Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2024 Pazar

HAYAT ACIMASIZDIR


Bir beyaz saçın içinde, karşılaştığımız çok insan vardır.

Hayatımıza yön veren anılarımız ve olaylar vardır.
Şahit olduğumuz adalet ve adaletsizlikler vardır.
Mutluluklar ve acılar vardır.
Kaybettiklerimiz vardır.
Çocukluğumuz, gençliğimiz vardır...
Bu bağlamda, halk arasında bilinen şu sözü unutma, "kendine ağır geleni başkasına yapma"...
Sonu belli olmayan bir yoldur hayat.
Neyin ne zaman nerede karşına çıkacağını bilemezsin.
Öyle bir an gelir ki, bir şeyler alır götürür senden engel olamazsın.
Bazen hayatın getirdiklerinden kaçmak istesen de kaçamazsın...
Yapman gereken "seçme ve karar verme hakkını doğru kullanman" olmalıdır...
Gidilen yolun iki yanında dikenler var diye o yolun özelliği değişmez.
Yolcu yoluna gider.
Dikenler de kötülükleriyle baş başa kalır.
Yürünen yolda hayalperest olmaya da gerek yok. Bütün gün, bütün hafta, bütün yıl, gerçekle hayali karıştırmamak lazım...
Dikenler bir yana, gidilen yolda, gidenin yol haritasında yükümlülükleri devam eder,
hayata, kendisine, çevresine, ailesine karşı.
Gün gelir ellerinde nasır, alnında çizgilerle kavruk yüzünde mutluluk duygusu kendisini ele verir.
Hayat acımasızdır, çile, acı, huzur yan yana gelmez bir türlü.
Dikenlerden koruduğumuz insanları gün gelir kaybedersiniz.
Bu size vurulan en acımasız darbedir.
O acımasız darbe sizi düşündürür "neden buradayım" diye...

4 Nisan 2019 Perşembe

MECRASINI BULMUŞ BİR IRMAK GİBİ



Sinan anlatılanlara kulak kabartıyordu. "Şehrin kalabalık pazarlarından, varoşları kendilerine mekan bellemiş olanların pek uğramadığı alışveriş merkezlerinden, ana caddelerde çift egzozlu arabaların kulakları sağır edercesine çıkardığı iç gıcıklayıcı homurtulardan, omuzunda ceketleri ile külhanbeyi tavırlı şakır şakır tespih çeken zengin takımının değişmez mekânı gece kulüplerinden, yoksulun vazgeçmediği birahanelerden, salaş lokantalardan, seyyar satıcılardan, işsizlik kahvelerinden, amele pazarlarından, sigortasız çalışan işçilerden bahseden; yaşadıklarını ya da yaşamak istediklerini hararetle anlatırken sigarasından çektiği dumanı hoyratça dudaklarının arasından bir çırpıda üfürenlerin durumuna şaşırıyor insan" diye düşündü Sinan.
Sinan'ın yanında otuz otuz beş yaşlarında, sert bakışlı, avurtları çökük, favorileri oldukça uzun, saçları kısa kesilmiş biri oturuyordu. Yolculuk boyunca pek konuşmadılar. Nedense adamdan uzak durması gerektiğini düşünmüştü Sinan. Bakışları ürkütücüydü. Ağzını eğerek alaycı konuşuyordu. Belki karakteri böyleydi belki de bilerek yapıyordu. Çevresindeki insanlara karşı umursamaz bir tavır içerisindeydi. Sorumsuz, umursamaz ve çevresini önemsemeyen insanlardan her zaman uzak durması gerektiğini düşünmüştü. Bu davranışı gösterenlerin içten pazarlıklı olduklarını hissediyordu. Kendinden başkasını sevmezlerdi. Çıkarcı bir anlayışları vardı.  Güçlünün yanından ayrılmazlardı. Çok konuşan, bir dediği diğerini tutmayan, yalanı gerçekmiş gibi anlatan, kısık gözleriyle etrafı sinsice izleyen insanlardan hiç bir zaman hoşlanmamıştı. Lakin bu tipler son zamanlarda epeyce artmıştı. Parklarda ve kalabalık yerlerde bunlarla sık karşılaşılır olmuştu.
İlk otobüse bindiklerinde birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı. Adam konuşurken belli belirsiz gülümsüyor, gözlerini bir açıp bir kapatıyordu.
"Memlekete mi gidiyorsun" diye sordu Sinan.
"Evet. Gurbetten memlekete baba ocağına gidiyorum." diye cevapladı adam. " Adım Ömer aylardır gurbette çalıyorum. Sılayı özledim. Çocuklarda çoktandır 'baba gel' diyorlardı. Patrondan bir kaç günlüğüne izin aldım. Geri döneceğim. Bizim oralarda yapacak pek bir iş yok. Tarla tapan dersen babam zaten onu yapıyor. Bana da gurbetin yolu düştü."
Gözleri uzaklara daldı. Epeyce bir süre sustu. Güven vermeyen yüzü karardı. Belli ki bir iç hesaplaşma içindeydi.
"Ne iş yapıyorsun"  diye sordu Sinan.
"Konfeksiyon işinde çalışıyorum. Epeydir çocuklardan uzak kaldım. Gidip bir görüp tekrar döneceğim." diye tekrarladı Ömer.
"Çocukları neden yanına almıyorsun? Bak seni de özlemişler. Çalıştığın yerde bir ev kiralayıp çocuklarını da yanına almalısın. Hem sen hem de onlar rahat eder."
"Kolay mı gurbet elde ev kiralayıp kalmak. Aldığım para üç beş kuruş. Ev kirasına mı vereyim. Evin günlük ihtiyaçlarını mı karşılayayım. Patron çalışana fazla para vermiyor. Anca idare ediyorum. Yoksa kim istemez eşini, çocuklarını yanına almayı."
"Ne diyeyim ki. Elden gelen bir şey yok" diye Ömer'i teselli etmeye çalıştı Sinan.
"Bak Ömer, yaşam bazen gelgitlerle insanı yorar. Hayat tek düze değildir. Bazen seni yorar. Tıpkı etrafındaki bentleri yıkan azgın bir ırmak gibi. Bazen de sakindir. Mecrasını bulmuş bir ırmak gibi. Sen de ben de bu gelgitleri yaşarız. Yolumuzu bulmaya çalışırız."
Sinan daha önce Ömer hakkındaki düşüncelerinden utandı. Ömer feleğin sillesini yemişti. Sıkıntısı, kızgınlığı da bundan olmalıydı.
"Gardaş siz ne işle meşgulsünüz" diye sordu Ömer.
"Öğretmenim. Tayinim çıktı. Yeni görev yerimi görüp, ev kiralayacağım. Gidişim o nedenle. Bak bende senin gibi oradan oraya  savrulup duruyorum. Memleketin her köşesinde görev yapmak için çırpınıp duruyoruz. Vatan evlatlarını iyi bir eğitim verip yetiştirmenin, hayata hazırlamanın çabasındayız. Ben de uzun yıllar oldu baba ocağından ayrılalı. Eşim ve çocuklarımla gurbetteyiz."
Ömer yol arkadaşının bir öğretmen olduğunu duyunca bir an heyecanlandı.  Gözlerinin içi gülmeye başladı. Sert bakışları yumuşadı.



27 Ocak 2019 Pazar

YEMİN TÖRENİ



Soğuk bir gündü. Ayaz sokak ve caddelerde volta atanlara acımıyordu. Lakin, voltacılarda ayaza ve soğuğa aldırmıyordu.
Sokak ve caddelerin müdavimleriydi onlar. Gün boyu bir o yana bir bu yana yürüyen serseri mayınlardı sanırsın.
Ara sokaklarda rüzgarla savrulan yapraklar.
Gökyüzünü mesken tutmuş gri bulutlar.
Yağmur beklentisi var ya, işte yağmur bulutu onlar.
Yağmur zaten yağmış. Aralıklarla da yağıyor. Yollar, sokaklar ıslak, yağmur sularının biriktirdiği çöpler öbekler oluşturmuş.
Volta atanların botları ıslak, pantolon paçaları da.
Kara iklimine güven olmaz derler ya.
Pırıltısı olmayan güneş bir var bir yok, bulutların arasında bir kaybolup bir görünüyor.
Parkasız beresiz dışarı çıkmak mümkün değil.
Oğlumun yemin töreni için yola çıkıp sabah erkenden birliğinde olacağız.
Hazırlandık gün boyu.
Dayısı ve anneannesi gece geç saatlerde gelecekler.
Hava kararmaya, sokaklarda sessizlik hakim olmaya başladığında uyumak ne mümkün, sessiz ve heyecanlı bir bekleyiş, geçmek bilmeyen zaman.
Otobüsle gidelim sözüne dayısı itiraz etmişti. Olmaz öyle şey. Birlikte gideriz demişti. Hem Gelibolu yarımadasını da ziyaret ederiz demişti. Öyle de oldu.

Yol uzun, hava soğuk ve yağmurlu.
Gece olduğu için yollar nispeten tenha.
Yol boyunca sağlı sollu yerleşim yerleri.
Şehir ve ilçe merkezlerine yaklaştıkça artan reklam panoları ve neon ışıkları.
Tek tük açık lokanta ve çay ocakları.
Karanlığa bürünmüş binalar, pencerelerden dışarı sızan tek tük ışıklar.
Arabanın içinde ayaklarım uyuşmaya, hareketsizlikten dizlerim ağrımaya başladı.
Öyle ya, yaş ilerlemeye başladı mı sıkıntılarda artmaya başlıyor.
Saatler sonra oğlumun birliğinin nizamiye kapısındayız.
Etraf sanırsın ana baba günü.
Askerde ki evlatlarının yemin töreni için toplanmışlar.
Herkes gibi bizde sıraya girip içeri alınmamızı bekledik.
Bekleyişimiz çok da uzun sürmedi.
Misafirleri ve ziyaretçileri bekleyen güler yüzlü askerler, sorulan sorulara gülen yüzleriyle tek tek cevap veriyor.

Yemin töreninin yapılacağı alan hazırlanmış.
Masaların üzerine Türk bayrakları ve silahlar konmuş.
Askerlerin ellerini koyup yemin edecekleri silahlar bunlar.
Sıra sıra dizilmiş.
Asker aileleri ve ziyaretçiler yemin töreninin yapılacağı alanın etrafında kendilerine ayrılan yerlere oturdular. Meraklı gözlerle etrafı gözlemeye başladılar. Biz de yerimiz aldık. Kısa bir bekleyişten sonra, yemin edecek bölükler tek tek alana girmeye başladı.
Gürültüler kesildi.
Üşüten ayazı çoktan unuttuk.
Gözlerimiz evlatlarımızın üzerinde.
Ne mutlu bu güne diye düşünüyor insan.
Vatan görevi kutsal bir görev.
Allahım herkesin evladına nasip etsin.
Yemin töreni sonrasında aileler verilen izinle evlatlarıyla buluştu.

Sarılmalar, duygusal anlar yaşanıyor, resimler çekiliyordu.
Soğuğa, yağmura rağmen güzel bir gündü, asla unutulmayacak olan bu güzel görüntüler belleklere kazındı.
Gelibolu şehitler abidesini, şehitlikleri gezdik sonrasında.
Her yer tertemiz.
Gelibolu yarımadası ormanlarla kaplı.
Şehitlikler özenle düzenlenmiş, ziyaretçileri bilgilendiren tabelalarla donatılmış.
Çanakkale Savaşlarının önemini bir kez daha duyumsuyoruz.
Abidede yer alan şehitliği ziyaret edip dua ediyoruz.

Akşam olmaya, gün kararmaya başladığında da tekrar yola koyuluyoruz.
Yanımızda teskeresini almış olan oğlumu gururla bağrımıza basarak geç saatlerde tekrar İstanbul'a geliyoruz.
Yorgunluk var. Ama kimin umurunda.
Bu güzel günün anısı yorgunluğu çoktan alıp götürüyor çünkü.



9 Mayıs 2018 Çarşamba

ANA VE OĞUL


Anası içinde tutmaya çalıştığı sevinçle oğlunun gözlerinin içine baktı. Bir ananın çektiği sıkıntılara aldırmadan yetiştirdiği evladının başarısını kutsayan bir bakıştı bu. Karşılaşabileceği tüm kasvet ve karanlıklardan uzak sevecen ve gururlu bir bakış. Yemenisinin ucuyla nemlenen gözlerini silerken, sözcükleri özenle seçip belli belirsiz duyulan bir sesle "Oğul sende biliyorsun kırsalda elimizde olan bir kaç dönüm tarla ve bir kaç hayvan ile bugüne kadar bu çarkı döndürmeye çalıştık. Sizleri yetiştirmek için elimizden geleni yaptığımızı düşünüyorum. Bundan sonra senin ve gurbete giden kardeşlerinin yazgısı sizlerin elinde. Bizim yazgımız da dün ne ise bundan sonra da o olacak. Lakin gururluyuz. İçimiz sevinç ve inançla dolu. Önünüzde büyük bir gelecek sizleri bekliyor. Çaresizlikleri, acıları, korkuları, umarsızlıkları geride bırakıp geleceğe umutla sarılmanız lazım. Gittiğiniz yerin bunaltıcı havasından uzak durun. İnsan hayatını kutsal bilip ona göre davranın. Hele hele zengin fakir ayrımı hiç yapmayın. Yaşamınızda inançlı, özverili olun. Karşılaşabileceğiniz acılara dayanıklı olun. Gönlünüzde yiğitliği ve güzelliği barındırın. Allah yolunuzu açık etsin. Acı haberinizi duyurmasın."
Sinan anasının duasını aldıktan sonra babası ve kardeşleriyle de helalleşip yola çıktı. Sırtında oldukça yıpranmış eski bir palto, elinde ufak tefek eşyalarımı doldurduğu, açılıp içindekilerin etrafa saçılmaması için sıkıca bağladığı eski bir bavul vardı. İlçeye giden ana yola doğru yürürken bir yandan "gurbet sana nettim neyledim" türküsünü gözyaşları içinde avazı çıktığı kadar bağırarak söylüyor bir yandan da geride bıraktıklarını ne zaman göreceğini düşünüyordu. Kim bilir kaç ay, kaç bahar sürecekti tekrar köye dönüp, ana, baba, kardeş hasretini dindirmesi.


7 Eylül 2016 Çarşamba

İSTANBUL - SİNCAN


Bulutsuz gökyüzü altında Ağustos ortasına özgü, insanın vücudunu terden usandıran sıcaklar hakim. Güneş binaların arasına yansıyor. Sabah saat dokuz. Yolda yürüyenleri binaların gölgesine hapseden bir sıcak dalgası yüzümüze çarpıyor.
Metrobüs durağına kadar gölgeleri takip ederek yürüyoruz. Bunaltıcı havanın etkisiyle çok da ağır olmayan valiz gittikçe ağırlaşıyor. Otobüse bindiğimizde alnımızda biriken teri mendille silmemiz işe yaramıyor. Çünkü otobüsün kliması yeterli gelmediğinden bunaltıcı havanın etkisi geçmiyor.
Sıcak hava nem ile ortaklaşa sokakta yaşamı zorlaştırıyor.
Geçen ay Ankara'da yeğenimin düğününe gitmek için Sabiha Gökçen Havalimanına doğru Bahçelievler'den yola çıktık. Özel araç ile o yolu gitmenin bir anlamı olmayacaktı. İstanbul trafiğinin azizliğine uğramanın kaçınılmazlığı uçağı kaçırmamıza neden olabilirdi.
Bu bağlamda en iyisi Uzunçayır'a kadar Metrobüs ile gitmek, oradan da Sabiha Gökçen Havalimanına giden otobüse binmekti.
Sabah dokuzda yola çıkıp saat on iki de havaalanına varmak bıktırıcı olmuştu. Çıkış kapısında gerekli işlemleri yaptırıp uçağa bindiğimizde bir saatlik zaman daha geçmişti.
Sıkıntıdan ve stresten iyice bunalmıştık. Yaklaşık yirmi dakikalık rötarın ardından kalkan uçak yarım saat sonra Ankara Esenboğa Havalimanına indi.
Ankara İstanbul kadar bunaltıcı olmaz en azından nem azdır düşüncesi uçaktan inip binadan dışarıya çıktığımızda yanıldığımızı bize gösterdi. Bozkırın sarı sıcağı bunaltıyordu.
Havaalanından Ankara Kızılay'a Beltur otobüsü ile gittik. Oradan da Sincan'a gitmek için Emekli Sandığı Genel Merkezi'nin önünde kalkan otobüslerin bulunduğu durağa yöneldik. Lakin ilgili cadde boyunca mavi minibüslerin sıralandığını otobüslerden eser olmadığını gördük. Sorduğumuzda altı ay kadar önce alınan bir kararla belediyenin o durağı iptal ettiği söylendi.
Tek çıkış yolumuz kalıyordu. Sıhhiye'de bulunan Adalet Sarayı'nın önünden kalkan Sincan otobüs durağına gitmek.
Bindiğimiz taksi biz durağa getirip bıraktı. Bu seferde otobüs  bileti sorunu çıktı karşımıza. Toplu taşım araçlarında kullanılan kartım olmasına rağmen içinde yeterli para yoktu. Duraktakilere nereden doldurabiliriz diye sorduk. Metroyu işaret ettiler. Bıkkınlık veren bir durum devam ediyordu.
Sıcağın etkisiyle metroya gitmekten vazgeçtik. Özel Halk Otobüsüne bindik. Ankara Tren Garı'nın olduğu güzergahta yapımı devam eden Ankara Büyükşehir Belediyesi Kapalı AVM binasının önünde kapatılan yol nedeni ile servis yolundan giden araçların yarattığı sıkışıklık sonucu bir süre de orada bekledik.
Sonuçta ne mi oldu?
İstanbul'dan sabah dokuzda evden çıkan biz akşam saat beş buçukta Sincan'a ancak ulaştık.
Adı da hava yolu ile seyahat oldu!


21 Mayıs 2014 Çarşamba

BİR AN BİR SESSİZLİK OLDU


Masada oturanlar çaylarını içerken kendi aralarında sohbet ediyordu. Kavruk yüzlü  orta yaşlarda bir adam dikkatimi çekmişti. Gözlerinin altı mordu. Avurtları çökmüş, sakalları kırlaşmıştı. Renkleri iyice solmuş kabanının yakasını kulaklarına kadar çekmişti. Yüzünü gizler gibi bir hali vardı. Belki de bana öyle gelmişti.
Alaycı bir gülümsemeyle: 
"Soğuk değil mi?" diye sordu. Gözlerinde umursamaz bir ışık yanıp söndü. Diğerlerine soğuğu hissetmiyormuşcasına bir bakış fırlattı. Lakin kabanını kulaklarına kadar çeken de oydu. Bakışlarıyla görüntüsü arasında tam bir tezat vardı.
Adamlardan biri söylenenlerle  ilgileniyormuşcasına aynı alaycı tavırla:
"Çok" diye söylendi. "Sabah ayazı insanı üşütüyor. Bizim buraların sabah ayazı insanın içine işler… Çoktandır unutmuşum."
Bir diğeri heyecanla:
"Ben de", dedi. "Memleketin havasına suyuna hasret kaldık."
"Gurbette  mi çalışıyorsun?"
"Evet, Antalya’da."
"Ehh! Sıcaktır oraları, bizim buralara benzemez. Bende Marmaris’te çalışıyorum."
Kavruk yüzlü olan bir yandan karşısındaki adamın sorularına gülerek cevap veriyor, diğer yandan kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu. Oğlu kundakta iken memleketten ayrılmışlardı, şimdi lisede okuyordu. Buraya da bir akrabasının cenazesi için gelmişti. Öbürgün tekrar  dönecekti. Geç kalırsa işinden olabilirdi. İşverenin sağı solu belli mi olurdu, işine zamanında gitmeliydi. Zaten cenazeden sonra burada yapacak bir işi de yoktu.
Borç harç aldığı arsaya gecekondu yapmıştı. Hiç olmazsa kira vermiyordu. Kiracılık zordu. Kirada otururken evin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Karnı aç, yorgun ve gergindi. Üç katlı müstakil bir evin en üst katında kiracıydı. Alt katta yaşlı ve hasta ev sahibi, onun üstünde de oğlu oturuyordu. Yaşlı adam üst katı kiraya verip gelir sağlıyordu. Adam iyi niyetliydi, fakat hanımı pek kurnazdı. İnsanın yüzüne güler arkasından konuşurdu. Böyle bir ruh yapısına sahip biriyle aynı binada uzun süre oturmak olmazdı. Bu nedenle neyi var neyi yok satıp savmış, aldığı arsaya iki göz bir gecekondu yapmıştı. Şimdi rahattı. Kendi evinde iyi kötü geçinip gidiyordu.        
O günleri tekrar yaşıyormuşçasına yüzünde beliren acı bir ifadeyle iki göz evini ailecek büyük sıkıntılar çekerek yaptıklarını anlattı. Zorlukların üstesinden gele gele  neyin yanlış neyin doğru olduğunu zamanla gördüğünü ve doğru yolu bulduğunu anlattı. Etraftakiler sabırla dinlediler. 
Gecekondu da olsa kendi yaptığı evinde oturuyordu ve çalıştığı bir işi vardı. Kimseye muhtaç değildi, aza kanaat getirip şükrediyordu. Sıkıca sarıldığı bir paltosu, ayaklarında kışlık ayakkabıları, belli ki cebinde de yeterli yol harçlığı vardı. Yüzünün gülmesi bundandı.
O anlattıkça diğerleri başlarını öne eğdiler. Yüzlerini avuçlarının içine alıp, fersiz gözlerle etrafa baktılar. Durumu iyi olanlar rahattı. İşi, aşı olmayanlar ise huzursuz. Doğup büyüdükleri topraklar aynıydı, çocukluklarında iyilik kadar kötülük altında da kalmışlardı, aynı kaderi paylaşmışlardı. Gün gelmiş kimisi kalıcı bir işin başında bulmuştu kendini, kimisinin de işi yoktu. Bir kısmı başkalarının sayıp değer verdiği bir konuma gelmiş, bir kısmı yoksul beş parasız iş arıyor ya da işinden olmuştu. Kolay değildi bu devirde kalıcı bir iş bulup çalışmak. Yine de güçleri, takatleri hiç tükenmiyordu. Başka da çareleri yoktu zaten.
"Sen Antalya’dan neden geldin?" diye sordu karşısındakine.
Adam sırtını hafiften kamburlaştırmış, göğsü ile masaya sıkıca yanaşmıştı. Boyu uzundu, yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti. Başında iki tutam saç vardı, saçları dökülmüştü. Sakalları uzamış, pantolonu ütüsüzdü. Çayından bir yudum çekti. Ardından derin bir of çekip gözlerini çay salonunun uzak köşesine dikti ve ıslık sesine benzer bir ses tonuyla:
"Memleket hasreti", dedi eliyle çenesini sıvazlayarak. "Bir de bu aralar işler durgun. Ben de hazır işsizken baba ocağını ziyaret etmek istedim." Gözlerini yere eğdi. Sıkıntılıydı. Gözlerinin etrafında mor çizgiler oluşalı çok olmuştu. Adamın halinden işini kaybetmenin ve işsizliği kabul edememenin verdiği huzursuzluk vardı. Bardağında kalan son çayı bir dikişte içti. Yüksek sesle bir çay daha istedi. Yüzü durgunlaştı. Islak bakışları, etrafına cevapsız sorular yöneltti. Gücünün yetmediği sözleri yutup bir zaman başını öne eğdi. Sonra yorgun rüzgâr gibi esip, titreyen sesiyle konuşmaya başladı.
"İşsizlik zordur. Korkulması gereken  bir şeydir. Korkunun nedeni de bellidir. Çift yürekli de olsan parasızlık insanı yere yıkar. Namerde muhtaç eder. "
"Bir de sür git hastalığı olan biri varsa evde daha da zordur" diye ekledi kavruk yüzlü.    
Bir an bir sessizlik oldu. "Memleket hasretiyle" geldim deyip sonrasında "işsizliğin"  kendisini bunalttığını saklamayan adamın gözlerinde ıstırap yüklü ışıltılar yanıp söndü. Sessizliği yine kendisi bozdu.
"Memleketi ne kadar da çok özlemişim. Baba ocağını ziyaret edip, dost ve akrabalarla hasret gidermek bugünlere nasipmiş."

Konuşmalar karşısında sessiz kalmış, sadece dinlemiştim. Soğuk bir sabahtı, dışarıda hafif bir kırağı göze çarpıyordu. Bir süre sonra güneş etkisini artırırken, gri bulutlar dağılmaya, hava açılmaya başlamıştı. Kafeteryayı mesken tutmuş olanlar da birer ikişer dışarıya çıkmaya başladılar. Kimisi elinde valizle, kimisi de elleri ceplerinde hızlı adımlarla gidecekleri yere doğru aceleyle yürüyorlardı. Öğretmenevinin açılması için biraz daha vakit geçmesini bekledim. Bu arada güneş kuşluk vaktine gelmiş, bulutların arasından yüzünü göstermeye başlamıştı. 

24 Haziran 2013 Pazartesi

ÇEKİP GİDECEĞİM


Ve mavi suların kokusuyla arınmış
eyy köpüklerin yüzdüğü deniz.
Zor olanı mı beklersin yol vermek için
Bu karanlık, bu soğuk, bu fırtına niye?


(H.Güzel/22.06.2013-İstanbul

9 Ocak 2013 Çarşamba

HASTANE KORİDORLARI


Parkamı giyip nemli sabah ayazında yola koyulduğumda, gece yağan karın eriyen suları saçaklardan damlamaya devam ediyordu. Sokaktan birkaç metre uzakta ana caddeye çıktığımda, gün henüz doğmasına rağmen etraf insan sesleri ve arabaların homurtularıyla dolu; egzozların çıkardığı çığırtkan tiz sesler, açılmakta olan kepenklerin çıkardığı demir gıcırtıları, fırının açık kapısından etrafa yayılan sıcak ekmek kokusu. Sonrasında E-5 karayolundan, ulumaya benzer sesler yükseliyor, kesiliyor, sonra yeniden başlıyor.
“Dinle bak” diyor eşim kolumu kavrayıp “uçak sesleri, ritmik haykırışını, boğuk egzoz sesleriyle tamamlıyor”. Çok sesli koroyu oluşturan iki farklı ezgiyi, “dinle bak” diyen eşimin seslenişi ile fark ediyorum. Kar örtüsünün kaldırımda bıraktığı beyaz tozun, ince buz tabakasına dönüştüğü yerde tam da ayağım kaymak üzereyken.
Bu yaygaracı şenlik, sabahın ilk ışıklarıyla, belki de her günkü koronun oluşturduğu ortama “fon müziği” oluyor.
Bakışlarımız ayazın kamçı gibi yüzümüze vurmasıyla, pek de uzakta olmayan “devlet hastanesinin” soğuk koridorlarına bir an evvel ulaşmak için alternatif ulaşım arayışına dönüşüyor. Akan trafiğe aldırmadan eşimin kolundan tutup “dur bekle” diyorum. Tepe lambası yanan ilk “taksi” yaklaştığında çevik bir el hareketiyle durdurup çabucak biniyoruz. Şoför “Bakırköy eğitim araştırma” hastanesi sözleri üzerine direksiyonu  sağa kırıyor. Ara sokaklardan hızla giderken, birikinti suları etrafa saçarak  “ana yola” çıkıyoruz.
Hastane koridorlarında muayene sırası bekleyen onlarca belki de yüzlerce hasta muayene odalarının önünde birikmiş, soğuk havanın etkisiyle hepsi de sıkı sıkı giyinmişti.
Zaten çoğunluğu benim gibi “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelmişti.
Hoş “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelen bu insanlar muayene odasından çıkar çıkmaz soluğu zemin katta “kan” ve “idrar” tahlili yerinde alıyordu.
Ankara hastanelerinden aşina olduğum ”sıra numarası” alma olanağının olmaması üzerine sıra kuyruğuna ben de girdim.
Bu tip “kuyruk”larda alışılmış şey yine tekrar ediyor, insanlar uzaktan “hop kuyruğun sonu orası değil birader dön arkana bak” diye araya girmeye çalışan sözüm ona “uyanık”lara bağırıyordu.
Sırası gelen parkesini, paltosunu çıkarıp kollarını sıvazlayıp kan vermeye hazır bekliyordu. Çünkü hemşirelerin yüksek sesle ikazları onları da sıraları gelmeden harekete geçirmeye yetiyordu.
Önümde bekleyen yaşlı bir amca “ön sıralarda ilerleme yok” deyip sıranın ilerlememesine isyan ediyordu aklınca.
Bir an “amca memleket neresi” diye sordum.
“Bitlis” dedi gülerek.
“Bitlis’e dön” dedim sonrasında homurtusu kesilmeyince. “Burası kalabalık bir şehir. Bitlis kısmen rahattır.”
“Sen nerelisin? “ dedi bana.
“Aslen Sivaslıyım” diye cevapladım.
“Sen neden dönmüyorsun” dedi homurdanmasına devam ederek.
Gülerek cevap verdim.
“Ben şikâyet etmiyorum” dedim.
Etrafta konuşmamızı izleyenlerin gülüşmeleriyle ve konuşmanın sürmesiyle zaman geçmiş, yaşlı amcada sakinleşmişti.
Sonrasında ne yaptı bilmiyorum. Tahlile gidecek kanı “tüp”lere dolduran hemşirenin sert yüzüne pek de bakmadan uzaklaştık eşimle birlikte oradan.
Sonuçları almak ve doktora göstermek için tekrardan gittiğimizde sabahki kalabalıktan daha da büyük bir kalabalıkla karşılaştık öğleden sonra hastanede.
Koridorlar tıklım tıklım insan doluydu.
Sabahki soğuk hava koridorlarda yerini sıcak bir havaya bırakmıştı. Güneş’te öğleden sonra yüzünü göstermiş, gülümsemesine devam etmişti.
Hastaneye “soğuk algınlığı” şikâyetiyle giden ben belki de “böbrek” rahatsızlığı teşhisine ramak olacak bir idrarda kan durumuyla karşılaştım.
Sonrasında doktorun yönlendirmesiyle hem “üroloji” polikliniğinde randevu aldım gelecek haftaya hem de  “ultrason”  çektirmek için sıra. Bakalım “soğuk algınlığı”yla başlayan maceramız nerede son bulacak.
Akşam dönüşte yerdeki ince buz tabakası yerini çoktan cadde boyunca hızla akan suya bırakmıştı.

27 Aralık 2012 Perşembe

ANA YÜREĞİ



 Hızla şoförün yanına yaklaştı. Acıdan morarmış dudaklarını diliyle ıslattı. Sonra etrafına ürkek bir bakış attı. Bekleme salonunda hastalarını bekleyen birkaç adam vardı. Onlarda yorgunluktan olacak, kendilerini sandalyelere külçe gibi bırakmış, uyuklamamak için çaba sarf ediyorlardı. Bekleme salonu dar uzun, genişçe bir yerdi. Duvarların boyaları eskimiş, elektrik düğmelerinin etrafı siyahlaşmıştı. Yer parke döşeliydi. Kapı kolları eskimiş, kapıları kapatmak için güç sarf etmek gerekiyordu.
Şoföre:
“Oğul oğul” dedi feryat edercesine; “oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Şoför nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da yorgunluktan ve ağlamaktan ayakta durmakta zorlanan anayı kolundan tutup dışarı çıkardı. Çiğnenmiş, seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisinde, iri kaldırım taşlarıyla döşeli, oturma banklarının bulunduğu yere götürdü. Etraf sessizdi. Gece karanlığını aydınlatan sokak lambasının izbe ışığında yüzleri zor seçiliyordu. Şoför ufak tefek, kara kuru, kavruk yüzlü, siyah saçlı, gaga burunlu, siyah gözlüydü. Üzerinde rengi solmuş bir ceket, yakası yıpranmış bir gömlek vardı. Pantolonu kısaydı. Ayak bilekleri ve çorabı görünüyordu. Ayaklarında soğuksu marka lastik bir ayakkabı vardı.
Ana yüksek bir sesle:
“Oğul doktor ne dedi?” diyerek sorusunu tekrar etti.
Şoför feryat eden anayı duymamışçasına uzun bir süre susarak dikkatlice etrafına bakındı. Etrafındaki her şeyi ilk defa fark ediyor gibi gözbebekleri büyüdü, yüzü durgunlaştı, bakışları sertleşti.
Gecenin ayazında, kısık gözleriyle “nereden başlasam” dercesine etrafına bakınıyordu. Tüm vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu.
Ana durmadan “ nedir bu? Nedir bu başımıza gelenler! “ diye acı acı inliyor, göğsünü yumrukluyor, hıçkırarak ağlıyordu.
“Namussuz alçak adamlar, kendileri gibi bizi de mahvettiler. Allahınızdan bulursunuz inşallah tez zamanda”. Fare kılıklılar, hamamböceği suratlılar” diye sızlanıyordu.
Şoför ananın yüzüne acı dolu bir bakış fırlattı. Kızarmış alnında biriken teri eliyle sildi. Gecenin ayazına rağmen boncuk boncuk terlemişti. Dudaklarını uzatarak yavaş lakin hınçla konuşmaya başladı: “ Hayatın kime ne hazırladığını ne yazık ki, önceden bilemiyoruz. Ben bu olan bitenleri gördükçe, bu dünyada aradığımı bulamadığımı söylemeliyim. Huzuru bulamadım. Anlayış ve hoşgörüyü bulamadım. Yardımlaşmayı bulamadım. Aksine insanların birbirleriyle sürekli savaşıyor olduğunu gördüm. İnsanlar haklının değil, güçlünün yanında yer almaktalar. Fakat yine de umudumu yitirmek istemiyorum.”
Ana şoförün söylediklerini can kulağıyla dinliyor, lakin sorduğu soruya cevap verilmediğini görünce hıçkırıkları artıyordu. Oğluna ne olmuştu? Yaşıyor muydu? Doktor kendisini değil de neden şoförü yanına çağırıp bir şeyler söylemişti. Oğul kendi oğluydu. Söylenecek bir şey varsa kendisine söylenmeli değil miydi? Yoksa kendisi kadın olduğu için mi şoföre söylenmişti? Yok değilse perişan haline bakıp söylenenleri anlamaz ya da söylenenlere dayanamaz diye mi düşünülmüştü?
Sorgulayan gözlerle bir kez daha “Oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Gözleri nemlenen şoför seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisindeki banka külçe gibi yığıldı.