Kar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2023 Pazar

BOZKIRIN SAVURDUĞU YAŞAMLAR (I)


 

Bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sarı sıcağa, kışın karakışın acımasızlığına yenik düşer.

Sadece insanlar mı?  

Diğer canlılar için de bozkır acımasızdır kimi zaman.

Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlar yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgârının çığlıkları yağan beyaz kâbusa eşlik eder. Kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermez. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olur insanlar. Hem de günlerce,  aylarca.

Bir tek insan asla tek başına bir insan değildir. Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir.  Bir dağ, bir yayla ve bir ova asla tek başına bir dağ, bir yayla ve bir ova değildir bozkırda.  

 Bozkır kimi zaman acıyı ta iliklerine kadar duyumsayan insanlara şahit olur; kimi zaman sevincin, mertliğin ve yiğitliğin varlığına şahit olur; kimi zaman da kalleşliğin ve acımasızlığın kol gezmesine.

Etrafı saran dağların ulu doruklarına meydan okurcasına yan yana duran kuzgunlar gibi, ovanın en ucunda, omuz omuza yaslanmış, kibrit kutusu şeklindeki evleri ile bağrını rüzgâra karşı harmanlamış köylere rastlamak şaşırtıcı değildir.

Ve evler…

Düz damlı, etrafında ve içinde nice canların yaşam bulduğu bozkıra has kerpiç ve taş evler.

İçlerinde acının da mutluluğun da bin bir çeşidinin bulunduğu evler. Bir o kadar yoksulluğun ve zenginliğin; hüznün ve sevincin; yiğitliğin ve kalleşliğin yaşandığı evler.

Hazanla birlikte doğa kışlıklarına bürünmeye, ağaçlar ise beyaz giysilerini giymeye başlamıştı.

Günler ilerleyip karakış iyicene kendini hissettirmeye başladığında köyde evlerin içine çekilmiş insanlarda da bir canlanma başladı. Yoğun kar yağışı saatlerdir aralıksız yağıyordu. Ne zaman dinlenmeye çekileceği de belli değildi.

Düz damlar artık çekemeyecekleri karların altında eziliyordu…

Köy halkı tez zamanda damlardaki karları küreklerle kürüdüler…

Evlerin etrafında kardan yığınlar oluşmuştu. Çocuklara da gün doğmuştu böylece. Damlara çıkıp kardan yığınların üzerinde en uzağa atlama yarışına girişmişlerdi. Soğuğa ve ayaza aldırmadan. Analarının bağırışlarını duymazlıktan gelerek…

Kışın ahırlara mahkûm hayvanları suya götürmek için yollar açılmaya başlamıştı çoktan. Yağan karın açılan yolları kapaması da aynı yoğunlukta devam ediyordu. Özellikle koyunların suya açılan kar yolundan tek sıra gidişlerini ve dönüşte ağılın önüne konan yemliklerinden yem yemek için koşuşturmaları görülmeye değerdi.

İşleri biten erkekler köy odasına, kadınlarda evlerdeki işlerinin başına dönmüşlerdi. Herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu…

   - Bu kış böyle giderse hayvanları bahara zor çıkaracağız!

    - Doğru diyorsun ağa… Kel Sado’nun alafı azalmış diyorlar…

    - Yakında biter o zaman. Köylüden olanlardan alır herhal…

    - Sado ağada acemi sanırsın. Yazdan koysana alafını çokça… Kışın ne olacağı bellimi!

Kışın telef olan hayvanlardan kurdu kuşu da yararlandı. Günler günleri, aylar ayları tez kovaladı. Havalar ısınmaya, güneş sıcak yüzünü göstermeye, bahar gelmeye başladı.

Çobanlar koyunları gün boyu kırda tutmaya, akşamları gelen koyunlara az da olsa yem verilmeye devam edildi bir süre.

Baharla birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın kokusu etrafa yayılmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş topraklarda karasabana koşulu öküzlerle tohumlar toprağın bağrında filizlenmeye bırakılıyordu. O kış zorluklarla boğuşup hayvanlarını telef edenlerdeki gayret görülmeye değerdi. Yapacakları şey çalışmaktı. Gelecek kışa daha bir hazırlıklı olmak için başka da çareleri yoktu. Bu kış feleğin acı sillesini yemişlerdi çünkü.

Bir yandan buğday tohumları avuç avuç tarlaya atılırken diğer yandan çavdar, mercimek ve nohut ekimleri de devam ediyordu. Tohumlar geç olmadan tarlaya ekilmeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı. Geç kalındı mı verim almak ne mümkündü, bozkır ve susuzluk yapacağını yapardı. Tohumlar daha boy atmaya fırsat bulamadan kuraklıktan nasibini alırdı.

Kadim Anadolu köylüsü bunu yaşayarak öğrenmişti.

 



13 Kasım 2023 Pazartesi

O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK

 



Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.

Hava çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.

Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacaktı.

Odanın içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.

Avuçlarının içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı. Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.

Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.

Sinan çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.

Ömer her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.

"Yapacak bir şey yok."

"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."

"Gelmezse gelmesin" dedi Ömer.

Ömer haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.

Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.

Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.

 Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı" dedi, Ömer'e endişeyle.

Ömer sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu. Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?

Bunu düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.

İmkansızlığın ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.

Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini  akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Getirmemişlerdi ama şartlar acımasızdı.

Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.

Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.

"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladı sözünü Sinan.

"Aliyar amcanın bakkal dükkanı var ya!"

"Evet var."

"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."

"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .

"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"

"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."

"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız?" dedi Ömer.

"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."

Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi.

Tekrar taktı.

Çıkardı tekrar sildi.

Ömer'in bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.

Ömer sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.

"Başka çare gözükmüyor!" dedi.

"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam gösterir."


19 Aralık 2017 Salı

BEN BİLİRİM ORALARI

Akşamın alacakaranlığından gündüzün aydınlığına… İri ıslak kar taneleri. Yeni yakılmış soba bacasının etrafında tembelce dönüyor… Evlerin damlarında, insanların omuzlarında ve şapkalarında ince bir katman oluşturuyor…
Kadınlar, erkekler, çocuklar düşünceli…
Ben bilirim oraları…
Yıllar yılları, aylar ayları kovalasa da insan gördüklerini unutmuyor…
Yassı lepik taşları ve kalın bir toprak örtüsü ile oluşturulan düz damlı evler…
Bağlantı yerleri beyaz badana ile özenle belirlenmiş taş duvarlar…
Önlerinde kaz sürülerinin kaygısızca volta attığı evler…
Korkunç bir havada bulutlar kâbus gibi üstlerine çökerken, sıcaklık hızla düşer.
Rüzgâr anaforlar çizerek kayaların tepesinde uğuldar.
Sonrası biraz yağmur, belki biraz dolu…
Nisan ayı bile soğuktur oralarda… Kar diz boyu.
Soğuğun ürkütücü gücü ve aylar sürecek bir beyaz örtü…
Yollar kapanır…
Yollarda dozer uğultuları,
Ovayı seyreden aç kurt sürülerinin uğultusuna karışır,
Orası gölün yamacına sırtını dayamış Çıldırdır.
Ardahandır,
Doğruyoldur,
Yakınsudur,
Buzun ve balığın yurdu Çıldır Gölüdür,
Orası insandır, sevgidir, kültürdür
Şafağın erken söktüğü, güneşin erken battığı yerdir…
Konuşmazlar susarlar
Gözleri yollarda hasretle gurbete gideni arar
Derin uykularındadır çocuklar
Hastaları kızaklar taşır
Gözler bir açılır, bir kapanır
Orası Hanaktır, Posoftur.
Gün gelir göl buz tutar
Buzu delen kazma sesleri alın terine karışır.
Çocuklar kızaklarıyla kayar… Sert rüzgârlara inat.
Taş evler… Küçük pencereler… Etrafta tezek yığınları.
Kuş uçmaz, kervan geçmez oralarda.
Kuzey kışının acımasızlığında… Gün boyu Tezek dumanlarının eksilmediği ocak başlarındadır çocuklar, yaşlılar.
Geceleri Ay yüzünü gösterip parlasa da, yıldızlar ulaşılmazdır oralarda.
Sadece yıldızlar mı?
Varın siz sorun onlara.
İnsanlar işsizdir çoğunlukla, türküler yanık.
Gecenin o beyazlığı içinde, yıldızların bile göremediği bir yerde işitilmez sesleri.
Tilkinin bakır döktüğü topraklarda kuşlarda, hayvanlarda açtır… Aynı kaderi paylaşırlar insanlarla.
Buz kesen havalarda insanlar ekmek peşindedir…  Sabahın alacakaranlığında… İşçi kahvehaneleri dolup dolup taşar.
Kimisi o gün günü kurtarmıştır, kimisi bir sonraki günde arar umutlarını,
Çamura, kara, poyraza, soğuğa aldırmadan.
Eli koynunda boynu büküktür oraların insanı…

Ben bilirim oraları…

18 Ocak 2015 Pazar

ZORLU YAŞAMLAR!

Uzun yıllar önceydi. Durmak bilmeyen rüzgar kış kokuyordu. Dışarıda yere göğe beyaz gelinliğini giydiren kar yağıyordu. Aşağıdaki ağıllarda yalaklarda suların üzeri ince bir buz tabakası ile örtülmüştü.
Karların örttüğü gri tarlalar ürkütücü bir beyazlıkla kaplıydı. Gün batımının renklerini bürünmüş bulutlar ve söğüt ağaçları kabus gibi çöken gecenin ayazına hazırlanıyordu.
Kozmik gökyüzü, soğuk bir kış günü sırtımızı rüzgara verip ısınmak için atlar gibi ayaklarımızı yere vurup soluk alış verişimizi izliyordu.
Tekmil canlı buz tutmuştu.
Sular buz tutmuştu.
Güneş buz tutmuştu.
Yaşam uçsuz bucaksız bir beyazlığın içinde kaybolmuştu.
Arazi arazi olmaktan çıkmıştı.
Evler ev olmaktan, ağaçlar ağaç olmaktan.
Baş döndürücü kayalık arazi ve ova günlerce rüzgarın korkunç uğultusu ile mücadele etti. Tekmil canlı ıssızlığın ortasında yaşam mücadelesi verdi. Gölün yüzeyi aylarca sürecek kalın bir buz tabakası ile kaplandı. Günlerce rüzgarın uğultusundan, soğuğun ürkütücü gücünden kimse dışarıya çıkamadı.
Aralıklarla rüzgar köyü terk edip, güneş bulutlar arasında ışıklarını gönderdiğinde kahvehanelere toplanıldı. Hayvanlar yalaklardan su içsin diye dışarıya salıverildi. Köpek sesleri belli belirsiz duyuldu. Çocuklar kendilerini sokaklarda buldu. Kadınlar çeşme başlarında çamaşırlarını yıkadı.
Gölün kıyısındaki toprak yolun hemen yanında Tilki Selim’in düz damlı beyaz badanalı kahvehanesi tıka basa doluydu. Renksiz bir havada ısınmak için gürül gürül yanan tezek dolu sac sobanın etrafında kımıldayacak yer yoktu.

Recep de kahvehaneye gelmişti. Gürültü ile yanan sobadan uzak, giriş kapısına yakın bir yerde tahta masaya dirseklerini dayamış düşünüyordu. Karakış bastırmadan havanın buz kesmesi diğerlerini olduğu gibi Recep’i de bunaltıyordu. Kış uzun sürerdi böyle zamanlarda. Recep bunu deneyimlerinden biliyordu. Ancak yapacak bir şey yoktu…  Gürültülü kalabalıkta konuşulanları anlamak için kulak kabartmak gerekiyordu. Recepte öyle yaptı. Dikkat kesildi. Konuşmalar kış üzerine idi. Kışın zorlu geçmesi, baharın geç gelmesi halinde mal davarın açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı üzerineydi… Arada bir yan masada okey oynayanların gürültüsü sesleri bastırsa da sesin sahiplerini tanıyınca sinirinden ayaklarını yere vurmaya başladı. Ceketinin yan cebinden tütün tabakasını çıkardı. Tabaka kaçak tütünle doluydu. Recep kış bastırmadan kaçak tütünden yeteri kadar alırdı. Kar bastırıp yollar aman vermediği zamanlarda tütünsüz kalmak ölümden beterdi …

Tilki Selim’in dar ve tahta masaların sıkıştırıldığı, orta yerde tezek sobasının gürültü ile yandığı kahvehanesi gölün kıyısında uzanan toprak yola sırtını dayamıştı. Kahvehane aynı zamanda yolcuların minibüs beklediği bir durak vazifesi de görüyordu.
Göl ise yazın kahvehane müdavimleri için doyumsuz bir manzara sunuyor idi. Çıkarılan Sazan balıklarının ise lezzetine doyum olmazdı. Kışın ise yüzeyi yaklaşık iki metre kalınlığında buz ile kaplanan göl üzerinde ilçe ve yakın köylere gidip gelinirdi. Kış manzarası ise bir başka güzeldi.
Recep işlemeli tütün tabakasından sardığı sigarayı köylü çakmağı ile yaktıktan sonra derin bir nefes çekti. Hoş sigara içmese de zaten içerisi sigara dumanından yeterince nasibini almıştı.
Dışarısı soğukla mücadele ederken içeride gürültü ve sesler birbirine karışıyordu. Tilki Selim ise memnun çay yetiştirmenin telaşında idi.
Budak Mehmet dudaklarını acı acı buruşturarak:
- Bu sene kış uzun süreceğe benzer, dedi.
Tilki Selim uzaktan:
-  He valla doğru den, diyerek Budağı doğruladı.
Elindeki çayı yudumladıktan sonra Hamza Dayı ağır ağır konuştu:
- Daha şimdiden yem sıkıntısı var. Evlerde yakacak gaz, ısınacak tezek sıkıntısının baş göstermesi yakındır, dedi.
Hamza Dayı konuşurken sesinde öfke ve kızgınlıktan eser yoktu. Çünkü yetmiş senedir köyünü de, köyündeki yaşam şartlarını da çok iyi biliyordu. O kışın uzun geçmesine hazırlıklı olmak gerektiğini düşünüyordu.
Recep başını elleri arasına almış düşünüyordu. Gürültü o kadar artmıştı ki konuşulanları yarım yamalak işitiyordu. Hoş işitse ne değişecekti ki. Sakalı uzamış, saçları ise dağınıktı. Küçük kurşuni gözlerini kapatmıştı. Geniş ve yayvan burnundan hızlı hızlı soluk alıp veriyordu. Göğsü körük gibi bir inip bir çıkıyordu. Dudaklarına öfkeli bir gülümseme hakimdi. Solgun yüzüne rağmen asil bir duruş sergiliyordu. Sigarasından nefes üstüne nefes çekiyordu. Ya şu sigarada olmasa köylük yerde can sıkıntısından insan kurtulamaz diye düşündü bir an.
O biliyordu ki bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sıcağa kışın ise kara kışa yenik düşer. Hazırlıklı olmak gerekir. Yalnız insanlar mı? Elbette hayır. Diğer canlılarda zor şartlarla yaz kış mücadele ederlerdi.
Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlardı yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgarlarının çığlıkları yağan beyaz kabusa eşlik ederdi. Yağan kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermezdi. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olurdu insanlar.
Hem de günlerce,  aylarca.
Recep biliyordu ki bir tek insan asla tek başına bir insan değildir buralarda.
Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir. Bir dağ, bir göl, bir yayla ve bir ova da asla tek başına bir dağ, bir göl, bir yayla ve bir ova değildir.
Yaşam o kadar zorlu idi ki kimi zaman acı ve yoksulluğu ta iliklerine kadar hisseden insanlara şahit olunurdu, kimi zaman yiğitliğin, mertliğin ve kalleşliğin varlığına şahit olunurdu. Kimi zaman acımasızlık kol gezerdi uçsuz bucaksız bozkırın ortasında ya da dik bir vadinin hemen kıyısında.

5 Aralık 2013 Perşembe

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-13


Hafta sonları arada bir dışarı çıkar Binali'nin kahvesine giderdik.
Ortaokul öğretmenleri ve ilkokul öğretmeni İsmet Karadağ sıklıkla Binali'nin kahvesine gelirdi.
Okey taşları, tavla zarları, pişpirik kâğıtları; kahvenin içi insanla zaman arasındaki sarmalda,  insanın kendisini işsizliğe, düşsüzlüğe, boşluğa bırakmasının sesleriyle dolardı.
Okey oynardık.
Sohbet ederdik.
Hamza Şimşek ve Yasin Turgut anılarını anlatırdı. Hamza dayı gurbette çalışmıştı. Lakin emekli değildi. Emekli olmasına yetecek çalışması yoktu.
"Çok çalıştık hocam" derdi.
"Çok çalıştık ama işveren sigorta yaptırmamış."
"O zamanlar biz de cahildik. Bilemedik. Hakkımızı arayamadık derdi."
Bu duruma üzüldüğü her halinden belliydi.
"Şimdi olsa hiç hakkımı aramaz mıyım " diye hayıflanırdı.
"Yoksulluk ve işsizlik böyle bir şey işte. İnsan kimi zaman işini kaybetmemek için sesini çıkarmıyor/ çıkaramıyor. Hakkını aradın mı kendini kapının önünde bulursun" diye de ekliyordu.
Yasin amca ise "Humeyni" diye çağrılırdı.
"Neden sana Humeyni diyorlar Yasin amca?" dediğimizde gülerdi.
"Eee Humeyni olmak her adama nasip olmaz" derdi.
Ne demek istediğini anlıyorduk aslında. O yıllarda 1979'da İran'da İran İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılmıştı.
İran Devriminin lideri Humeyni'ydi. O nedenle Yasin amcaya "Humeyni" dediklerini anlamıştık.
Humeyni sözünden hiç alınmaz gülerdi. Hamza dayı ile şakalaşırlardı. Her ikisiyle de sohbet etmek hoşumuza giderdi. Her nedense her ikisini de benimsemiş, verdikleri öğütlerin doğruluğu nedeniyle de  saygı duymaya başlamıştık. İkisi de yaşlıydı.
Hamza dayının tek gözü görmüyordu. Lakin yufka yürekli ve yardımseverdi. Fakirdi ama gönlü boldu.
Calaya ve insanına alışmaya, onları az da olsa tanımaya başlamıştık.

Hamza dayı "oğul" derdi, "hocalar" derdi :
"İnsanlar çok karmaşık sistemler yapabilir. Yaptığını da kullanır. Lakin tek bir parçanın çalışmaması sistemin durmasına neden olur."
Can kulağıyla dinlerdik söylediklerini. Tek kelimesini kaçırmak istemezdik kahvenin sigara dumanına boğulmuş havasında, o kalabalığında.
"Doğa da ise birbirine bağlantılanmış parçalar yok. Etkileşim söz konusu, döngüler söz konusu. Önemli olan o etkileşim ve döngüye uyum sağlamaktır. Bu insanlar içinde geçerlidir. Bulunulan ortama uyum yaşamın olmazsa olmazlarındandır."
O konuşurken okey taşları da hareketsizleşirdi. Kimse oynamak istemezdi o an. Kıtlama çaylar içilirdi sohbet sırasında. Biz kıtlama içmeye henüz alışamamıştık. Bardağa şeker atıp karıştırmamıza gülerlerdi.
"Bütünü parçalara ayırmak kaçınılmaz olarak çuvallamak demektir. Ya sen o bütüne uyum sağlayacaksın, ya da o bütün sana uyum sağlayacak. Bunun başka yolu yok."
"Bütüne uyum sağlamalıydık o halde. Madem yörenin şartları ağırdı. O ağırlığı köyde ve yörede yaşayanlar umursamıyordu, o halde bizde umursamamalı mücadele etmeliydik."
Hamza dayının söylediklerinden anladığım buydu.
"Hamza dayı" dedim.
"Kararlılık, direnç."
"Mevcut duruma uyum sağlamak ve sorunlarla başa çıkmak için süreci iyi yönetmek. Hayatın devamı için kilit noktadır" bu durumda.
"Evet" derdi gülerek.
O halde yöre insanının yaşam koşullarını benimsemek, güç koşullarda yaşamak için onların yüz yıllardır imbikten süzüp getirdiği deneyimlerine kulak vermek gerekir.
Yıkılmamak için kazanmak lazım.
Başarısızlık için değil başarı için mücadele etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak, ulaşmak istenen hedefe yaklaşmamızı sağlar.
Söylemek, anlamak, konuşmak, bilmek sorunun çözümü için önemlidir. Bazen de sorunların ağırlığında o bilinenler etkisizleşir.
Bu bağlamda,
Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu.
Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında Calada, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorduk.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacak.
Odanın içinde yanan sobanın ateşi içimizi ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarımızın içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demlediğimiz çayımızı yudumluyor, bir yandan da içinde bulunduğumuz durumla dalga geçiyorduk.
Sıkıntılıydık aslında. Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.
"Yollar açılmazsa ne yapacağız dedim Meriç'e.
Gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok"
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin" dedi Meriç.
Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.
"Günlerdir böyle fırtına olmadı" dedim Meriç'e endişeyle.
Yollar kapanırda kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaktık?
Bunu düşünmemiştik daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmiştik. Yabancıydık. Yörenin şartlarını bilmiyorduk. Gördüğümüz Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını bize ne soran ne de anlatan olmuştu.
Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmıştık. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceğimizi aklımıza bile getirmemiştik.

Getirmemiştik ama şartlar acımasızdı.