Cadde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cadde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2020 Salı

COVİD-19




Hava açık ve oldukça sıcak bugün. 
Cadde ve sokaklarda yoğun bir kalabalık var. 
65 yaş üstü, 20 yaş altı insanlar ve dahi çocuk arabasında çocuğunu caddeye çıkaranlar...
Dün açılan avm önünde oluşan kuyruklar...
Yalnız hakkını vermek lazım, herkesin maskesi (çok azında yok, onlarda sanırım maske takmayı sindiremeyen kesim) var...
Var da, sosyal mesafe kuralı hiçe sayılıyor...
Dükkanların, iş yerlerinin önüne atılan sandalyelerde yan yana sohbetler de cabası...
Eee, neyi nasıl anlatırsın bu insanlara...
Virüs nedeni ile işini kaybeden on binlerce emekçi, kapanan iş yerleri, işçi çıkaran kuruluşlar, devletin vereceği işsizlik ödeneği ile evine ekmek götürmeye çalışanlar...
Yahu kardeşim, dışarı çıkmış serseri mayın gibi dolanıyorsun, insaf et yahu evinde kal...
Binlerce insan yaşamını kaybetti, binlercesi hastanelerde yoğun bakımda hayatta kalma mücadelesi veriyor...
Bana bir şey olmaz düşüncesinden vazgeç...
İş yerleri kapanmasın, hayat normale dönsün, insanlar işsiz kalmasın...
Sabret, bilim çevrelerinin açıklamalarına riayet et...
Ki yarın sen yada çevrende bir başkası virüs kapmasın...


24 Temmuz 2019 Çarşamba

HIDIR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Caddenin kalabalığında temkinli yürüdü. Çoktandır rastlamadığı Hıdır'ı görünce bir an  sevindi. Hıdır en son oda seçimlerinde aday olmuş, lakin kaybetmişti.
Seçimler sonrasında caddede Hıdır'ı görünce sormuştu "Hıdır nasılsın, ne yaptın oda seçimlerini?".
Hıdır'ın bu soruya cevabı anlaşılmaz bir şekilde sert olmuş, "sana ne?" diye cevaplamış, arkasına bakmadan da paytak paytak yürüyüp gitmişti.
Aldığı bu cevaptan Hıdır'ın seçimi kaybettiği anlaşılıyordu.
Üstelemedi.
Caddede Hıdır'ı görünce aklına geldi bunlar. Aslında çoktan unutmuştu.
Hıdır'a yaklaştı, kolundan temkinlice tutup "ne haber Hıdır, çoktandır görüşemedik, nasılsın ne yapıyorsun, işlerin nasıl?" diye sordu.
Hıdır gözlerini kaçırarak yorgun bir sesle cevap verdi.
"İyiyim be hocam, ne olsun iş güç ,geçinmeye çalışıyoruz, lakin her geçen gün işler daha da zorlaşıyor, siz nasılsınız?" diye cevapladı.
Anlaşılan geçen zamanın onarıcı etkisi Hıdır'ın aklını başına getirmişti.
"İyiyim çok şükür. Sizlerin iyi olması yeter. Kendine iyi bak. Ha bu arada, seçimi kaybettim diye de üzülme. İşine gücüne bak" deyip ayrıldı Hıdır'ın yanından.
...
Şu son zamanlarda insanı düşündüren  ne çok olay olmuş ve yaşanmıştı.
İnsanlık geçmişten bir türlü ders almasını ya bilmiyordu, ya da gerek görmüyor burnunun dikine gidiyor, lakin çoğu zaman duvara tosluyordu.
İnsanlar düşünmüyor, her şeyin üstüne bodoslama gitmeye devam ediyordu.
...
Sorulması ve cevap verilmesi gereken o kadar çok soru var ki.
Bir yandan düşünmeden sorulan sorular, diğer yandan araştırmadan, öğrenmeden verilen cevaplar.
Oysaki düşünmeden sorulan sorular sadece vakit kaybıdır.
Yaşananları anlamak için, düşünmek ve bilgi toplamak yerine sadece konuşmak hiç bir sorunu çözmez.
Bir insan düşünmeli, kendi cevaplarını bulmaya çalışmalı, bilgi toplamalı, eğer edindiği bilgi cevap için yeterli değilse daha fazlasını toplamak için çaba sarf etmeli.
...
Sanırım Hıdır'ın sakinliği sorduğu sorunun cevabını bulmasından kaynaklanıyordu.
Öfke ve kibirden az da olsa uzaklaşması gerektiğinin farkına varmış olmalıydı.
Hayatın tezatları, bazen  bizler anlamasak da anlamlı değil miydi?


26 Haziran 2018 Salı

LAN HIDIR!


İşine genellikle bizim caddeden gider gelir. Paytak yürüyüşü ile o kalabalıkta dikkati çeker. Güler yüzlü, hoş sohbettir Hıdır.
Şu sıralar yoğun bir çalışma içinde.
Mensup oldukları oda seçimleri var.
Görünce seslendim.
-Lan Hıdır..
Sesin geldiği yere dönüp beni görünce gülümsedi.
-Buyur hocam adım budur.
-Söyle bakalım bu aralar seni en çok meşgul eden nedir?
Durup  düşündü, başını kaşıdı..
-hımmm...
-Ne "hımmmı" hıdır ?
Şaşırmıştım bir an. Kendi kendime dedim Hıdırı meşgul eden bu "hımmm" da nedir?
-Ya hocam bizim odanın seçimleri var...
-Eeee ne olmuş seçim varsa?
-Yok bir şey de bizim Haso var ya
-Var ne olmuş Hasoya
-Her seçimde kaybeder, bir türlü kazanamaz...
-Eeee...
-Eeee si şu hocam adama hala diyor beni seçin. Bizde diyoruz seni millet istemiyor adaylıktan çekil...
-Çekilmiyor mu?
-Yok hocam çekilmediği gibi birde bana oy verin bana oy verin diye goca göbeği ile bağırıp duruyor her gün...
-Lan hıdır, işin zor vesselam...
-Doğru dersin hocam Hasonun kafayla hareket edersek işimiz çok zor...
Başını öne eğdi, kalabalık arasında paytak yürüyüşüne devam etti..
Arkasından seslendim...
-Lan Hıdır iyi akşamlar...
Dönüp gülümsedi...
-İyi akşamlar hocam...

12 Ocak 2014 Pazar

SOKAKLAR

                                                 Jose Luis Lopez Pere-Suluboya



Ocak ayında ayaz ve dondurucu soğuğu hissetmeyen yoktur. İlkyaza daha çok var. Sokaklar, caddeler, ana arterler gidecekleri yere gitmenin telaşı ile yola çıkanların soğuktan korunmak için sıkı sıkıya parkalarını, paltolarını giyenlerle doludur. Başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle bir an önce toplu taşım araçlarına ulaşmanın gayretiyle yola çıkanlarla doludur.
Bu yaşamın bir gereğidir. Yadırganmaz.
Lakin, hafta içinde görülen bu manzaranın hafta sonlarında artan kalabalıkla daha da belirginleşmesi şaşırtıcıdır.
Soğuk havaya aldırmaksızın çocuklarını, çocuk arabalarıyla yanlarında bulunduranların, alışveriş merkezlerini dolduranların bu mevsimde evlerinde değil de günün büyük bölümünü sokakta geçirmeleri de.
Bulunduğum sokak ile E-5 karayolu arasında yer alan caddenin iki tarafında yer alan işyerlerinde alışveriş yapanların; metro istasyonu yakınında bulunan dar meydanı dolduranların, yiyecek satan yerlerin içinde ve önünde yer alan masalarda çay içip sohbet edenlerin pek de soğuğa ayaza aldırmadıkları ortada.
Meydanda ki insan profili ile ara sokaklarda ve meydandan uzak yerlerdeki insan profili arasında büyük bir farklılık olduğu ilk bakışta dikkati çekiyor. Meydan ve yakın çevresinde daha bir rahat giyim kuşamı tercih edenler, rahat para harcayanlar; cadde ve ara sokaklarda ise genelde daha kapalı giyinen; dahası kara çarşafı tercih edenler, alışverişlerini pazarda veya AVM yerine marketlerde yapanlar görülüyor.
Bu denli alışveriş yapanları, bu denli rahat para harcayanları gördükçe ya diyorum bu insanların geliri çok fazla ya da bizim gelirimiz çok az. Bir alışveriş furyasıdır gidiyor. AVM'nin birinden çıkıp yanda ki diğerine girenler, ödemelerin yapıldığı kasada sıra oluşturanlar, peşin para yerine kredi kartıyla gerekli gereksiz alışveriş yapanlar çok rahat görünüyorlar. Sanırsın aldıklarının parasını kendileri değil de başkaları ödeyecekmiş gibi.
Hafta içi ve hafta sonları cadde de dilencileri görmek artık alışılan bir durum. Suriye'den gelenlerin küçük çocuklarını dilendirmesi; küçük çocukların okul yerine sokaklarda ayakları çorapsız terliklerle dilenmesi, soğuk ve yağışlı havalarda kalın  giysi yerine ince birer kazakla dolaşmaları insanın içini burkuyor. Dilenen insanlar sadece Suriye'den gelenler değil elbette.
Bir yandan çok rahat para harcayanlar, diğer yandan ekmek parası için dilenenler.
Ayrıca akşam üzeri kaldırımlara tezgah açanları, insanların yürüdüğü alanlara koydukları elektronik eşyadan saate, çantadan çoraba, giysiden ayakkabıya çok çeşitli malzemeyi satanları görmek de sıradan bir durum. Hele özellikle iş çıkışı saatlerinde metro ve Metrobüs duraklarındaki köprülerde satış yapanların çokluğu yürümeyi zorlaştırmakta. İnsanları canından bezdirmekte.
Ya insanlar bu duruma alışmışlar artık yadırgamıyorlar, ya da ben yıllarca yaşadığım ortamın sakin, sessiz olmasına alıştığımdan yadırgıyorum.
Her insanın alışkanlıkları, bakış açısı, yaşam anlayışı diğerinden farklıdır. Acaba ben düşünce biçimimi ve bakış açımı mı değiştirmeliyim. Duygularımız, düşüncelerimiz, beğenilerimiz, sezgilerimiz, tepkilerimiz, düşlerimiz... Değişmesi gerekenler... Lakin hangi tarafın değişmesi gerekir...

Gelirinden çok fazla para harcamakta ustalaşanlar mı, kredi kartı ile alışveriş yapanlar mı yoksa geliri oranında harcama yapanlar mı...

14 Ocak 2013 Pazartesi

HOCAM NELER OLUYOR?



Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam.
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonra bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremez. Sanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.

12 Ocak 2013 Cumartesi

RECEP AMCANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI



Birkaç yıl önceydi. Tam olarak hatırlamıyorum. Önemli de değil aslında. Yaşam nehrinde yaşananların tarihini bilsen ne olacak bilmesen ne olacak. Benzerleri sık yaşanırken.
 Her insanın bir kişilik yapısı vardır.
İçe dönük olan var, moda deyimle asosyal olanlar.
Vurdukça çok ses getiren, boş teneke misali olanlar. Lakin ahkâm kesmekte şapkayı kaptırmayanlar bunlar. Asosyal olmayıp sosyal olanlar deniyor bunlara!
Olayları, insanları ve insan davranışlarını yansıtan bir ayna vazifesi görürler.
Birde az konuşan, düşünen, üretenler var. Bunlar çevre ilişkilerinde tutuk, tedirgindir çoğu kez.
Ya tüm yaratılarını kendilerine saklarlar.
Ya da paylaşmayı severler.
Geçelim bunları!
Dedim ya, birkaç yıl önceydi.
Ankara’da Kumru Sokağın müdavimi olduğum günlerdi. İşte o günlerden birinde;
Kumru sokakta, yan yan dizilmiş apartman blokları arasında ne yönde estiği pek belli olmayan tozla karışık sert rüzgâr mahalle sakinlerinin yakasını bırakacak gibi değildi.
Her zaman olduğu gibi yine üzerine birkaç kuşun konduğu çam ağaçlarıyla örtülmüş banklarda yerlerini almışlardı.
Küçük, alçak duvarlarla, çocukların gürültülü sesleriyle, kapıları paslanmaya yüz tutmuş apartmanlarla çevrili parkta oturanlar, çoğunlukla kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederlerdi.
Gündemlerinde geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmazdı.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci” yaklaşımlarla sonlanırdı.
Kimisi Tokat’tan, kimisi Kırşehir’den, kimisi Çorum’dan, kimisi ise Çankırı ve Kırıkkale’den gelmişlerdi.
Çankırı sitelerinde yazı yazdığımı bilen Çankırılılar ise beni daha bir sevgi ile karşılardı.
Çankırı’nın Yapraklıdan Satılmış amcanın “hocam” diyerek bana yer göstermesi ise hem içtenliklerinin hem de aldıkları yâran kültürünün bir sonucu idi.
Çoğu köyden kente göç ettiğinde uzun yıllar işçi olarak çalışıp emekli olmuştu.
O yıllarda bu kadar sıkıntı çekmediklerini söylerlerdi.
Hele şu bir iki yıldır sıkıntılarının iyice arttığından şikâyetçiydiler.
Çoğu evlatlarının işini kaybettiğinden yakınır, evlatlarını ve onların çocuklarını kendi emekli maaşlarıyla geçindirmeye çalıştıklarını söylerdi.
Kiradaki çocuklarının yanlarına taşınmalarının sıkıntısı konuşmalarından anlaşılırdı.
Her biri ayrı bir hikâyenin, ayrı bir sorunun kahramanıydılar… Hikâyelerinin ipuçları ise konuşmalarında saklıydı.
Apartmanımızın renkli simalarından Tokatlı memur emeklisi Recep amcanın oğlu çoktan babasının yanında soluğu almıştı.
Evin içine sığmayan eşyalar mutfak balkonuna yerleştirilmiş, rutubetten etkilenmemesi için balkon taksitle pimapenciye kapattırılmıştı.
Yine de bir kısım eşya haraç mezat eskiciye satılmıştı.
Bu durumu kabullenemeyen gelin ise soluğu baba evinde almış, tüm yalvarma ve çabalara rağmen açtığı dava boşanma ile sonuçlanmıştı.
İki çocuğundan kız olanı kendi yanında oğlan ise babasının yanında kalmıştı.
Krizin ağır yükünü Recep amca ve çocukları şimdilerde içlerine sindirmeye çalışmakla meşguller.
Evlerinde Doğalgaz sistemi ve kombi olmasına rağmen geçen kış odun yakmışlardı.
Yazın mahalle aralarında topladıkları tahta parçaları ile ısındıklarını söylüyorlar.
Bu kış da doğalgaz yakamadıklarını, Recep amcanın emekli maaşının yetmediğinden yakınıyorlar.
Emekli diye bedava dağıtılan kömürden de alamamıştı Recep amca.
Sen memur emeklisisin demişlerdi belediyeye müracaat ettiğinde.
Recep amca her yıl, mahalle aralarındaki inşaatlardan yavaş yavaş el arabası ile odun kırıntısı toplamaya kışa hazırlık yapmaya başlardı yaz ucunu gösterdiğinde.
O yıllarda apartmanda Recep amcanın yüzünde bir gülümsemeye tanık olan olduğunu sanmıyorum.
En azından güler yüzüne alıştığımız Recep amcanın gülümseyişine son zamanlarda ben rastlamamıştım.
Ankara’dan İstanbul’a taşınacağımı duyunca omzuma yaslanıp ağladığını hiç unutmam.
Sende mi bırakıp gideceksin hocam demişti.
Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmıştım mecburiyetimi.
Anlamış mıydı yoksa öyle mi görünmüştü bilinmez.
Şu sıralar Recep amcanın evinde tam 6 nüfus emekli maaşına bakıyor.
Zaman zaman Recep amca beni çay içmeye davet ederdi. Bir yandan çayımızı içer, sohbet eder; bir yandan da Recep amcaların evindeki yoksulluğa tanık olurdum.
Berat yedi sekiz yaşlarında sevimli bir çocuktu.
Recep amcanın torunu.
Babası ise işsiz.
İş arıyor ama…
Kapıların yüzüne kapandığını söylüyor…
Elimde yapabileceğim bir mesleğim yok hocam demişti boynunu eğerek.
Okumak gibisi var mı hocam demişti.
Biz okumadık cahil kaldık.
Şimdi de işsiz…
Berat ayrılıktan sonra küçük kız kardeşini görmeyeli aylar olduğunu söylüyordu.
Söylerken de ağlamaklı gözlerini dedesine dikip dudaklarını büzüyordu.
Dede ise Berat’a bakmamak için gözlerini kaçırıyor.
Belli ki içinden fırtınalar kopuyor.
Berat küçük kız kardeşinin sivri çenesini, ışıltılı, akıllı gözlerini ve uzun siyah örgülü saçlarını özlediğini söylüyor.
Bir de geceleri annesinin anlattığı masalları…
Yumuşak parmakları ile saçlarını okşayışı ise en çok özlediği şey…
Orada olanlar bu dram karşısında donup kalıyor.
Berat’ın durumu kimsede söz söyleyecek hal bırakmıyor.
Baba ise çaresiz.
Sararıyor, kızarıyor, gözünü açmış sessizce olanları seyrediyor.
Elindeki sigaranın hafifçe titrediği görülüyor.
Çaresizliğin bir insanı ve bir çocuğu bu kadar etkileyebileceğine şahit olmak ne acı.
Bir lokma ekmeğin aile yaşantılarını ne şekilde etkileyebileceğini görmenin çaresizliği de bir o kadar üzüntü verici.
Arada bir içimde oluşan sıkıntının sebebi bu mudur acaba diye düşünürdüm…
Kaderin böylesine ne demeli?
Dünün mutlu aile yaşamları bugün dramlara sahne olmakta…
Ana babasını bir arada görmeye alışmış çocukların ana ve baba hasretleri ne zamana kadar devam edecek?
Gözlerindeki o ürkek bakışlar bunca acıya alışacak mı?
Ağababalarının desteği ile sorunsuz yaşam sürenler bu çocukların dramlarını umursarlar mı?
Rant kapısından nemalananlar, vergi vermekten kaçınanlar, kaçak işçi çalıştıranlar, devlet kapısına kapağı atmak için “kart sahibi hamilimdir” referansları ile dolaşanlar, kendisine ve çevresine krizin teğet geçtiği söylenenler, şeyhler, şıhlar, baronlar, ağalar, ülke zenginliklerini peşkeş çekenler ve daha niceleri, yaşanmakta olan bu dramlar sizlerin umurunda mı?
Var saydığımız o vicdanınız ne zaman sızlayacak?
Yoksullukla boğuşan bu vatan evlatları sizleri hiç mi ilgilendirmiyor?
Dahası işsiz milyonların evlerinde her gün yaşanmakta olan dramları bilen var mı?
Ve bu sessiz çığlık daha ne zamana kadar devam edecek?
Şu günlerde arada bir Recep amcayla telefonla konuşurum.
Sesimi duyunca sesi değişir.
O an gözlerinin içinin güldüğünü bilirim.
Kişilik yapıları önemlidir.
Recep amcanın şikâyet ettiğini hiç görmedim.
O sadece gözleriyle konuşurdu bu durumlarda.    

  

9 Ocak 2013 Çarşamba

HASTANE KORİDORLARI


Parkamı giyip nemli sabah ayazında yola koyulduğumda, gece yağan karın eriyen suları saçaklardan damlamaya devam ediyordu. Sokaktan birkaç metre uzakta ana caddeye çıktığımda, gün henüz doğmasına rağmen etraf insan sesleri ve arabaların homurtularıyla dolu; egzozların çıkardığı çığırtkan tiz sesler, açılmakta olan kepenklerin çıkardığı demir gıcırtıları, fırının açık kapısından etrafa yayılan sıcak ekmek kokusu. Sonrasında E-5 karayolundan, ulumaya benzer sesler yükseliyor, kesiliyor, sonra yeniden başlıyor.
“Dinle bak” diyor eşim kolumu kavrayıp “uçak sesleri, ritmik haykırışını, boğuk egzoz sesleriyle tamamlıyor”. Çok sesli koroyu oluşturan iki farklı ezgiyi, “dinle bak” diyen eşimin seslenişi ile fark ediyorum. Kar örtüsünün kaldırımda bıraktığı beyaz tozun, ince buz tabakasına dönüştüğü yerde tam da ayağım kaymak üzereyken.
Bu yaygaracı şenlik, sabahın ilk ışıklarıyla, belki de her günkü koronun oluşturduğu ortama “fon müziği” oluyor.
Bakışlarımız ayazın kamçı gibi yüzümüze vurmasıyla, pek de uzakta olmayan “devlet hastanesinin” soğuk koridorlarına bir an evvel ulaşmak için alternatif ulaşım arayışına dönüşüyor. Akan trafiğe aldırmadan eşimin kolundan tutup “dur bekle” diyorum. Tepe lambası yanan ilk “taksi” yaklaştığında çevik bir el hareketiyle durdurup çabucak biniyoruz. Şoför “Bakırköy eğitim araştırma” hastanesi sözleri üzerine direksiyonu  sağa kırıyor. Ara sokaklardan hızla giderken, birikinti suları etrafa saçarak  “ana yola” çıkıyoruz.
Hastane koridorlarında muayene sırası bekleyen onlarca belki de yüzlerce hasta muayene odalarının önünde birikmiş, soğuk havanın etkisiyle hepsi de sıkı sıkı giyinmişti.
Zaten çoğunluğu benim gibi “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelmişti.
Hoş “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelen bu insanlar muayene odasından çıkar çıkmaz soluğu zemin katta “kan” ve “idrar” tahlili yerinde alıyordu.
Ankara hastanelerinden aşina olduğum ”sıra numarası” alma olanağının olmaması üzerine sıra kuyruğuna ben de girdim.
Bu tip “kuyruk”larda alışılmış şey yine tekrar ediyor, insanlar uzaktan “hop kuyruğun sonu orası değil birader dön arkana bak” diye araya girmeye çalışan sözüm ona “uyanık”lara bağırıyordu.
Sırası gelen parkesini, paltosunu çıkarıp kollarını sıvazlayıp kan vermeye hazır bekliyordu. Çünkü hemşirelerin yüksek sesle ikazları onları da sıraları gelmeden harekete geçirmeye yetiyordu.
Önümde bekleyen yaşlı bir amca “ön sıralarda ilerleme yok” deyip sıranın ilerlememesine isyan ediyordu aklınca.
Bir an “amca memleket neresi” diye sordum.
“Bitlis” dedi gülerek.
“Bitlis’e dön” dedim sonrasında homurtusu kesilmeyince. “Burası kalabalık bir şehir. Bitlis kısmen rahattır.”
“Sen nerelisin? “ dedi bana.
“Aslen Sivaslıyım” diye cevapladım.
“Sen neden dönmüyorsun” dedi homurdanmasına devam ederek.
Gülerek cevap verdim.
“Ben şikâyet etmiyorum” dedim.
Etrafta konuşmamızı izleyenlerin gülüşmeleriyle ve konuşmanın sürmesiyle zaman geçmiş, yaşlı amcada sakinleşmişti.
Sonrasında ne yaptı bilmiyorum. Tahlile gidecek kanı “tüp”lere dolduran hemşirenin sert yüzüne pek de bakmadan uzaklaştık eşimle birlikte oradan.
Sonuçları almak ve doktora göstermek için tekrardan gittiğimizde sabahki kalabalıktan daha da büyük bir kalabalıkla karşılaştık öğleden sonra hastanede.
Koridorlar tıklım tıklım insan doluydu.
Sabahki soğuk hava koridorlarda yerini sıcak bir havaya bırakmıştı. Güneş’te öğleden sonra yüzünü göstermiş, gülümsemesine devam etmişti.
Hastaneye “soğuk algınlığı” şikâyetiyle giden ben belki de “böbrek” rahatsızlığı teşhisine ramak olacak bir idrarda kan durumuyla karşılaştım.
Sonrasında doktorun yönlendirmesiyle hem “üroloji” polikliniğinde randevu aldım gelecek haftaya hem de  “ultrason”  çektirmek için sıra. Bakalım “soğuk algınlığı”yla başlayan maceramız nerede son bulacak.
Akşam dönüşte yerdeki ince buz tabakası yerini çoktan cadde boyunca hızla akan suya bırakmıştı.