Ocak 2018 de "Mersin Yazarlar Derneği" dergisinde yayımlanan yazım...
25 Aralık 2025 Perşembe
YAŞLILARIMIZA SAYGI
Ocak 2018 de "Mersin Yazarlar Derneği" dergisinde yayımlanan yazım...
2 Ağustos 2025 Cumartesi
O DERECE BAĞNAZDIRLAR
19 Nisan 2025 Cumartesi
İNSAN OLMAK
Kaç gündür üzerimde bir kırgınlık var. Soğuk
algınlığıdır herhalde. Geçer nasılsa. Her gün birkaç internet sitesinde
haberlere bakarım. Bakalım bugün neler olmuş diye. Haberlerin çoğu can sıkıcıdır. İnsanların
birbirlerine karşı yaptıklarını haberlerde, TV programlarında gördükçe insan
insanlığından utanıyor.
Önceki gün bir haber dikkatimi çekti. Bir an
duraksadım. Okuduklarım doğru mu yanlış mı diye gözlerimi kapatıp tekrar açtım.
Acaba kırgınlığım mıydı beni yanıltan. Hayır maalesef okuduklarım gerçekti. Habere
konu bir öğretmendi. Çocuklarımızı emanet ettiğimiz bir öğretmen.
Konya'nın Selçuklu ilçesindeki bir Kız Anadolu İmam
Hatip Lisesi'nde görev yapan Felsefe öğretmeni "ya benim çok sapık duygularım var ya da şeytan onlara
uğramıyor... Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size
üflemiyorsa ya erkekliğiniz ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir..." mesajını
Twitter hesabından paylaşmıştı.
Okuyunca insanın nutku tutuluyor adeta, toplumun ve
insanlığın kabul etmeyeceği bu sözler karşısında.
Bir öğretmen bunları söyleyen. Gençleri yetiştirmek
için eğitilmiş biri. Bir felsefeci. Nasıl bir felsefe öğretmeniyse artık,
felsefeden çok öğrencilerin vücut hatları ile ilgileniyor. Demek ki bunu
söyleyenin felsefe anlayışı alan değiştirmiş!
.....
Yakup üniversitede okumaktadır. O yıllarda tanıştığı
ve sevdiği bir de kız arkadaşı vardır. Ve kız arkadaşının kardeşi ile de aynı
okulda öğrencidir ve Yakup'un can dostudur.
Bir gün öğrenci olayları sırasında yanında bulunan
kız arkadaşı vurulup hayatını kaybeder. Yakup yıkılmıştır. Can dostunun yüzüne
nasıl bakacaktır.
Kız kardeşinin hayatını kaybetmesine Yakup'un sebep
olduğunu düşünen Emre, Yakup'un pişmanlığına aldırmadan o acı içinde silahını
çekip Yakup'a doğrultur.
Yakup sevdiğini kaybetmenin acısı ile zaten kendinde
değildir. Yaşamına bu şekilde son verilmesini o da ister. Lakin Emre silahı
Yakup'un sağ bacağına doğrultup iki el ateş eder. Ve çekip gider. Can dostunu
öldürmeye kıyamamıştır.
Yakup uzun süren tedavi sonrasında sakat kalır.
Ayağını sürümektedir artık. Yürümek ve merdiven çıkmak onun için çok zordur.
Okulu da bırakır Yakup.
Aradan yıllar geçer. Yakup babadan kalma üç beş
kuruşla bir lokanta açar. Dürüstlüğü, yoksula yardımı, insanlığı ile çevreden
saygı duyulan, güvenilen birdir artık o.
Yıllar, aylar, günler birbirini kovalar.
Yakup evlenmemiştir. Kız arkadaşından sonra bir
başkası ile evlenmeyi düşünmemiş, tek başına aldığı evde yaşamakta,
lokantasında ki işleri iyi kötü takip etmektedir.
....
Evinin yanında uzun yıllar boş kalmış, bakımsız,
yıkık dökük metruk bir ev vardır.
Bir gün akşam üzeri lokantadan eve dönerken metruk evde
bir ışığın yandığını görür. Merak eder. Yanılıyor olmalıyım diye düşünür.
Ertesi gün işe erken gitmez. Öyle ya uzun yıllardır
metruk olan eve birileri taşınmış, komşu olmuşlardır. Kimdir, kimlerdir diye
merak edip öğrenmek ister.
Eve gidip kapıyı çalar. Kapıyı açan kadını görünce
adeta şok yaşar.
Çünkü kadın, yıllar önce kaybettiği Meryem'ine
benzemektedir. Kaşları, gözleri ile adeta o dur. Yakup sararıp, sarsılır,
vücudu -70 derece soğukta kalmış gibi zangırdar.
...
Kadın eve yeni taşındığını, yalnız yaşadığını, işe
ihtiyacı olduğunu, evde yiyecek bir lokma ekmeğinin olmadığını söyler konuşma
sırasında.
Yakup bir lokantası olduğunu söylemez. Çekinir.
Sessizce uzaklaşır oradan. Uzaklaşırken "ihtiyacın
olduğu zaman kapımı çekinmeden çal" der.
Aradan birkaç gün geçmiştir. Yakup yaşadığı
benzerlik karşısında hala şaşkındır.
Kadın aramasına rağmen bir türlü iş bulamaz.
Çaresizdir artık. Evde de yiyecek bir tek lokma bir şey yoktur. Elindeki üç beş
kuruşta bitmiştir.
Ne yapacağını ne edeceğini düşünürken Yakup'un "ihtiyacın olduğunda kapımı çekinmeden
çal" sözleri gelir.
…
Yakup o günlerde soğuk algınlığı ile mücadele etmekte, evinden lokantaya
gidememektedir. Hastadır.
Kadın sabahın erken saatinden akşam saatlerine kadar
Yakup'un evden çıkmasını bekler.
Lakin Yakup çıkmaz.
Kadın iyice meraklanır. "acaba bir şey mi oldu adama" diye düşünüp Yakup'un
kapısını çalar. İçeriden ses soluk gelmez. Tam ayrılmaya karar vermişken kapıyı
son bir defa çalar.
Kapı yavaşça açılır. Yakup sararmış yüzü ile kadını
buyur eder.
Kadın "siz
hastasınız" der.
Yakup "soğuk
algınlığı geçer" der.
...
Kadın durumunu anlatır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey yok. İşte bulamadım der."
Lokantanda benim yapacağım bir iş var mıdır demeye de çekinir.
Yakup kadının durumunun farkındadır. "Evde bir tek lokma yiyecek bir şey
yok.." dediğine göre açtır da.
Kadın ayrılacakken "gitme bana sıcak bir hasta çorbası yap. Mutfakta her şey var. Hem
çay da demledim beraber içeriz " der.
Maksadı aç olan kadının karnını doyurmasıdır.
Kadın büyük bir mutlulukla içeri girer. Mutfakta
sıcak bir çorba yapar. Hem kendisi de kaç gündür sudan başka bir şey içmemiş,
yememiştir.
Karşılıklı çorbalarını içerler.
...
Yakup kadının iş istemek için geldiğini, ama
söyleyemediğini anlar.
O söyleyemiyorsa ben lokantada çalışır mısın diye
sorayım der.
"Lokantada
yeni bir elemana ihtiyaç var. Temizlik yapabilecek, bulaşıkları yıkayacak
birine. Sen iş bulamadıysan gel çalış istersen"
der.
Kadın "bilmem
ki yapabilir miyim" diye cevap verir.
Yakup "yaparsın.
Yarın hemen gel işe başla"
Ve kadın ertesi gün lokantada işe başlar...
...
İki olay.
Birincisinin kadına bakışı ile ikincisinin bakışı
ortadadır.
26 Aralık 2024 Perşembe
YAŞLI İNSANLARIMIZA SAYGILI OLMALIYIZ
Birkaç
yıl önce yazı yazdığım bir internet sitesinde benim gibi yazı yazan ve
yayınlanmış 12 (on iki) kitabı bulunan değerli bir yazarımızın yaşı nedeniyle
ötelenmesi karşısında; kaleme aldığım bir yazıyı arşivimde buldum.
Bakın
şahsıma değil de hiç tanımadığım bir yaşlı yazara yapılan saygısızlığa nasıl
cevap vermişim. Noktasına virgülüne dokunmadan aynen tekrar yayınlıyorum.
Bakalım sizlerin düşüncesi ne olacak yaşlı insanlarımıza karşı davranışlarımız
konusunda.
Kurtuluş Savaşı’nda kadınlarımızın bir kısmı köylerinde
kalan yaşlı insanlarla birlikte, Oflaz emmilerle, Salih dedelerle, Nuri amcalarla,
Kezban Ninelerle cephe gerisinde, seve seve her türlü fedakârlığa katlanmış ve üzerine
düşen vatan vazifesini yerine getirmiştir.
Kurtuluş savaşını bu millet çoluğu ile çocuğu ile
cephede ve cephe gerisinde verdiği mücadele ile kazanmıştır. Tarık Buğra’nın “küçük
ağa “ adlı romanı o günlerde “Akşehir’de” halkın verdiği Kuvay-i
milliye mücadelesini anlatır.
Cumhuriyet’in ilânı sonrasında verilen ekonomik,
kültürel, siyasi mücadelede, toplumun; ekonomide, eğitimde, sanat
alanında, yazın alanında, kültür alanında kalkınması için yine Anadolu
insanımız yediden-yetmiş yediye mücadele etmiş, bugünlere gelmiştir.
Bu yıllarda verilen olağanüstü çabaları anlatan pek
çok eser vardır.
Cumhuriyet yıllarında verilen mücadelede hiç kuşku yok
ki gençlerimizin yanı sıra yaşlılarımızda ön planda yer almışlardır. Çünkü
düşünün bir, savaşlarda toprağa verdiğimiz on binlerce genç insanımız söz
konusu, sadece Sarıkamış’ta tek kurşun atmadan 90 bin can, Çanakkale’de 253 bin
can toprağın kara bağrına girmiştir. Galiçya’da, Kafkasya’da, Irak ve Yemen
Cephelerinde ise yine on binlerce insan hayatını kaybetmiştir.
O nedenledir ki savaş yılları sonrasında
yaşlılarımızla birlikte zorlu bir mücadele verilmiştir.
Bu mücadelelerin hiç birinde gençlerimiz
yaşlılarımıza, yaşlılarımızda gençlerimize saygıda kusur etmemiş, birbirine
destek vermişlerdir.
Bu millet o yıllarda kendine biçilmeye çalışılan
badireyi birlik beraberlikle atlatmıştır.
Hiç kimse çıkıp yaşlısına “sen yaşlısın, bedenen ve beyin
olarak” kenara çekil artık dememiştir. Saygı vardır,
bilinir ki o yaşlılara ihtiyaç vardır. En azında yaşlılarımızın deneyimlerine
ve öğütlerine ihtiyaç vardır.
Peki, bugün o yaşlı insanlarımıza ihtiyaç yok mudur?
Bence vardır ve daima da olacaktır.
Bir toplum deneyimli, yaşını başını almış, feleğin
çemberinden geçmiş, kendilerinden daha çok şey öğreneceğimiz insanlara kenara
çekil artık diyor ve diyenlere de ses
çıkarılmıyor ise o toplumda “nemelazımcılık” vardır,”suskunluğu
ilke edinmişlik vardır”, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” söylemini
destur edinme vardır.
Bugün bir yaşlımıza ya da yaşlılarımıza “kenara
çekil” diyen zihniyet yarın “kendi gibi düşünmeyen insanlara da kenara çekil” diyecektir.
Bu nedenle bu söylem ve bu düşünceye benim anlayışımda
yer yoktur olamazda, olmamıştır da.
Bir toplum yaşlısına gösterdiği saygı ile övünmelidir
bence.
Varsayalım ki yaşlımız “görüp tespit ettiği bir gerçeği”
dile getirdi, eleştiri yaptı.
Bu “gerçek ve eleştiri”de bizim
hoşumuza gitmedi.
Bu durumda ne yapmalıyız?
”Siz zaten hep böylesiniz” mi demeliyiz?
Yoksa “acaba benim hatam nerede” diye mi
düşünmeliyiz.
Hangisini yapmamız bize çok şey kazandıracaktır?
Pekâlâ, siz hiç düşündünüz mü acaba, eleştiri yapanın
amacı sizce ne olabilir? Doğruyu size göstermekten başka?
Ne o sizin nede siz onun ekmeğini veriyorsunuz.
Bana göre o yaşlımıza “söylediği doğrulardan” dolayı
laf ederken daha bir dikkatli olmalıyız.
Yaşlı insanlarımıza göstereceğimiz özveri ve tahammül
onları mutlu edecektir.
Saygıda esas olan karşılıklı olandır.
Eleştiriye ve “gerçeklere” tahammülsüzlükle bir
yere varılamaz diye düşünüyorum.
Burada sözüm hiç kimseye değildir ama aynı zamanda
herkesedir.
“Uzun zaman önce… Yılan yoktu, akrep yoktu, aslan
yoktu, sırtlan yoktu, vahşi köpek yoktu, kurt yoktu, korku yoktu, dehşet yoktu…
İnsanın rakibi yoktu.”
Bu özlem dolu satırlar, olasılıkla MÖ.3.binyıla ait… Barış, huzur ve istikrar için bilinen kadim seslerden biri… Samuel
N. Kramer tarafından, Sümer tabletlerinden çevrilerek literatüre
kazandırılmıştır.
Uzun uzun yıllar önce insanların barış ve huzur
istemesini gıpta ile okuyoruz…




