Otobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otobüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2014 Çarşamba

BİR AN BİR SESSİZLİK OLDU


Masada oturanlar çaylarını içerken kendi aralarında sohbet ediyordu. Kavruk yüzlü  orta yaşlarda bir adam dikkatimi çekmişti. Gözlerinin altı mordu. Avurtları çökmüş, sakalları kırlaşmıştı. Renkleri iyice solmuş kabanının yakasını kulaklarına kadar çekmişti. Yüzünü gizler gibi bir hali vardı. Belki de bana öyle gelmişti.
Alaycı bir gülümsemeyle: 
"Soğuk değil mi?" diye sordu. Gözlerinde umursamaz bir ışık yanıp söndü. Diğerlerine soğuğu hissetmiyormuşcasına bir bakış fırlattı. Lakin kabanını kulaklarına kadar çeken de oydu. Bakışlarıyla görüntüsü arasında tam bir tezat vardı.
Adamlardan biri söylenenlerle  ilgileniyormuşcasına aynı alaycı tavırla:
"Çok" diye söylendi. "Sabah ayazı insanı üşütüyor. Bizim buraların sabah ayazı insanın içine işler… Çoktandır unutmuşum."
Bir diğeri heyecanla:
"Ben de", dedi. "Memleketin havasına suyuna hasret kaldık."
"Gurbette  mi çalışıyorsun?"
"Evet, Antalya’da."
"Ehh! Sıcaktır oraları, bizim buralara benzemez. Bende Marmaris’te çalışıyorum."
Kavruk yüzlü olan bir yandan karşısındaki adamın sorularına gülerek cevap veriyor, diğer yandan kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu. Oğlu kundakta iken memleketten ayrılmışlardı, şimdi lisede okuyordu. Buraya da bir akrabasının cenazesi için gelmişti. Öbürgün tekrar  dönecekti. Geç kalırsa işinden olabilirdi. İşverenin sağı solu belli mi olurdu, işine zamanında gitmeliydi. Zaten cenazeden sonra burada yapacak bir işi de yoktu.
Borç harç aldığı arsaya gecekondu yapmıştı. Hiç olmazsa kira vermiyordu. Kiracılık zordu. Kirada otururken evin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Karnı aç, yorgun ve gergindi. Üç katlı müstakil bir evin en üst katında kiracıydı. Alt katta yaşlı ve hasta ev sahibi, onun üstünde de oğlu oturuyordu. Yaşlı adam üst katı kiraya verip gelir sağlıyordu. Adam iyi niyetliydi, fakat hanımı pek kurnazdı. İnsanın yüzüne güler arkasından konuşurdu. Böyle bir ruh yapısına sahip biriyle aynı binada uzun süre oturmak olmazdı. Bu nedenle neyi var neyi yok satıp savmış, aldığı arsaya iki göz bir gecekondu yapmıştı. Şimdi rahattı. Kendi evinde iyi kötü geçinip gidiyordu.        
O günleri tekrar yaşıyormuşçasına yüzünde beliren acı bir ifadeyle iki göz evini ailecek büyük sıkıntılar çekerek yaptıklarını anlattı. Zorlukların üstesinden gele gele  neyin yanlış neyin doğru olduğunu zamanla gördüğünü ve doğru yolu bulduğunu anlattı. Etraftakiler sabırla dinlediler. 
Gecekondu da olsa kendi yaptığı evinde oturuyordu ve çalıştığı bir işi vardı. Kimseye muhtaç değildi, aza kanaat getirip şükrediyordu. Sıkıca sarıldığı bir paltosu, ayaklarında kışlık ayakkabıları, belli ki cebinde de yeterli yol harçlığı vardı. Yüzünün gülmesi bundandı.
O anlattıkça diğerleri başlarını öne eğdiler. Yüzlerini avuçlarının içine alıp, fersiz gözlerle etrafa baktılar. Durumu iyi olanlar rahattı. İşi, aşı olmayanlar ise huzursuz. Doğup büyüdükleri topraklar aynıydı, çocukluklarında iyilik kadar kötülük altında da kalmışlardı, aynı kaderi paylaşmışlardı. Gün gelmiş kimisi kalıcı bir işin başında bulmuştu kendini, kimisinin de işi yoktu. Bir kısmı başkalarının sayıp değer verdiği bir konuma gelmiş, bir kısmı yoksul beş parasız iş arıyor ya da işinden olmuştu. Kolay değildi bu devirde kalıcı bir iş bulup çalışmak. Yine de güçleri, takatleri hiç tükenmiyordu. Başka da çareleri yoktu zaten.
"Sen Antalya’dan neden geldin?" diye sordu karşısındakine.
Adam sırtını hafiften kamburlaştırmış, göğsü ile masaya sıkıca yanaşmıştı. Boyu uzundu, yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti. Başında iki tutam saç vardı, saçları dökülmüştü. Sakalları uzamış, pantolonu ütüsüzdü. Çayından bir yudum çekti. Ardından derin bir of çekip gözlerini çay salonunun uzak köşesine dikti ve ıslık sesine benzer bir ses tonuyla:
"Memleket hasreti", dedi eliyle çenesini sıvazlayarak. "Bir de bu aralar işler durgun. Ben de hazır işsizken baba ocağını ziyaret etmek istedim." Gözlerini yere eğdi. Sıkıntılıydı. Gözlerinin etrafında mor çizgiler oluşalı çok olmuştu. Adamın halinden işini kaybetmenin ve işsizliği kabul edememenin verdiği huzursuzluk vardı. Bardağında kalan son çayı bir dikişte içti. Yüksek sesle bir çay daha istedi. Yüzü durgunlaştı. Islak bakışları, etrafına cevapsız sorular yöneltti. Gücünün yetmediği sözleri yutup bir zaman başını öne eğdi. Sonra yorgun rüzgâr gibi esip, titreyen sesiyle konuşmaya başladı.
"İşsizlik zordur. Korkulması gereken  bir şeydir. Korkunun nedeni de bellidir. Çift yürekli de olsan parasızlık insanı yere yıkar. Namerde muhtaç eder. "
"Bir de sür git hastalığı olan biri varsa evde daha da zordur" diye ekledi kavruk yüzlü.    
Bir an bir sessizlik oldu. "Memleket hasretiyle" geldim deyip sonrasında "işsizliğin"  kendisini bunalttığını saklamayan adamın gözlerinde ıstırap yüklü ışıltılar yanıp söndü. Sessizliği yine kendisi bozdu.
"Memleketi ne kadar da çok özlemişim. Baba ocağını ziyaret edip, dost ve akrabalarla hasret gidermek bugünlere nasipmiş."

Konuşmalar karşısında sessiz kalmış, sadece dinlemiştim. Soğuk bir sabahtı, dışarıda hafif bir kırağı göze çarpıyordu. Bir süre sonra güneş etkisini artırırken, gri bulutlar dağılmaya, hava açılmaya başlamıştı. Kafeteryayı mesken tutmuş olanlar da birer ikişer dışarıya çıkmaya başladılar. Kimisi elinde valizle, kimisi de elleri ceplerinde hızlı adımlarla gidecekleri yere doğru aceleyle yürüyorlardı. Öğretmenevinin açılması için biraz daha vakit geçmesini bekledim. Bu arada güneş kuşluk vaktine gelmiş, bulutların arasından yüzünü göstermeye başlamıştı. 

22 Nisan 2014 Salı

KÜLTÜR YOZLAŞMASI MIDIR NEDENİ?

Bireysel ve toplumsal ilişkilerde en zor şey nedir sorusuna verilecek cevaplar, cevaplayanın düşüncesini yansıtacaktır. Cevaplardan bir tanesi sohbet ettiğiniz kişiyi tanıyıp tanımadığınıza dair olabilir mesela. İnsan daha önceden tanımadığı, davranışlarını, dünya görüşünü, değer yargılarını bilmediği biriyle sohbet ederken ölçülü davranmaya azami gayreti gösterebilir. Ölçünün kaçması durumunda da hava bir anda değişip, sinirler gerilebilir. İnsanın ruhunda huzursuzluk varsa gerilimin dozu daha da artar. 
"Bu düşünce bir yanılgı, bir hatadır" diye düşünülebilir. Ya da "yerden göğe kadar haklısın" da denebilir. Tartışma kültürünü benimsemiş biri ile eli palalı birini elbette bir tutamayız. Diğerinin düşünce ve duygularına saygıyı kabullenmiş olanla külhanbeyi havasında olanı bir kefeye koymak doğru değildir.
Otobüs garajında olacaklar bir rastlantı, sıradan bir olay mıydı yoksa bilinçli yapılmış bir kurgu muydu? Neden kavga etmişlerdi? Önceden tanışıyorlar mıydı? Acımasız birer evsiz, yersiz yurtsuz, gözlerini kan bürümüş insanlar mıydı, yoksa sıradan garibanlar mıydı bilinmez. Bilinmez çünkü yaşanan arbede bir kaç dakika içinde olup bitmişti.  
İnce belli küçük çay bardağı elimde dalıp gitmişken bir anda bağrışmalar arasında sandalyelerin havada uçuştuğunu gördüm. İnsanlar neye uğradıklarını şaşırmış olup bitenleri anlamaya çalışıyorlardı. Az önceki sıcak ortam yerini buz gibi bir havaya bırakmıştı. Arbede sonrasında iki adam yaka paça dışarı atıldı. Her ikisi de birer mezar taşı gibi dikilip kaldı öylece. "Külhanbeyliğinin acı sonucu" diye düşündüm bir an. İnsanın inanası gelmiyor. Sırtı pek, karnı tok olsalar derim ki hadi bir konuda anlaşamadılar. Oysa her gün, her ikisi de garaj bekçiliği yapıyorlar belli ki! Sohbet anında birbirlerinin sözlerine itiraz etmiş, incitici sözler sarf etmiş olmalıydılar... Kim bilir bel ki?
Gürültü patırtının bitmesiyle herkes masasına dönmüştü. Aklıma dahi getirmeyeceğim bir olaya şahit olmuştum. İnsan tanımadığı, belki de bir daha karşılaşmayacağı biriyle neden kavga eder ki? Velev ki tanışıyorlar. Kavgalarının sebebi neydi acaba? Kültür yozlaşması mıydı nedeni?
Demek ki bal gibi kavga da oluyormuş gürültü de. Havada uçuşan sandalyeleri görünce bir anda sinirlerim gerilmiş, kargaşanın ortasında kalmıştım, üstelik olayın ne olup olmadığını da bilmiyordum. İçerisi biraz sakinleşince garsondan çay getirmesini istedim. Uzun favorileri ve kısa kesilmiş saçlarıyla yorgun ve yaşlı izlenimi veren garson çayı getirdi. Çay tabağının kenarındaki şekerler yarıya kadar ıslanmış dağılmak üzereydiler. Elime alınca dağılıp gittiler. Tekrar şeker alıp masaya geldim. "Böylesi gereksiz bir olayı görünce dışarıda yaşadığınız stresi yanınızda getirmediyseniz dünyanın en huzurlu yeri insanın kendi evidir" diye düşündüm...
Kırsalda yılın bu zamanları sıkıcı geçer, kışın etkisiyle dışarıda pek durulmaz, insanların çoğunluğu baharın gelmesini ve işlerin açılmasını bekler. Gün geçtikçe bunalan insanların bir kısmının sinirleri gerilir, bir kısmı ise tevekkülle günlerin geçmesi için dua eder. Köyünde, kasabasında işlerini bitirenler büyük şehirlere gidip inşaat işlerinde çalışır, inşaatlarda yatıp kalkar, zor şartlarda para kazanmanın mücadelesini verirler.
Bu döngü, her zaman hüzünlendirmiştir beni. Ne zaman toprağa kırağı düşmeye başlasa yüreğime belli belirsiz bir keder çöker, kendimi o insanların yerine koyarım. Kimsesiz çocukların ve evsizlerin sokaklarda yaşamasını hatırlarım.
Kimsesiz çocukların ellerinden tutsam, gurbetin yolunu kurtarıcı görenlere sorsam... Hayatta beklentilerini anlatırlar mıydı? Anlatsalar, onları anlar mıydım? Acıyı, yokluğu, kimsesizliği karnı tok olan değil benzer acıları çeken bilir derler ya... 

20 Ağustos 2013 Salı

KAN TER İÇİNDE KALMIŞTIK




Yaşamımızda önemli yer tutan önemli günler vardır. Düğün ve nişan törenleri, askere uğurlama törenleri, milli ve dini bayramlarımız gibi. İnsan yaşamında bazıları bir kez yaşanır. İkinci kez istense de yaşanmayacak günler vardır.
Askere bir kez gidilir misal, aynı kişinin düğünü de nişanı da olasılıkla bir kez yapılır. Eğer boşanıp da tekrar evlenmeye kalkmamışsa. Hoş ilkinin yerini tutmaz ikincisi ya neyse.
Gelen davet üzerine eşimle birlikte yeğenimin nişan törenine katılmak için bir hafta öncesinde otobüs biletlerini aldım. Gece 12.30'sa hareket edecek olan otobüse yetişmek için zamanından önce Esenler Otogarına gittik. Aman Allah'ım. Adım atacak bir boşluk bulmak olanaksız. Her yer o saatte insan kaynıyor. Ellerinde bayraklarla gençler "En büyük asker bizim asker" sloganları atıyor davullar eşliğinde.
Kimi yerde İstiklâl Marşı söyleniyor kimi yerde "Tekbir" sesleri ortalığı inletiyor.
Adım atmak çok zor. İlerlemek, otobüsün yazıhanesine ulaşmak için cambaz  olmak lazım! Kan ter içinde kalıyoruz bir anda.
Gecenin o saatinde çocuk arabalarında çocuklarını ittirerek asker uğurlayanlara şaşıyorum. İyi de o küçük çocuğun o mahşeri kalabalıkta işi ne? Anlamakta zorlanıyor insan.
Bağırtı çağırtılar arasında güç bela yazıhaneye ulaşıyoruz.
İstanbul'a geldim geleli sıklıkla terlediğim için, havanın nemi olumsuz etkiliyor, eşime fanila almasını söylemiştim. İyi ki de söylemişim. Yazıhaneye ulaşana kadar geçen zamanda ne atlet kaldı ben de ne de gömlek ıslanmadık. Yüzümdeki teri silmek için kullandığım mendil keza öyle. Fanilayı müşteri hizmetleri bölümünde kapalı yerde değiştirip rahat bir nefes alabildim sonuçta.
Yazıhanede otobüsün hangi peronda kalkacağını sormak için de sıranın gelmesini bekledik. O yoğunlukta görevliler ne yapacaklarını şaşırmışlardı.
Otobüsü güç bela bulabildik. Otobüs firması aynı yazıhanenin önünde aynı anda onlarca otobüs kaldırıyordu çünkü. Yani firma oldukça geniş bir ağa sahipti.
12.30'da kalkması gereken otobüs tam bir saat rötarlı kalktı. Saat olmuştu 01.30. otobüsün hareket etmesiyle rahat bir nefes aldığımız düşündüğümüzde Kağıthane terminaline geldik.
Orası da Esenler Otogarından beter kalabalıktı. Bir yarım saatte orada bekledikten sonra, FSM köprüsü sonrasında Dudullu terminalinde yolcu almak için bir yarım saatte orada mola !
Eh dedik yetti gayri ! Saat oldu mu 02.30.
Haydi şoför arkadaş derken bu sefer de Sancaktepe terminalinde yolcu almak için terminalde ki otobüs sırasına girmezmiyiz. Sinirler gerilmeye başladı. Yolcular sinirli.
Sancaktepe terminali de bir öncekilerden farksızdı.
Asker uğurlama törenleri mahşeri bir kalabalığa neden olmuştu.
Doğrudur. Her insanın yaşamında özel bazı günler vardır.
Lakin bu günlerder başkalarını rahatsız etmenin anlamı olmasa gerek.
Sancaktepe terminalinde askere uğurlanan iki arkadaş bindi. Otobüs hareket etmek üzereyken bir grup genç tarafından önü kesilmez mi bu sefer de.
Otobüsün önünü kesen gençler otobüsün içinde askere uğurladıkları gence bir on beş dakika selam durdular. Askere gidecek genç delikanlı da otobüsün ön kısmına gelip onlara selama durmasın mı.
Bu esnada atılan sloganlara karışan tekbir sesleriyle ortalık inliyordu. Sanırsın hiç kimsenin çocuğu askere gitmemiş. Bu kadarı da fazla artık diye düşünüyor insan. Abartmanın da bu kadarı gerçekten çok fazla.
Nihayetinde Esenler otogarında gece saat 12.30 da kalkması gereken otobüs gecikmeli olarak hareket etmiş ve biz saat 03.30 da Sancaktepe terminalinde (Sultanbeyli civarı) yolumuza devam etmek için hareket etmiştik.
Yolcuların otobüsün içinde tam üç saat beklemesi otobüs firmasının umurunda bile değildi. Şoförlerin yavaş hareket etmelerinden anlaşılıyordu bu.

Dolayısıyla gideceğimiz yere de üç saat gecikmeli gidebildik.