Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2018 Çarşamba

DEMOKRASİDE HERKES DÜŞÜNDÜĞÜNÜ SÖYLEMELİDİR:


Tarihsel süreç içinde demokrasinin gelişmesi günümüze kadar devam etmiştir. Halen demokrasiyi içselleştiremeyenlerin varlığı da devam etmektedir.
Demokrasi; eşitlik, saydamlık ve özgürlük gibi belli sayıda değerler üzerinde kurulu bir yönetim bütünüdür.
Demokrasi denince ilk akla gelen "farklı olma hakkıdır"..
Farklı olma, farklı düşünme ise özgürlüğün temel kuralıdır.
Bu bağlamda;
24 Haziran seçimleri sonrasında çeşitli platformlarda ve sosyal medyada eli kalem tutan herkes sonuçlar ve beklentileri konusunda açıklama yaptı.
Seçim sonuçlarını değerlendirdi.
Görüş ve düşüncelerini açıklayarak demokrasinin gereği olan düşünce özgürlüğünü kullandı.
Açıklanan görüşlere katılırsın ya da katılmaz karşı düşünceni yorum olarak belirtirsin.
Ama kırmadan, dökmeden...
Ahlak kurallarını, kişi özgürlüğünü ve onurunu zedelemeden...
Demokraside herkesin kendi düşüncesini açıklaması doğaldır..
...
Şahsen ben düşündüklerimi açıklarken yada düşündüklerini açıklayan hiç bir şahısa hakaret boyutunda söz söylemem.
Katılmadığım düşünceye karşı yorum yazar düşündüklerimi söylerim.
Tabi ki bu bir anlayış meselesi olduğu gibi, eğitim, saygı ve ahlak anlayışı meselesidir de...
Düşüncelerime kimsenin katılmasını, benimsemesini de isteyecek değilim..
Bu doğru da değil..
Lakin, 24 Haziran seçimleri sonrasında sayın Kılıçdaroğlu görevini bırakmalı yorumum nedeni ile şahsıma "git o zaman sen de şu, bu partiye oy ver" diyen zihniyete de müsaade edecek değilim.
O karakterde olan, her ne olursa olsun "odunum da odunum" yaklaşımında olan şahıslar ile de muhatap olmam..
Gitsin kendi bildiklerini kendi sosyal medya hesaplarında paylaşsın..
Düşüncelerini yazmak başka, "git o zaman sen de filanca partiye oy ver" demek başkadır..
Hiç kimsenin bir başkasının aklına ve tavsiyesine ihtiyacı yoktur.
Demokrasiyi hakaret ve küfür olarak,
Sosyal medyayı sallama tahtası olarak algılayan kafalar ile yan yana yürünmez...
Dediğim şudur "madem dokuz seçimde de başarısızsın o halde bırakacaksın, direnmeyeceksin"..
Benim düşüncem bu ve net.
Algılama yetersizliği olanlara da diyeceğim şey "gidin kafanıza göre takılın!"..

15 Mart 2014 Cumartesi

İNSAN İÇİN, ADALET İÇİN


Türk milletinin tarihsel süreçte çeşitli coğrafyalarda verdiği yaşam mücadelesi, kadim Anadolu topraklarının kalıcı yaşam alanı seçilmesiyle devam etmektedir. Yüzyıllarca konar göçer ve yerleşik hayatta var olma mücadelesi veren insanımız, bulunduğu yörede medeniyetin gelişmesine çalışmıştır. Sanatkarlar, hattatlar, oymacılar, bakırcılar yetiştirmiş, onlarca el sanatında eserler vermiştir. Münferit bir kaç olay dışında inanç ve dil ayrımı yapmamıştır.
Zaman geçmiş devran dönmüş; Ön Asyadan, Karadenizin kuzeyine, Balkanlardan Arap Yarımadasına oradan Kuzey Afrikaya kadar uzanan topraklarda Osmanlı İmparatorluğunu kurmuştur.
Bu süreç içerisinde yetenekli ve hakkaniyetli yönetimi ile görev yapan devlet adamlarının yanı sıra; çeşitli dillere ve dinlere mensup milletlere eşit davranan bir yönetim de söz konusu olmuştur. Gün gelmiş bir kısım devlet adamları yönetimleri altında yaşayan savunmasız sivillere zulüm etmiş, binlercesinin ölümüne neden olmuştur. Zulüm ve kırımdan kaçan insanlar dağlık alanların ulaşılması zor sarp yamaçlarına ve derin vadilerine sığınmışlardır. Yaşanan acıları tarihin hafızasında arayıp bulmak zor değildir. Yeter ki araştırmasını bilelim ve gözümüzdeki "at gözlüğü" nü çıkarıp tarafsız davranalım.
İmparatorluk sürecinde emperyalist ve sömürgeci güçler Osmanlı Devleti'nde yaşayan bir kısım toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda devlete karşı kışkırtmışlar ve ayaklanmalar çıkarmışlardır.
Bu yaklaşım bugün de hız kesmeden devam etmektedir. Sinsice kurgulanmış planlarını yerli işbirlikçileri ve misyonerleri sayesinde uygulama amacındalar. Sevr ile başaramadıklarının peşindeler.  Bu bağlamda uyanık olmalıyız. Birlik ve beraberliği bozacak hareketlerden kaçınmalıyız.
Güçlü olmak için evrensel değerlere önem vermeli, insan haklarına saygılı olmalı, anayasanın çizdiği çerçeve içerisinde bireyler ve kurumlar olarak üzerimize düşeni yerine getirmeliyiz. Demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla özümsemeliyiz. Emperyalizmin olmazsa olmazı "böl, parçala, yönet" anlayışıdır. Bu anlayışı unutmamalı, emperyalist amaçlara ve güçlere dur demeliyiz.
Önceliklerimiz olmalı. Önceliklerimiz yakamıza taktığımız kimlik kartı gibidir. Kim olduğumuzun anlaşılmasına yarar.
 Önceliğimiz insan olmalıdır. İnsana ve insan haklarına, yaşamın kutsallığına saygı olmalıdır.
Anadolu coğrafyasında geçmişten bu yana çeşitli inançlara mensup insanlar bir arada yaşamıştır. Anadolu şehir ve kasabalarının, köylerinin kültürel dokusunu oluşturan farklı etnik ve dini unsurları sosyal açıdan birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı.
Geçtiğimiz yüz yılın başlarına kadar, Ermeni tehciri dediğimiz 1915 yılı olaylarının yaşannması öncesinde Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin, Keldanîlerin, Rumların, Süryanilerin, Yahudilerin bir arada yaşadığını çeşitli gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerden öğreniyoruz.
İnanç dışında gelenek ve göreneklerin, yaşam tarzlarının bütün etnik unsurlarda neredeyse aynı olduğunu; bu bağlamda, giyim ve kuşamın, yemek kültürünün, dinledikleri müziğin, yaşadıkları evlerin mimarisinin benzer olduğunu da biliyoruz.
Anadolunun neresine giderseniz gidin bu yaşam tarzını anlatıcılardan dinleyeceksiniz. Yöre halkından öğreneceksiniz. Tarihi eserlerden bileceksiniz.
O halde Anadolu'da dün bir arada sorunsuzca yaşamış olanların bugün de bir arada sorunsuzca yaşamasına engel bir durum yoktur. Yeter ki inançlara ve düşüncelere saygılı olmasını bilelim.
İnsanların ne düşüneceğine, ne söyleyeceğine, ne giyeceğine, nasıl yaşayacağıne, ne yiyip ne içeceğine karışmayalım. Toplumun her kesiminin acısı ortak acımız olmalıdır.
İnsan için, adalet için, demokrasi için çaba sarf edelim.


17 Şubat 2014 Pazartesi

TEMSİLİ DEĞİL KATILIMCI DEMOKRASİ

                                              Ressam Burhan Özer-Suluboya-

Aylar boyunca "Merkez Medya" olarak adlandırılan yandaş medya ve yandaş kalem seyri içinde olan gazete ve dergilere bakıyoruz, eleştiri ve yazılarını okuyoruz.
Yandaş olmayan düşüncelere veryansın ediyorlar. Dünün solcuları bugünün liberalleri bunların bir kısmı. Son yılların siyasi konjonktürü ile öne çıktılar.
Eleştiri oklarının hedefi muhalefettir. İktidara dokunmazlar. Demokrasi anlayışlarına bu bağlamda şaşmamak olası değil.
Muhalefetin olmadığı bir yerde demokrasiden söz etmek olanaklı değildir.
Muhalefetin iktidarın yaptıklarını eleştirmek, eleştirileri ile yanlış bulduğu uygulamaların düzeltilmesi için iktidarı uyarmak gibi görevleri vardır.
Kaldı ki demokrasi çok sesliliktir. Yaşanan sorunlarını dile getirmek için yasal çerçevede girişimde bulunmak demokratik bir haktır.
Sorunlar varsa, çözüm yolu aramak hükümetin görevidir.
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde iktidarda bulunanlar yasalar gereği oluşan muhalefetin ikaz ve itirazlarına kulak vermek durumundadır.
Demokrasi eşitlik rejimidir.
Demokrasi insanca yaşama isteğimizde "araç" değil "amaç"tır.
Politikayı biçimlendirmede bütün halkın eşit hak ve söze sahibi olduğu bir rejimdir.
Etimolojik olarak bakıldığında kökeninin Yunanca olduğu görülür. "Demos" halk, "kratos" iktidar anlamına gelir. Kısacası demokrasinin özünde halkın kendi kendisini yönetmesi vardır.
Halkın seçtiği yöneticiler; çağdaş toplumlarda, "Beni seçtiniz. Kararları artık ben vereceğim. Sizler karışmayın. En iyisini ben bilirim" anlayışı ile hareket etmemesi gerekir.
Çağdaş toplumlarda "temsili demokrasi" değil "katılımcı demokrasi" geçerlidir.
Katılımcı demokrasinin uygulandığı "çağdaş" toplumlara bakıldığında yöneticilerin demokrasi anlayışına uygun hareket ettikleri ve ülkeyi yönettikleri görülür.
Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla uygulanamadığı; lakin ülke yönetiminin adının "demokrasi" olduğu ülkelere bakıldığında halkın seçtiği yöneticilerin zamanla halka rağmen uygulamalar içerisinde oldukları görülür. Demokrasi anlayışında bu yaklaşım doğru değildir.
Demokrasi anlayışının yerleşmediği ülkelerde kargaşa vardır. Kimi ülkelerde "iç savaş" dediğimiz çatışmalar devam ediyor.
"Sudan", "Orta Afrika Cumhuriyeti" ve "Suriye" gibi ülkelerde iç savaş söz konusudur.
Afganistan, Pakistan, Nijerya ve Mısır'a bakıldığında iktidar ile muhalefet arasında iktidar olma yarışı hız kesmeden devam ediyor.
Yaşanan kargaşa ortamında en çok zararı gören savunmasız insanlardır.
Ülke ekonomilerinin bu bağlamda düzelmesi bir yana çıkmaza girmesi içten bile değildir.
Huzurun olmadığı yerde ekonominin gelişmekte olduğunu söylemek olanaklı değildir.
Medyanın görevi doğru habercilik olmalıdır.
Doğruların ve gerçeklerin yazılmadığı, çarpıtıldığı yerde demokrasinin tam işletildiğini söylemek mümkün değildir.


21 Ağustos 2013 Çarşamba

"KEMAL KILIÇDAROĞLU" FACEBOOK SAYFASI



CHP Genel Başkanı "Kemal Kılıçdaroğlu" adı ile açılmış Facebook sayfasını bilmeyenimiz yoktur. İlgili sayfayı "beğenenlerin" sayısı 1.442.885. Oldukça büyük bir rakam bu. Ve hatta her sayfanın izleyici sayısının ulaşamayacağı bir rakam.
İlgili sayfada paylaşım yapan "admin"lerin paylaşımlarına "olumlu" ya da "olumsuz" yorum yapan, düşüncelerini belirten, eleştiren ya da öven yorumlara rastlanır. Bu durum son yıllarda fenomen olan " sosyal medya" kullanıcılarının sayısı ile orantılı olarak artmıştır, artmaktadır.
Gerek Facebook ve gerekse Twitter "sosyal paylaşım" sitelerine dünyada milyarlarca insan yorum yazmakta, paylaşım yapmakta, düşüncelerini açıklamaktadır.
Bu bağlamda ilgili sayfada paylaşılan görüş ve düşüncelere zaman zaman (sıklıkla değil) yorum yapmışlığım vardır. Bu yorumlarımda ilgili paylaşıma katıldığımı belirttiğim gibi katılmadığım yönlerini de eleştirdiğim olmuştur.
Uzun bir süre ilgili sayfaya girmedim. Geçenlerde tesadüfen bir paylaşımlarına rastladım. İlgili paylaşımın altında yorumlar ve beğeniler vardı. Lakin ben ne" yorum" yazabilirdim ne de "beğeni" tuşuna basabilirdim. Çünkü "yorum" ve "beğeni" seçeneği bana kapatılmıştı. Yani kısaca söylersek ilgili sayfa yönetimince "engellenmiştim".
Kendi kendime demek ki yaptığım "eleştiri" hoşlarına gitmedi ki engellemeye kadar işi götürmüşlerdi.
Aslında yaptıkları iş önemliydi. Çünkü ana muhalefet partisinin genel başkanının adıyla sayfa açmışlardı ve paylaşım yapıyorlardı. Yapacakları her paylaşım ve yorumun dikkatle seçilmesi gerekiyordu.
Kısacası eylemleri ile söylemlerinin birbiri ile orantılı olması gerekliydi.
Oysaki yaptığım eleştiriye cevap verseler "arkadaş yazdıkların yanlış, doğrusu da şudur" deselerdi daha iyi olmaz mıydı?
Her neyse.
Aynı sayfada Kemal Kılıçdaroğlu'nun bir söylemi ise şu şekilde verilmekteydi:
"İncinsen de incitme. Kimseyi incitmeyelim. Bu topraklarda sevgi de, hoşgörü de fazlasıyla vardır. İnsan sevgisi, insanların yüreklerindedir. İncinseniz de incitmeyin."
Şimdi bu söylemin karşısında şunları söylemek yanlış mı olur?
İyi dersin hoş dersin de Sayın Kılıçdaroğlu. Söylediklerinizle yaptıklarınız uyuşmuyor. Sayfanıza yaptığım yorumları beğenmemiş olacaklar ki “adminler” yoruma kapatmışlar. Kısa bir söylemle “engellemişler”.
Canınız sağ olsun. Önemli de değil.
Fakat Sosyal Demokrat bir parti olduğunuzu iddia ediyorsunuz.
Fikir ve düşüncelere saygılıyız diyorsunuz.
Demokrasi, insan hakları, düşünce özgürlüğüne sahip çıkıyorsunuz.
“İncinsen de incitme” diyorsunuz.
Eleştirilere açığız diyorsunuz.
“gezi” eylemlerinden kendimize göre ders çıkardık. Bundan böyle politikalarımızda bunu dikkate alacağız diyorsunuz.
Diyorsunuz da diyorsunuz.
Konuşmaya gelince mangalda kül bırakmıyorsunuz.
Yapıcı yorumlar, eleştiriler anlaşılan hoşunuza gitmiyor ki “eleştiri” yapanların sesini kısma, konuşturmama yolunu seçiyorsunuz.
Bir bakıma yaptığınız “karşı” olduğunuzu söylediğiniz “sansür” değil de nedir?
Unutmayın ki “eleştiriye” kapalı olan başarılı olamaz. Fikir ve düşüncelerini insanların belirtmesi “demokrasi”nin olmazsa olmazlarındandır.
Bunu adınıza “sayfa” açan yöneticilerin bilmesi lazım.
Yok, eğer bu duruma razıysanız “söylemleriniz” havada kalıyor demektir.
Söylemlerle eylemler bir bütün oluşturmalı. Hizipçilikle, eleştiriye tahammülsüzlükle bir yere varılamaz.
Hem demokratız, eleştiriye açığız diyeceksiniz. Hem de eleştiri yapılınca “çark” edeceksiniz.
Çare olarak da yorumcunun yorumuna sayfayı kapatacak “sansür” uygulayacaksınız.
Bu durum da size kim inanır?
Aslında kimi yazıların altında okuyucu yorumlarına sıkça rastlarız.
Kimi zaman “hafızayı sevmeyen”, daha doğrusu geçmişte yaşananları işine geldiği gibi hatırlamayı seven bireyler olarak öne çıkmayı kendimizce marifet sayarız.
Oysaki yazdıklarımızın, söylediklerimizin hafızamızda depoladığımız bilgi kırıntılarının, yaşam tarzımızın, gelişim ve anlayış düzeyimizin bir yansıması olduğunu aklımıza bile getirmeyiz.
Etik olmayan davranışlar topluma yarar yerine zarar getirecek. Fikir ve düşünceler enine boyuna tartışılmayacak, hatta kimileri kenara çekilecek sadece olan biteni seyredecektir.
Bu tür ve benzeri oluşabilecek olumsuzlukların yaşanmaması için yazar ve yorumcuların üyesi bulundukları platformları olması gerektiği gibi kullanmaları ve tartışmaların “tartışma ölçütü” kavramı içinde yapılması kaçınılmazdır.
Herkesin şapkasını önüne koyup bir kez daha düşünmesi gerektiği kanaatini taşımaktayım.
İyi bir “tartışma kültürü” ortamının bireylere kazandıracağı ile aksi durumu kıyaslamak ise değerli okuyuculara kalmaktadır.
İnsanı insan yapan özellikler var. Öne çıkanları ve olması gerekenleri herkes bilir. Önemli olan olmaması gerekenlerdir.
Olması gereken özellikler kaybolduğunda geriye ne kalıyor?

Yemek, içmek, uyumak…

20 Haziran 2013 Perşembe

GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİNİ BELİRTMEK !

Taksim Gezi Parkı’na “Topçu Kışlası” yapılmasına karşı direniş hareketi ile başlayan olayları ve sonuçlarını hep birlikte gördük. Olaylar sırasında biri Polis olmak üzere dört vatandaşımız yaşamını yitirdi. Onlarca kişi travma geçirdi. Biri çocuk diğeri yirmi yaşında bir kızcağız iki kişi komada. Ondan fazla insan gözünü kaybetti. Binlerce insan yaralandı.
Kısacası istenmeyen bir takım olaylar yaşandı. Lakin ülkenin bu duruma gelmesinin, insanların çeşitli illerde sokağa çıkmasının elbette nedenleri vardır.  
İnsanlar durup dururken eline aldığı tencere- tava ile sokakta neden protesto yapsın?
Türkiye’de ve dünyada yaşanan olayları internet ortamında neredeyse dakikası dakikasına izleme ve okuma olanağına sahibiz. Yaşanan olaylar hakkında herkesin bir düşüncesi oluşmuş durumdadır.
Haber sitelerinde gezinirken “Habervaktim” sitesinde bir haber dikkatimi çekti. Haberin görselinde “Şahin Alpay’dan büyük Fitne- Topbaş Başbakan’a Kızıp İstifa Etmeliymiş-Erdoğan’a Bölücülük Suçlaması” başlığı vardı. Öyle ya bir yazar çıkmış ülkenin başbakanını “bölücülükle“ suçluyordu. Haberi okudum. Şahin Alpay’ın yazısını da. Alpay Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılması ile gelişen olaylar hakkında görüşlerini belirtmişti.
Benim esas üzerinde durmak istediğim Habervaktim sitesinde yayınlanan haberin altına bir yorumcunun yaptığı yorum.
Yorumcu aşağıya aldığım yorumunun bir kısmında aynen şunları yazmış:
“1- Bundan on yıl önce bizim maaşımız 200 dolar iken şu anda 1500 dolar oldu” Bu vatandaş hangi işle uğraşıyor bilinmez. Lakin on yıl önce 200 dolar olan maaşı bugün eğer 1500 dolarsa bu enflasyon karşısında eriyen alım gücünün iyileştirilmesi için her yıl yapılan maaş artışlarıyla ulaşılan sonuçtur. Kaldı ki bundan on yıl önce 200 dolar karşılığında yaşamını idame ettiriyorduysa, bugünde ancak 1500 dolarla yaşamını idame ettiriyordur. Maaşlı çalışıp da ay sonunu borçsuz getiren, kredi kartıyla alışveriş yapmayan bir vatandaş var mıdır? Kısacası dün 200 dolar bugün 1500 doların yaptığını yapmaktadır. Kaldı ki emeklilerin yaşam standardı ortadadır.
“2- Bundan on yıl önce gece 01.00, 02.00 saatlerinden itibaren biz ekmek kuyruğunda saatlerce dururken bu vandamistler (Vandalistler olacak herhalde) ve sen (Şahin Alpay’ı kastediyor olmalı) neredeydiniz.” Bundan on yıl öncesine yani 2003 yılına gidiyorum. Bu tarih mevcut hükümetin yerine AKP hükümetinin geçtiği yıl. Demek ki AKP hükümetinin iş başına geçtiği güne kadar bu vatandaş geceleri(!) ekmek kuyruğuna giriyormuş.
Bundan on yıl öncesinde ülkemizin her hangi bir yerinde, şehrinde veya kasabasında ekmek kuyruğuna giren var mıydı? Ben hatırlamıyorum. 2003 öncesinde değişik yerlerde görev yaptım böyle bir sıkıntının yaşandığına şahit olmadım. Lakin bu vatandaş gündüzü bırakıp geceleri ekmek almaya gidiyorduysa(!) onu da bilemem elbette. Her neyse. Bazılarımız gerçekleri geç kavrıyor olmalı.
“3- Cumhuriyet tarihinin en iyi ekonomik göstergelerini yakalayan Tayyip Bey’in iktidarını devirmeye çalışıyorsunuz.” Gezi Parkı ile yaşanan olaylarda böyle bir algı ve yaklaşım oldu mu? Sanmıyorum. Gençler nefes aldıkları, gidip oturdukları, sohbet ettikleri bir parkın ortadan kaldırılmasına karşı protesto girişiminde bulundular. Amaçları buydu. Sonrasında istenmeyen olaylar yaşandı.
“4- Türkiye’ye savaş açılmış sanki. İtilaf devletleri: Almanya, İngiltere, Fransa, İsrail, ABD, İran ve bizi arkamızdan vuran CHP ve sizin gibi bir kısım medya.” Yaşanan olaylarda çıkarılan sonuç ve algı bu demek ki. Hadi saydığı ülkelerin yapmak istedikleri konusunda haklı olduğunu düşünelim. CHP nasıl oluyor da “arkamızdan vuruyor?” onu anlamadım. Her olayın müsebbibi olarak CHP’yi göstermek yanlıştır, doğru bir yaklaşım değildir. CHP ve diğer  partiler muhalefet olarak görevlerini yapacaktır. Muhalefetin görevi bellidir. Hükümet uygulamalarında gördüğü yanlışları dile getirmek, hükümeti ikaz etmektir.
Anlaşılan o ki yorumu yapan vatandaş yazıyı okuyunca epey bir sinirlenmiş. O sinirle de yukarıdaki yorumlarını yazmış.
Görüş ve düşüncelerini belirtmek yasalar çerçevesinde herkesin hakkıdır. Her insan benzer düşünceye sahip olacak diye bir şey de yoktur. Demokrasinin özünde de bu vardır.

4 Haziran 2013 Salı

İNSAN HAKLARI


Anadolu'da yüz yıllardır bir arada kardeşlik bağı ile yan yana yaşamış insanların hepsinin aynı inanç ve görüşte birleştiklerini söylemek doğru değildir. Demokrasi geleneğinde de tek tip düşünme yoktur. Tek tip düşünme ancak totaliter rejimlerde dayatılan bir durumdur. Bu bağlamda, herkesin inançları da yaşam anlayışları da farklıdır.
Demokrasinin uygulandığı her yerde insanlar istedikleri gibi yaşayabilirler.
Devlet yöneticileri insanların yaşam şekline karışamaz.
Hiç kimse birilerinin koyduğu, benimsediği "yaşam kuralları"na uymak zorunda değildir.








26 Kasım 2012 Pazartesi

ÇUVALA KİM KOYDU BUNLARI?



Anadolu kültürünün yüzyıllar ötesinden kopup gelen öğretileri her daim düşüncemize yol gösterir. Ufkumuzu açar.
Bellek yitiminin önünü tıkar.
Ders almamıza olanak sağlar.
Nasrettin Hocanın fıkraları her kesimin kendince ders çıkardığı anlatımlara sahne olur.
“Hoca bir gün bahçeye girmiş, eline ne geçerse koparıp doldurmaya başlamış çuvala.
Bu sırada bahçe sahibi çıkagelmez mi?
Hoca ile aralarında şu konuşma geçmiş:
-Ne arıyorsun burada?
-Bu sabahki fırtına attı buraya beni.
-Bunları kim kopardı peki?
-Fırtınanın zoruyla neye tutunayım dedimse elimde kaldı.
-Ya çuvala kim koydu bunları?
-İşte kardeşim, ben de sen gelmeden önce bunu düşünüyordum.”
Günümüz dünyasının siyaset anlayışında; ne zaman, nerede ve nasıl bir anlayışın kitlelere empoze edilip; algı yanılsaması yaşatılacağı Hocanın “İşte kardeşim, ben de sen gelmeden önce bunu düşünüyordum” cümlesinde saklı olabilir mi?
Değişik coğrafyalarda kültürü, ekonomisi, insan haklarına olan bağlılığı, hukukun üstünlüğüne olan inancı, demokrasiyi uygulamadaki başarısı ile saygınlığını artırmış olan ülkeler vardır.
Bir de diktatörlükle yönetilenler…
İnsan yaşamının, onurunun değersiz olduğu, demokrasi anlayışının kırıntısının olmadığı ülkeler…
Buralarda global katillerin, dünya egemenlerinin sözü geçerlidir.
Halkın istekleri çeşitli yöntemlerle dikkate alınmaz.
Geri kalmışlığın ya da bırakılmışlığın paslı zincirlerinin kırılmasını istemezler…
İşlerine gelmez…
Diktatörlükle yönetilen ülkelere bakıldığında…
Diktatörün umursamadığı, görmek istemediği gerçekler vardır…
İnsan haklarının ihlal edilmesi, yoksulluk gibi…
Kültürün ve ekonominin başka ülkelerce yok edilmesi, sömürülmesi gibi…
İnsanların hırpalanması, işkence görmesi gibi…
Halktan kopuk, kendi yaşamlarına önem veren diktatörlerin yönettiği ülkeler…
Seçkinler güruhunun ya da aşiret ağalarının yönettiği ülkeler…
Halkı yıllar yılı sömürüye açık hale getirilmiş ülkeler…
Uzağa bakmaya gerek yok…
Orta Doğu coğrafyasına bakmak yeterli…
Kum yığınlarının insanları acımasızca kıskaca aldığı coğrafyalara…
Diktatörlük iyi bir şey mi?
Elbette değil…
Olsaydı, insanlar mesele sevdiklerine “Diktatörüm benim” derlerdi…
Misal         “Ne olacaksın?” diye sorulduğunda…
“Hukukçu, doktor, öğretmen” yerine…
“Diktatör” olacağım cevabı verilmez miydi?
Lakin çağımız iletişim, elektronik, uzay çağı olmasına rağmen…
Uzak diyarlarda haklarına sahip çıkarak saygınca yaşayanların varlığını bile bile…
Bu çağda…
Bir diktatörün peşinde ve yönetiminde yaşıyor olan toplumlar görüyoruz.
Gelmeleri de gitmeleri de sorunlu olmasına rağmen…
Çağdaş insan yaşamına, insan haklarına uymasa da…
Muhalifler katledilse de…
Halk susturulsa da…
Küresel ağababaların denetim ve gözetiminde yıllarca ülkelerini “demir yumrukla” yönetseler de…

1 Şubat 2012 Çarşamba

DEMOKRASİDE ANLAYIŞ FARKI...


Demokrasi nedir?
Kalıplaşmış tarifini bir yana bırakırsak başta "çağdaşlaşma" ve "aydınlanmadır". Üçüncü bin yılın ilk çeyreğinde çağdaş dünyanın ve insan haklarının, mazlumların, yoksul halkların vazgeçilmezidir.
Faşizm ve Teokrasiye giden yoldaki en büyük engeldir.
Kirli ellerine demokrasi eldivenini geçirmeye çalışanların son uğrak noktasıdır.
Çağdaşlaşmayı özümsememiş toplumlar bir çok şeyi "teğet" geçerler.
Tıpkı erdemli olmayı teğet geçmek gibi.
Tıpkı çağdaş toplumlarda yaşanan insan hakları kavramını, insana saygıyı teğet geçmek gibi.
Tıpkı bilinçsiz ve düşünemeyen bir toplum yaratmak için bilinçlenmeyi, çağdaş hukuk normlarını teğet geçmek gibi.
Gazete ve televizyonlarda yapılan değerlendirmelerin hangisine itibar edileceğine bilgi dağarcığımızla yani düşünsel birikimimizle karar veririz.
Doğru olan ile olmayanı, saptırılan ile sulandırılanı, gerçek ve faydalı olanı ayırt etmemiz bilinçli olmamıza bağlıdır.
Cahil, okumayan, soru sormayan, araştırmayan, demegojiye inanan, biat kültürünü özümsemişlerin toplumu ilgilendiren söylemlere  seslerini çıkarmaları olanaklı değildir.
Toplumda yaşananlar karşısında yaşam yine de acısı  tatlısı ile devam ediyor.
Sorunlar karşısında kimse "yemeden içmeden" kesilmiyor.
Çoğu insan olan bitenlerin farkında olmadan yaşıyor.
Farkında olanların "cılız" eleştirileri ise eleştiri seslerinin çıktığı yerden fazla uzaklaşmadan "buhar" olup yok oluyor.
Bu bağlamda, okuyan, sorgulayan, düşünen, eleştiren, geleceği konusunda kendisini ilgilendiren konularda karar veren bilinçli bir toplum mu, yoksa akıntıya kendisini bırakmış , az okuyan, sorgulamayan, araştırmayan, erkek ve baba baskısı, kadın kulluğu ile yetişmiş; çağdaş dünyayı teğet geçen, sözde demokratların izlerini yol edinen bir toplum mu geleceğimizi şekillendirecek, dünyaya yön verecek.
Zamanın cevaplayacağı en önemli soru bence bu olacaktır.
Tüm dünyada...