Buz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Buz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2023 Pazar

BOZKIRIN SAVURDUĞU YAŞAMLAR (I)


 

Bozkırın sıcağı da soğuğu da yamandır. İnsanlar yazın sarı sıcağa, kışın karakışın acımasızlığına yenik düşer.

Sadece insanlar mı?  

Diğer canlılar için de bozkır acımasızdır kimi zaman.

Havalar soğumaya başladığında yer gök gelinliğini giymeye başlar yavaş yavaş. Günlerce ve gecelerce ıslık çalan kuzey rüzgârının çığlıkları yağan beyaz kâbusa eşlik eder. Kar aralıklarla dinlenmeye çekilirken bu sefer yeryüzünü örten sis aman vermez. Buz, kar ve tipinin ne denli acımasız olabileceğine şahit olur insanlar. Hem de günlerce,  aylarca.

Bir tek insan asla tek başına bir insan değildir. Vahşi yaşam da asla tek başına bir vahşi yaşam değildir.  Bir dağ, bir yayla ve bir ova asla tek başına bir dağ, bir yayla ve bir ova değildir bozkırda.  

 Bozkır kimi zaman acıyı ta iliklerine kadar duyumsayan insanlara şahit olur; kimi zaman sevincin, mertliğin ve yiğitliğin varlığına şahit olur; kimi zaman da kalleşliğin ve acımasızlığın kol gezmesine.

Etrafı saran dağların ulu doruklarına meydan okurcasına yan yana duran kuzgunlar gibi, ovanın en ucunda, omuz omuza yaslanmış, kibrit kutusu şeklindeki evleri ile bağrını rüzgâra karşı harmanlamış köylere rastlamak şaşırtıcı değildir.

Ve evler…

Düz damlı, etrafında ve içinde nice canların yaşam bulduğu bozkıra has kerpiç ve taş evler.

İçlerinde acının da mutluluğun da bin bir çeşidinin bulunduğu evler. Bir o kadar yoksulluğun ve zenginliğin; hüznün ve sevincin; yiğitliğin ve kalleşliğin yaşandığı evler.

Hazanla birlikte doğa kışlıklarına bürünmeye, ağaçlar ise beyaz giysilerini giymeye başlamıştı.

Günler ilerleyip karakış iyicene kendini hissettirmeye başladığında köyde evlerin içine çekilmiş insanlarda da bir canlanma başladı. Yoğun kar yağışı saatlerdir aralıksız yağıyordu. Ne zaman dinlenmeye çekileceği de belli değildi.

Düz damlar artık çekemeyecekleri karların altında eziliyordu…

Köy halkı tez zamanda damlardaki karları küreklerle kürüdüler…

Evlerin etrafında kardan yığınlar oluşmuştu. Çocuklara da gün doğmuştu böylece. Damlara çıkıp kardan yığınların üzerinde en uzağa atlama yarışına girişmişlerdi. Soğuğa ve ayaza aldırmadan. Analarının bağırışlarını duymazlıktan gelerek…

Kışın ahırlara mahkûm hayvanları suya götürmek için yollar açılmaya başlamıştı çoktan. Yağan karın açılan yolları kapaması da aynı yoğunlukta devam ediyordu. Özellikle koyunların suya açılan kar yolundan tek sıra gidişlerini ve dönüşte ağılın önüne konan yemliklerinden yem yemek için koşuşturmaları görülmeye değerdi.

İşleri biten erkekler köy odasına, kadınlarda evlerdeki işlerinin başına dönmüşlerdi. Herkes birbirine aynı şeyi söylüyordu…

   - Bu kış böyle giderse hayvanları bahara zor çıkaracağız!

    - Doğru diyorsun ağa… Kel Sado’nun alafı azalmış diyorlar…

    - Yakında biter o zaman. Köylüden olanlardan alır herhal…

    - Sado ağada acemi sanırsın. Yazdan koysana alafını çokça… Kışın ne olacağı bellimi!

Kışın telef olan hayvanlardan kurdu kuşu da yararlandı. Günler günleri, aylar ayları tez kovaladı. Havalar ısınmaya, güneş sıcak yüzünü göstermeye, bahar gelmeye başladı.

Çobanlar koyunları gün boyu kırda tutmaya, akşamları gelen koyunlara az da olsa yem verilmeye devam edildi bir süre.

Baharla birlikte buharlaşmaya başlayan toprağın kokusu etrafa yayılmaya başladı. Kurumaya yüz tutmuş topraklarda karasabana koşulu öküzlerle tohumlar toprağın bağrında filizlenmeye bırakılıyordu. O kış zorluklarla boğuşup hayvanlarını telef edenlerdeki gayret görülmeye değerdi. Yapacakları şey çalışmaktı. Gelecek kışa daha bir hazırlıklı olmak için başka da çareleri yoktu. Bu kış feleğin acı sillesini yemişlerdi çünkü.

Bir yandan buğday tohumları avuç avuç tarlaya atılırken diğer yandan çavdar, mercimek ve nohut ekimleri de devam ediyordu. Tohumlar geç olmadan tarlaya ekilmeliydi. Her şeyin bir zamanı vardı. Geç kalındı mı verim almak ne mümkündü, bozkır ve susuzluk yapacağını yapardı. Tohumlar daha boy atmaya fırsat bulamadan kuraklıktan nasibini alırdı.

Kadim Anadolu köylüsü bunu yaşayarak öğrenmişti.

 



26 Nisan 2013 Cuma

ZULÜM SUÇSUZ VE SAVUNMASIZ İNSANLARI VURUYOR !


İnsan düşünmeden edemiyor. Olan bitenlere kayıtsız kalamıyor. Yoğun düşünceler içinde bir iki saatte olsa belki uyurum diye gözlerimi kapamam işe yaramadı. Uykusuz ve yorgundum. Havasız ve sıcak kalan salonun pencerelerini açtım. İçeri dolan serin havayı ciğerlerime çektim. Eşim ve çocuklar derin uykudaydılar. Hele oğlumun dudaklarını sündüre sündüre uyumasını seyretmek bir ara beni rahatlattı. Gözlerim nemlendi baktıkça.
Geçmişin bıraktığı üzücü acı etkiyi vücudumun tüm hücrelerinde hissetmiştim. O acı ki bir humma ateşi gibi vücudumu sarıp sarmalamış, sıkıca tutunduğu yerde kıpırdamaz olmuştu. Recep ve ailesinin ve diğerlerinin duyumsadığı yıkıcı ateş daha etkili olmalıydı. Yanına gittiğimde ananın yüzü öfkeyle gerilmişti. Göz pınarlarında her an dökülmeye hazır yaşlar birikmişti. Şaşkınlık ve kızgınlıkla etrafa bakışları korkutucuydu.
Yaşadıkları çaresizliği, öfkeyi ve şaşkınlığı birileriyle paylaşmak, belki de biraz ferahlamak istiyorlardı ama yaşanan onca acı unutulacak gibi değildi, hele de çok sevdikleri oğullarını bir daha göremeyecek oldukları için.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yaşanan benzeri acıları da hatırlatıyor yaşananlar. Benzerliği pek olmasa da geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan hayatları da sorgulamak durumunda kalıyor insan. Diğerlerinin varlığından çoğu kez bir kamyon kasasında, konteynerlerin içinde üst üste; karlı, buzlu dağ yollarında donma riskiyle, savaşlardan, zulümden, ayrımcılıktan, canına kast edenlerden kaçarken yaptıkları ölümcül yolculuğun hayatlarını karartmasında; ya da denizin ortasında batan bir teknede yaşamlarını kaybettiklerinde veya kentlerin kenar mahallelerinde, onbeş- yirmi kişi bir arada paylaştıkları odada çıkan yangında öldüklerinde haberimiz oluyor.
Zulüm suçsuz ve savunmasız insanları vuruyor. Geride kalanları amansız acılarla baş başa bırakarak yapıyor bunu. Zulümden kaçan bir sığınmacının hayatını kaybetmesiyle, bir gözü dönmüş cahilin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybedenlerin hiç farkı yok. İkisi de yaşama, yaşamın kutsallığına kast edenlerin ortaya çıkardığı bir sonuç. İkisi de insan haklarına vurulan bir darbe.
Düşüncelerin ağırlığı altında geçen dakikalarda susamıştım, içim yanıyordu, yüreğim fena halde çarpıyordu. Bunca yıllık yaşamımda kendini bilmez biri yüzünden bu duyguları yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Açık pencerenin yanına giderek serin havadan derin bir nefes daha almak için ayağa kalktım. Biliyordum ki her ölüm erken ölümdü. Fidan gibi delikanlı kara toprağa girmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak olanaksızdı. İnsan tanıdığı birini kaybederse, akrabası dahi olmasa etkileniyordu. Benzer olayın kendi başımıza geleceğini düşünmek ise yıkıcıydı. Bu bağlamda anaya ve ailesine, Recep’e zor günlerinde destek vermek aklı başında herkesin görevi olmalıydı.