Hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2025 Salı

İŞTE BİZİM İNSANIMIZ


 Hastane tıklım tıklımdır.

Yaşlı kadın içeri girer,
doktor hanım teyzeyi muayene eder.
Fakat
hastalığından emin olamaz.
Kadına dönüp:
-Teyze şu şu tahlilleri yaptır gel, der.
Yaşlı kadın başını öne eğer.
Doktor, yaşlı kadının duymadığını düşünerek tekrar söyler.
Yaşlı kadın başını yerden kaldırarak,
ağlamaya hazır gözlerle:
-Kızım, benim köye dönecek param yok, tahlilleri nasıl yaptırayım? der.
Doktorun yapacak bir sürü işi olmasına rağmen, bırakır işini, tutar teyzenin elinden koridor koridor dolaştırıp, tahlilleri yaptırır.
Tahlillerin sonucunda doktor hastalığı belirler, gerekli ilaçları da alıp, teyzeye verir.
Yaşlı kadın tam odadan çıkacakken, doktor hanımın aklına "YOL PARASI" gelir ve teyzeye köye gitmesine hayli hayli yetecek para uzatır. Yaşlı kadın önce almak istemese de daha sonra mecburiyetten parayı alır.
Sonra:
-Allah senden razı olsun kızım.
Köye nasıl döneceğim diye kara kara düşünüyordum, çok
sağol diyerek odadan çıkar.
Aradan bir saat kadar bir süre geçer.
Doktor bakar ki, yaşlı teyze kan ter içinde, kalabalığı yarmış, oflaya puflaya geliyor.
Doktor şaşırmış bir halde, herhalde giderken bir şey unuttu diye düşünür ve...
-Ne oldu teyze diye sorar.
Teyzenin yüzünde kocaman bir gülümseme vardır.
Bu sefer:
-Kızım ben anayola çıkınca bir köylüme rastladım.
Meğer o, minibüsle zaten köye dönüyormuş.
Beni köye o götürecek; sen al paranı!..
İşte bizim insanımız..
İşte gerçek insanlık...

26 Temmuz 2019 Cuma

HASTANEDE BİR ANA VE İKİ KÜÇÜK ÇOCUK



Yıllar yılları aylar ayları kovalıyor. Zamanın yıpratıcılığında sorunlar, olaylar insan davranışlarına yön veriyor.
Yeryüzünün değişik coğrafyalarında var olan enerji, yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olma amacı ile masum insanları şarapnel parçaları ile yerinden yurdundan edenler dur durak bilmiyor.
İnsanları yerinden yurdundan edenlerin aşağılığı, budalalığı, ikiyüzlülüğü değişmeyen bir tablo çizerken, çıkar çevrelerinin bitmek bilmeyen istekleri önünde herkesin boyun eğeceğini düşünenlere karşı gösterebildikleri tek tepkinin uzaklaşmak, kaçmak, sığınacakları rahat bir liman bulmak olanların gittikleri yerlerdeki dramları, işsiz güçsüz, yardıma muhtaç yaşamları devam ediyor.
...
Sonuçta gidilen yerlerde bir türlü sona ermeyen muhtaçlıklar ve sorunlar yumağı içinde kıvranan insanlar.
Yerini yurdunu terk edip başka diyarlara gidenlerin durumuna insani yönüyle baktığımızda, insanların durup dururken ata yurdunu terk etmeyeceği geliyor akıllara.
...
Suriye, Irak, Afganistan vb ülkelerde tank ve tüfeklerin, şarapnel parçalarının, adres sormayan mermilerin altında var olma mücadelesi veren masum ve savunmasız insanlar ya kalıp mermilere hedef olacak, kaybettiği yakınları, ana ve babalarının yokluğu karşısında yarı aç yarı tok sefil bir hayat sürecek ya da yerini yurdunu terk edecek.
Yollarda ya donarak ya da denizin ortasında alabora olan teknelerinin altında yaşamları son bulacak.
...
Savaşın ve acımasızlığın insanlara biçtiği belirsizlikte yol yordam arayışına devam edecekler.
...
Yaşananlara kadınlar ve küçük çocuklar bağlamında bakıldığında insanın vicdanını sızlatan durumlarla karşı karşıya kalmak içten bile değil.
Biri kucağında diğeri yanında iki küçük bebesi ile hastanede bulunan, ata yurdunu terk etmek zorunda kalmış bir kadın, bir ana.
Bir kaç aylık olan çocuk durmadan ağlıyor. Diğeri anasının eteğine sıkı sıkıya yapışmış olan bitenleri sessizce ve boş gözlerle izliyor.
Ve öyle bir an geliyor ki o da kardeşinin ağlamasına katılıyor, başlıyor ağlamaya.
Kadın çaresiz.
Muayene sırasının  gelmesini bekliyor.
Orada bulunanlardan duyarlı bir vatandaş  "sıra beklemek zorundalar mı? Yazık çocuklar durmuyor" diye görevliyi ikaz ediyor.
"Sıra değiştiremem. Az kaldı sıralarına. Hem onlar yabancı" cevabını alıyor.
Konuya memleketlerine gitsinler bağlamında yaklaşanlara, huzursuzluk çıkarıyorlar, bayramlarda memleketlerine gidip geliyorlar, benim insanım muhtaç iken onlara harcanan paralar var diye düşünenlere karşı söyleyecek bir sözüm yok.
...
Lakin, başta da dediğim gibi olaya bir de insani yönüyle bakmak lazım.
İki bebesi ile hastanede tedavi olmak için sıra bekleyen bir ananın durmadan ağlayan  hasta iki çocuğuyla çektiği acıyı hiç bir şey hafifletmez.
...
Sonuçta kibirden uzak durmalı, hiç bir kimseyi, hiç bir nedenle küçük görmemeli, hor bakmamalı, ötekileştirmemeli. Yerinden yurdundan etmemeli. 
...
İnsan önce kendini değerli hissedecek ki çevresindeki varlıklara değer versin. Lakin, dünyada birçok insan kendi varlığının bile farkında olmadan yaşayıp gidiyor.

23 Şubat 2013 Cumartesi

PEKİ HOCAM, DİNLE O ZAMAN !



Recep hastane polisiyle görüşüp kardeşinin cenazesini almak istediğini söyledi. Kardeşine otopsi yapılacağını ve savcının gelmesini beklediklerini söylediler. Savcının gelmesi ve otopsinin tamamlanmasından sonra Recep cenazeyi aldı. Tabut taksiye sığmadığı için üstü açık bir araçla  kasabaya götürmeye karar verdiler. Ana ve babası da Burhan’ı hastaneye getiren taksiyle döneceklerdi. İçinde bulundukları ruh durumu ve acı nedeniyle kasabaya nasıl gittikleri bile umurlarında değildi. Uzun sayılabilecek yol sanırsın  günlerce sürmüş gibiydi.
Acı haber tez ulaşır derler ya. Kasabaya gittiklerin de evlerinin önü kalabalıktı. Halk Burhan’ın vefat ettiğini duymuş cenazeyi beklemeye başlamıştı. Mezar yeri çoktan hazırlanmıştı. Ağlayanlar, üzgün bir şekilde bekleyenler; Mehmet amca, öğretmenler, Burhan’ın arkadaşları evin çevresinde bulundukları yerde suskundular. Altay’ın gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Recep’in can dostu olan Altay, Burhan’ı çok sever sık sık takılırdı. İşte şimdi yoktu artık takılıp şakalaşacağı biri. Felek bu kadar kalleşti işte. Hayat acımasızdı. Kimi nerede, ne zaman, nasıl üzeceği hiç mi hiç belli olmuyordu. Canı çok acımıştı onunda Mehmet amcanın da. Hepsi de çok sevdikleri yiğit ve mert delikanlıyı bir aymazın kurşunlarına kurban vermişlerdi. Hem de kurban bayramının ilk gününde. Ömürleri boyunca belki de bir daha bu denli bir acıyı herhangi bir bayram gününde yaşamayacaklardı. Keşke diyorlardı, keşke şimdi de yaşamasaydık. Daha dün bayramlaşıp şakalaştıkları genç delikanlı bugün kara toprağın bağrına veriliyordu.
Cenaze namazından sonra Burhan dualarla, feryatlarla toprağa verildi. Gözyaşı sel olup aktı. Ananın feryatları yeri göğü inletiyordu. Babasının sanırsın dili tutulmuş lal olmuştu. Ağzından çektiği acı nedeniyle tek kelime çıkmıyordu. Recep’in ve nişanlısının ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Çekilen acının tarifi yoktu. Burhan Recep’in nişanlanmasına çok sevinmiş. Çünkü demişti “yakında yeğenlerimi seveceğim”. Ana elleriyle oğlunun mezarına toprak attı, dua etti…]
Dudakları yüksek dereceli bir hararetin vücudunu yalayıp geçişiyle kuruyan Mehmet amca kırık bir hissiyat, yorgun bir yürekle anlattığı bu durum sonrasında gözlerinde oluşan nemi göstermemek için uzaklara bakarak “işte böyle hocam. Dayanılmaz bir acı, dayanılmaz bir feryat. Elden gelen bir şey yok” deyip; “Peki, hocam, dinle o zaman.” Cümlesiyle başladığı anlatımını bitirdi.
Mehmet amca da ben de iyice yorulmuştuk. Acı bir hikâyeydi yaşananlar. Akşam olmak üzereydi. Bulutların arasından tebessüm eden güneşe baktım. Bulutlar kaybolan her ışık demetinde üzülüyor, her saniye yüzünü dünyaya biraz daha çeviriyordu. Mehmet amca güvenilebilecek, sözüne inanılabilecek, deyim yerindeyse son Kelaynaklardan biriydi. Anlattıkları hem kendisini hem de beni derinden sarsmıştı. Kim bilir anlattıkları belki de yaşanan dramın sadece küçük bir kısmıydı. Asıl travmayı daha fazla üzmemek, üzülmemek için anlatmamış da olabilirdi.

15 Şubat 2013 Cuma

UMUDU YİTİRMEMELİ İNSAN


Şoförün verdiği sıcak çayı içmeye başladı. Gece ayazında üşümüştü. Sıcak çayla birlikte içi ısınmaya başladı. Poğaçalara elini sürmedi. İçinden bir lokma bir şey yemek gelmiyordu. Oğlu vurulduğunda üzerinde ne varsa onunla taksiye binmişti. Bayram telaşında terlerim korkusuyla kalın giysiler giymemişti. Yola çıkmalarından bu yana içinde büyük bir hüzün vardı. Şartlanmışlıkları bir anlayabilse, belki, olan bitenleri daha gerçekçi bir gözle görecek, olmaz dediklerini, daha değişik yüzleriyle tanıyıp, olan biteni daha iyi anlayacaktı. Anlam veremediği duyguların baskısı altında kaldıkça, kederi artıyordu.
Morali bozuk, benzi uçuktu. Bahçede beklerken, Recep babasıyla az sonra gelir diye düşündü. Burhan’ın öldüğünden henüz haberdar değillerdi. Ölümü kabullenmek kolay olmayacaktı onlar için. Recep kardeşini çok seviyordu. Onu her yerde gözü gibi korumuştu bugüne kadar. Olayın olduğu gün çeşmenin yanındaki geniş alanda bulunmaması bayram nedeniyleydi. Yoksa kardeşiyle her daim yan yana olurdu.
Aradan fazla zaman geçmedi oğlu Recep ile babası çıkageldiler. Yüzlerinde endişeli bir bekleyiş vardı. Hastane bahçesinde ananın yanına gitmeden önce şoför onları karşılamıştı. Beraberce ananın yanına gittiler. Ana perişan bir vaziyette oturuyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Gözlerini yerden kaldırmadan susuyordu. Recep sorgulayan gözlerle bir anaya bir şoföre baktı. Şoför gözlerini kaçırdı, uzaklara bakmayı yeğledi. Neler oluyordu. Yoksa kardeşi hakkın rahmetine mi kavuşmuştu. Recep bu düşünceyi çarçabuk kafasından attı. Olamazdı böyle bir şey. Mümkün değildi. O dağ gibi kardeşi ölmüş olamazdı. Tekrardan sorgulayan gözlerle anaya baktı. Ana kaya olmuş kıpırdamıyor, tek bir ses vermiyordu. Bunun üzerine Recep olduğu yere yığılıp kaldı. Neye uğradığını bilmeden feryat figan gözyaşlarına boğuldu. Onu öyle gören babanın gözlerinde yaşlar sel olup akmaya başlamıştı. Ana da hıçkırıklarla ağlıyor ağıtlar yakıyordu. Şoför çaresizdi, eli koynunda ağlıyordu.
Ağladılar ağladılar. Ağladıkça gözyaşları sel olup aktı. Büyük bir yürek acısı ve hüzün vardı. Taş olan insan yüreği bu duruma dayanamazdı.
Ana Recep’in feryatları üzerine, bu olay kalıcı bir durum yaratmamalı diye geçirdi içinden. Bir tek oğlu Recep kalmıştı artık. Onun da bir musibete bulaşması doğru olmazdı. Kan davası iyi bir şey değildi. Süloların Hasan’ı ya da bir başkasını öldürmek oğlunu geri getirmezdi. Elde bir tek ölmek vardı artık, öldürmek değil, yaşatmak vardı. Vicdanları kurumuşlarla neyi değiştirebilirdin ki? Vicdansız olmasa bir insan bir canlının yaşamına bilerek ve isteyerek son verebilir miydi?
Toplum eskisi gibi değildi artık. Kimse kimseye güvenemiyor bu devirde diye içinden geçirdi. Güvenilecek bir tek hukuk vardı. Hukuk gereğini yapar diye düşündü. Sahi yapar mıydı? Oğlunun yaşamına son veren Süloların Hasan’a gerekli cezayı verir miydi? Bu ülkede hukuk da haksızın yanında yer alır mıydı? Bekleyip görecekti bunu. Huzurun sağlanması için çoğunluğun yanında olmak yetmezdi. Çoğunluğun ve güçlünün yanında, azınlığın haklarını savunmak da gerekmekteydi. Anlatılanlardan hatırlıyordu. Koca koca devletlerde çoğunluğun oyunu alıp iktidara gelenler, gün gelmiş, iktidarlarını kaybetmişlerdir. Demek ki haksızlık doğru bir şey değildi.
Oğlu yaşamını kaybetmişti. Buna rağmen intikâm duygusu içinde olamamaları gerektiğini biliyordu. Kin ve intikâm duygusuyla bir yere varmanın olanağı yoktu çünkü. Bunun bir adım ötesi mezardı. Oğlunu toprağa verdikten sonra ağaçların, çiçeklerin, toprağın olduğu yerde hiç durmadan yaşamlarına kaldıkları yerden koşarak devam etmeliydiler. Recep’in geleceği buna bağlıydı. Onunda heba olmasına müsaade edemezdi. Oğlu yerine artık toprak vardı, ağaçlar, kuşlar vardı, çiçekler vardı, o çok sevdiği koyunlar vardı. İnsanlık vardı.
Öyle insanlar vardı ki suçsuz yere mapushanelerde yatan. Ve yine öyle insanlar vardı ki yaptıkları yanına kâr kalan. Ona göre Süloların Hasan suçluydu. Bir canı almıştı. Cezasını çekmeliydi. Yaşam hakkının kutsal olduğunu herkesin kabul etmesi lazım. Yargıçların da bu yönde tavır koyması lazım diye düşündü. Ölen bir insandı. İnsan olanın vicdanı sızlar. Unutup gideriz, üstünü örter, bakarız diye düşünmemeli. Masal dinlemesini, erken yatıp geç uyanmasını bilen bizler yaşamın kutsallığını unutmamalıyız. Kan tüccarlarının, kan dökücülerin etrafımızı mesken tutmasına müsaade etmemeliyiz. Ölümden yana değil, huzurdan ve barıştan yana olmalıyız. Yaşamın renklerinin açmasından yana olmalıyız. Yaşamımız kanlı bir bulmacaya dönüşmesin. İçini çekti. Yaşlı gözlerle bir oğluna bir eşine baktı, hıçkırıklar boğazında düğümlenmiş, sözcükler dilinde acı bir ağıda dönüşmüştü.


11 Şubat 2013 Pazartesi

ŞAFAĞIN ALACAKARANLIĞI



Yoğun düşünceler yorgun bedeninde belirsiz bir titreşimle ağırlık yapıyor, zihninin düşsel tozlarını damla damla akıtıyordu.
Karanlık aydınlığa dönüşmeye başlamıştı. Tan ağartısı karanlıktan maviliğe uzanan bir çizgiydi artık.
Umutsuzluğun en koyusunu yaşıyordu. Dünün indirdiği ağır sille etrafı kapkaranlık bir sis mantosuyla kaplamıştı. Gözyaşları artık akmıyordu. Ağlamaktan kızarmış göz pınarları kurumuştu sanırsın sonsuza kadar. Öylesine hüzün doluydu şafak vakti.
Bankın üzerinde yorgun bedeni uyuşmuştu. Hafifçe doğruldu. Oğlunun son anlarını, sevgiyle bakan gözlerini, kurtulma ümidini kaybetmeyişini anımsadı. Yutkundu. Bir annenin hastane bahçesinde kuşların kanatlarında çıkardığı sessiz çığlık ve hüzün acıya dönüşmüştü.
Neden diye sorguluyordu. Neden ilkyaz sürgünü veren topraklarda akan bunca kan, neden bu kin? Yoketmek yaşamakla eşanlamlı olabilir mi? Bu bir varoluş mudur? Bu nasıl bir anlayıştır? İnsan kendi olmalıdır. Kendi olmaktan, kimliğinden, kişiliğinden koparılmış; anti-insan görüntüsü üzerine kurgulu eylem ve etkinliklere karşı birey olmanın sorumluluğuyla hareket etmeli, düşlerini çoğaltmalı insanlık adına.
Oğlunu kaybetmiş bir annenin çığlığı yükseliyordu hastane bahçesinde. Yüreği olan insanı sarsan.
Donup kalırsınız o an.
Kıpırdayamazsınız.
Bir delikanlı ve bir anne.
Bir bayram günü akşamında gelen hüzün ve acı.
Yıllar yılı unutulmayacak gerçek bir öykü. Yaşanmış, yılların gerisinde kalmış, silinip gitmemiş. Sararmış siyah beyaz fotoğrafları her an aklınıza getirir.
Sabahın ayazında oğlunu düşündü. Ne çok severdi çiçekleri, kuşları, böcekleri, sokak köpeklerini, kedileri, koyunları, dağların bulutlarla kaplı doruklarını, yeşil tarlaları.
Ne de güzel gülümserdi.
Gözleri bir çiçek gibi pırıl pırıldı.
Aydınlıktı her daim.
Lakin hayat denen şey işte böyle bir şeydi. Varlığı ve düşüncesi insani olmayan birinin hoyrat eliyle kayıp gidiyordu bir anda. Hem de en zorlu acıları geride bırakarak.
Bu kör döngünün içine sıkışıp kalan insanlık, insanlar.
Dün akşamdan bu yana ağlamaktan ne bir yudum su içmiş ne de bir lokma bir şey yemişti. Ne susuzluğu ne de açlığını hatırlamıştı. Gecenin koyusunda yorgun düşmüş bedeni hastane bahçesindeki bankın üzerinde sessizliğe bürünmüştü bir süre sonra. O andan şafak vaktine kadar gözleri yorgun bedene isyan etmişti.
Düşünmüştü sadece.
Oğlunun geri getirmenin olanağı yoktu artık.
Büyük oğlu Recep ve eşi yolda olmalıydılar. Az sonra gelirlerdi onlarda. Burhan ile anca sığmışlardı taksiye. Ya da o anın karmaşasında Recep’de gelmek istemiş kim bilir belki de taksici acele etmiş beklememişti. Hatırlamıyordu o an olanları. Her şey bulanıktı sanırsın. Şoförün “ana” demesiyle gözlerini açtı. Elinde dumanı tüten bir bardak çayla kesekâğıdı torbası içindeki poğaçaları uzattı. Ana şoförün yüzüne bir an minnetle baktı. Lakin belli etmemeye çalışarak içinde “oğlum sende dünden buyana perişan oldun “diye geçirdi. Şoför ananın içinden geçenleri anlamışçasına alması için ısrar edip “al ana bir yudum sıcak çay iç, bir lokma bir şey ye. Eminim ki oğlunda bunu isterdi “dedi.
Ana uzatılanları sessizce aldı bankın üzerine bıraktı. İçi yanıyordu. Kurumuş dudakları ve kavrulmuş yüreğine rağmen ne bir lokma bir şey yiyebilecek dermanı vardı ne de bir yudum bir şey içecek takadı. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Şoför anayı acısıyla yalnız bırakmak istemiyordu. O kendine emanetti çünkü. Recep ve eşi geldiğinde ancak rahatlardı. Anayı gözden kaybetmeden görebileceği uzak bir noktaya çekildi. Sigara paketinden çıkardığı sigarayı alelacele yaktı. Olduğu yere dizlerinin üzerine çömeldi. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Hastane pencerelerinin gri dış kanatları göz alıcı bir şekilde parlıyor, gün ışığını yansıtıyordu. Bahçenin bir kenarında akasya ağaçları ve çam ağaçları iç içe geçmiş yeşillikleriyle bahçeyi örtüyordu. Bahçenin kuytu köşeleri  özellikle yapılmış hissi veriyordu. Acısını akıtmak isteyenlerin gidecekleri bir yerdi sanırsın. Bahçenin etrafı yabani otlarla kaplanmıştı. Kaldırımların kenarlarında otlar fışkırıyordu. Ön kısımda yer alan geniş yerde ise hastane araçlarıyla, ziyaretçilerin ve hasta yakınlarının araçları sıra sıra dizilmişti. Gün yükseldikçe etrafta sesler artmaya, kalabalıklar sel olup hastaneye akmaya başlamıştı.
İnsanoğlu her şeyi dar bir çatlaktan sızan ışık içinde görmek yerine neden daha geniş bir alanı tercih etmez, birey olmanın sorumluluğunu yerine getirmezdi ki. Her şeyi dev mağaranın karanlık dehlizlerinde düşünmek yerine; dağları, güneşi, bulutları, yıldızları, kuşları görebilecek; anlayabilecek bir açıklıkta düşünmezdi?
İnsan olmanın sorumluluğu bu kadar mı zordu?
Heyecan içinde karşılıklı anlayışla bir birine insanca yaklaşmak bu kadar mı zordu?
Bu düşüncelerle şoför az ilerde oturan anaya acıyarak; lakin içinde büyük bir ızdırap hissederek bakıyor, baktıkça da gözleri nemleniyordu.

9 Ocak 2013 Çarşamba

HASTANE KORİDORLARI


Parkamı giyip nemli sabah ayazında yola koyulduğumda, gece yağan karın eriyen suları saçaklardan damlamaya devam ediyordu. Sokaktan birkaç metre uzakta ana caddeye çıktığımda, gün henüz doğmasına rağmen etraf insan sesleri ve arabaların homurtularıyla dolu; egzozların çıkardığı çığırtkan tiz sesler, açılmakta olan kepenklerin çıkardığı demir gıcırtıları, fırının açık kapısından etrafa yayılan sıcak ekmek kokusu. Sonrasında E-5 karayolundan, ulumaya benzer sesler yükseliyor, kesiliyor, sonra yeniden başlıyor.
“Dinle bak” diyor eşim kolumu kavrayıp “uçak sesleri, ritmik haykırışını, boğuk egzoz sesleriyle tamamlıyor”. Çok sesli koroyu oluşturan iki farklı ezgiyi, “dinle bak” diyen eşimin seslenişi ile fark ediyorum. Kar örtüsünün kaldırımda bıraktığı beyaz tozun, ince buz tabakasına dönüştüğü yerde tam da ayağım kaymak üzereyken.
Bu yaygaracı şenlik, sabahın ilk ışıklarıyla, belki de her günkü koronun oluşturduğu ortama “fon müziği” oluyor.
Bakışlarımız ayazın kamçı gibi yüzümüze vurmasıyla, pek de uzakta olmayan “devlet hastanesinin” soğuk koridorlarına bir an evvel ulaşmak için alternatif ulaşım arayışına dönüşüyor. Akan trafiğe aldırmadan eşimin kolundan tutup “dur bekle” diyorum. Tepe lambası yanan ilk “taksi” yaklaştığında çevik bir el hareketiyle durdurup çabucak biniyoruz. Şoför “Bakırköy eğitim araştırma” hastanesi sözleri üzerine direksiyonu  sağa kırıyor. Ara sokaklardan hızla giderken, birikinti suları etrafa saçarak  “ana yola” çıkıyoruz.
Hastane koridorlarında muayene sırası bekleyen onlarca belki de yüzlerce hasta muayene odalarının önünde birikmiş, soğuk havanın etkisiyle hepsi de sıkı sıkı giyinmişti.
Zaten çoğunluğu benim gibi “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelmişti.
Hoş “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelen bu insanlar muayene odasından çıkar çıkmaz soluğu zemin katta “kan” ve “idrar” tahlili yerinde alıyordu.
Ankara hastanelerinden aşina olduğum ”sıra numarası” alma olanağının olmaması üzerine sıra kuyruğuna ben de girdim.
Bu tip “kuyruk”larda alışılmış şey yine tekrar ediyor, insanlar uzaktan “hop kuyruğun sonu orası değil birader dön arkana bak” diye araya girmeye çalışan sözüm ona “uyanık”lara bağırıyordu.
Sırası gelen parkesini, paltosunu çıkarıp kollarını sıvazlayıp kan vermeye hazır bekliyordu. Çünkü hemşirelerin yüksek sesle ikazları onları da sıraları gelmeden harekete geçirmeye yetiyordu.
Önümde bekleyen yaşlı bir amca “ön sıralarda ilerleme yok” deyip sıranın ilerlememesine isyan ediyordu aklınca.
Bir an “amca memleket neresi” diye sordum.
“Bitlis” dedi gülerek.
“Bitlis’e dön” dedim sonrasında homurtusu kesilmeyince. “Burası kalabalık bir şehir. Bitlis kısmen rahattır.”
“Sen nerelisin? “ dedi bana.
“Aslen Sivaslıyım” diye cevapladım.
“Sen neden dönmüyorsun” dedi homurdanmasına devam ederek.
Gülerek cevap verdim.
“Ben şikâyet etmiyorum” dedim.
Etrafta konuşmamızı izleyenlerin gülüşmeleriyle ve konuşmanın sürmesiyle zaman geçmiş, yaşlı amcada sakinleşmişti.
Sonrasında ne yaptı bilmiyorum. Tahlile gidecek kanı “tüp”lere dolduran hemşirenin sert yüzüne pek de bakmadan uzaklaştık eşimle birlikte oradan.
Sonuçları almak ve doktora göstermek için tekrardan gittiğimizde sabahki kalabalıktan daha da büyük bir kalabalıkla karşılaştık öğleden sonra hastanede.
Koridorlar tıklım tıklım insan doluydu.
Sabahki soğuk hava koridorlarda yerini sıcak bir havaya bırakmıştı. Güneş’te öğleden sonra yüzünü göstermiş, gülümsemesine devam etmişti.
Hastaneye “soğuk algınlığı” şikâyetiyle giden ben belki de “böbrek” rahatsızlığı teşhisine ramak olacak bir idrarda kan durumuyla karşılaştım.
Sonrasında doktorun yönlendirmesiyle hem “üroloji” polikliniğinde randevu aldım gelecek haftaya hem de  “ultrason”  çektirmek için sıra. Bakalım “soğuk algınlığı”yla başlayan maceramız nerede son bulacak.
Akşam dönüşte yerdeki ince buz tabakası yerini çoktan cadde boyunca hızla akan suya bırakmıştı.

27 Aralık 2012 Perşembe

ANA YÜREĞİ



 Hızla şoförün yanına yaklaştı. Acıdan morarmış dudaklarını diliyle ıslattı. Sonra etrafına ürkek bir bakış attı. Bekleme salonunda hastalarını bekleyen birkaç adam vardı. Onlarda yorgunluktan olacak, kendilerini sandalyelere külçe gibi bırakmış, uyuklamamak için çaba sarf ediyorlardı. Bekleme salonu dar uzun, genişçe bir yerdi. Duvarların boyaları eskimiş, elektrik düğmelerinin etrafı siyahlaşmıştı. Yer parke döşeliydi. Kapı kolları eskimiş, kapıları kapatmak için güç sarf etmek gerekiyordu.
Şoföre:
“Oğul oğul” dedi feryat edercesine; “oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Şoför nasıl cevap vereceğini düşünürken, bir yandan da yorgunluktan ve ağlamaktan ayakta durmakta zorlanan anayı kolundan tutup dışarı çıkardı. Çiğnenmiş, seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisinde, iri kaldırım taşlarıyla döşeli, oturma banklarının bulunduğu yere götürdü. Etraf sessizdi. Gece karanlığını aydınlatan sokak lambasının izbe ışığında yüzleri zor seçiliyordu. Şoför ufak tefek, kara kuru, kavruk yüzlü, siyah saçlı, gaga burunlu, siyah gözlüydü. Üzerinde rengi solmuş bir ceket, yakası yıpranmış bir gömlek vardı. Pantolonu kısaydı. Ayak bilekleri ve çorabı görünüyordu. Ayaklarında soğuksu marka lastik bir ayakkabı vardı.
Ana yüksek bir sesle:
“Oğul doktor ne dedi?” diyerek sorusunu tekrar etti.
Şoför feryat eden anayı duymamışçasına uzun bir süre susarak dikkatlice etrafına bakındı. Etrafındaki her şeyi ilk defa fark ediyor gibi gözbebekleri büyüdü, yüzü durgunlaştı, bakışları sertleşti.
Gecenin ayazında, kısık gözleriyle “nereden başlasam” dercesine etrafına bakınıyordu. Tüm vücudu zelzeleye tutulmuş gibi titriyordu.
Ana durmadan “ nedir bu? Nedir bu başımıza gelenler! “ diye acı acı inliyor, göğsünü yumrukluyor, hıçkırarak ağlıyordu.
“Namussuz alçak adamlar, kendileri gibi bizi de mahvettiler. Allahınızdan bulursunuz inşallah tez zamanda”. Fare kılıklılar, hamamböceği suratlılar” diye sızlanıyordu.
Şoför ananın yüzüne acı dolu bir bakış fırlattı. Kızarmış alnında biriken teri eliyle sildi. Gecenin ayazına rağmen boncuk boncuk terlemişti. Dudaklarını uzatarak yavaş lakin hınçla konuşmaya başladı: “ Hayatın kime ne hazırladığını ne yazık ki, önceden bilemiyoruz. Ben bu olan bitenleri gördükçe, bu dünyada aradığımı bulamadığımı söylemeliyim. Huzuru bulamadım. Anlayış ve hoşgörüyü bulamadım. Yardımlaşmayı bulamadım. Aksine insanların birbirleriyle sürekli savaşıyor olduğunu gördüm. İnsanlar haklının değil, güçlünün yanında yer almaktalar. Fakat yine de umudumu yitirmek istemiyorum.”
Ana şoförün söylediklerini can kulağıyla dinliyor, lakin sorduğu soruya cevap verilmediğini görünce hıçkırıkları artıyordu. Oğluna ne olmuştu? Yaşıyor muydu? Doktor kendisini değil de neden şoförü yanına çağırıp bir şeyler söylemişti. Oğul kendi oğluydu. Söylenecek bir şey varsa kendisine söylenmeli değil miydi? Yoksa kendisi kadın olduğu için mi şoföre söylenmişti? Yok değilse perişan haline bakıp söylenenleri anlamaz ya da söylenenlere dayanamaz diye mi düşünülmüştü?
Sorgulayan gözlerle bir kez daha “Oğul doktor ne dedi?” diye sordu.
Gözleri nemlenen şoför seyrek otlarla kaplı toprak parçasının az ilerisindeki banka külçe gibi yığıldı.

5 Kasım 2012 Pazartesi

YAŞAM KOŞULLARI


Kurban bayramın ilk günü eşim ve çocuklarımla öğleden sonra metrobüse binmiş; Bahçelievler’deki evimizden Kartal’daki kayınpederin evine doğru yola çıkmıştık. Metrobüs tıklım tıklımdı. Oturacak yer bulmayı bir taraf bırakın, ayakta duracak yer yoktu. Kan ter içinde önce Zincirlikuyu’ya oradan aktarmayla Uzunçayır’a gitmiştik. Yollar özel arabaların işgalindeydi. Ne çok araba var dedim kendi kendime. Arabası olan arabasıyla gidiyordu gideceği yere. Bizim gibi olmayanlarda metrobüsle…
İstanbul yerleşimleri çok geniş bir alana yayılmış durumda. Kilometrelerce yol gitmek ve geri dönmek trafiğin karmaşalığında uzun zaman alıyor. O nedenle o gün akşam zorunlu olarak kayınpederlerde kalmış, ancak ertesi gün eve dönebilmiştik. Ne dönüş ama. Bir gün öncesinden daha kalabalıktı duraklar. Boğaz’ın her iki yakasında akraba ziyaretine çıkmış insanların metrobüs duraklarında oluşturduğu kalabalık metrobüse binmemizi zorlaştırıyordu.
Zor bela eve geldik. Hava kararmıştı. Sokak lambalarının fersiz ışığı çoktan etrafı aydınlatır olmuştu.
Apartmanın dış kapısı açık kalmış olacak ki iç kapı zili çaldı uzun uzun. Kapıyı açtım. Karşımda tanımadığım otuz yaşlarında, güçlü kuvvetli bir delikanlı duruyordu. Elinde dua yazan kartlar vardı. Birini uzattı almam için. Ben almak istemedim ilk etapta. Yüzüne verdiği acınası mimik hareketiyle:
“İyi akşamlar” dedi.
“Abi alır mısınız” diye elindeki kartlardan birini uzattı.
“Hayır” dedim. Çünkü bu tür insanların sokaklarda da benzeri kartları sattıklarını daha önce görmüştüm.
Yüzünü daha da buruşturarak:
“Kız kardeşim ameliyat olacak” dedi. Baktım kurtulamayacağım bir tane aldım parasını da verdim.
Yüzünde memnun bir ifadeyle; “İyi akşamlar abi” diyerek gitti.
Şimdi ben bunu niye anlattım. Günümüz Türkiye’sinde özellikle büyük metropollerde bu şekilde gelir elde etmek için kapı kapı dolaşanlar olduğu gibi; gerçekten ihtiyacı olan insanlarda yok değildi. Gerçek ihtiyaç sahiplerini diğerlerinden ayırmak oldukça zordu. Delikanlı misal; vücudunda çalışmasını engelleyecek bir durum olmamasına rağmen, geçinmek için bu yolu tercih etmişti. Yardım isteyenlerin hangisi gerçekten yardıma muhtaç, hangisi değil ayırt etmek mümkün değil. Bu durumda da insan gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor doğal olarak. Şaşırıp kalıyorsun ne yapacağına.
Bugünkü gazetede bir haber dikkatimi çekti. Aslında bir değil iki haber dikkatimi çekti.
Haberin birinde “Türkiye git gide yoksullaşıyor. Türkiye’de her yüz kişiden altmış üçü şiddetli yoksulluk sınırında… Aldığı maaşla ev kirasını ve faturalarını güçlükle ödeyen vatandaşlar, haftada sadece bir kez kırmızı et tüketiyor.”  Bunu söyleyen ise Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK).
İhtimaldir ki bir kısmı bunu da yapamıyor.
TUİK’e göre “Türkiye’de maddi yoksunluk riski altında bulunan kişi sayısı 2011 yılında tam 45 milyon 238 bin kişi.”  Bu sayı Türkiye nüfusunun yüzde altmış üçüne denk geliyor.
Araştırmaya göre vatandaşların;
“-Yüzde 87,5’i evden uzakta bir haftalık tatil yapamıyor.
-Yüzde 58,8’i konut masraflarının çok yük getirdiğini söylüyor. (Elektrik, su, doğalgaz vs…)
-Yüzde 81,7’si yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileme olanağına sahip değil.
-Yüzde 36,8’i evinin ısınma ihtiyacını tam olarak karşılayamıyor.
-Yüzde 66’sı beklenmedik bir harcamanın altında kalkamıyor. (Hastane masrafları gibi)
-Yüzde 63,3’ü ise iki günde bir et, balık ya da protein içeren yemek yeme olanağı bulamıyor.”
Bu rakamlar devletin resmi kurumu TUİK’e ait.
İkinci haber ise “Türk Hava Yolları’nda maaşlar uçuyor!  Türk Hava Yolları’nda(THY) çalışan bir genel müdür otuz bin lira, yardımcıları 26’şar bin lira, başkanlar yirmibir’ er bin lira, yardımcıları (başkan yardımcıları olacak ihtimal) onaltı’şar bin lira, müdürler ise aylık oniki’şer bin lira alıyor.”
Türkiye’de yüz binlerce vatandaşın asgari ücretle geçinmeye çalıştığı düşünülürse; ilgili rakamların büyük meblağlar tuttuğu görülmektedir.
Ne diyelim. Kimisi kapı kapı dolaşarak geçinmenin yolunu bulmuş, kimisi çöp toplayıp satarak, kimisi asgari ücretle, kimisi sokak aralarında seyyar satıcılık yaparak, kimisi de binlerce lirayla.
Yaşam koşulları zorlasa da insanı, yepyeni bir güne başlamak yaşam sevincimiz olmalıdır. Ve sımsıkı sarılmak sevdiklerimize. Yakınlarımıza, sevdiklerimize, tüm insanlığa en güzel duygularla her yeni günün sağlıklı ve mutluluk getirmesini dilemek… Zaman nehrinde savrulsak da; yaşamın anlamına sımsıkı sarılmak.