyni diyorlar Yasin amca?" dediğimizde gülerdi.
"Eee Humeyni olmak her adama nasip olmaz" derdi.
Ne demek istediğini anlıyorduk aslında. O yıllarda 1979'da İran'da İran İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılmıştı.
İran Devriminin lideri Humeyni'ydi. O nedenle Yasin amcaya "Humeyni" dediklerini anlamıştık.
Humeyni sözünden hiç alınmaz gülerdi. Hamza dayı ile şakalaşırlardı. Her ikisiyle de sohbet etmek hoşumuza giderdi. Her nedense her ikisini de benimsemiş, verdikleri öğütlerin doğruluğu nedeniyle de  saygı duymaya başlamıştık. İkisi de yaşlıydı.
Hamza dayının tek gözü görmüyordu. Lakin yufka yürekli ve yardımseverdi. Fakirdi ama gönlü boldu.
Calaya ve insanına alışmaya, onları az da olsa tanımaya başlamıştık.

Hamza dayı "oğul" derdi, "hocalar" derdi :
"İnsanlar çok karmaşık sistemler yapabilir. Yaptığını da kullanır. Lakin tek bir parçanın çalışmaması sistemin durmasına neden olur."
Can kulağıyla dinlerdik söylediklerini. Tek kelimesini kaçırmak istemezdik kahvenin sigara dumanına boğulmuş havasında, o kalabalığında.
"Doğa da ise birbirine bağlantılanmış parçalar yok. Etkileşim söz konusu, döngüler söz konusu. Önemli olan o etkileşim ve döngüye uyum sağlamaktır. Bu insanlar içinde geçerlidir. Bulunulan ortama uyum yaşamın olmazsa olmazlarındandır."
O konuşurken okey taşları da hareketsizleşirdi. Kimse oynamak istemezdi o an. Kıtlama çaylar içilirdi sohbet sırasında. Biz kıtlama içmeye henüz alışamamıştık. Bardağa şeker atıp karıştırmamıza gülerlerdi.
"Bütünü parçalara ayırmak kaçınılmaz olarak çuvallamak demektir. Ya sen o bütüne uyum sağlayacaksın, ya da o bütün sana uyum sağlayacak. Bunun başka yolu yok."
"Bütüne uyum sağlamalıydık o halde. Madem yörenin şartları ağırdı. O ağırlığı köyde ve yörede yaşayanlar umursamıyordu, o halde bizde umursamamalı mücadele etmeliydik."
Hamza dayının söylediklerinden anladığım buydu.
"Hamza dayı" dedim.
"Kararlılık, direnç."
"Mevcut duruma uyum sağlamak ve sorunlarla başa çıkmak için süreci iyi yönetmek. Hayatın devamı için kilit noktadır" bu durumda.
"Evet" derdi gülerek.
O halde yöre insanının yaşam koşullarını benimsemek, güç koşullarda yaşamak için onların yüz yıllardır imbikten süzüp getirdiği deneyimlerine kulak vermek gerekir.
Yıkılmamak için kazanmak lazım.
Başarısızlık için değil başarı için mücadele etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak, ulaşmak istenen hedefe yaklaşmamızı sağlar.
Söylemek, anlamak, konuşmak, bilmek sorunun çözümü için önemlidir. Bazen de sorunların ağırlığında o bilinenler etkisizleşir.
Bu bağlamda,
Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu.
Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında Calada, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorduk.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacak.
Odanın içinde yanan sobanın ateşi içimizi ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarımızın içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demlediğimiz çayımızı yudumluyor, bir yandan da içinde bulunduğumuz durumla dalga geçiyorduk.
Sıkıntılıydık aslında. Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.
"Yollar açılmazsa ne yapacağız dedim Meriç'e.
Gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok"
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin" dedi Meriç.
Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.
"Günlerdir böyle fırtına olmadı" dedim Meriç'e endişeyle.
Yollar kapanırda kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaktık?
Bunu düşünmemiştik daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmiştik. Yabancıydık. Yörenin şartlarını bilmiyorduk. Gördüğümüz Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını bize ne soran ne de anlatan olmuştu.
Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmıştık. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceğimizi aklımıza bile getirmemiştik.

Getirmemiştik ama şartlar acımasızdı.

26 Kasım 2013 Salı

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-10

                                                  Erzurum karayolunda bir tünel

Çıldır Gölü'nün güney tarafında, gölün hemen kıyısında kurulmuş olan Doğruyol (Cala) köyünün Kars'a yakın olduğu söylenemez. Özellikle kış aylarında hava kararmaya başladığında ortalığı kasıp kavuran soğuk dikkate alındığında minibüs şoförünün haklılığı ortaya çıkıyor.
 Kars,  Arpaçay, Çıldır yolunun Arpaçay'a kadar olan kısmı o yıllarda asfalttı. Arpaçay Cala arası ise stabilize yoldu. Minibüs yer yer bozulmuş /donmuş/ toprakla kaplı yolda yolcuları sarsarak yol alıyordu. Ne hikmetse Çıldır minibüslerinin neredeyse tamamında kaloriferler yanmıyordu. Bir şekilde bozuk olan kaloriferleri bir türlü yaptırmamışlardı. Oysa ki kış yolculuklarında önemli bir durumdu bu.
Eğer minibüsün tekeri patlar da değiştirilmesi gerekirse ve yolcular arasında küçük çocuklar da varsa işte o zaman "yandı gülüm ketan helva".
Yola çıkışımızdan bir iki saat sonra minibüs, Cala'ya vardı. Minibüs şoförü mekanik hareketlerle, minibüsün üzerinde bulunan paketlenmiş eşyaları, kutuları, soba ve soba borularını son derece kontrollü bir şekilde indirdi. Eşyasını alan yolcular evlerine yollandı.
Aldıklarımızı eve taşımamız güçtü. Çünkü ev ile indiğimiz yer arasında epey bir mesafe vardı. Minibüs her zaman olduğu gibi Binali'nin kahvesinin yanında yolcularını indirmişti.
"Kahveye bakalım" dedi Meriç "eşyaları taşımaya yardım edecek biri var mı."
"Bakalım" dedim.
Kahveye doğru yöneldik. Fazla uzak değildi zaten. Minibüsün sesini duyan Binali kahveden çıkmıştı. Bizi görünce gülümsedi.
"Hocalar gelin bir çay için içiniz ısınsın. Eşyaları taşımanıza yardımcı olacak bulurum ben."
Binali'ye minnetle baktık. Yaşı küçüktü lakin insanlığı büyüktü.
"Tamam o zaman" dedik.
Sıcak birer çay iyi geldi. Burada kış mevsiminde köylüler sıklıkla çay içerlerdi. Soğuğa karşı alınan bir önlemdi ya da alışkanlıktı.
Binali fazla zaman geçirmeden kahvede tanıdığı iki genci yanımız sıra yolladı. Sağolsun gençler eşyaları taşımamıza yardım ettiler. Cala insanının yardımseverliği ve sıcakkanlığı her daim takdire şayandır. Ellerinden gelen yardımı çekinmeden yaparlar.
Sobayı büyük bir dikkatle kurduk. Sobanın altına aldığımız geniş üzeri sacla kaplı ayaklığın düz durması için altına destekleyici yassı taş koyduk. Borular devrilmesin diye sıkıca telle bağladık. Artık yanmaya hazırdı. Nihayet sıcak bir ortamda uyuyabilecektik.
Tezekleri küçük parçalara bölerek sobaya doldurduk. Küçükken annemden görmüştüm. Tezekleri keserle küçük parçalara ayırırdı. Sobayı tutuşturmak için ise evde tenekelerle stoklanan gaz yağı kullanırdı.
Elektrik olmayan köylerde kışın yolların karla kapanması nedeniyle gaz yağı tenekelerle alınıp yaza kadar idare edecek şekilde stoklanırdı.

Biz sobayı tutuşturmak için gaz yağı almamıştık.

26 Ekim 2013 Cumartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-8

                                        Doğruyol(Cala)'da bit kış manzarası.

Cala'da evlerin pencereleri genelde damların üst kısmına yapılmış. Yörenin sert iklimine; soğuğa ve ayaza karşı alınan bir önlem bu. Okulun pencereleri ise binanın yan tarafında. Üstü ağaçlarla kapatılmış. Ağaçların üzerine yassı taşlar konulmuş. Onun da üzeri kalın bir toprak örtüsüyle kaplı.
Ufak bir sarsıntı da tonlarca toprağın altında kalmak içten bile değil. Evler eski ve derme çatma taş binalar. Kurtulmanın olanağı yok. Topraktan kurtulunsa bile yassı keskin taşlardan kurtulmak imkansız. Bereket ki yörede deprem sık görülen bir durum değil.
Okulda geçen ilk gün yoruyor bizi. Tezek ve soba ihtiyacımız olduğunu konuşuyoruz öğretmenler odasında. Öğretmenler odası aynı zamanda müdür ve memur odası da. Hizmetli Uğurlu Şimşek'de işi olmadığında orada oturuyor. Yani okulun tüm personeli bir odaya sıkışmak zorunda. Zorunlu olarak tek oda kullanılıyor. Çünkü başka oda yok. Okul binası esasında "okul" amaçlı yapılmamış. Eski muhtarlık binası bu. Bir şekilde köye Ortaokul açılınca okula uygun bina olmayınca mecburen eski muhtarlık binasında eğitim öğretime başlanmış.
Hafta sonu Kars merkeze gidip soba alınmasını kararlaştırıyoruz. O zamana kadar soğuğa karşı yapacak bir şeyimiz yok. Bu arada tezek satan birini bulmalıyız. Kömür ve odun temin etmenin olanağı yok çünkü.
"Şenlik Bey" diyoruz "tezek satan bir köylü varsa eğer bizi haberdar eder misin?"
Şenlik Cengiz Calalı.
"Tamam" diyor. "Merak etmeyin siz. Okul çıkışı kahvelerde sorar soruştururum. Satan varsa size haber ederim".
Okul çıkışı Meriç'le bakkaldan ekmek alıyoruz. Aliyar Turgut'un bakkalına Kars ya da Çıldır'a giden minibüslerle günlük ekmek geliyor. Yollar kardan kapanmadıkça da geleceğini söylüyorlar.
"Yollar kardan kapanırsa işte o zaman ekmek gelmez" diye atılıyor birisi.
"Hazırlıklı olmak lazım bu durumlarda" diye tamamlıyor bir diğeri.
Sevindirici haber bu. Çünkü ekmek yapmamızın imkânı yok. Ya bakkaldan alacağız ya da köylülerden birine yaptıracağız. Ekmek konusunda yolların kapalı olduğu günler dışında pek sorun çekmedik. O nedenle de köylülere ekmek yaptırmak için bir şey demedik. Söylesek yaparlardı. Bakkala gelen somun ekmek bizim için bulunmaz numune gibiydi.
                                         
                                                    Cala yaylasından bir görünüm       
Cala'da en çok göze çarpan kahvelerin ve bakkal dükkanlarının çokluğuydu. Kahveler tahta masa ve sandalyelerin sıkıştırıldığı genişçe yerlerdi. Bakkallar ise dar ve küçük odaların bakkal dükkanına çevrilmesiyle oluşturulmuştu. Her ikisi de ağır kış şartlarına uygun yapılmışlardı.
Bakkal dükkanlarında şekerlemeler, makarna, kuru bakliyat, çivi benzeri çok çeşitli araç gereç vardı.
Kışın iş olmaması nedeniyle vatandaş genelde ya kahvelerde zaman geçirmekteydi ya da bakkal dükkanlarında sohbet etmekteydi.
Okul çıkışı Aliyar Turgut'un bakkal dükkanına gittik. Oğlu Özcan ile birlikte çalıştırıyorlardı dükkanı.   Dükkanda ilk göze çarpan satılan malların yetersizliğiydi. Yoksul ve alım gücü yeterli olmayan köylülere uygun malzemeler vardı doğal olarak. Ufak tefek şeyler dışında önemli ihtiyaçları buralarda temin etmek imkansızdı. Ya Kars'a ya da Çıldır'a gitmek gerekiyordu.
Aliyar Turgut elli ellibeş yaşlarında kır saçlı, ablak yüzlü biriydi.
"Aliyar amca" diye seslendim.
"Biliyorsun köyünüze yeni geldik. Önümüz malum kış. Tezek ihtiyacımız var. Tezek harici ısınma olanağı da yok."
"Biliyorum hocam".
"Tezek satan birini tanıyor musun?"
"Uzun süren kış şartları nedeniyle köylüler bolca tezek biriktirirler yazdan. Pek satan olacağını sanmıyorum. Lakin paraya ihtiyacı olan varsa belki satar. Sormak lazım."
"Valla ya bu köyden alacaz ya da çevre köylerden birinde."
"Bakalım acele etmeyin. Bulunur elbette".
Şenlik Cengiz'den gelecek haberi de beklemek lazımdı.
Meriç'le birlikte bakkaldan aldığımız makarna, ekmek, sana yağı, tuz, biber, soğan, patates  vs. ile evin yolunu tuttuk.
Ağzımızı bıçak açmadı yol boyunca. Sıcak bir ortam yoktu evde. Isınmak için sıkıca giyinmek lazımdı. Gaz ocağını yakıp ellerimizi ısıtabilirdik yemek yaparken.
Soğuk ve ayaz göz açtırmıyordu. Her zamankinden farklı bir heyecan vardı içimizde. Elimizde kumanyamız ilk defa yemek yapacaktık. Bizi farklı bir boyuta taşıyan bir bilinmezliğe doğru ilerlemiştik. Batıdan farklı bir zorlu yaşamın kapısını aralamıştık. Bu daha başlangıçtı. Zorlu ve meşakkatli bir yaşam bizi bekliyordu.
İlk yaptığımız yemek makarnaydı. Hem kolay hem de başka çare yoktu. Çünkü yemek yapacak kap kacağımız henüz yeterli değildi. Bir tencere ve bir tavamız vardı.
"Makarnayı de ne severim ya" dedim Meriç'e gülerek. Oralı olmadı. Üsteledim konuşturmak için.
"Yahu sen makarnayı yeme istersen"
Ayazdan üşümüş elleriyle gözlüklerini düzeltti.
"Makarnaya devam bundan sonra" dedi. "İşine gelirse. "
"Valla" dedim "sen makarnayı sevmezsin belki diye düşündüm."
Maksadım Meriç'i konuşturmak içinde bulunduğu şaşkınlığı atmasına yardımcı olmaktı. Şaşkındı gerçekten. Şehirde büyümüştü. Köy yaşamı, dahası doğunun sert iklim şartları ona yabancıydı.
Gece ayazında dışarısı buzla kaplanıyordu.
Gündüzleri güneş sadece ışık veriyordu. Isıdan mahrum bir ortam, sisli ve fırtınalı dağlar. Dışarıda fazla kalındığında insanın içini donduran, soğukla mücadele imkânı olmayan, soğukla mücadele için kışlık kıyafetler gerektiren bir ortam.
- 30 derecelere varan bir soğuk.
Bu şartlarda donmamak için ne bulursak giymiştik. Ayaklarımızda üst üste giydiğimiz çoraplar ayaklarımızı sıkıyordu.
"Ben paltoyu çıkarmadan yatcam" dedi Meriç.
"Üşütme de paltoyla yat rahat edeceksen" dedim.
Üşüyorduk. Dişlerimiz zangırdamaya başlamıştı. Gaz ocağını yaktık. Önce ellerimizi ısıttık. En azından elimiz soğuktan titremeden makarnanın ambalajını açabilirdik. Sonrasında da makarna suyunu tencereye koyduk. Gaz ocağının yanında ayrılmadan gözlerimizi yanan ocağa diktik. Uzun bir süre sessizce, konuşmadan; kendi dünyamıza dalarak, geçmişi ve geleceği düşünerek öylece kalakaldık.
Makarna da ne lezzetli gelmişti o zaman bize. Bu soğukta bulaşıkları yıkamanın anlamı yoktu. Tencere ve tavayı bir kenara bıraktık. Sabah ola hayrola deyip ranzalarımıza uzandık. İsli lambanın ışığında fazla durmanın gereği yoktu.


19 Ekim 2013 Cumartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-7

Sobaların tamamını yakan Uğurlu üşüyen ellerini ovuşturarak yanımıza geldi. İşini yapmış olmanın rahatlığıyla "günaydın hocalar" dedi. Burada "öğretmen" yerine sıklıkla "hoca" şeklinde hitap ediliyordu.  Uğurlu'nun avurtları çökmüş, alnında çizgiler oluşmuştu. Meriç ve ben aynı anda  karşılık verdik.
"Günaydın".
Çekingen tavırlarımızdan rahatsızlığını "rahat olun" diyerek dile getirdi Uğurlu.
Eh ne de olsa yabancıydık. Okulda ilk günümüzdü. Heyacanın yanı sıra çekingenliğinde normal karşılanması gerekiyordu. Etrafımızda bulunanları henüz tanımıyorduk. Yağışlı ve soğuk havalar düşündürüyordu bizi yeri geldiğinde kahkahayı atsak, kendimizle "dalga" geçsek de.
Sobaların etrafı kalabalıklaşmaya başladı. Yeni gelen öğrenciler, arkadaşlarıyla sohbet eden bizleri ilgiyle izliyordu.
"Vay canına" dedim Meriç'e. "Öğretmenliğimizin ilk gününde 'fenomen' olduk haydi bakalım".
"Valla doğru dersin" diye karşılık verdi Meriç.
"Bak dedim. Konuşmalarına dikkat et. Öğrenci değilsin artık.". Sözümü bitirmeden "öğretmeniz ya ..." diye tamamladı gülerek.
Sabah ayazının ürpertisi geçmişti. Rahatlamıştık az da olsa. Yabancılık ve çaresizlik ne zor. Ne de olsa "yaban"sın ilk günlerde. Bu durumda insan bulunduğu yere alışana kadar epey bir zorluk çekiyor.
İlk okula kadar köyde büyümüştüm. Soğuk ve ayazla ilk karşılaşmam değildi bu. Anadolu bozkırında gecenin karanlığı içinde kükreyen kan dondurucu soğukları biliyordum. Zorlu kar fırtınalarında günlerce dışarı çıkamadığımızı hatırlıyorum.
Lakin kış şartlarına hazırlıklı bir evde yaşıyorduk. Tezek ve soba sorunu yoktu. Hatta kimi zaman kar fırtınalarının devam etmesi hoşumuza bile giderdi. Tüm ev halkı bir arada sobanın etrafında güne ve geleceğe dair konuşurdu. Masallar anlatılırdı. İlgiyle ve dikkatle dinlerdik.  Hayatı anlamamız bu konuşmalar ve masallarla şekilleniyordu.
Cala Ortaokulu eski kiliseye yakındı. Kilise camiye çevrilmişti. İlk okul da az ileride göle yakın bir yerdeydi.
Akbaba dağlarının güney kesiminde, Çıldır karayolu da olmasa ıssız mı ıssız bir arazide, sabitlenmişcesine duruyordu Cala.
Öğretmen arkadaşlar da geldiler.
"Erkencisiniz arkadaşlar" diye de takıldılar.
"Yandık valla Meriç" dedim.
Meriç meraklı bakışlarla yüzüme baktı.
"Neden ne oldu ki?" .
"Öğretmen arkadaşları gördün ya" dedim.
"Ee gördüm ne olmuş yani?".
"Ne olacak  nasıl bir yerde geceyi geçirdiğimizi biliyorlar."
"Evet biliyorlar".
"Sence yaklaşımlarında bir gariplik yok mu?" diye sordum.
"Bilmem. Ne garipliği?"
Meriç'in bu tavrı beni gittikçe sinirlendiriyordu. Şehirde yetişmişti. Belki de sorunları ve içinde bulunduğumuz durumu benim kadar düşünemiyordu. Belki de düşünmek istemiyordu.
"Şimdi" dedim Meriç'e "Sen olsan bu durumda ne yaparsın?"
"Nasıl anlamadım?" diye yüzüme baktı.
"Yani sen bunların yerinde olsan. Yıllarca  ve aylarca burada kalmış olsan. Yeni bir arkadaş kış günü yanına gelse sen nasıl davranırsın? Sorunlarıyla ilgilenir misin yoksa nemelazımcılık mı yaparsın?"
Meriç nihayetinde ne anlatmak istediğimi anlamışcasına cevap verdi.
"Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette".
"Meriç" dedim " unutma bu günü". Etrafı ilgisizce seyrederek devam ettim.
"Öğretmen arkadaşlar ' Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette' sözünün tam tersini yapıyorlar. Yıllarca buradaymışız gibi davranıyorlar. Ben de olsam senin düşündüğün gibi düşünür, yeni gelen yabancı bir arkadaşa yol ve yordam gösterip yardımcı olurdum".
"Lakin" dedim. "Sakın bu durumdan söz etme."
"Tamam" dedi Meriç. "Varsın böyle olsun. Sorun bugün var yarın yok hesabı hallederiz" dedi. Haklıydı da bu yaklaşımında. Sorunlar bizim sorunlarımızdı. Diğerlerinin ne durumda olduğunu henüz bilmiyorduk. Belki de onların da kendine göre sorunları vardı. Vardı da. Lakin, en azından yöreyi ve halkı yakından biliyor, tanıyorlardı.
Sonrasında bu duygularımızı bir daha dile getirmedik. Gereksizdi. Gereksiz olanın da üzerinde durmaya gerek yoktu.

Günlük yaşam insana çok şey öğretiyor. Çoğu zaman, hedefimize ulaşmak için yürüdüğümüz yolda gördüğümüz şeylerin, gidilen yolun kendisinden çok daha fazla şey anlattığını öğrendik. Bilinmeyen anların anlık gözlemlerle yakalanacağını ve yanlış bir yöne dönmenin aydınlatıcı  ayrıntılar sunabileceğini anladık. Bunu Cala'da ki ilk günümüzde, ranzaları zor bela yerleştirebildiğimiz, gaz lambası ışığında eski ve yıkılmakta olan binayı keşfettiğimizde yaşadık.

14 Ekim 2013 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA (6)

                                                Doğruyol (Cala) Köyü

İmkanları yetersiz olan Cala Ortaokulu'nun öğrencileri de fazla değildi. Her şubeden bir sınıf olmak üzere toplam üç sınıflı bir okuldu. Zaten sayının fazla olmasıda beklenemezdi. Köyün öğrencilerinin yanı sıra Kakaç, Akçakale, Aydıngün, Çanaksu gibi çevre köylerden gelen öğrenciler de vardı.
Çevre köylerden gelen öğrenciler daha bir zorluk çekerdi. Okula gelmek için yürümek zorundaydılar. Çünkü onları sabah akşam taşıyacak bir araç yoktu. Yağmurlu, karlı, sisli ve soğuk havalarda çocukların çektiği sıkıntılar daha da artardı.
Olanakları kısıtlı bir yöreydi Cala. Yaşamları soğuk, buz, ayaz ve zorlu kış şartlarıyla iç içe geçen, zenginliğin ne demek olduğunu bilmeyen ya da yaşamamış olan insanların yurduydu.
Soğuk bir Kasım sabahında uyandık zor bela düzelttiğimiz evimizde!. Gölün yamacında bir tepede kurulmuş olan Cala sessiz. Yüzlerce yıldır insanlara ev sahipliği yapıyordu. Köyün içinde bulunan ermeni kilisesi kanıtıydı bunun. Ve Cala çevre köylere göre kalabalık bir köydü.
Ama bu sabah etraf sessizdi. Soğuk havanın etkisi olmalıydı. Damlardan yükselen dumanlar soğuk ve ayazın etkisini gösterdiğinin kanıtıydı zaten.
Yollar boş, kapılar kapalı, bulakların akışı hüzünlüydü.
Sadece okula giden, üşümüş ellerini nefesleriyle ısıtmaya çalışan birkaç öğrenci. Gri elbiselerinin içinde ürkek bir çekingenlikle yürüyen iki öğretmen. Meriç sıkıca sarındığı kısa paltosunun yakalarını kulaklarına kadar çekmiş, nefesiyle buharlaşan gözlüklerinin arkasında peşim sıra gelmeye çalışıyor. Üşümekte her ikimizin de üzerine yok. Sanırsın saatlerce soğuk ve ayazda kalmış gibi titriyoruz.
Ev soğuk. Ne bir soba var ne de yakacak bir tek tezek.  
Üşümenin ve titremenin ne olduğunu öğreniyoruz açıkça. Evde durmanın bir anlamı yok bu soğukta.
"Okul açılmıştır artık" dedim Meriç'e ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışarak.
Isınmak için devamlı hareket halinde olan Meriç "açılmıştır herhalde" dedi gülerek. Kapıyı kilitledikten sonra yola koyulduk. Sabahın körü daha ama. Ortalıkta bizden başka okul yolunu tutmuş bir kaç öğrenci var. Onlarda üşümüş belli ki. Başkada bir tek canlı aramak boşuna. Etraf sessiz ne bir ses ne de bir soluk var.
"Soba almalıyız" dedim Meriç'e "hem de zaman kaybetmeden".
"Almalıyız" diye onayladı Meriç "Tezeği de unutmamalıyız."
"Köylü çoktan tezeğini ayarlamıştır."
"Satarlar mı acaba bize?"
"Valla satmazlarsa yandığımızın resmidir" diye güldüm hınzırca. " Ben köy çocuğuyum" dedim. "Sen şehirlisin" En çok üşüyen sen olursun" diye de takıldım.
"De get" diye kahırlı kahırlı yüzüme baktı Meriç.
Meriç'le birlikte okula geldiğimizde, yanımızda öğrenciler, bir kısmı çevre köylerden gelmişler erken saatte. Hizmetli Uğurlu Şimşek sobaları yakmakla meşgul. İlk tutuşturduğu sobanın başına toplanıyoruz çocuklarla birlikte. Hepsi de saygılı ve efendi davranışlarıyla bize sobanın etrafında yer açıyorlar.
"Hocam buraya gelin" diye biri kendi yerini gösteriyor.
Bir diğeri" Hocam üşümüşsünüz" diyerek hınzırca "dalga" geçiyor.
Meriç'le göz göze geliyoruz. Basıyoruz kahkahayı.
"Çocuklar" diyor Meriç "evde ne soba var ne de yakacak bir şey. Her sabah burdayız haberiniz ola."

Çocuklarda gülüyorlar birbirini iterek sobanın etrafında yer kapmaya çalışarak.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

WELCOME TO THE CALA ! (SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-5)


İki ranza ve yatak, birkaç mutfak eşyası, kuru bakliyat, makarna türü gıda maddesi ile Calaya döndük. Kars merkezi soğuk havada gezme fırsatımız olmadığı gibi zaten buna zamanda yoktu. Sabah erkenden Kars’a giden minibüs en geç öğleden sonra saat iki gibi geri dönüyordu. Çünkü burada akşam çok çabuk çöküyordu. Akşamla birlikte ayaz da şiddetini artırıyordu. Bu bağlamda tedbirli olmayı yöre insanı doğa şartlarından öğrenmişti. Yörede günün en büyülü anları güneşin son ışıklarını gösterdiği anlardı. Sayıları fazla olmayan, kalın paltolarına sıkıca sarılmış insanlar başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle sokaklarda dolanıyordu. İnsanların çoğu ya işsizlik kahvelerinde çay içip sigara tüttürerek zaman geçiriyorlardı ya da zorunlu olmadıkça evlerinde dışarı çıkmıyorlardı. Bölge de işsizlik hat safhadaydı. Kış aylarında ise tavan yapıyordu. Bunu anlamak için kahvelere gitmek yeterliydi.
Binali’nin kahvesinin önünde minibüsten indik. Kahvede bulunanlardan birkaç delikanlı eşyaları eve götürmemize yardım etti. Ev yola epey uzaktı, kan ter içinde kaldık. Evin tahta kapısının kilidini değiştirmemiz gerekiyordu, onu değiştirdik. Meriç aldığımız asma kilitle sorunu halletmek için tahta kapıya zincir çakmıştı. Ehh bence Meriç “köy yaşamına” yavaş yavaş adapte olacaktı. Bunu kendisine söyleyince küplere bindi. “İyi de kardeşim başka bir yolu varsa onu dene. Var mı bu durumu değiştirecek bir çare? Yok. O zaman sızlanıp duracağına ortama alışmaya çalış”. Gıkı çıkmadı Meriç’in. Sert tavrım onun iyiliği içindi.
Tropik mevsimin yaşandığı yerlerde olduğu gibi burada da akşam hızlı çöküyordu. Gerçi insanı bezdiren elektrik kesintileri yoktu! Çünkü “elektrik” yoktu. O nedenle “gaz lambası” ve yemekleri pişirmek için “gaz ocağı” almayı da ihmal etmemiştik. Birkaç tane de “mum” almıştık.
Yıkıldı yıkılacak duvarlarıyla üzerimize üzerimize gelecek gibi duran evin içine ranzaları yerleştirmek için, tabanın çukurlarını doldurmamız yetmemişti. Ranzaların düz durabilmesi için ayaklarının altına destekleyici yassı taş koyduk çaresiz. İnsanı bezdiren bu ürkütücülüğün karşısında daha fazla moral bozukluğu yaşamamak için Meriç’le işi şakaya vuruyor, birbirimize takılıyorduk.
Bir çivi de duvara çaktık gaz lambasını asmak için. Havanın kararmasıyla birlikte gaz lambasını yaktık. Odanın içi loş bir ışıkla aydınlandı. Lambanın ışığı içerdeki kasvetli havayı daha da artırdı.
Lambanın loş ışığında “Welcome to the Cala” diye söylenmeye başladı Meriç. Tel çerçeveli gözlük takan ve yakası düğmeli beyaz bir gömlek giyen Meriç, kalın bir hırka almıştı Kars’tan.  Onun da üzerine gocuğunu giymişti. Başka da çaresi yoktu zaten. Hoş benim de bir farkım yoktu ondan. Çünkü ne bir parça tezek ne de soba yoktu henüz. Cala’ya yerleşip rahat bir ortam oluşturmak epey bir zaman alacaktı bizden anlaşılan.
Meriç’in başlattığı İngilizce deyimlerle içinde bulunduğumuz durumla “dalga” geçmenin keyfini çıkardık bir süre. Sıcak çaylarımızı yudumlarken de “kıtlama” çay içmenin inceliğini öğrenmek için epey uğraştık. Lakin bize göre olmadığını da neredeyse her yudum çayda bir parça şekeri yutarak anladık.
Arkadaş dedim, “We are all just prisoners here of our own device (Kendi kendimizi mahkûm ettik buraya). Lambanın loş ışığında oluşan “gölgelerin” eşliğinde en masum sorunun bile devasallaştığı bir ruh durumu içindeydik. Dışarısı karanlık. Dışarısı soğuk. Evin içi soğuk. Bu durumda başka ne yapabilirdik ki içinde bulunduğumuz durumla “dalga” geçmekten başka.


26 Haziran 2013 Çarşamba

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA- 4


Cala kırsalında, yolların az, telefon ve elektriğin olmadığı geniş bir alanı kaplayan, sırtını akbaba dağlarına yaslamış dağınık bir yerleşim özelliği gösteren Cala; çevre de yer alan daha küçük köyler izole konumları ve sıkı akrabalık ilişkileri ile dikkati çekiyordu. Çıldır Gölü ise yörenin olmazsa olmazı, vazgeçilmeziydi.
Sıkı bir kahvaltı sonrasında Şenlik Cengiz ile okula gittik. Göreve başlama işlemleri sonrasında kalacak bir ev bakmak için köy de sokak sokak dolaşmaya başladık. Evler birbirinin benzeriydi. Yörenin sert iklimine uygun yapılmışlardı. Ahırlar ve samanlık olarak kullanılan bölümler genelde evlere bitişikti. Kesme granit taşlardan yapılmış evlerin bağlantı yerleri kireçle boyanmıştı. Üstleri kalın bir toprak katmanıyla örtülüydü. Toprağın altında “lepik” adı verilen uzun, geniş yassı taşlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde örtü olarak kullanılan dal parçalarının yerine kullanılmıştı. Evlerin mimari yapısı yöreye has özellikler taşıyordu.
Kalacak boş ve uygun bir ev bulmak mümkün olmadı. Sonuçta ahırdan bozma, tabanı hayvan dışkılarının alınması sonrası yer yer çukurlaşmış bir yerde karar kıldık. “Çaresizlik” işte böyle bir şey diyerek gülümsedik birbirimize. Meriç o güne kadar kentte yetişmiş biriydi. Kırsalın görüntüsüyle ihtimaldir ki ilk defa karşılaşıyordu. Yüzü “kireç” gibi bembeyaz olmuştu kalacak yerin tabanına ve içine baktıkça. Adet haline getirmişti artık “morali” bozulunca “gözlüğü” nü silmeyi.
“Eee” ne diyorsun dedim Meriç’e. “Gayet uygun yer değil mi?”. Kızgın bir şekilde gözlüklerinin üstünde yüzüme bakıp, eliyle suratıma “okkalı” bir “tokat” atmaya hazırlanırcasına “burası mı?” dedi. İyice kızdırmak için yüklendim “ne sandıydın ya ‘ana kuzusu’ ne bekliyordun villa mı?”. Ses etmedi bu sefer. Benim de moralimin bozuk olduğunu o zaman fark etti. O nedenle de ses etmedi. Şenlik Cengiz’ e dönüp “haydi gidelim artık” dedi üzgün bir sesle.
Önce okula uğradık. Akşam olmak üzereydi. Müdüre “yarın bize izin ver arkadaş” dedik. “Kars’a ranza ve yatak almak için gitmemiz gerek”. Uşak Karahallı’dandı okul müdürü Selahattin Günay. “Olur, arkadaş “dedi gülerek “ev işini hallettiniz sanırım”. Gözlerimi kısarak cevap verdim. “Valla müdür bey güzel bir yer ayarladık. Tam öğretmene uygun bir yer!”. Meriç ses tonu kırık “ epey bir iş bizi bekliyor yapılacak” diye tamamladı sözümü. Oysaki gerek müdür ve gerekse diğer Karslı öğretmenler durumu biliyorlardı. İlgisiz davranmalarıydı bizi üzen. “İyi ya yarın gidin ne gerekiyorsa alın” dedi müdür. Şenlik Cengiz’e “çıkalım” diye işaret ettim başımla. “Müdür bey bize müsaade “dedi Şenlik Cengiz. “Arkadaşlar yorgun ve açlar. Bugün de bizde kalacaklar “dedi. Okuldan ayrıldık. Öğretmenliğimizin ilk günün de “hayatı” öğrenmenin ilk adımını atmıştık böylece.
O akşam Şenlik Cengiz’in yaşlı anasının yaptığı sıcak çorbayı içtik. Tadı çok güzeldi. Üzerine “nane” serpiştirilmiş bolca “yoğurt” la karıştırılarak pişirilmiş “yayla” çorbası. Porselen kâse içinde önümüze konmuştu. 75 yaşlarında olan nine “bu çorbayı sizin için yaptım evlatlarım” dedi gülümseyerek. “İçinizi ısıtır” soğuktan geldiniz “üşümüşsünüzdür” dedi. Sevgi dolu gözlerinin içine bizde “minnet” ve “sevgi” ile baktık ninenin. Burası “soğuk olur kışın” dedi nine. “Şu karşıda gördüğünüz göl buz tutar bahara kadar.”  “Öylesine acımasızdır burada havalar.”  İlgiyle ve dikkatle dinliyorduk bu yörenin canlı tanığını. “Siz siz olun dikkatli olun, üşütmeyin. Havaların ayazına alışana kadar.”
İncecik bir zincirin ucunda sarkan bir “elmas” gibi keskin sözlerle anlatıyordu yaşama dair bildiklerini nine. O anlattıkça düşünüyordum. Sahil boyunca ışıl ışıl parlayan sarp kayalıkların kıvrılarak uzandığı, ılıman, sevimli, soğuk ve ayazın pek yaşanmadığı;  yemyeşil Samsun kıyılarını. Öğretmen okulunu okuduğumuz o güzel kenti.

10 Haziran 2013 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-3


Deneyimsizlik ve yöreyi tanımamanın bir sonucuydu bu. Sonuçta bir köye gidiyorduk ve orada tanıdığımız kimse yoktu. Köy şartlarında insan istediklerini aylarca bulamayabilirdi. Bunu Cala’da daha ilk günde anlamaya başlamak bile bir kazanımdı. Lakin ne Meriç ne de ben birbirimize bu konuda tek kelime etmedik. Çünkü her ikimizde hatalıydık ve bunu “itiraf” etmekten korkar bir halimiz vardı. Bereket ki Cala insanı sıcakkanlıydı. Misafirperverdi. İlk izlenimimiz Binali’nin kahvesinde bu yönde olmuştu.
Risk almak ve riske alışmak günlük yaşamımızda hepimizin yaptığı bir şey. Cala’ya küçük birer valizle gelmek; kırsalda Akbaba Dağları’nın eteklerinde parkasız olmak, kalacağımız belirli bir yerin olmaması bizim için bir riskti. İnsan deneyim kazandıkça, yaşama direndikçe öğreniyor, olası ciddi tehlikelere karşı önlem alabiliyor. Risk oranı yüksek durumlarda korkuyla ve zorluklarla başa çıkmasını öğrenebiliyor.
“İnsanlar” diyorum ayazda kulakları kızarmaya başlayan Meriç Uyanık’a “İnsanlar belli bir eylemi tekrar tekrar yaparak riske alışabilirler.” Gülüyor Meriç ve ekliyor “Bu durumlarda da ortaya çıkan korkuyla ve zorluklarla başa çıkabilir.” Gülerek okulun yolunda ilerliyoruz. “Risk” aldığımızın bilinciyle ve benzer düşünceleri söylemenin rahatlığıyla.
Risk aldık evet. Hem de soğuk bir sonbahar gününde. Bakalım kimin kapısını çalacağız gece soğuktan korunmak ve uyumak için. Çünkü uzun otobüs yolculuğunda yorulan bedenlerimizi, istirahat etme fırsatı bulamadan Aliyar’ın minibüsüne atmıştık.
Kentteki alışkanlıklarını, kolaylığı, kısacası o güne kadar süregelmiş düzenini terk etmek ve yeni bir yaşama adım atmak. Cala’da ki ilk günümüzün düşündürdüğü işte tam da böyle bir şeydi. Kent yaşamının getirdiği kolaylıklar sonucu kırsalın sorunlarıyla ilgilenme, öğrenme gereğini duymamış olmanın sancılarıyla tanışmaya hazırdık artık. Ücra köylerdeki zorlu yaşamın, kar tipi ve olabildiğince soğuk ortamlarda yaşamanın ne denli zor olabileceğini hesaba katmamıştık. Elektrik kesildiğinde hayatın durduğu, su kesildiğinde çaresiz kalındığı kentlerin aksine Cala’da ne elektrik vardı ne de evlerde su. “Gaz lambası” ya da “çıra” elektrik aydınlatmasının yerini almıştı. Köy halkının yaptığı gibi suyu “bulak”larda “helke”lerle almak zorundaydık. İşte “şimdi” hayatı anlamanın ve “kendi kendine yetmenin” ayırdında olmanın tam zamanıydı. Bu “bizim” isteğimiz değil var olan “ortamın” gereğiydi.
Sorduğumuzda “okul” binası “ olarak gösterilen; lakin bildiğimiz “okul” binalarına benzemeyen “Köy Evi”ne yöneldik. Ayazla birlikte rüzgâr hızını alamayıp suratımızda patlıyordu. Meriç gözlüklerinin derdindeydi. Belki de gözlükleri bu kadar sert bir iklim direnciyle ilk defa karşılaşıyordu.
İhata duvarında açılmış boşluktan okulun dar ve uzun bahçesine girdik.  Binada iki ahşap kapı vardı. Ahşap kapıların alt kısımları tamamen çürümüştü. Girişin tam karşısındakinden girip sol tarafa düşen kapıyı yönelip açtık. Fazla geniş olmayan bir odaydı burası. Arka tarafta bulunan daha küçük bir odaya açılan ayrı bir kapı daha vardı. Odaya oldukça yıpranmış birkaç sandalye ve eski bir masa konmuştu. Masanın arkasındaki duvara çerçeveleri yıpranmış Atatürk resmiyle Gençliğe Hitabe asılmıştı. Köşede ise bir kömür sobası vardı. Selam verip usulca “soba”nın yanına gittik. Ellerimizi ısıtmanın telaşındaydık. Masada oturan müdür, bir öğretmen ve memur oturmuş sohbet ediyorlardı. Bizim girmemizle birlikte yerlerinden kalkıp “Hoş geldiniz” dediler. Stajyer öğretmen olduğumuzu ve buraya atandığımızı söyledik.
Akşam olmuş, öğrenciler dağılmıştı. Memur Şenlik Cengiz “Akşam bizde misafirsiniz. Haydi gidelim. Hem yorgun görünüyorsunuz, hem de üşümüşsünüz. Dinlenirsiniz” diyerek müdürden müsaade istedi. Ve o gece sıcak ev ortamında rahat bir uyku çektik. Sabah uyandığımızda dünün yorgunluğunu çoktan unutmuştuk. Lakin yeni kuşkuların saldırısı altındaydı zihinlerimiz.
“Şenlik Bey” diye söze başladı Meriç hazırlanan kahvaltıyı erkenden yaparken. “Bize kalacak bir ev lazım.” Başımla onayladım Meriç’i. Şenlik Cengiz “bildiğim boş yer yok” dedi. “Bakarız, buluruz” diyerek içimizi ferahlattı.


4 Haziran 2013 Salı

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA -2


Hepsinin de hikâyesi aynı. Birinin yaşamı diğerinden farklı değil. Genelde hayvansal ürünleri ve dağlarda toplanan otları yediklerini söylüyor Allahverdi amca. Söylenenleri başıyla onaylıyor Kudret amca. “Çünkü” diyor “yiyecek başka bir şeyimiz yok”. Kahvede ilk dikkatimizi çeken çayı çok fazla içmeleri oldu. Sorduğumuzda, “bizler alışmışız” dediler gülerek. “Soğuk havalarda çok çay içeriz. İçimizi anca ısıtırız.” Çayı kıtlama dedikleri yöntemle içtiklerini söylediler. Çay şekerini bardağa atıp çayın içinde eritme yerine şekeri, dillerinin kenarına yerleştiriyorlar. Bir kesme şekerle beş altı bardak çay içiyorlar böylece. Cala’da kaldığımız sürece ne ben ne de Meriç bir türlü alışamadık kıtlama çay içmeye.
 Hamza Dayı ak düşmüş sakalını elleriyle sıvazlayıp anlatmaya başladı, o kısacık dinlenme anında. “Bakın hocalar” dedi gülümseyerek. Biz de meşhurdur “kıtlama” çay içmek. Kaşlarımızı çatıp, dudaklarımızdaki gülücüğü gizlemeye çalışarak dinlemeye başladık Hamza Dayıyı.
“Zamanın birinde “diye başladı anlatmaya. “Zamanın birinde Erzurum köylüklerinde bir tanıdığının yanına gelen misafire çay ikram ederler. Adam ne bilsin. Ortaya konan şeker tabağından iki şekeri alıp çay bardağına atar.”
“Eee” diye gülmeye başladı Binali Karadağ.
Hamza Dayı bu. Zamanın acımasızlığına yıllarca dayanmış da “ah” dememiş.
Kahveci Binali’ye dönüp  “Bizim insanımız budur işte. Dinlemesini bir türlü öğrenemez!”
“Ev sahibi sesini, çıkarmaz misafire. İkinci çay doldurulur bardağa. Adam yine tam iki şekeri bardağa atacakken, ev sahibi adamın bileğinden yakalar.”
“Dur der” hışımla adama.
“Adama şaşkın kalakalır bir anda.”
“Valla gardaş” der ev sahibi “misafirine”. “Bizim burada çay bardağına şeker atıp karıştırmazlar. Çayı senin içtiğin gibi içmezler. Bak göstereyim sana diyerek şeker tabağından aldığı bir şekeri dilinin altına yerleştirir. Sonra da çayını yudumlar. Adam dikkatlice ev sahibinin yaptıklarına bakar.”
“Olur” der.” Madem öyle ben de sizin gibi yapayım bari”.
“Adam başlar çayını içmeye. Bir yudum çay bir şeker, bir yudum çay bir şekerle çayını içer. Ev sahibi iyice sinirlenir, kızarır bozarır. Çay tabağında şeker gitti gider derken. Üçüncü bardak çay gelir. Adam tam şekere uzanacakken, yine adamın bileğine yapışır ev sahibi.”
“Adamcağız şaşkınlıkla ‘ne oldu gene’ der.”
Ev sahibi gülerek “vallahi lazim” der. “Sen gene bildiğin gibi iç.”
Hamza Dayının anlatımına kahvede bulunanlar hep birlikte güldük. Böylece Cala’da çay içmenin de adabını çaktırmadan bize anlatmış oldu Hamza Dayı.
Kahveci Binali Karadağ on yedi on sekiz yaşlarında güler yüzlü biriydi. Saf fakat zararsız küçük bir kardeşi vardı. Babasını küçük yaşta kaybetmişlerdi. Bu durumda da Binali’ye çalışmak düşmüştü. Cala’ya alışmaya başladığımız günlerde okul çıkışlarında soluğu Binali’nin kahvesinde alırdık. Çünkü “gideceğimiz, soluklanacağımız” başka bir yer yoktu.
Coğrafi olarak ücra, ekonomik olarak yoksul olan bu bölgede yaşam sert iklim koşulları nedeniyle zorlu geçmekteydi.
Binali’nin kahvesinde Hamza Dayı’nın anlattıkları bir ömrün, yaşanmışlıkların yansımasıydı. Öylesine içten, öylesine yalın. Hamza Dayı’yı dinlerken soğuğu da, çevrenin zorluklarını da bir an unutmuştuk. Meriç gözlüklerinin üzerinde bana “artık kalkalım” dercesine bakıyordu. Saate baktım. Cala’ya geleli epey olmuştu. Minibüsçü Aliyar çoktan Çıldır’a gitmiş, belki de istirahata çekilmişti.

Hamza Dayı ve diğerlerine okulun yolunu sorduk. Henüz okul açık olmalıydı. Bir an evvel okula gidip nerede geceyi geçireceğimize karar vermeliydik. Cala’da “ne bir konuk evi “ ne de “köy odası” vardı. Hamza Dayı “yok evlat” demişti. “Bizim köyde” o dediklerini arama. Bu durumda tek çare kalıyordu. Köyden birine misafir olmak. Çünkü “ne kalacak bir yerimiz” ne de “yatacak bir yatağımız” yoktu. Bu durumda yapabileceğimiz, yatak ve ranza satın alabileceğimiz tek yer Kars’tı. Oradan da yeni gelmiştik. En azından yarına kadar bu geceyi geçireceğimiz bir yer bulmalıydık. Akşam yaklaştıkça, gün evrildikçe geceye “ayaz” dayanılmaz olmaya başlamıştı.