öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2026 Salı

EN GÜZEL ÖYKÜSÜ İÇİNDESİN


 Kuytularda...

Bir yandan umarsız, boş gözlerle etrafı izleyenler, bir yandan etrafındaki insan davranışlarını gözlerken, düşünen beyinler.
Ki, artık düşünmek için zaman ayıranların azaldığı bir zaman dilimindeyiz.
İnsanlar meydanlarda boş gözlerle zamanı kovalıyor artık.
Diğer yandan çığırtkanların tiz sesleri, perona yaklaşan trenin çıkardığı o sese benzer nidalarıyla, bencilce etrafı çınlatmaları.
Sokak satıcılarının pervasızlığına karışan işsiz vatandaşın varlığı.
Elinde babadan kalma tespihi ile sıcağın altında varlığını sürdürmeye çalışan emekliler.
Sokakların kuytularında kafelerde okey taşlarını masaya yayanlar...
Hayat acımasızca balyozunu indirdirdikçe indiriyor... Çoğumuz farkında değiliz.
Kuytularda ellerinde tespih, dudakları arasında okkalısından sigara etrafa umursamaz gözlerle bakanlar, yürüyenler, kahve köşelerinde akşamı getirenler, vitrinlerin neon ışıklarını seyredenler, yere dökülen sözcükler...
Her ne olursa olsun, sokaklar başlı başına bir öyküdür ...
Hava bunaltıyor, herkes ya balkonunda, ya da sokaklarda kuytularda dakikalar saate dönüşürken...
En ucuz şey zaman artık.
Oturup beklerken de, ağaç gölgesi ararken de, televizyonda günün haberlerini izlerken de bir türlü geçmiyor zaman...
Gün içinde tek tek seslerin ayırtedilemediği bir uğultu etrafı sarar bazen. Ellerinde çantalar, bavullar, poşetler, kirli soluk ya da renkli torbalarla akan bir nehir gibi insan seli oluşur ana caddelerde.
Zaman hızlanır o anda. İnsanlar koşuşturur gün boyu. Telaş bu bitmek bitmez bir türlü.
Kan ter içinde, yorgun, usanmış, çileli, alınlarında biriken teri elleriyle yok etmeye çalışırken bazen ayakları birbirine dolanır ağır yükü çekerken.
Yaşamı hiçe sayan hoyrat bir bakış etrafı kolaçan eder .
Yaşadıklarımız budur sadece.
Yaşamın tüm tadını ve anlamını yüreğimize sindirdiğimizi sandığımızda.
Bir tek an, evet sadece bir tek an akıp giden zamanı durdurabiliyorsan...
Yaşamında, sokaklarında en güzel öyküsü içindesin...

27 Ekim 2024 Pazar

BALYOZ ETKİSİ

Senaca stoacı uslubuyla şöyle der, "hayırlardan gelen iyilikler temenniye, talihsizliklerden gelenler ise takdire değerdir."
Hiç kuşku yok ki, insanlar arasında yetki sahibi olanlar gün gelir, devran döner kendilerine yabancılaşırlar.
İnsan aşırı katı ve yıkıcı, ötekileştirici olmamalı.İnsan ilişkileri, yaşamı öteden beri taşlara, ağaçlara resmedilmiştir.
Yaşam kulvarında gün gelir hayata dair roman ve öykü okuruz.
Yaşanan zorluklara, sevinç ve acılara, yok oluşlara tanık olanların bıraktığı izlerdir o roman ve öyküler.
Tarihin sessiz tanıklarıdır onlar.
Marquez ve Yaşar Kemal gibi anlatıcıların kalemleri sayesinde insan topluluklarını birer birey olarak algıladık.
Okuduğumuz roman ve öykü kahramanları bulundukları toplumun bazen en acımasızı, bazen kaybedilen erdemlerin, kadim değerlerin sürdürücüsüdür.
"Kaybetmek" ve "kazanmak" bireylerin gerçeğidir.
Lakin "teslimiyet" karanlığa hapsolmaktır.
Birey karanlığa hapsolmamalıdır.
Yaşanan acı ne denli zorlu olursa olsun dik durmasını bilmelidir.
İnsanın başında yaşamı boyunca çok farklı olaylar geçer.
Dayanılmayacak acıları çeker.
Sevinçleri yaşar.
Kaybettikleri "üzerine vurulan balyoz etkisi" yapar.
Lakin o "balyoz etkisini" etkisiz hale getirmek yine ona düşer.
Öyle anlar vardır ki tutunacak dal kalmaz. Tutunulan dal elimizin altında, gözümüzün önünde kayıp gitmiştir.
Ve işte tam da o anda, o kayıptan sonra, var olan boşluğa düşmemek için kalan dalların birbirine sıkı sıkıya sarılması lazım.
Çevredeki ayrık otları, kuru dal parçaları asla yaklaştırılmamalıdır.
O kuru dal parçaları ve ayrık otları iyi tanınmalı pes edilmemelidir.
Yaşanan acı ne denli ezici olursa olsun insan o acıyı unutmadan, yaşananları unutmadan, ama akıllı ve bilinçli bir şekilde yaşamı devam ettirmesi için kendisine yeni yol haritası çizmelidir.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

BİR AN BİR SESSİZLİK OLDU


Masada oturanlar çaylarını içerken kendi aralarında sohbet ediyordu. Kavruk yüzlü  orta yaşlarda bir adam dikkatimi çekmişti. Gözlerinin altı mordu. Avurtları çökmüş, sakalları kırlaşmıştı. Renkleri iyice solmuş kabanının yakasını kulaklarına kadar çekmişti. Yüzünü gizler gibi bir hali vardı. Belki de bana öyle gelmişti.
Alaycı bir gülümsemeyle: 
"Soğuk değil mi?" diye sordu. Gözlerinde umursamaz bir ışık yanıp söndü. Diğerlerine soğuğu hissetmiyormuşcasına bir bakış fırlattı. Lakin kabanını kulaklarına kadar çeken de oydu. Bakışlarıyla görüntüsü arasında tam bir tezat vardı.
Adamlardan biri söylenenlerle  ilgileniyormuşcasına aynı alaycı tavırla:
"Çok" diye söylendi. "Sabah ayazı insanı üşütüyor. Bizim buraların sabah ayazı insanın içine işler… Çoktandır unutmuşum."
Bir diğeri heyecanla:
"Ben de", dedi. "Memleketin havasına suyuna hasret kaldık."
"Gurbette  mi çalışıyorsun?"
"Evet, Antalya’da."
"Ehh! Sıcaktır oraları, bizim buralara benzemez. Bende Marmaris’te çalışıyorum."
Kavruk yüzlü olan bir yandan karşısındaki adamın sorularına gülerek cevap veriyor, diğer yandan kendisinden bahsetmeyi ihmal etmiyordu. Oğlu kundakta iken memleketten ayrılmışlardı, şimdi lisede okuyordu. Buraya da bir akrabasının cenazesi için gelmişti. Öbürgün tekrar  dönecekti. Geç kalırsa işinden olabilirdi. İşverenin sağı solu belli mi olurdu, işine zamanında gitmeliydi. Zaten cenazeden sonra burada yapacak bir işi de yoktu.
Borç harç aldığı arsaya gecekondu yapmıştı. Hiç olmazsa kira vermiyordu. Kiracılık zordu. Kirada otururken evin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Karnı aç, yorgun ve gergindi. Üç katlı müstakil bir evin en üst katında kiracıydı. Alt katta yaşlı ve hasta ev sahibi, onun üstünde de oğlu oturuyordu. Yaşlı adam üst katı kiraya verip gelir sağlıyordu. Adam iyi niyetliydi, fakat hanımı pek kurnazdı. İnsanın yüzüne güler arkasından konuşurdu. Böyle bir ruh yapısına sahip biriyle aynı binada uzun süre oturmak olmazdı. Bu nedenle neyi var neyi yok satıp savmış, aldığı arsaya iki göz bir gecekondu yapmıştı. Şimdi rahattı. Kendi evinde iyi kötü geçinip gidiyordu.        
O günleri tekrar yaşıyormuşçasına yüzünde beliren acı bir ifadeyle iki göz evini ailecek büyük sıkıntılar çekerek yaptıklarını anlattı. Zorlukların üstesinden gele gele  neyin yanlış neyin doğru olduğunu zamanla gördüğünü ve doğru yolu bulduğunu anlattı. Etraftakiler sabırla dinlediler. 
Gecekondu da olsa kendi yaptığı evinde oturuyordu ve çalıştığı bir işi vardı. Kimseye muhtaç değildi, aza kanaat getirip şükrediyordu. Sıkıca sarıldığı bir paltosu, ayaklarında kışlık ayakkabıları, belli ki cebinde de yeterli yol harçlığı vardı. Yüzünün gülmesi bundandı.
O anlattıkça diğerleri başlarını öne eğdiler. Yüzlerini avuçlarının içine alıp, fersiz gözlerle etrafa baktılar. Durumu iyi olanlar rahattı. İşi, aşı olmayanlar ise huzursuz. Doğup büyüdükleri topraklar aynıydı, çocukluklarında iyilik kadar kötülük altında da kalmışlardı, aynı kaderi paylaşmışlardı. Gün gelmiş kimisi kalıcı bir işin başında bulmuştu kendini, kimisinin de işi yoktu. Bir kısmı başkalarının sayıp değer verdiği bir konuma gelmiş, bir kısmı yoksul beş parasız iş arıyor ya da işinden olmuştu. Kolay değildi bu devirde kalıcı bir iş bulup çalışmak. Yine de güçleri, takatleri hiç tükenmiyordu. Başka da çareleri yoktu zaten.
"Sen Antalya’dan neden geldin?" diye sordu karşısındakine.
Adam sırtını hafiften kamburlaştırmış, göğsü ile masaya sıkıca yanaşmıştı. Boyu uzundu, yüzündeki kırışıklıklar derinleşmişti. Başında iki tutam saç vardı, saçları dökülmüştü. Sakalları uzamış, pantolonu ütüsüzdü. Çayından bir yudum çekti. Ardından derin bir of çekip gözlerini çay salonunun uzak köşesine dikti ve ıslık sesine benzer bir ses tonuyla:
"Memleket hasreti", dedi eliyle çenesini sıvazlayarak. "Bir de bu aralar işler durgun. Ben de hazır işsizken baba ocağını ziyaret etmek istedim." Gözlerini yere eğdi. Sıkıntılıydı. Gözlerinin etrafında mor çizgiler oluşalı çok olmuştu. Adamın halinden işini kaybetmenin ve işsizliği kabul edememenin verdiği huzursuzluk vardı. Bardağında kalan son çayı bir dikişte içti. Yüksek sesle bir çay daha istedi. Yüzü durgunlaştı. Islak bakışları, etrafına cevapsız sorular yöneltti. Gücünün yetmediği sözleri yutup bir zaman başını öne eğdi. Sonra yorgun rüzgâr gibi esip, titreyen sesiyle konuşmaya başladı.
"İşsizlik zordur. Korkulması gereken  bir şeydir. Korkunun nedeni de bellidir. Çift yürekli de olsan parasızlık insanı yere yıkar. Namerde muhtaç eder. "
"Bir de sür git hastalığı olan biri varsa evde daha da zordur" diye ekledi kavruk yüzlü.    
Bir an bir sessizlik oldu. "Memleket hasretiyle" geldim deyip sonrasında "işsizliğin"  kendisini bunalttığını saklamayan adamın gözlerinde ıstırap yüklü ışıltılar yanıp söndü. Sessizliği yine kendisi bozdu.
"Memleketi ne kadar da çok özlemişim. Baba ocağını ziyaret edip, dost ve akrabalarla hasret gidermek bugünlere nasipmiş."

Konuşmalar karşısında sessiz kalmış, sadece dinlemiştim. Soğuk bir sabahtı, dışarıda hafif bir kırağı göze çarpıyordu. Bir süre sonra güneş etkisini artırırken, gri bulutlar dağılmaya, hava açılmaya başlamıştı. Kafeteryayı mesken tutmuş olanlar da birer ikişer dışarıya çıkmaya başladılar. Kimisi elinde valizle, kimisi de elleri ceplerinde hızlı adımlarla gidecekleri yere doğru aceleyle yürüyorlardı. Öğretmenevinin açılması için biraz daha vakit geçmesini bekledim. Bu arada güneş kuşluk vaktine gelmiş, bulutların arasından yüzünü göstermeye başlamıştı. 

11 Ocak 2014 Cumartesi

NUR EL NEHAR


Hindistan sultanının üç oğlu vardır. En büyüğünün adı Hüseyin, ikincisinin adı Ali, en küçüğünün ise Ahmet'tir.
Sultanın ölen kardeşinin "Gün Işığı" anlamına gelen "Nur El Nehar" adında periler kadar güzel bir kızı vardır. Sultan, çok iyi yetiştirdiği yeğenini yabancı birisine vermek istememektedir. Üç oğlundan birisiyle evlensin istiyordur. Ama gelin görün ki, üç oğlu da, Nur El Nehar'a aşıktır.
Sultan, oğullarının birbirlerini kıskanmasını önlemek için bir fikir geliştirir. Üç oğluna da der ki; "içinizden hanginiz dünyanın en harika şeyini, hiç görülmemiş şeyi bulup getirirse Nur El Nehar'la evlenme hakkını ona vereceğim."
Büyük kardeş Hüseyin, Bişangard'a gider ve daha önce kimsenin ne duyduğu ne işittiği sihirli bir halı bulur. Bu halı, sahibini havalandırarak istediği yere götürebilen bir halıdır.
Ali ise yolculuğunu Şiraz'da sonlandırır. Ali, orada bir çarşıda, yüzlerce kilometre ötede geçen olayları gözlemleme imkânı veren fildişi bir boru bulur, satın alır.
Ahmet ise Semerkand'a gelir. Orada bulduğu bir sihirli elmayı satın alır. Bu elmayı sadece koklamak tüm hastalıklardan kurtulmak için yeterlidir.
Üç âşık kardeş sözleştikleri yerde bir yıl sonra buluşurlar. Birbirlerine, buldukları harikaları gösterirler. Tabi, sihirli boruyla baktıkları ilk kişi çok uzaklarda bıraktıkları Nur El Nehar'dır. Şunu görürler ki sevgili, yakalandığı ani hastalık yüzünden ölmek üzeredir. Yetişmek için sihirli halıyla uçarlar, iyileştirmek için sihirli elmayı koklatırlar ve Nur El Nehar'ı sağlığına kavuştururlar.
Ne var ki, hepsi de kızı iyileştirmede eşit yardımda bulundukları için yarışın hakkaniyetli galibi olamaz. Bunun üzerine baba, üç kardeşten her birinin ok atmasını, oku en uzağa atanın Nur El Nehar'la evleneceğini söyler.
Ali yarışmayı kazanır ama Ahmet'in oku bulunamaz. Hüseyin ise dünyaya küser ve hayatına bir derviş olarak uzak diyarlarda devam eder. Ahmet de aşk acısıyla ve okunu bulmak için yollara düşer.
Sonunda Ahmet okunu bulur. Ama okun bulunduğu yerde bir kuyu gözüne çarpar. Bu kuyu bir yer altı dehlizine açılıyordur ve nihayetinde onu demir bir kapıya kadar götürür.
Ahmet tehlikelerle dolu kapıdan geçer ve kendisini geniş ve şaşalı bir yerde bulur. İşte burada, Ahmet'e âşık olan ve bu yüzden okun yönünü saptıran cin sultanın kızı güzel "Peri Banu" ile karşılaşır.
Ahmet ve Peri evlenir. Peri'nin, her yanı mücevherlerle kaplı, ayrıca sonsuz çeşitte yiyeceğin sunulduğu evinde, hizmetkâr periler ve meretler arasında, mutlu ve eğlenceli bir hayat başlar.
Bir süre sonra Ahmet, babasını ziyaret edebilmek için Peri'den izin ister ve ayda birkaç gün babasını görme imkânı bulur. Fakat, Peri Banu, kimseye kendisinden ve nerede yaşadığından söz etmemesi şartıyla bu izni verir.
Babasına bile bahsetmeyecektir. Nitekim Şehzade Ahmet, babasına bu sırdan söz edemeyeceğini söyler. Kralın kötü kalpli veziri, bir büyücü kadının Ahmet'i  gizlice izlemesi için sultanı kışkırtır. Büyücü kadın şehzadenin bir periyle yaşadığını ortaya çıkarır.
Vezir ve çevresi, Şehzade Ahmet'in peri karısı tarafından babasının tahtını almaya zorlanacağını ileri sürmektedir. Bunu denemek için sultan, oğlundan, değerli hediyeler istemeye zorlanır, oğlu da karısının yardımıyla bu paha biçilmez ve erişilmez hediyeleri ona sağlar.
Sultan son olarak oğlundan Aslan Pınarı'na gidip tüm hastalıkları iyileştiren sudan getirmesini ister. Peri Banu, Ahmet'e Aslan Pınarı'na nasıl ulaşacağını anlatır ve Ahmet bir yumak iplik, dört koyun leşi, iki hızlı at ve su için bir kap ile yola çıkar.
Kaynağın saklı olduğu kaleye girmeden önce her şeyi hesap eder. Aslanların dördünü koyun leşleriyle oyalar. Atlarla onları geçer ve kabını pınardan akan suyla doldurur. Yumağı ise dönüş yolunu bulmak için kullanır.
Sultan hâlâ tatmin olmamıştır ve şimdi de oğlundan, dev gücüne sahip küçük boyutlarda bir adam bulmasını ister. Peri Banu bu tanımlara kardeşinin uyduğunu fark eder ve onu kayınpederine yollar.
Sultan, uzun sakallı, uzun bıyıklı ama cüce cinin konukseverlik kurallarına aldırmaması karşısında dehşete düşer. Sinirlendirilen cin, Hint sultanını öldürür ve böylece sultanın Ahmet üzerindeki baskısı sona erer. Ahmet tahta yükselir ve Peri Banu da kraliçe olur.
Ve sonuç itibariyle sultan kendi kibir ve hasedine yenilir.
Tarih boyunca, iktidarı elinde bulunduranların "ben" merkezli çabalarının sonuç vermeyeceği bu masal öyküde dile getirilmekte ve sonuçta "iyi" olan kazanmaktadır.
İktidardayken kendi egosunu ve iktidarını güçlendirmek hevesinde olanların trajikomik sonları öykünün sonucunu oluşturmaktadır.
Masal öyküde de anlatıldığı gibi, sultan, kral ya da hükümdar ne kadar güçlü olursa olsun, içindeki "kuşku" kaybolmamakta ve yaşamı boyunca hep kuşkuya düşmektedir. Kuşkudan kurtulamamanın sonucunda da kendi sonunu hazırlamaktadır. Ancak görünen o ki, hasedi ve kibrinin esiri olan sultan, yanında bulundurduğu, fiziksel olarak engelli ve yetersiz, her an eğlenip keyifleneceği bir cücenin varlığına ihtiyaç duymaktadır. İstediği zaman aşağılayabileceği, vereceği bir emirle belki de yaşamı dar edeceği birinin yanında bulunmasını tercih etmektedir.
Sultan ya da kral uygulamaları ile, masal öyküde de görüldüğü gibi kimi zaman bir zorbadır. Kimi zaman dediğim dedik bir diktatördür ne yazık ki. Ancak uygulamaları ile kendi iktidarının sonunu hazırlamakta ve o sondan kaçamamaktadır.kral etrafında yaptıklarına karşı koyamayacak soytarılara; yaptığı yanlışları, yaşadığı vehimleri ve açmazları yükleyebileceği deyim yerinde ise “ günah keçilerine” ihtiyaç