Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2019 Cumartesi

ŞEHRİN KALABALIĞINDA



İstanbul'un kalbi sayılan tarihi yarımadaya gitmek için, bulunduğum yerden birbirine alternatif ulaşım araçları var. Yaz ve kış en çok raylı sistem tercih ediliyor.  Günün her saatinde vagonlar tıka basa insan dolu.
Gölgeler uzayıp da kaybolduktan sonra, geri dönüşler başlar günün ilk ışıkları ile başlayan yolculukta.
Genelde başımı cama dayayıp etrafı seyrederim. Onbinlerce insanın varoşlardaki evlerini terk edip boğaza doğru yaptıkları yolculuğu, Eminönü'nde oturup balık ekmek ya da çay simit yemelerini, Galata Köprüsünde balık tutmaya çalışanları, müşteri çekmek için bağıran çığırtkanları, Ayasofya'yı, Sultan Ahmet'i, sonrasında Taksim'i, İstiklâl caddesinin devasa kalabalığını, sokak satıcılarını, caddelerde bitip tükenmeyen araç trafiğini, akşamları ışıklarla bezenmiş gökdelenleri, yanıp sönen renkli neon ışıklarını, ekmek parası peşinde koşan telaşlı insanları düşlerim.
Boğazın kıyısındaysan eğer, kara nerede biter deniz nerede başlar, düşünür durursun. Deniz mi karanın içine girmiş, yoksa kara mı burnunu denize uzatmış belli değil. Hem kara hem deniz, insanlarla oyun oynar kıyılarda. Dalgalar hep başlangıçtaymış gibi vurur kıyılara, yontar, orasını burasını düzeltir yontusunun.
...
İstanbul; görünenler arasında aslında bir yarıştır. Şehrin içine dağılmış imgeler, binalar, bedenler, yüzler, yürüyüşler, bakışlar birer yarıştır. Tıpkı gazete manşetlerinde olduğu gibi. Tıpkı sokak tabelalarında olduğu gibi.
Ve işin aslı, yazanın aylarca, belki de yıllarca kurgulayıp yazdığı kitapların şehrin üst geçitlerinde yere yayılıp alıcı bulmaya çalışması gibi bir yarış.
...
Çoğu kez "küçük kapılar büyük salonlara açılır". Bir ipe dizili tespih taneleri gibi yoğun bir kalabalığın varlığı şaşırtır insanı. Akşam saatlerinde serinleyen havayla sokaklar daha da kalabalıklaşır.
...
Şehrin kalabalığında etrafa dikkatlice bakıldığında çoğu şeyin tuhaflaştığı görülür. İnsanlar oturup konuşup birbirini dinleyeceğine, ben doğruyum, ben bilirim yaklaşımı ile  birbirinden uzaklaşmakta; dolayısıyla yaptıklarının başkalarına acı verip vermemesine bakma gereğini duymadan cümleleri art arda sıralamakta bir sakınca görmemektedir.
Yaşananların duyarlı insanları etkilemesi isyan ettirmesi içten bile değil. Duyarsızlıklar ne yazık ki toplumun geldiği noktanın acı bir panoraması gibi.
Keyfimize  göre bir şeyi ya da tam tersini yapmak istememiz ve keyfimizin muhtemelen idrakimizin sınırlarını zorlamasına rağmen yaptıklarımızı normal karşılamamız da aymazlıkta ki son noktadır.
...
Şehrin dört bir yanına dağılmış toplu taşım araçları insan davranışı ve profilinin bir sentezidir.
Herkesin elinde bir akıllı telefon, kendi dünyalarına dalmışlar, her iki elin parmakları durmadan tuşlara basıyor. 
Görünürde ne bir kitap var ne de bir dergi ve gazete. Telefon ekranında akıp giden resimlere odaklanmış bir toplum ve ipe sapa gelmez yorumlar.







31 Mart 2017 Cuma

MAVİ BİR ÖRTÜDÜR DENİZ


Mavi bir örtüdür deniz
pırıl pırıl
kıpırtısız
ve yorgun
ve ıssız

Alev renginde yansımalarla 
bir bulut kaynıyor gökyüzünde,
aşağılarda bir yerlerde
ayaklar toz içinde
yüzler kavruk
yaşamı güzelleştirmek
serçenin kanadında
yalnızlığı ötelemek

Mavi dalgalar
alın yorgun yüreğimi aranıza
 hayatı
 ölümü
 suskunluğu


Hüseyin Güzel/ 31 Mart 2017/İst.

13 Ocak 2015 Salı

DEV DALGALAR











Amerika Toprak Bilimi Derneği'nin açıklamasına göre "Bir çorba kaşığı kadar toprakta yeryüzünde yaşayan insan sayısından daha fazla canlı bulunuyor."
Bu açıklamayı Atlas Dergisi'nin Ocak 2015 sayısında okudum. İnsanın ilk bakışta inanası gelmiyor. Fakat bilim adamlarının uzun yıllar süren titiz çalışmaları sonucu ortaya çıkan bir gerçek bu.
Yukarıdaki resimler bugün Antalya kıyılarında dev dalgaların oluşmasını gösteriyor. Lakin dalgaların rengine dikkat ederseniz maviliğini çoktan kaybetmiş. Adeta çamur deryasına dönüşmüş.
Bu görüntülerin aynısını yeryüzü coğrafyasının değişik yerlerinde görmek mümkündür. 
Canlıların yaşam kaynağı olan doğa bu şekilde tahrip edilmeye devam ederse, toprak toprak olma özelliğini kaybedecek ve canlılar, tabii başta insanlar  uzun süre hayatta kalamayacak.
Birleşmiş Milletler bu bağlamda 2015'i "Toprak Yılı" ilan etti.
Bizlerde üzerimize düşeni yapıp toprağı, ormanı, canlıları yok etmek yerine devamını sağlamak için çaba sarf etmeliyiz.

5 Mart 2014 Çarşamba

DALGALAR



Bilirim nasıl döver rüzgârla kıyıları
Öfke ile köpürürken dalgalar
Sonsuz gökyüzünde salınırken bulutlar
Öyle koşmak isterdim ki, umut yüklü
Ve tan çiçeklerinin kokusuyla arınmış
Sarmaş dolaş kimsesiz çocuklarla.

Hüseyin Güzel

7 Ağustos 2013 Çarşamba

ALIN YORGUN YÜREĞİMİ ARANIZA


Mavi bir örtü gibi serilen
koca deniz pırıl pırıl
kıpırtısız ve yorgun
ve ıssız.

Alev rengindeki yansımalarla 
siyah bir bulut yükseliyor gökyüzünde
aşağılarda bir yerlerde
yollarda insanlar, yollar sıcak
ayakları toz içinde yüzleri kavruk
belki insanların dilini anlamak
serçenin kanadında yaşamı güzelleştirmek
yalnızlığı ötelemek.

Beni nasıl büyüledi günboyu dalgalar
alın yorgun yüreğimi aranıza
hayatı
ölümü
suskunluğu.


Hüseyin Güzel/ 06.08.2013/İstanbul

24 Haziran 2013 Pazartesi

BELKİ BİR GÜN BİR TREN GELİR UZAKTAN KİMSE İNMEZ

Meraklı bir yapımız var. Köylüsüyle kentlisiyle ateşle barut gibiyiz her nedense. Etrafımızda yaşayanların işleriyle, yaptıklarıyla, davranışlarıyla yakından ilgileniriz. Kendi davranışlarımızı mercek altına alıp irdelemek yerine başkalarınınkini irdelemeyi severiz. Oysaki bunlar zaaftır, eksikliktir. Bu durumda en sevmediği diken burnunun ucunda biter insanın. Hayallerini, geleceklerini, düşüncelerini yıkmaya çalışırlar. Oysaki her fidan kendi toprağında nefeslenir. Farklı topraklar ona göre olmayabilir.
Toplumda yaşayan bireylere düşen önemli görev ve sorumluluklar vardır. Bu görev ve sorumluluklar; hem kendileri, hem çevreleri, hem aileleri için çok önemlidir. Uyulması gereken sorumluluklar ihmal edildiğinde toplumda bir takım sorunların baş göstermesi kaçınılmazdır. Hata yapan illaki başkasının vereceği kararı uygulamak ve yandaşlık yapmak durumunda kalır.
Sağır, kör, acımasız olmamak, dümeni başkalarının eline vermemek lazım. Kendi yönümüzü kendimiz bulmalı, yürüdüğümüz yolda kendi izimizi bırakmalıyız.
Daha sabırlı, daha az kötümser olmak; işi şansa bırakmamak lazım. Yani yaptığımız işler sabırla ve insani duygular gözetilerek yapılmalı.
Güneş yakıcılığını hissettirmeye başlamıştı. Eşimin ve çocukların kalkma saatini bekledikten sonra eve girdim. Küçük oğlum henüz uyanmıştı. Geldi dizlerimin üzerine oturdu. Kızım okula gittiği için çantasını hazırlıyordu. Bir yandan da kahvaltı hazırlıklarıyla uğraşan annelerinin sesi geliyordu:
- Çocuklar elinizi yüzünüzü yıkayın, yıkamadan kahvaltı yapmak yok.
- Musluğa yetişemiyorum anne.
- Oğlum baban yardım etsin.
- Kızım sende ellerini yıkamadan sofraya gelme.
- Tamam yıkıyorum.
Kahvaltı masası fazla büyük değildi. Dört kişilik bir aile için yetiyordu. Daha büyüğüne de gerek yoktu zaten.
Sabah kahvaltısı sonrasında okula gittim. Etrafı duvarla çevrili geniş bir alan içerisinde yer alan okulun etrafı çam, akasya ve çınar ağaçlarıyla bezenmişti. Ağaçların sulanması için açılan bir artezyen kuyusu vardı. Giriş kapısının ve Atatürk büstünün etrafı çiçeklerle bezeliydi. Atatürk büstünün çevre düzenlemesini okulumuz Fen Bilgisi öğretmeni Tahsin Bey yapmıştı. Eli bu tür işlere yatkın bir arkadaştı.
Voleybol sahasını düzenleyip beton dökende oydu. Yağmur sonrasında çocuklar voleybol oynadığında saha çamur olmasın diye. Ne denir ki. Her öğretmenin elinde bir ustalık becerisi vardır mutlaka. Olması da gerekir. Çünkü hayat şartları kendi kendine yetmesini bilmeyi öğretir ona. O da yetiştirdiği çocuklara.
Okulun tam karşısında belediye hizmet binası vardı. Küçük, iki katlı; alt katında kahve ve dükkânlar yer alıyordu. Okul çıkışı soluklanmak için ilk uğradığımız yerdi kahvehanenin önü. Dışarıya atılmış masalarda, ağaç dallarının serinleticiliğinde kasabalıyla sohbet eder çay içilirdi o kısa molalarda.
Kasabanın erkekleri sabahın erken saatlerinde belediyenin altındaki kahvehanede buluşurdu. Kimi sırtını beton duvara verip yere çömelirdi. Kimi duvara dayanır, kimisi de sandalyeye ilişirdi. İçenler birer sigara yakardı. Zararlarını bile bile sigara dumanını ciğerlerine çeker, sonra da poff diye üfürürlerdi. Böyle zamanlarda uzaklara bakarlardı. Ta ufka. Ufukta belli belirsiz bulutlara takılırdı gözleri.
Baharı düşünürlerdi. Sonrasında yaz aylarının koşuşturmacasını. Kimisi ırgatlığı, kimisi mevsimlik işçiliğin zorluklarını. Sonrasında hazanı, ayaz, buz ve soğuğu.
Evlenme çağına gelmiş çocuklarını, dağlarda otlayan keçilerini, koyunlarını. Çocuklarının okumasıydı en çok düşündükleri. Okuyup ırgatlıktan kurtulmalarını. Kadınlarını düşünürlerdi sıklıkla. İlçenin pazarında ürünlerini satmaya çalışan kadınlarını. Pazara yürüyerek gidip gelmelerini.
Sonra gözlerini açarlardı sıkıntıdan kapanmakta olan gözlerini. Gökyüzüne bakarlardı sigara dumanının yükseldiği gökyüzüne. Gözleriyle anlatmaya çalışırlardı birbirlerine acılarını, düşlerini, sıkıntılarını, yoksunluklarını.
Böylesi anlarda yüreğim sıkışırdı. Bir tuhaf olurdum onları öyle görünce okul yolunda. Bazan sıkıntılar şiir olur dökülür ya yüreğinde insanın. İşte bu anlarda sıklıkla duvar diplerindeki insanlara bakıp:
“Belki bir gün bir tren gelir uzaktan kimse inmez
belki hiç kimse yoktur beklediğimiz içinden
olsun içi boş da olsa var oldukça trenler
umut var demektir tükenmeyen” derdim.
Ve yine "çekip gideceğim" derdim;
“Ve mavi suların kokusuyla arınmış
eyy köpüklerin yüzdüğü deniz.
Zor olanı mı beklersin yol vermek için
Bu karanlık, bu soğuk, bu fırtına niye?”

ÇEKİP GİDECEĞİM


Ve mavi suların kokusuyla arınmış
eyy köpüklerin yüzdüğü deniz.
Zor olanı mı beklersin yol vermek için
Bu karanlık, bu soğuk, bu fırtına niye?


(H.Güzel/22.06.2013-İstanbul

26 Nisan 2013 Cuma

ZULÜM SUÇSUZ VE SAVUNMASIZ İNSANLARI VURUYOR !


İnsan düşünmeden edemiyor. Olan bitenlere kayıtsız kalamıyor. Yoğun düşünceler içinde bir iki saatte olsa belki uyurum diye gözlerimi kapamam işe yaramadı. Uykusuz ve yorgundum. Havasız ve sıcak kalan salonun pencerelerini açtım. İçeri dolan serin havayı ciğerlerime çektim. Eşim ve çocuklar derin uykudaydılar. Hele oğlumun dudaklarını sündüre sündüre uyumasını seyretmek bir ara beni rahatlattı. Gözlerim nemlendi baktıkça.
Geçmişin bıraktığı üzücü acı etkiyi vücudumun tüm hücrelerinde hissetmiştim. O acı ki bir humma ateşi gibi vücudumu sarıp sarmalamış, sıkıca tutunduğu yerde kıpırdamaz olmuştu. Recep ve ailesinin ve diğerlerinin duyumsadığı yıkıcı ateş daha etkili olmalıydı. Yanına gittiğimde ananın yüzü öfkeyle gerilmişti. Göz pınarlarında her an dökülmeye hazır yaşlar birikmişti. Şaşkınlık ve kızgınlıkla etrafa bakışları korkutucuydu.
Yaşadıkları çaresizliği, öfkeyi ve şaşkınlığı birileriyle paylaşmak, belki de biraz ferahlamak istiyorlardı ama yaşanan onca acı unutulacak gibi değildi, hele de çok sevdikleri oğullarını bir daha göremeyecek oldukları için.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında yaşanan benzeri acıları da hatırlatıyor yaşananlar. Benzerliği pek olmasa da geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan hayatları da sorgulamak durumunda kalıyor insan. Diğerlerinin varlığından çoğu kez bir kamyon kasasında, konteynerlerin içinde üst üste; karlı, buzlu dağ yollarında donma riskiyle, savaşlardan, zulümden, ayrımcılıktan, canına kast edenlerden kaçarken yaptıkları ölümcül yolculuğun hayatlarını karartmasında; ya da denizin ortasında batan bir teknede yaşamlarını kaybettiklerinde veya kentlerin kenar mahallelerinde, onbeş- yirmi kişi bir arada paylaştıkları odada çıkan yangında öldüklerinde haberimiz oluyor.
Zulüm suçsuz ve savunmasız insanları vuruyor. Geride kalanları amansız acılarla baş başa bırakarak yapıyor bunu. Zulümden kaçan bir sığınmacının hayatını kaybetmesiyle, bir gözü dönmüş cahilin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybedenlerin hiç farkı yok. İkisi de yaşama, yaşamın kutsallığına kast edenlerin ortaya çıkardığı bir sonuç. İkisi de insan haklarına vurulan bir darbe.
Düşüncelerin ağırlığı altında geçen dakikalarda susamıştım, içim yanıyordu, yüreğim fena halde çarpıyordu. Bunca yıllık yaşamımda kendini bilmez biri yüzünden bu duyguları yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi. Açık pencerenin yanına giderek serin havadan derin bir nefes daha almak için ayağa kalktım. Biliyordum ki her ölüm erken ölümdü. Fidan gibi delikanlı kara toprağa girmişti. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak olanaksızdı. İnsan tanıdığı birini kaybederse, akrabası dahi olmasa etkileniyordu. Benzer olayın kendi başımıza geleceğini düşünmek ise yıkıcıydı. Bu bağlamda anaya ve ailesine, Recep’e zor günlerinde destek vermek aklı başında herkesin görevi olmalıydı. 

21 Ocak 2013 Pazartesi

GİDERSİN




"Dur diyecek " yoksa eğer...
Zaten
"Eyvallah" demeden de çekip gider insan
Yaşanmışlıkları unutarak hemde
Belki tam öğle vaktinde gidersin
Belki güneş ortalığı kavururken
Ya da karlı bir günün öğle vaktinde yüzünü yakarken keskin bir ayaz.
Gideni seyreden varsa bir yerlerde
Ya da ılık rüzgarlar eserken gidersin.
İnsan işte insan...
Yürümek için doğrulduğunda başladı gitmesi
Devam ediyor halen.
Bazen hüzünlü...
Bazen bir gülümsemeyle
Bazen düşler içinde uyandığında bir gece yarısı
Yüreğinin üstünde hissettiğinde ağır yükü.
Ellerin ceplerinde gidersin ,
Islak bir gök varken başının üzerinde
Sonra dön bak denize,
Yaşam ağaç dallarında büyürken
Rüzgarda kavrulurken nehir
Gidersin.

21.01.2013/ H.Güzel

19 Aralık 2012 Çarşamba

NE İSTANBUL HAYAT NE DE HAYAT İSTANBUL



Uzaklardan gelip İstanbul’un varoşlarında evlerini kuran, boğazın mavi sularını mesken tutmuş “Kız Kulesi”ni uzaktan seyreden “her şeye aç, her şeye uzaktan bakan” gecekondu mahallelerinden biri.
Her hakkı kendinde gören “erkeklerle”, kocalarının korkusundan “sokağa” adım atamayan kadınların egemenliğinde yaşanan bir ortam.
Kurmacanın “sahteliğinde” çamura bulanmış gözleri ile beyni arasında iletişimi “zafer” olarak algılayıp; “gecekondu folklorunu”, büyük kente göçün sonucu bir kenara atan, “bıçkın” delikanlılığı Beyoğlu’nun loş sokaklarında kaldırıma atılmış bir masada arayan, mahallenin tozlu yollarına yarı sarhoş dönenlerin epeydir yadırganmadığı bir şehir.
Özgürlüğün ve samimiyetin asıl ölçüsünün kurmaca yaşanmış yaşamlarda aranması “sefil “ bir hal alırken; sanatın ve sanatçının yurdu olmayı sürdüren bir İstanbul.
Yüzyıllar öncesinden 21. Yüzyılın başlangıcına yaşam “kaygısı”nı unutmadan sanat erbabı için “bitimsiz” kaynak olmaya devam etmiştir.
Osmanlının hizmetine girmeden çok evvel “tarihi yarımada”dan “Haliç’e” oradan Kadıköy taraflarına; su kemerleri, sarnıçları, sarayları ve inanç merkezlerini yaratıcılığın her biçimiyle bünyesinde harmanlamıştır.
Orhan Veli ve Sait Faik’in İstanbul’u.
Müzeleri, galerileri, atölyeleri, tiyatro ve sanat okulları, kültür-sanat organizasyonlarıyla izleyenlere eşsiz manzaralar sunan mekânlarından; barındırdığı devasa insan varlığı yeterince haberdar mıdır?
Bu soruyu bana sorduran Nurten Demirel’in bloğunda yazdığı “İstanbul Hatırası” yazısında “Şehir Tiyatroları”nın “Kerem Yılmazer” sahnesinde Tarık Şerbetçioğlu’nun yazıp yönettiği “İstanbul Hatırası” yazısına yazdığım yorumun bir bölümünde : “Tiyatroya gidebilme şansını yakalamak ne güzel. Sesleri duyabilmek, olabildiğince özgürce şarkıları dinlemek. Kim bilir, belki bir gün, tiyatro bizim buralara da uğrar. Gerçi pek sanmıyorum ama”  serzenişinde bulunuşumdur.
Sağ olsun kırmayıp cevap vermiş. Cevabında şunları yazıyor: “Şehir tiyatrolarının sizin oraya en yakın sanırım Kâğıthane sahnesi var. Ama o da uzak gelebilir. İnşallah bir sahne daha açarlar oralara yakın. Hem uygun fiyat hem kalite var. Çok keyifli oluyor.”
Sanat ve sanatçının içinde bulunduğu durum ortadayken Nurten Hanımın bu güzel dileği insanı gülümsetiyor. Sanatın özgürce icra edildiği sahnelerin artmasını da o gülümseyişte duyumsuyor insan.
“Sizin oralar” dediği sanılmasın ki çok uzak bir yer. Göztepe “Uzunçayır” metrobüs durağından binildiğinde “Zincirlikuyu” aktarmasından sonra birkaç durak sonrasında gelinen “Ataköy” metro istasyonu durağı.
Ataköy, Bahçelievler, Yenibosna, Halkalı ve Küçükçekmece’nin yanı sıra Bağcılar ve Avcılar yerleşimlerinin kesiştiği bir bölge. Trafiğin günün her saatinde durma noktasında seyrettiği yüz binleri barındıran yerleşimler.
Lakin sanat ve sanatçısından yoksun; bu bakımdan “varoş” özelliğini yitirmemiş sokaklar.
Sokaklarında erkek kadın sokak satıcılarının gün boyu tezgâhlarının başında vitrin camlarının neon ışıklarına inat can bulmaya çalıştığı mekânlar. Sanat ve sanatçı kimin aklına gelir ki, ekmek kavgasından arta kalan zamanda.

2 Kasım 2012 Cuma

GİTMELİ




Yağmurlu bir gündü. Gri bulutlarda
Sokaklar solgun yüzünü yıkamaktaydı.
Karanlıkta uyuklayan evlerde
Ölen aydınlığın matemi vardı.
Körelmişti vicdanlar, nasırlaşmıştı yürekler
Unutmuşlardı yaşamın deniz, ırmak, orman olduğunu.
İçlerinde bir acı hissetmezlerdi heyhat!
Günlerimiz azdı çok da uzun değildi
Yağmur yağıyordu, sular dalgalı, sokaklar karanlıktı
Eserken deniz yeli lodosa inat.



H.Güzel /02.11.2012

8 Mayıs 2012 Salı

GİZEM YÜKLÜ MUTLULUK

Bir coşku, sorma bana yorma yüreğimi
Bir fırtına, sevme dokunma
Bir tutku, dalga dalga mavi deniz
Bir hüzün, yüreğime çağıl çağıl akan
Bir giz bir ışık, bir sevda
Soluk soluğa bir yaşam, uzaklarda

Eriyen bir buz parçası gönlüm

Rüzgârın durması bir ümit

Lakin zirvede fırtına, fersiz bir ışık
Güneş ısıtmıyor artık
Ellerim üşüyor ıslak, soğuk
Asarlıkta bir sevda pınarı
Bir gönül pınarı sonsuz
Bir güzellik, bir çiçek
Gizem yüklü mutluluk.

Tüm özlemleri saldın yüreğime
Biliyorum sevda yanacak, ırmak olup akacak.

08.05.2012/Hüseyin Güzel

24 Nisan 2012 Salı

Unutma



Penceremden o vakitsiz karanlığı seyrediyorum,
Göğsümün sol yanında ağır bir sızı.

Taa uzaklarda  utanılası, ağlanası bir sefalet.

Uzansam tutuverecekmişim gibi
Öfkeyle karışık bir hüzün
Kahrolası bir acı.

Yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi.

Yağmurlu bir günün içinde
Dağlarla çevrili dört duvar arasında
Güneşe doğru
Serçelerin havalanışı
Sanki bir öfke yangını.

Gözlerin
Solgun, çaresiz ve hüzünlü
Yüreğindeki aşk
Sanki dumanlı bir hatıra.

Güneş,
Doğmadan titrek sahillere henüz,
İnerken uzaklardan uçurumdan aşağı
Kaybetme gözlerindeki ışık dalgasını
Bir gün yıldızlara ulaşacak,
Zalim yüreklere inat.


Hüseyin Güzel