Yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2019 Cuma

KAPIDAN KOVULMAK


Yoksulluk zordur. Zorluklarını ancak yoksulluğun pençesinde olanlar bilir. Varlık içinde yaşayanlar sıkıntı nedir bilmezler. Hani bir söz vardır "fakirin halinden fakir anlar" diye.
Öyle insanlar vardır ki, kendisi de bir çalışan olduğu halde, her hali ile ortada iken, varlığının önemsizliğinden eminken, hayata teslim olmuşken, iş arayan diğerine karşı takındığı tavır kendisi farkında olmasa da ne büyük bir huzursuzluktur.
Zeynel otuzlu yaşlarda, yoksul biridir. Eşi ve üç çocuğu ile son yılların göç furyasına kapılıp kendisini şehrin varoşlarında bulur. Başını sokacak bir gecekondu kiralar. Köyde elinde avucunda ne varsa satıp biriktirdiği bir kaç kuruş ile iş buluncaya kadar idare edecektir.
Ne üstte vardır ne başta. Yıpranmış bir pantolon, sırtında emektar ceketi ile iş aramak için düşer yollara.
Yapması gereken önce bir iş bulmak olduğu için ne kendisine acımaya, ne de halinden utanmaya hacet yoktur. Rezil olmaktansa ölmeyi bile tercih edebilecek bir karakterdedir Zeynel.
Gazete ilanlarına bakar.
Fabrikada bir aşçıya ihtiyaç olduğu ilanı gözüne çarpar.
Zeynel az çok aşçılıktan anlayan biridir.
Çaresiz fabrikanın yolunu tutar.
Fabrikanın önüne gelir.
Girişte bir kulübe vardır.
Kulübede de bir bekçi.
Zeynel bekçiye yaklaşıp "iş görüşmesi için geldim der.
Adam onu şöyle bir süzer, "ne işiymiş bu?"
"Aşçı aranıyormuş, onun için geldim"
Zeynel'in kılık kıyafetine bakıp "seni içeri almıyorum, sen burada aşçılık yapamazsın" diye azarlar.
Zeynel çaresiz geri çekilir.
Zeynel belki yoksuldur lakin neyin ne olduğunu da bilmektedir.
"Yazık, gerçekten çok yazık. Kendisini müdür yerine koyup fabrikaya işçi alımına kapıdaki bekçi karar veriyorsa , zaten o işten hayır gelmez" diye düşünür.
Bu tipleri daha sonraları da görecektir Zeynel. Bunların bazıları gerçekten çok kötüdür. Kibirleri insani duygularının önüne geçmiştir. Parası olanın, giyim kuşamı düzgün olanın karşısında, sorgusuz sualsiz kalır, söyleneni yaparlar.
Zeynel kapıdan kovulmuştur.
Ciddiyet ve dik duruşundan bir gram kaybetmeden, geri döner.
Zeynel o günde eve işsiz gelir.
Bir sonraki günde iş bulma umuduyla...
Yoksulluk problem değildir ama bu tiplerin arasında işsiz ve yoksul olmak, eksikliğini çektiğin her şeyin bekçiliğini yapmak gibidir.
Bunlarda saygı en büyük eksikliktir ve yoksulsan o saygı asla sana gösterilmez.
Zeynel başını yastığa koyarken, bir sonraki günde umudunu gerçekleştirmek üzere
"yenilmez olmanın en büyük ilkesi başarmaktır..." diye düşünür...


11 Mart 2019 Pazartesi

SİNAN İLE ASLI


Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgarın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.
Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinan'la aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.
Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeseler de, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.
Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.
Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.
Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.
Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.
"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.
Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."
Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.
Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.
"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."
Sinan başını öne eğdi, sesini çıkarmadı, ne diyebilirdi ki. Yaşanacakları Aslı'da kendisi de biliyordu. Kavuşmaları çok zordu. Geleceğe dair umut ışığını da kaybetmişlerdi. Zihinleri yorulmuştu. Sinan biraz olsun zihninin rahatlamasını istiyordu. Çünkü, aylardır bocaladığı, bir türlü ne olacağına karar veremediği bir çıkmaz içinde bulmuştu kendisini. Ne gecesi vardı ne  gündüzü.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.


24 Mayıs 2018 Perşembe

YARIM KALAN


Bozkırın ortasında karlı bir günün akşamında gözlerini açmıştı Sinan. Dışarıda esen sert rüzgârın uğultusunda anasının çığlıkları kaybolup gitmişti. Kan ter içinde çektiği acıları bir anda unutan anasının kucağına sarılıp sarmalanıp verildiğinde.
Ailesi yoksuldu. Sinan da yoksulluk içinde büyüdü. İkisi kız dördü erkek altı kardeştiler.
Çocukluğunda ne çok acı yaşadı, bir çocuğun yaşamaması gereken. Çocukluğunu yaşayamadan, acıyı da hissetti, sevinci de, kimsesizliği de, çaresizliği de yokluğu da. Çocukluk hayallerini yaşayamadan, etrafında olup bitenlere bir anlam vermeye çalışarak büyüdü. Büyürken hayatı korka korka yaşadı. Her şey tarif edemeyeceği kadar karanlıktı. Çocuklarının ruhunun, kalbinin, yaşadıkları hayatın yıkıntılar altında kalmaması için çaba gösteren ana ve babasının akıl almaz mücadelesine şahit oldu. O yıkıntılar arasında insanların yüzlerini en çıplak haliyle göreceğimiz can pazarı da vardı yaşam mücadelesi de. Kimi zaman gördüklerini bir daha unutmamak üzere belleğine kazıdı, kimi zaman gördüklerini sildi attı. Silip atamadığı tek şey belirsizlikti. İçinde hep bir kırılganlıkla, masumiyetle etrafında olan bitenleri izledi. Hep bir gelgitler ve garip bir keder içinde buldu kendini.
Sinan, çocukluğunu yoksulluk içinde; ama alın terinin, el emeği göz nurunun olduğu ortamda geçirdi. Ana ve babasının engin bir hoşgörüsü vardı. Aylar ve günler nasıl geçti çoğu kez farkında bile olmadı o engin hoşgörü ortamında. Yine de içinden atamadığı bir kırılganlık onu hiç bırakmadı.
Sinan çalışkan ve hırslıydı. Yoksulluktan kurtulmanın çaresinin okuyup bir meslek sahibi olmaktan geçtiğini düşündü sonraları. Köyde ekip biçecekleri bir kaç dönümlük çorak araziyle bir kaç koyundan başka bir şeyleri yoktu.
"Okuyup bir meslek sahibi olacağım. Bu sıkıntılı hayattan kurtulacağım" düşüncesi küçük yaşta şekillenmeye başladı Sinan'ın belleğinde. Daha sonraları yaşadıklarından öğrenecekti, okuyup bir meslek sahibi olunsa da çekilen sıkıntının, çilenin bitmeyeceğini.

4 Ocak 2018 Perşembe

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (2)

Hakan böyle anlarda anasına sığınır, öğrenmek istediklerini anasına sorardı. Anasına güvenirdi, sığınacağı güvenli bir limandı onun için her daim ana kucağı.
Hakan'ın anası uzun boylu, ince zayıf, güzel bir kadındı. Gece demez gündüz demez çalışırdı. Gündüzleri tarlada bağda, bahçede eşine ve çocuklarına yardım eder, geceleri evde kalan işleri tamamlardı. Anadolu kadınının  çektiği çileyi onda görmek mümkündü. Yemenisinin altında iki  örük halinde siyah uzun saçları vardı. Ela gözleri çok güzeldi. Çocuklarına düşkündü, onlara her zaman güler yüzlü davranır, incinip kırılmalarına müsaade etmezdi.
Hakan'ın "bu durum beni üzüyor" demesi karşısında, babanın içine kapanmasının nedenini nasıl açıklayacağını bilemiyordu.
Ya Hakan kırılır, üzülürse, ya okumaktan vazgeçmeye kalkarsa o zaman ne yaparlardı, yaşanacak düş kırıklığının Hakan'a vereceği huzursuzluğu nasıl önleyeceklerdi o zaman.
Bunu göze alamazlardı. Evlatları onlar için her şeyden önemliydi.
Hakan nasıl da mahcup bakışlı, nasıl da içliydi. "Bu yoksulluk kader değil, bu yoksulluğun belini kıracağım bir gün" derdi anasına.
Hakan anasının  gözlerine baktı. Anasında da babasında olduğu gibi aynı durgun, aynı acı dolu bakışları gördü. Belli etmemeye çalışsa da  bir kederi vardı anasının belli ki.
Hakan anasının gözlerinin nemlendiğini de fark edince "neler oluyor" diye kendi kendine sordu.
"Bir sorun mu var? Varsa neden bizlerin bilmesini öğrenmesini istemiyorlar acaba? Yoksa babam hastamı, bizden bunu mu saklıyorlar?" diye bin bir türlü düşünce geçti aklından.
Anası Hakan'a dönüp, belli belirsiz bir sesle "oğul" dedi, " hayatta bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Bazen istemesek de kadere boyun eğmek zorundayız. Elimizde gelse değiştiririz ama. Yoksulluğun gözü kör olsun. Yıllardır çalıştık çabaladık, sizleri en iyi şekilde yetiştirmek için çok uğraştık. Yine de size hak ettiğinizi veremedik..."
Anası lafının devamını getiremedi. İçinde tarif edemediği bir öfke vardı.
Göğsü inip inip kalkıyordu.
Sonunda daha fazla dayanamadı.
Gözlerinden yağmur gibi yaşlar yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.
Hakan bir anda anasının hıçkırıklara boğulduğunu görünce ne yapacağını şaşırdı.
Koşup anasına sıkıca sarıldı.
"Ah anam güzel anam"  deyip o da başını anasının göğsüne dayayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Hakan anasının neden ağladığını bilmese de, anasının ağlamasına dayanamamış gözlerinde yaşlar sel olmuştu.
Ana oğul sakinleşinceye kadar birbirlerine sarılıp göz yaşı döktüler.
...
Hakan hayata kahrediyordu...
Ana ve babasını bu yoksulluktan, bu çileli hayattan kurtarmak için var gücü ile çalışacağına kendi kendine söz vermişti.
Yeter ki okulu bitirip mesleğine kavuşabilsindi.
...
Hakan anasının yüzündeki çizgilere şefkatle dokundu.
Anasının sakinleşmesini bekledi.
Anası sakinleşip gözlerinden akan yaşları sildikten sonra Hakan'ın yüzüne baktı. Babasının üzüldüğü şeyi nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Ya Hakan üzülürse diye düşünüyor, söylemekten vazgeçiyordu.
Hakan anasının  bu ikircikli halinden iyice kuşkulanır olmuştu. Neler oluyordu da olan biteni kendisine söylemek istemiyordu anası. Oysa bugüne kadar olan bitenleri kolayca çocukları ile paylaşırdı.
Şimdi neden paylaşmak istemiyor, yutkunup duruyordu.
Hakan buna bir anlam veremedi. Terledi, yanaklarının kızardığını hissetti. Bedenini soğuk bir ürperti sardı. Anasından uzaklaştı, evin önündeki küçük bostanın duvarına yaslandı, yüreğinde fırtınalar kopmaya başladı.
Anası Hakan'ın bu durumunu fark edince daha fazla durumu Hakan'dan saklamanın faydasız olduğunu düşündü.



27 Aralık 2017 Çarşamba

YAKUP VE KADIN

Kaç gündür üzerimde bir kırgınlık var. Soğuk algınlığıdır herhalde. Geçer nasılsa. Hergün bir kaç internet sitesinde haberlere bakarım. Bakalım bugün neler olmuş diye.  Haberlerin çoğu can sıkıcıdır. İnsanların birbirlerine karşı yaptıklarını haberlerde, TV programlarında gördükçe insan insanlığından utanıyor.
Önceki gün bir haber dikkatimi çekti. Bir an duraksadım. Okuduklarım doğru mu yanlış mı diye gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Acaba kırgınlığım mıydı beni yanıltan. Hayır maalesef okuduklarım gerçekti. Habere konu bir öğretmendi. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir öğretmen.
Konya'nın Selçuklu ilçesindeki bir Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde görev yapan Felsefe öğretmeni "ya benim çok sapık duygularım var ya da şeytan onlara uğramıyor... Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size üflemiyorsa ya erkekliğiniz ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir..." mesajını Twitter hesabından paylaşmıştı.
Okuyunca insanın nutku tutuluyor adeta, toplumun ve insanlığın kabul etmeyeceği bu sözler karşısında.
Bir öğretmen bunları söyleyen. Gençleri yetiştirmek için eğitilmiş biri. Bir felsefeci. Nasıl bir felsefe öğretmeniyse artık, felsefeden çok öğrencilerin vücut hatları ile ilgileniyor. Demek ki bunu söyleyenin felsefe anlayışı alan değiştirmiş!
.....
Yakup üniversitede okumaktadır. O yıllarda tanıştığı ve sevdiği bir de kız arkadaşı vardır. Ve kız arkadaşının kardeşi ile de aynı okulda öğrencidir ve Yakup'un can dostudur.
Bir gün öğrenci olayları sırasında yanında bulunan kız arkadaşı vurulup hayatını kaybeder. Yakup yıkılmıştır. Can dostunun yüzüne nasıl bakacaktır.
Kız kardeşinin hayatını kaybetmesine Yakup'un sebep olduğunu düşünen Emre, Yakup'un pişmanlığına aldırmadan o acı içinde silahını çekip Yakup'a doğrultur.
Yakup sevdiğini kaybetmenin acısı ile zaten kendinde değildir. Yaşamına bu şekilde son verilmesini o da ister. Lakin Emre silahı Yakup'un sağ bacağına doğrultup iki el ateş eder. Ve çekip gider. Can dostunu öldürmeye kıyamamıştır.
Yakup uzun süren tedavi sonrasında sakat kalır. Ayağını sürümektedir artık. Yürümek ve merdiven çıkmak onun için çok zordur. Okulu da bırakır Yakup.
Aradan yıllar geçer. Yakup babadan kalma üç beş kuruşla bir lokanta açar. Dürüstlüğü, yoksula yardımı, insanlığı ile çevreden saygı duyulan, güvenilen birdir artık o.
Yıllar, aylar, günler birbirini kovalar.
Yakup evlenmemiştir. Kız arkadaşından sonra bir başkası ile evlenmeyi düşünmemiş, tek başına aldığı evde yaşamakta, lokantasında ki işleri iyi kötü takip etmektedir.
....
Evinin yanında uzun yıllar boş kalmış, bakımsız, yıkık dökük metruk bir ev vardır.
Bir gün akşam üzeri lokantadan eve dönerken metruk evde bir ışığın yandığını görür. Merak eder. Yanılıyor olmalıyım diye düşünür.
Ertesi gün işe erken gitmez. Öyle ya uzun yıllardır metruk olan eve birileri taşınmış, komşu olmuşlardır. Kimdir, kimlerdir diye merak edip öğrenmek ister.
Eve gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadını görünce adeta şok yaşar.
Çünkü kadın, yıllar önce kaybettiği Meryem'ine benzemektedir. Kaşları, gözleri ile adeta o dur. Yakup sararıp, sarsılır, vücudu -70 derece soğukta kalmış gibi zangırdar.
...
Kadın eve yeni taşındığını, yalnız yaşadığını, işe ihtiyacı olduğunu, evde yiyecek bir lokma ekmeğinin olmadığını söyler konuşma sırasında.
Yakup bir lokantası olduğunu söylemez. Çekinir. Sessizce uzaklaşır oradan. Uzaklaşırken "ihtiyacın olduğu zaman kapımı çekinmeden çal" der.
Aradan bir kaç gün geçmiştir. Yakup yaşadığı benzerlik karşısında hala şaşkındır.
Kadın aramasına rağmen bir türlü iş bulamaz. Çaresizdir artık. Evde de yiyecek bir tek lokma bir şey yoktur. Elindeki üç beş kuruşta bitmiştir.
Ne yapacağını, ne edeceğini düşünürken Yakup'un "ihtiyacın olduğunda kapımı çekinmeden çal" sözleri gelir.
....
Yakup o günlerde soğuk algınlığı ile mücadele etmekte, evinden lokantaya gidememektedir. Hastadır.
Kadın sabahın erken saatinden akşam saatlerine kadar Yakup'un evden çıkmasını bekler.
Lakin Yakup çıkmaz.
Kadın iyice meraklanır. "acaba bir şey mi oldu adama" diye düşünüp Yakup'un kapısını çalar. İçeriden ses soluk gelmez. Tam ayrılmaya karar vermişken kapıyı son bir defa çalar.
Kapı yavaşça açılır. Yakup sararmış yüzü ile kadını buyur eder.
Kadın "siz hastasınız" der.
Yakup "soğuk algınlığı geçer" der.
...
Kadın durumunu anlatır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok. İşte bulamadım der." Lokantanda benim yapacağım bir iş var mıdır demeye de çekinir.
Yakup kadının durumunun farkındadır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok.." dediğine göre açtır da.
Kadın ayrılacakken "gitme bana sıcak bir hasta çorbası yap. Mutfakta her şey var. Hem çay da demledim beraber içeriz " der.
Maksadı aç olan kadının karnını doyurmasıdır.
Kadın  büyük bir mutlulukla içeri girer. Mutfakta sıcak bir çorba yapar. Hem kendisi de kaç gündür sudan başka bir şey içmemiş, yememiştir.
Karşılıklı çorbalarını içerler.
...
Yakup kadının iş istemek için geldiğini, ama söyleyemediğini anlar.
O söyleyemiyorsa ben lokantada çalışır mısın diye sorayım der.
"Lokantada yeni bir elemana ihtiyaç var. Temizlik yapabilecek, bulaşıkları yıkayacak birine. Sen iş bulamadıysan gel çalış istersen" der.
Kadın "bilmem ki yapabilir miyim" diye cevap verir.
Yakup "yaparsın. Yarın hemen gel işe başla"
Ve kadın ertesi gün lokantada işe başlar...
...
İki olay.
Birincisinin kadına bakışı ile ikincisinin bakışı ortadadır.



19 Aralık 2017 Salı

BEN BİLİRİM ORALARI

Akşamın alacakaranlığından gündüzün aydınlığına… İri ıslak kar taneleri. Yeni yakılmış soba bacasının etrafında tembelce dönüyor… Evlerin damlarında, insanların omuzlarında ve şapkalarında ince bir katman oluşturuyor…
Kadınlar, erkekler, çocuklar düşünceli…
Ben bilirim oraları…
Yıllar yılları, aylar ayları kovalasa da insan gördüklerini unutmuyor…
Yassı lepik taşları ve kalın bir toprak örtüsü ile oluşturulan düz damlı evler…
Bağlantı yerleri beyaz badana ile özenle belirlenmiş taş duvarlar…
Önlerinde kaz sürülerinin kaygısızca volta attığı evler…
Korkunç bir havada bulutlar kâbus gibi üstlerine çökerken, sıcaklık hızla düşer.
Rüzgâr anaforlar çizerek kayaların tepesinde uğuldar.
Sonrası biraz yağmur, belki biraz dolu…
Nisan ayı bile soğuktur oralarda… Kar diz boyu.
Soğuğun ürkütücü gücü ve aylar sürecek bir beyaz örtü…
Yollar kapanır…
Yollarda dozer uğultuları,
Ovayı seyreden aç kurt sürülerinin uğultusuna karışır,
Orası gölün yamacına sırtını dayamış Çıldırdır.
Ardahandır,
Doğruyoldur,
Yakınsudur,
Buzun ve balığın yurdu Çıldır Gölüdür,
Orası insandır, sevgidir, kültürdür
Şafağın erken söktüğü, güneşin erken battığı yerdir…
Konuşmazlar susarlar
Gözleri yollarda hasretle gurbete gideni arar
Derin uykularındadır çocuklar
Hastaları kızaklar taşır
Gözler bir açılır, bir kapanır
Orası Hanaktır, Posoftur.
Gün gelir göl buz tutar
Buzu delen kazma sesleri alın terine karışır.
Çocuklar kızaklarıyla kayar… Sert rüzgârlara inat.
Taş evler… Küçük pencereler… Etrafta tezek yığınları.
Kuş uçmaz, kervan geçmez oralarda.
Kuzey kışının acımasızlığında… Gün boyu Tezek dumanlarının eksilmediği ocak başlarındadır çocuklar, yaşlılar.
Geceleri Ay yüzünü gösterip parlasa da, yıldızlar ulaşılmazdır oralarda.
Sadece yıldızlar mı?
Varın siz sorun onlara.
İnsanlar işsizdir çoğunlukla, türküler yanık.
Gecenin o beyazlığı içinde, yıldızların bile göremediği bir yerde işitilmez sesleri.
Tilkinin bakır döktüğü topraklarda kuşlarda, hayvanlarda açtır… Aynı kaderi paylaşırlar insanlarla.
Buz kesen havalarda insanlar ekmek peşindedir…  Sabahın alacakaranlığında… İşçi kahvehaneleri dolup dolup taşar.
Kimisi o gün günü kurtarmıştır, kimisi bir sonraki günde arar umutlarını,
Çamura, kara, poyraza, soğuğa aldırmadan.
Eli koynunda boynu büküktür oraların insanı…

Ben bilirim oraları…

27 Eylül 2017 Çarşamba

PARKTA BİR İHTİYAR AMCA!

Banka oturunca ayaklarını uzattı. Aç mıydı ? Evi yakın mıydı yoksa uzak mıydı? Sormaya cesaret edemedim. İhtiyarın durumu derin düşünceye dalmama neden oldu. Acısını içinde yaşıyor diye düşündüm. İhtiyar konuşmak istedi lakin konuşamadı. Mendilini yüzüne kapatarak bir süre öyle kaldı. Nefes alışları gittikçe yavaşladı.
Akşam olmuş herkes evlerine çekilmişken bu ihtiyarın parkta olması üzücüydü. Hani hava sıcak olduğunda akşam serinliğinde dışarı çıkılır ya. O başka. Şu an öyle bir durum yok. Akşam ile birlikte ayaz hissedilir şekilde artmıştı. O halde ihtiyarı akşam soğuğunda parka getiren şey neydi bilinmez. Oturduğunda terini silmesi epey bir yürüdüğünü gösteriyordu. Hem yorulmuş hem de terlemişti. İnsan yaşlanmaya görsün. Gençliğindeki mücadeleci ruhunu kaybediyor.
Ani bir şekilde kenara bıraktığı bastonunu aldı. Bastona dayanarak kalkmaya çalıştı. O an fersiz gözlerle yüzüme baktı. "Evim az ilerdeki sokakta" dedi. "Sabah çıkıp şöyle bir dolanayım dedim. Soğuklar arttıkça dışarı çıkılmaz olur. Dizlerim ağrıyor. Epey bir dolandım. Yorulmuşum." Yaşlı adamın söyledikleri karşısında yılların yıpratıcılığını düşündüm. Bir gün bizlerde benzer duruma düşecektik. Yaşlanıp bir köşeye çekilmek durumunda kalacaktık.
"Evinize kadar size eşlik edeyim" dedim.
"Gerek yok evladım" dedi. "Bir sokak ileride gideceğim yer. Siz zahmet etmeyin." Israr etmedim.
"İyi akşamlar amca. Soğukta fazla dışarı çıkmayın. Güneşe aldanmayın. Üşütür hasta olursunuz."

"Peki evladım. Size de iyi akşamlar" deyip bastonundan destek alarak evinin yolunu tuttu.

12 Ocak 2013 Cumartesi

RECEP AMCANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI



Birkaç yıl önceydi. Tam olarak hatırlamıyorum. Önemli de değil aslında. Yaşam nehrinde yaşananların tarihini bilsen ne olacak bilmesen ne olacak. Benzerleri sık yaşanırken.
 Her insanın bir kişilik yapısı vardır.
İçe dönük olan var, moda deyimle asosyal olanlar.
Vurdukça çok ses getiren, boş teneke misali olanlar. Lakin ahkâm kesmekte şapkayı kaptırmayanlar bunlar. Asosyal olmayıp sosyal olanlar deniyor bunlara!
Olayları, insanları ve insan davranışlarını yansıtan bir ayna vazifesi görürler.
Birde az konuşan, düşünen, üretenler var. Bunlar çevre ilişkilerinde tutuk, tedirgindir çoğu kez.
Ya tüm yaratılarını kendilerine saklarlar.
Ya da paylaşmayı severler.
Geçelim bunları!
Dedim ya, birkaç yıl önceydi.
Ankara’da Kumru Sokağın müdavimi olduğum günlerdi. İşte o günlerden birinde;
Kumru sokakta, yan yan dizilmiş apartman blokları arasında ne yönde estiği pek belli olmayan tozla karışık sert rüzgâr mahalle sakinlerinin yakasını bırakacak gibi değildi.
Her zaman olduğu gibi yine üzerine birkaç kuşun konduğu çam ağaçlarıyla örtülmüş banklarda yerlerini almışlardı.
Küçük, alçak duvarlarla, çocukların gürültülü sesleriyle, kapıları paslanmaya yüz tutmuş apartmanlarla çevrili parkta oturanlar, çoğunlukla kaderin kendilerini soktuğu bu cenderede sessizce etrafı seyrederlerdi.
Gündemlerinde geçmişteki anıları, köylerindeki yaşamları, sıkıntıları ve dertleri eksik olmazdı.
Siyasal gündemi irdelemek çoğu zaman “kaderci” yaklaşımlarla sonlanırdı.
Kimisi Tokat’tan, kimisi Kırşehir’den, kimisi Çorum’dan, kimisi ise Çankırı ve Kırıkkale’den gelmişlerdi.
Çankırı sitelerinde yazı yazdığımı bilen Çankırılılar ise beni daha bir sevgi ile karşılardı.
Çankırı’nın Yapraklıdan Satılmış amcanın “hocam” diyerek bana yer göstermesi ise hem içtenliklerinin hem de aldıkları yâran kültürünün bir sonucu idi.
Çoğu köyden kente göç ettiğinde uzun yıllar işçi olarak çalışıp emekli olmuştu.
O yıllarda bu kadar sıkıntı çekmediklerini söylerlerdi.
Hele şu bir iki yıldır sıkıntılarının iyice arttığından şikâyetçiydiler.
Çoğu evlatlarının işini kaybettiğinden yakınır, evlatlarını ve onların çocuklarını kendi emekli maaşlarıyla geçindirmeye çalıştıklarını söylerdi.
Kiradaki çocuklarının yanlarına taşınmalarının sıkıntısı konuşmalarından anlaşılırdı.
Her biri ayrı bir hikâyenin, ayrı bir sorunun kahramanıydılar… Hikâyelerinin ipuçları ise konuşmalarında saklıydı.
Apartmanımızın renkli simalarından Tokatlı memur emeklisi Recep amcanın oğlu çoktan babasının yanında soluğu almıştı.
Evin içine sığmayan eşyalar mutfak balkonuna yerleştirilmiş, rutubetten etkilenmemesi için balkon taksitle pimapenciye kapattırılmıştı.
Yine de bir kısım eşya haraç mezat eskiciye satılmıştı.
Bu durumu kabullenemeyen gelin ise soluğu baba evinde almış, tüm yalvarma ve çabalara rağmen açtığı dava boşanma ile sonuçlanmıştı.
İki çocuğundan kız olanı kendi yanında oğlan ise babasının yanında kalmıştı.
Krizin ağır yükünü Recep amca ve çocukları şimdilerde içlerine sindirmeye çalışmakla meşguller.
Evlerinde Doğalgaz sistemi ve kombi olmasına rağmen geçen kış odun yakmışlardı.
Yazın mahalle aralarında topladıkları tahta parçaları ile ısındıklarını söylüyorlar.
Bu kış da doğalgaz yakamadıklarını, Recep amcanın emekli maaşının yetmediğinden yakınıyorlar.
Emekli diye bedava dağıtılan kömürden de alamamıştı Recep amca.
Sen memur emeklisisin demişlerdi belediyeye müracaat ettiğinde.
Recep amca her yıl, mahalle aralarındaki inşaatlardan yavaş yavaş el arabası ile odun kırıntısı toplamaya kışa hazırlık yapmaya başlardı yaz ucunu gösterdiğinde.
O yıllarda apartmanda Recep amcanın yüzünde bir gülümsemeye tanık olan olduğunu sanmıyorum.
En azından güler yüzüne alıştığımız Recep amcanın gülümseyişine son zamanlarda ben rastlamamıştım.
Ankara’dan İstanbul’a taşınacağımı duyunca omzuma yaslanıp ağladığını hiç unutmam.
Sende mi bırakıp gideceksin hocam demişti.
Dilimin döndüğünce anlatmaya çalışmıştım mecburiyetimi.
Anlamış mıydı yoksa öyle mi görünmüştü bilinmez.
Şu sıralar Recep amcanın evinde tam 6 nüfus emekli maaşına bakıyor.
Zaman zaman Recep amca beni çay içmeye davet ederdi. Bir yandan çayımızı içer, sohbet eder; bir yandan da Recep amcaların evindeki yoksulluğa tanık olurdum.
Berat yedi sekiz yaşlarında sevimli bir çocuktu.
Recep amcanın torunu.
Babası ise işsiz.
İş arıyor ama…
Kapıların yüzüne kapandığını söylüyor…
Elimde yapabileceğim bir mesleğim yok hocam demişti boynunu eğerek.
Okumak gibisi var mı hocam demişti.
Biz okumadık cahil kaldık.
Şimdi de işsiz…
Berat ayrılıktan sonra küçük kız kardeşini görmeyeli aylar olduğunu söylüyordu.
Söylerken de ağlamaklı gözlerini dedesine dikip dudaklarını büzüyordu.
Dede ise Berat’a bakmamak için gözlerini kaçırıyor.
Belli ki içinden fırtınalar kopuyor.
Berat küçük kız kardeşinin sivri çenesini, ışıltılı, akıllı gözlerini ve uzun siyah örgülü saçlarını özlediğini söylüyor.
Bir de geceleri annesinin anlattığı masalları…
Yumuşak parmakları ile saçlarını okşayışı ise en çok özlediği şey…
Orada olanlar bu dram karşısında donup kalıyor.
Berat’ın durumu kimsede söz söyleyecek hal bırakmıyor.
Baba ise çaresiz.
Sararıyor, kızarıyor, gözünü açmış sessizce olanları seyrediyor.
Elindeki sigaranın hafifçe titrediği görülüyor.
Çaresizliğin bir insanı ve bir çocuğu bu kadar etkileyebileceğine şahit olmak ne acı.
Bir lokma ekmeğin aile yaşantılarını ne şekilde etkileyebileceğini görmenin çaresizliği de bir o kadar üzüntü verici.
Arada bir içimde oluşan sıkıntının sebebi bu mudur acaba diye düşünürdüm…
Kaderin böylesine ne demeli?
Dünün mutlu aile yaşamları bugün dramlara sahne olmakta…
Ana babasını bir arada görmeye alışmış çocukların ana ve baba hasretleri ne zamana kadar devam edecek?
Gözlerindeki o ürkek bakışlar bunca acıya alışacak mı?
Ağababalarının desteği ile sorunsuz yaşam sürenler bu çocukların dramlarını umursarlar mı?
Rant kapısından nemalananlar, vergi vermekten kaçınanlar, kaçak işçi çalıştıranlar, devlet kapısına kapağı atmak için “kart sahibi hamilimdir” referansları ile dolaşanlar, kendisine ve çevresine krizin teğet geçtiği söylenenler, şeyhler, şıhlar, baronlar, ağalar, ülke zenginliklerini peşkeş çekenler ve daha niceleri, yaşanmakta olan bu dramlar sizlerin umurunda mı?
Var saydığımız o vicdanınız ne zaman sızlayacak?
Yoksullukla boğuşan bu vatan evlatları sizleri hiç mi ilgilendirmiyor?
Dahası işsiz milyonların evlerinde her gün yaşanmakta olan dramları bilen var mı?
Ve bu sessiz çığlık daha ne zamana kadar devam edecek?
Şu günlerde arada bir Recep amcayla telefonla konuşurum.
Sesimi duyunca sesi değişir.
O an gözlerinin içinin güldüğünü bilirim.
Kişilik yapıları önemlidir.
Recep amcanın şikâyet ettiğini hiç görmedim.
O sadece gözleriyle konuşurdu bu durumlarda.