Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
12 Ağustos 2025 Salı
HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM
Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
12 Ağustos 2024 Pazartesi
HAYATTA EN ZOR OLAN ŞEYLERDEN BİR ÖRNEK VER DESELER YAŞLANMAK DERİM
12 Ağustos 2021 Perşembe
DUYGU KÖRLÜĞÜ HER YERDE
On
yıl önce yazdığım bir yazı. Bir anı. Şimdilerde, hele ki İstanbul'da benzer
durumu görmek olanaksız.
Yazıda
anlatılan yer Ankara Sincan'da bir park.
****
Sabahla
birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine
dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı.
Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın
başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm.
Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne
zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma
yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına
geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki.
Gülümsedim.
Mutfakta
fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni
tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa
gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları
yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan
kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya
başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi
doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların
önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde
gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya
toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı.
O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım),
tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana
döner sorarlardı.
“Söylesene
Hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü
bitirmeden başlardı “Yahu Hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye
laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın”
der işin içinden sıyrılırdım.
Selam
verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi
okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk
seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi
bu durum.
Az
ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma
yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında
kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir
ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş
bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini
bırakırcasına oturdu.
Ceketinin
yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı.
Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu il kırışmış, derisi
sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belli ki gün boyu güneşle mücadele
ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden
kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme
baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu
aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu
ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç
dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de
duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı
biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her
şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir
kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm.
Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan
korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz
Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın,
hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı
duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz.
Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu
varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.
Hüseyin
GÜZEL
12.08.2011
25 Şubat 2021 Perşembe
BİR ÖĞLE VAKTİ
Haziran güneşinin kavurucu sıcağında
terlemişti.
Gürültüden uzak soluklanacağı gölgelik
bir yer olmalıydı.
Etrafı ürkek bakışlarla kolaçan etti.
Çocuk seslerinin geldiği yere yöneldi.
Duyguları onu yanıltmamıştı.
Parktaki ağaç gölgesine sığınmış
çocukların neşeli koşuşturmaları ile karşılaştı.
Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar
belli ki parkın müdavimlerindendi.
Serçeler kanat çırpışları ile
çocukların oyununa eşlik ediyordu.
Boş sıralardan birine ilişti.
Az ileride ki yaşlılar koyu bir
sohbete dalmış olacaklar ki selam verdiğini fark etmediler.
Heyecanla birbirlerine bir şeyler
anlatıyorlardı.
Üç kişiydiler.
Sırtında rengi solmuş bir gömlek,
ayaklarında ütüsüz pantolon ve boyası çoktan kaybolmuş ayakkabıları ile sakalı
kırlaşmış yetmişli yaşlarında olan adam gömleği koltuk altlarında sıkıyormuş
gibi, durmadan kımıldıyor, ellerini durmadan kımıldatıyor, tuhaf bir şekilde
çevresini kolaçan ediyordu.
Diğeri zayıf, uzun boyluydu.
Başında rengi solmuş bir kasket vardı.
Avurtları çökük, gözleri kahverengi
küstah ve sabit bakışlıydı.
Sırtında düğmelerinin bir kısmı
açılmış yazlık bir gömlek vardı.
Üçüncü adam ise isteksiz bir tavırla
konuşuyordu.
Etrafına öfkeli öfkeli bakıyor,
sıkılgan bir tavırla yerinde duramıyor sürekli kımıldıyordu.
Huzursuz olduğu her halinden belliydi.
Giyimi sadeydi.
Zayıf ve orta boyluydu.
Saçları kırlaşmış ve dağınıktı.
Diğer ikisinin konuşmalarını öylesine
dinliyordu.
Arada bir kendisi de konuşuyor ya da
konuşulanları başı ile evet anlamında onaylıyordu.
İlk bakışta iyi yürekli bir adamcağız
kanaati oluşturuyordu.
Etraflarına ilgisizdiler.
Kendi aralarında hararetli bir sohbete
dalmışlardı.
Zaman zaman birbirlerine el kol
hareketleri ile bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı.
Çocukların gürültülü oyunlarına
dalmışken aniden yaşlılardan biri oturduğu yerden hışımla kalktı.
Pet şişedeki suyu diğerinin başından
aşağı kızgınlıkla boşaltıverdi.
Diğeri yerinden kalkmak için çabaladı.
Banka tutunarak güçlükle ayağa kalktı.
Konuşma zorluğu da çektiği derdini
anlatamamasından belliydi.
Diğerinin müdahalesi ile sakinleşen
taraflar tekrar yerlerine oturdu.
Derin bir sessizlik çökmüştü.
Çocuklar uzaklaşmışlar, serçeler de
uzağa konmuşlardı.
Olan biteni sessizce oturduğu yerden
izledi.
Bütün duyguları felce uğramıştı.
İnsanlara olan itimadı onarılmaz
derecede yara almaktaydı.
Öğle olmuştu.
Yukarıda ise güneş gökyüzünü
baştanbaşa örten beyaz bulutların arasında olanca kızgınlığı ile ortalığı
kavurmaya devam ediyordu.
Her şey susmuştu.
Yalnızca uzaklarda çığırtkan bir kuşun
tiz ve ağlamaklı sesi çınlayıp duruyordu.
Başkalarının acılarına yabancıyız diye
düşündü.
Çünkü hepimiz kendimizle, kendi
yaşamımızla ilgiliyiz.
Başkalarını anlamaktan korkuyoruz.
Etrafımızda olan biteni görmüyoruz.
Farkında bile değiliz.
Duygularımız, hislerimiz üzerinde bu
denli değişimin olması şaşırtıcı.
Bu denli korkakça, vicdansızca,
hastalıklı duygunun varlığı ürkütücü.
Sohbetlerinin bir yerinde anlaşamayıp
birbirini üzen bu yaşlı insanların anlaşamadıkları ne olabilirdi?
Belki de tanışmaları soluk almak için
kendilerini attıkları bu parkta olmuştu.
Sokakların ve caddelerin gürültüsünden
uzak huzurlu bir zaman geçirmek değil miydi tek istekleri?
O halde neden birbirlerini kırma
noktasına gelmişlerdi?
Üçünün de giyimlerine, tavırlarına,
yüzlerindeki derin çizgilere bakıldığında yoksul oldukları belli oluyordu.
Feleğin sillesini çoktan yemişlerdi.
İsyankâr olmaları çaresizliklerinin
bir sonucu muydu?
Yaşamın zorlukları vicdanlarını yok
saymalarına mı neden olmuştu?
İç dünyalarında kopan fırtınaların
sebebi birinden diğerine farklılık gösterse de hisleri ve duyguları üzerinde
küçümsenmeyecek değişimlerin varlığı ortak noktalarını oluşturuyordu.
12 Ağustos 2018 Pazar
SÖYLESENE HOCAM BEN HAKSIZ MIYIM !
27 Eylül 2017 Çarşamba
PARKTA BİR İHTİYAR AMCA!
22 Şubat 2015 Pazar
PARKTAKİ İHTİYAR
11 Aralık 2013 Çarşamba
İHTİYAR
9 Nisan 2013 Salı
PARKTA BİR ÖĞLE VAKTİ
Banklara oturmuş sohbet eden yaşlılar belli ki parkın müdavimlerindendi.







