Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2019 Çarşamba

YARIN NE OLACAĞINI SORMAKTAN KAÇINMAK MI...


Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Suriye'de, Libya'da, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini alacaktı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?


3 Nisan 2019 Çarşamba

ENFLASYON KONTROLDEN ÇIKABİLİR



Mart ayı enflasyon rakamlarını TUİK açıkladı. Bu açıklamaya göre, TÜFE  aylık %1.03, yıllık %19.71 artış gösterdi.
TUİK verilerine göre aylık en yüksek artış % 3.48 ile sağlık grubunda oldu.
Ana harcama grupları itibariyle 2019 yılı Mart ayında endekste yer alan gruplardan, gıda ve alkolsüz içeceklerde % 2.44 , eğitimde % 1.45, ulaştırmada % 0.75 ve lokanta ve otellerde % 0.67 artış gerçekleşti.
Dünya gazetesi yazarı ve Altınbaş Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Emre Alkin, mart ayı enflasyon verilerini değerlendirdi.

Rakamlara bakıldığında çekirdek enflasyonda çok ufak bir iyileşme görüldüğünü ifade eden Alkin, "Böyle olsa da enflasyondaki yükseliş trendinde bir değişiklik olmadığı anlaşılıyor" diye konuştu."
Prof. Dr. Emre Alkin devamla şunu söylüyor, "Çekirdek enflasyon da düşüşe karşı dirençli."
  
Haber böyle.

Enflasyon yediden yetmişe herkesi yakından ilgilendiren bir durum.

Ülke ekonomisinin içinde bulunduğu kriz koşulların atlatması için üretime hız verilmeli, ülkemizde üretilecek olan temel gıda maddelerinin ithal edilmesi yerine üretilmesi için gerekli önlemler alınmalıdır.
Çok değil, daha bir kaç yıl öncesine bakıldığında ülkemiz gıda ürünlerinin üretiminde kendi kendine yeten ülkeler arasında sayılıyordu. ne oldu da çeşitli gıda ürünlerini başka ülkelerden almaya başladık?
Enflasyonun düşmesi, fiyat artışlarının durması ve makul seviyeye çekilmesi, sanayi üretiminin artırılması, tarımsal alanda yeterli üretimin yapılması için gerekli desteğin üreticiye verilmesi hem üreticiyi hem de tüketiciyi rahatlatacak, enflasyon ve fiyat artışlarını aşağıya doğru çekecektir.

Halkın en önemli sorunu geçim derdidir. İşsizliğin düşmesi, istihdamın artmasının sağlanmasıdır.
İnsanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılamakta sıkıntı çekiyor.

Omurgasını sanayinin oluşturduğu ekonomide, ortaya çıkan resesyonun önüne geçilmeli, krize derinleşmesi engellenmelidir.
Ekonomide ki  büyüme oranının gerilememesi için gerekli ekonomik kararlar alınmalıdır.
Ekonomide küçülme devam ederse, iş yerlerinin de kapısına kilit vurması durumunda işsizlik oranı gittikçe artacak, insanların işini kaybetmesi sonrasında geçimini sağlaması, evine bir lokma ekmek götürmesi zorlaşacaktır.
Devletin ve özel sektörün milyarlarca dolar dış borcu ise ekonomi için hiç de kolay olmayan bir rakama ulaşmış görünüyor.
Umarım ekonomi yönetimi olumsuzlukların yaşanmaması için gerekli önlemi alır.

22 Aralık 2016 Perşembe

EKONOMİNİN KÜRESEL AYAĞI GERÇEĞİNİ DE UNUTMAMAK LAZIM



Analizi yapılan ekonomik verilere göz atıldığında karşımıza çıkan önemli açıklamalardan biri doların Türk Lirası karşısındaki artışı diğeri ise dış ticaret açığı.
Türk Lirası, dolar karşısında bu yıl %34 değer kaybetti.
Dış ticaret açığı azalması gerekirken bu yıl bir önceki yıla göre %29 arttı.
Dolayısıyla şirketlerin dolar cinsinden borçlarını karşılama olanaklarının da zayıfladığını söyleyebiliriz.
Türkiye ekonomisinin büyüme hızı, son yıllarda ilk kez % -1.8 oranında geriliyor bu gerilemede iç tüketimdeki azalmanın etkisi söz konusu.
Bugün gazetelerin ekonomi sayfalarına düşen önemli bir haber vardı.
"Türkiye ekonomisi çöküyor" manşeti ile yayınlanan haberin kaynağı Commerzbank'ın raporu.
1870 yılında Hamburg'da kurulan bankanın merkezi Almanya'nın Frankfurt kentinde bulunuyor. Banka uluslararası bankalar statüsünde.
"Commerzbank, TUİK'in açıkladığı büyüme verilerini mevsimsellikten arındırdı.
Ekonomistlere göre bu hesapla Türkiye ekonomisi yılın üçüncü çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre % -4.5 oranında küçüldü.
TUİK ise ekonominin yıllık bazda %-1.8 oranında küçüldüğünü açıklamıştı."
Raporda sonuç itibari ile söylenmek istenen durum önümüzdeki aylarda çok sert aşağı yönlü revizyonların olacağı.
Umarım raporda açıklana tahminler gerçekleşmez.
Ekonomi bir ülkenin can damarıdır.
Gelir ve geçim kaynakları ekonomik verilerle doğru orantılıdır.
2007'den bu yana dünya ciddi bir ekonomik sıkıntı içinde kriz dalgalarıyla savruluyor.
Ekonominin küresel ayağı gerçeğini de unutmamak lazım.
Ekonomi küresel ekonomiden bağımsız değildir.
Ülke ekonomilerini etkileyen faktörler arasında, demokratikleşme, insan hakları, rekabetçi ve serbest piyasa ekonomisi ile bağımsız kurumların varlığı unutulmamalıdır.
2007'den bu yana kapitalist ülkeler tarafında kurulan liberal dünya düzeninin sac ayaklarının sarsılması sonucu belirsizlik ortamının gelişmesi de piyasaları etkilemektedir.
Dünya genelinde ülkelerin borç yüküne ve gelir dağılımına bakmak yeterli.
Toplam hasılası 70 trilyon dolar olan dünya ekonomisinin liberal düzeninde, 2002 yılında  62 trilyon dolar olan toplam borç stoku 2007'de 112 trilyon dolara yükselmiş.
Sonuç 2007 mali krizinin patlaması.





23 Ağustos 2015 Pazar

KEFEN PARASI BULAMAYASIN E Mİ..


Yazının başlığı bana ait değil. Ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi'ye ait. Dövizin hızla yukarıya doğru tırmanması sonucu yılbaşından bu yana Türk Lirası dolar karşısında %25 civarında eridi.
Borsa İstanbul değer kaybederken, dolar, avro ve altın kazandırdı.
Dolayısıyla dış borç da katlanıyor.
Doların değer kazanması iç piyasa tüketim mallarında artışı da beraberinde getirecek.
Bu durumda eleştiri yapanlara, ekonomi bakanı Nihat Zeybekçi, son ekonomik gelişmeleri değerlendirirken kriz senaryosunu dile getirenlere beddua etti.
Zeybekçi,"Bana televizyon ekranlarında konuşan kriz tellalları bir tane gerekçe söylesinler. illa 'kriz çıkacak' diyor. Krizlerde kalasın e mi? Kendi kendinin krizinde kalasın da kefen parasını bulamayasın" dedi.
Ekonomik veriler açık. Yılbaşından bu yana Türk Lirası'nın dolar karşısında %25 değer kaybetmesi az şey mi?
Velev ki dediği doğru Sayın Bakanın.
Neden dolar ve avro, altın fiyatları hızla yükseldi?
Bu artışı sadece siyasi belirsizlik ile açıklamak doğru mu?
Çarşı pazarda fiyatların artmasını vatandaş görüyor.
AKP'li Bakanlar 'kriz yok' diyedursun, rakamlar Türkiye'nin sermaye krizine yaklaştığını teyit ediyor.
Sıcak para kaçarsa büyüme de, 'şimdilik' azalma eğilimine giren cari açık da olumsuz etkilenecek.
Hiç kimse ekonominin dar boğaza girmesini istemez. Çarşı pazarda fiyat artışlarının  (Maliye Bakanı'nın deyimi ile: Güncellemesinin!) olmasını istemez.
Sayın Zeybekçi, 'kriz' söylemlerine  'beddua' ile cevap vereceğine o söylemlerin neden yapıldığına cevap vermelidir.





8 Haziran 2015 Pazartesi

DÖVİZDEKİ ARTIŞ

7 Haziran 2015 pazar günü milletvekili seçimleri yapıldı. 8 Haziran'da ise Dolar ve Euro Türk Lirası karşısında rekor seviyeye çıktı. Gün boyu dolar 2.7370'den alınıp, bir ara 2.8370 den bir süre sonra ise 2.7870 den satılmaya başlandı. Euro ise 3.0468 den alınıp 3.1468 den satıldı. Sonrasında ise alış 3.10 seviyesine tırmandı.
Kısacası vatandaş düne göre daha da fakirleşmiştir.
Alım gücü düşmüştür.
Gelir dağılımındaki adaletsizlik devam etmektedir.
Çarşı pazardaki gıda fiyatlarındaki artışa vatandaş yetişememektedir.
Asgari ücretli, emekli, işçi ve memurun alım gücü düşmüştür.
Dövizdeki artış ekonominin ne kadar kırılgan olduğunun göstergesidir. Kısacası AKP hükümeti ekonomideki başarılarıyla övünmesine karşın rakamlar bunun aksini gösteriyor.
Vatandaş borca batmış gelir dağılımındaki makas açılmış, işsizlik artmıştır.
İhracattaki gerileme devam etmektedir.
13 yıldır iktidarda bulunan ekonomik büyüme, istikrar ve güçlü Türkiye söylemlerini sıklıkla tekrar eden AKP'nin ekonomi politikalarının geldiği durum budur.
TUİK verilerine göre Türkiye'de büyüme hızı 2002 'de 6.2 iken 2014'de 2.9'a gerilemiş görünüyor. (Basın)
Ekonomi uzmanlarına göre büyüme oranının yavaşladığı dönemlerde yoksulluk artmaktadır.
Hükümetin sürekli dile getirdiği  "ekonomik istikrar"  zengini daha zengin etmiştir.
Zengin kesimin aldığı pay yükselmeye devam etmiştir.
Türkiye'de işsizlik oranı yükseliş eğilimi gösterirken ödenemeyen kredi kartı borcu toplamı 5.8 milyar liraya ulaşmıştır (Basın).
Doların değer kazanması sonucu özellikle alt gelir grubundaki vatandaşların paraları erimiş, alım gücü de gözle görülür şekilde düşmüştür.
7 Haziran seçimleri bu kötü gidişe bir nokta koyabilir.
En azından uygulanan ekonomi politikaları noktalamak sorunların çözümü için bir başlangıç olabilir.

Ne kadar iyi niyetli olunursa olunsun kısa sürede kesin çözüm beklemek de doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

EKONOMİ VE ÜÇ ÇOCUK


Türkiye nüfusunun artması için her fırsatta  vatandaştan "üç çocuk" yapmasını isteyenler gazetelerin ekonomi sayfalarında yer alan "Türkiye'de işsizlik"  haberlerine ilişkin düşüncelerini de  miting meydanlarında dile getirseler de öğrensek.
Haydi diyelim iktidar bu konudaki verileri seçime günler kala açıklama gereğini duymaz. Ki zaten açıklamaz. Bu durumda muhalefet partileri ne güne duruyor? Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik açmazları ve işsizliği neden vatandaşa anlatmazlar?
Vatandaşın evine ekmek götürmek için işe ihtiyacı var. Çiftçinin tarlasını ekip biçebilmesi için ucuz mazota, gübreye ihtiyacı var.
Açıklanan ekonomik veriler ve cari açığın artması sonucu emeklinin, işçinin, memurun ay sonunu rahat getirmesi; artan enflasyona, yükselen gıda fiyatlarına yenik düşmemesi, çarşıda pazarda, bakkalda, markette alışveriş yapabilmesi,  faturasını sorunsuzca ödeyebilmesi olanaklı mıdır?
Ekmeğin fiyatını bilmeyenlerin, asgari ücretin ne kadar olduğunu söyleyemeyenlerin, dahası geçim derdi nedir bilmeyenlerin çarşıda pazarda haberlerinin olduğunu söylemek de kolay değildir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) şubat ayı işsizlik verilerini açıkladı. Açıklanan veriler işsizler ordusunun her geçen gün arttığını gözler önüne serdi. Resmi işsiz sayısı  3 milyon 326 bin. Tablo felaket. İşsizlik oranı yılın ilk üç ayında 11.3 e yükselmiş. Bu rakam her geçen gün de artmakta. Veriler İş ve İşçi Bulma kurumuna iş için başvuranları gösteriyor. İlgili kuruma baş vurmayan ve işi olmayanların sayısı ve yüzdesi kaç acaba?
Hafta sonu sokak ve caddeler insan kaynıyor. Haydi diyelim hafta sonu çalışanlarda sokaklarda caddelerde. iyi de hafta içi de aynı. Sokaklar, caddeler gençlerle dolup taşıyor. İşi olanın sokaklarda, caddelerde, toplu taşım araçlarında işi ne?
Bu durumu umursayan yok. Gazetelerde her gün yolsuzluk haberlerinden geçilmiyor.
Yine bir başka haber gözüme çarpıyor gazetede. "karşılıksız çek tutarı ilk 4 ayda patladı." Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi'nin açıkladığı verilere göre; Ocak- Nisan 2015 dönemindeki karşılıksız çek adedi, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 15 artarken, karşılıksız işlemi yapılan çeklerin tutarı ise yüzde 61 oranında artış göstermiş.
Bu veriler ekonominin içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Esnafın, tüccarın velhasıl ticaret erbabının aldığı malın karşılığında verdiği çekler karşılıksız çıkıyor. Peki niye? İşyerleri kapılarına kilit vuruyor.
Kredi borcunu ödeyemeyip icra takibinde olan vatandaşların sayısı ise 2 milyona ulaşmış durumda. Vatandaş borcu borçla kapatmaya çalışıyor. Peki vatandaş aldığı borcu neden ödeyemiyor?  Demek ki insanların gelir kaynaklarında bir sorun oldu; ya işlerini kaybettiler, yada gelirleri borçlarını kapatmaya yetmedi. Gerçek olan şu ki ortada aldığı borcu ödeyemeyen bir kitle var.

Hal böyleyken vatandaşların istenildiği gibi "üç çocuk" yapması durumunda o çocukların geçimlerinin nasıl sağlanacacağını birileri çıkıp anlatmalı?

3 Mart 2014 Pazartesi

KÜRESELLEŞME


 Karl Marx ve Friedrich Engels adlarını duymayan pek azdır. 1848 Manifestosu'u ile açıkladıkları fikir ve düşünceleriyle tanınırlar. Karl Marx 19. yüzyılda yaşamış politika, iktisat, felsefe gibi konularla ilgilenmiş bir filozof olarak değerlendirilmektedir. Engels'de aynı yüzyılda yaşamış ve Marx gibi Almanya doğumludur. Onun da ilgi alanı Felsefe, Ekonomi ve Siyaset Felsefesidir.
Yazdıkları Manifesto'ya göre, "...Ekonomideki krizler, sermaye birikimlerindeki tırmanmanın sonucu ortaya çıkar. Üretim gücü, az sayıda sermaye sahibinin elinde toplandığında, bu kesim zenginleşirken, emekçi durumundaki tüketiciler fakirleşir. Fakirleşen tüketicinin alım gücü küçülünce kriz çıkar. Kriz küçük ve orta üreticiyi de iflasa sürükler. Böylece kriz büyük sermayenin devleşmesinin önünü açar..."
Engels ve Marx'ın öne sürdüğü ekonomik krizlerin oluşmasına dair fikir ve düşünceleri budur. 19. yüzyıl küresel ekonomisi ile günümüz küresel ekonomi arasında üretim araçlarının, haberleşme araçlarının, teknoloji gelişimi ve kullanımının farklılığı açıktır. En azından şunu söyleyebiliriz ki bugün "internet" küresel çapta haberleşme ve finans akışını anında sağlayan devasa iletişim teknolojisidir.
Bu bağlamda "küreselleşme" ve "küresel ekonomi" konusunda, elektirik ve kabloların ulaştığı, yeryüzü coğrafyasının ücra köşelerinde yaşayan insanların bile belli bilgi birikimine sahip olduklarını söylemek yanlış değildir. Kapitalizmin odağında bulunanların ise bu konuda daha fazla bilinçli olduğu gerçeği yadsınamaz.
Küreselleşmenin amacı sadece büyümeyi ve güçlenmeyi, daha büyük ve iştahları kabartan kazançları hedeflemektedir. Küreselleşmede ekonomik boyuta önem verilir.
Toplumsal ihtiyaçları, ahlâki değerleri, gelenek ve görenekleri, toplumun kültür anlayışını dikkate almaz. Fakir halk katmanları ile zengin arasındaki uçurumun zengin lehine daha fazla derinleşmesine neden olur. Bunun sonucu olarak ekonomik güç ve sermaye belirli çevrelerde toplanır. Şirketler birleşme ve satın almalar yoluyla gittikçe büyürler.
Bu durum belirli çevrelerin daha da zenginleşmesi anlamına gelir. Çünkü belli bir ürünün üretimini yapan şirketler üretilen ürünlerin tek üretici konumuna gelirler. Piyasayı belirlemek artık onların işidir. Bunun sonucu olarak dünya ekonomisi yüzde onlar civarında bir büyüme yakalamışken belirli şirketlerin büyüme oranı yüzde binleri bulmaktadır. Sonuçta fakir daha da fakirleşmekte, zengin daha da zenginleşmektedir.
O halde sanıyorum şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Küreselleşmede halk değil belirli çevreler zenginliklerine zenginlik katmakta, üretimi ellerinde bulundurmaktadır. Tüketicilerse sermayesi büyük şirketlerin belirledikleri piyasa ekonomisi koşullarına göre yaşamak durumundadırlar.

Küresel ekonomide ki gelişmeler Marx ve Engels'in 19.yüzyılda öne sürdükleri düşünceleri doğrular nitelikte gözüküyor son sözünü söylemek acaba yanlış mı olur?

17 Şubat 2014 Pazartesi

TEMSİLİ DEĞİL KATILIMCI DEMOKRASİ

                                              Ressam Burhan Özer-Suluboya-

Aylar boyunca "Merkez Medya" olarak adlandırılan yandaş medya ve yandaş kalem seyri içinde olan gazete ve dergilere bakıyoruz, eleştiri ve yazılarını okuyoruz.
Yandaş olmayan düşüncelere veryansın ediyorlar. Dünün solcuları bugünün liberalleri bunların bir kısmı. Son yılların siyasi konjonktürü ile öne çıktılar.
Eleştiri oklarının hedefi muhalefettir. İktidara dokunmazlar. Demokrasi anlayışlarına bu bağlamda şaşmamak olası değil.
Muhalefetin olmadığı bir yerde demokrasiden söz etmek olanaklı değildir.
Muhalefetin iktidarın yaptıklarını eleştirmek, eleştirileri ile yanlış bulduğu uygulamaların düzeltilmesi için iktidarı uyarmak gibi görevleri vardır.
Kaldı ki demokrasi çok sesliliktir. Yaşanan sorunlarını dile getirmek için yasal çerçevede girişimde bulunmak demokratik bir haktır.
Sorunlar varsa, çözüm yolu aramak hükümetin görevidir.
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde iktidarda bulunanlar yasalar gereği oluşan muhalefetin ikaz ve itirazlarına kulak vermek durumundadır.
Demokrasi eşitlik rejimidir.
Demokrasi insanca yaşama isteğimizde "araç" değil "amaç"tır.
Politikayı biçimlendirmede bütün halkın eşit hak ve söze sahibi olduğu bir rejimdir.
Etimolojik olarak bakıldığında kökeninin Yunanca olduğu görülür. "Demos" halk, "kratos" iktidar anlamına gelir. Kısacası demokrasinin özünde halkın kendi kendisini yönetmesi vardır.
Halkın seçtiği yöneticiler; çağdaş toplumlarda, "Beni seçtiniz. Kararları artık ben vereceğim. Sizler karışmayın. En iyisini ben bilirim" anlayışı ile hareket etmemesi gerekir.
Çağdaş toplumlarda "temsili demokrasi" değil "katılımcı demokrasi" geçerlidir.
Katılımcı demokrasinin uygulandığı "çağdaş" toplumlara bakıldığında yöneticilerin demokrasi anlayışına uygun hareket ettikleri ve ülkeyi yönettikleri görülür.
Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla uygulanamadığı; lakin ülke yönetiminin adının "demokrasi" olduğu ülkelere bakıldığında halkın seçtiği yöneticilerin zamanla halka rağmen uygulamalar içerisinde oldukları görülür. Demokrasi anlayışında bu yaklaşım doğru değildir.
Demokrasi anlayışının yerleşmediği ülkelerde kargaşa vardır. Kimi ülkelerde "iç savaş" dediğimiz çatışmalar devam ediyor.
"Sudan", "Orta Afrika Cumhuriyeti" ve "Suriye" gibi ülkelerde iç savaş söz konusudur.
Afganistan, Pakistan, Nijerya ve Mısır'a bakıldığında iktidar ile muhalefet arasında iktidar olma yarışı hız kesmeden devam ediyor.
Yaşanan kargaşa ortamında en çok zararı gören savunmasız insanlardır.
Ülke ekonomilerinin bu bağlamda düzelmesi bir yana çıkmaza girmesi içten bile değildir.
Huzurun olmadığı yerde ekonominin gelişmekte olduğunu söylemek olanaklı değildir.
Medyanın görevi doğru habercilik olmalıdır.
Doğruların ve gerçeklerin yazılmadığı, çarpıtıldığı yerde demokrasinin tam işletildiğini söylemek mümkün değildir.


13 Şubat 2014 Perşembe

AKIL TUTULMASI


Siyasetin geldiği noktada akıl tutulması yaşıyoruz. Umutsuzluk ile morallerin dibe vurmasına aldırdığımız yok. Varsa yoksa günlük siyasi olaylar. İlgimizi çeken tek şey şu günlerde bu.
Kahve köşelerinde zaman geçirip pişpirik oynayanların televizyon haberlerine bakıp yorum yapmaktan başka konuşacakları bir şeyleri yok. Aldıkları emekli maaşının bir kısmını kahvelerde çay parası olarak harcamanın peşindeler.
Ekonominin içinde bulunduğu durum, çarşıda pazarda artan fiyatlar, artan faizlerin getirdiği yük pek de önemsenmiyor.
Günlük konuşmaların ekseriyeti siyasetçilerin söylediklerine odaklı. İktidar partisinin mensupları ile muhalefet partisinin sözcüleri ekrana çıktığında söylediklerini kendimize göre yorumluyoruz.
Geçim derdini çoktan unutmuşuz. Günübirlik kazancımızla yaşıyoruz. Kimimiz inşaatlarda soğuğa, yağmura, çamura aldırmadan başımıza geçirdiğimiz berelerle; sırtımıza aldığımız parkalarla çalışıyoruz. İnşaatın tozu, boyası giysilerin rengini soldurmuş. Eller nasırlaşmış, yüzler soğuktan mosmor.
O günkü ekmek parasını kazanmanın peşindeler. Ayazdan yanmış yüzleri ile zorluklara ve sıkıntılara aldırdıkları yok. Çünkü çaresizler. Eve ekmek götürmenin derdindeler. Kahve köşelerinde uyuklayanların birbirleriyle çekişmelerine ayıracak zamanları yok.
Birilerinin "trilyonları" "üç beş kuruş" olarak nitelemesi onları pek ilgilendirmiyor.
Onlar alın teriyle kazandıklarını evlerine götürmenin huzuru ile yaşıyorlar. Yetim hakkı, garip gureba hakkı yemeden yaşamanın rahatlığındalar.
"Alo Fatih" hattı üzerindeki gelişmeler, tartışmalar, medya gücünün olaylara yaklaşımına, kitlelerin algı yanılsamasına da aldırdıkları yok.
Manşetlerden, habere; köşe yazılarından TV haberlerindeki alt yazılara varana kadar medyada yaşananlar ilgilendirmiyor onları.
Caddeler, meydanlar el açıp dilenen; yaşlı, genç, kadın ve çocuklardan geçilmiyor. Sosyal devlet nedir diye sorsan hiç biri cevap verecek durumda değil. Sosyal devlet anlayışının ne olduğunu bilen yok. Yaşamak için dilenmekten başka çaresi yok bir kısmının. Üstüne üstlük kendi insanımız yetmezmiş gibi Suriye savaşından kaçıp gelenlerin dilenci sayısını patlattığını söylemek abartı olmasa gerek.
Emeklilerimiz aldığı yetersiz emekli maaşları ile geçinmenin derdindeler. İşsizlerin ve işini kaybetmiş olanların durumları içler acısı.
Bütün bu sıkıntılara rağmen siyasetçilerin ekranlarda birbirlerine söyledikleri ile yok yere insanlar birbirine giriyor. Ekmek kavgası yerine parti kavgası veriyor.
Yolsuzluk haberlerinin zihinleri meşgul etmesi, ses kayıtlarının, tape'lerin yayınlanması da biat kültürünü benimsemiş olanların umurunda değil.
Akıl tutulması yaşadığımız şu günlerde; bilincimizi, geleceğimizi, çıkarlarımızı korumamız gerektiğini düşünmemiz gerekmiyor mu?


26 Ocak 2014 Pazar

GEMİ BATARSA HEPİMİZ BATARIZ


Türkiye'de 2014 ocak ayı dolar ve avro'nun Türk Lirası karşısında hızlı yükselişine sahne oluyor. Ekonomik politikanın yetersizliğine siyasi endişeler de eklenince liradaki erime hızlandı.
Ocak ayının ilk haftasında 586 lira olan Cumhuriyet altını 635 liraya çıkmıştır. Borsa da ise kan kaybı devam etmektedir. BIST 100 endeksi 1.207.51 puan azalarak 64.427.52 puandan kapanmıştır. Dolar ise en son 2.33 ile rekor kırdı.
17 Aralık tarihli yolsuzluk operasyonu sonrasında; dolar ve avro'nun rekora koşması ve altın fiyatlarının artmasıyla piyasalar sarsılmış görünüyor. Merkez bankasının dolara müdahalesi sonuçsuz kalıyor ve dolar müdahaleye rağmen yükselişine devam ediyor.
TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz yaşananlar sonrasında "Böyle bir ülkeye sermaye gelmez" diyor; Başbakan'da bu duruma tepki olarak "Kalkıp da TÜSİAD'ın başkanı küresel sermaye gelmez ifadesi kullanamaz. Bu cümleyi kullanıyorsa bu vatana ihanettir." cevabını veriyor.
TÜSİAD Başkanı yaptığı konuşmada "kazananı olmayan bir kavgada enerjimizi tüketiyoruz. Türkiye'de refahın artması için yapılması gerekenleri" söylediğini dile getiriyor.
Hükümet ile ülkenin sanayicilerinin bir araya geldiği bir kuruluşun karşılıklı birbirini suçlaması ülkeye yarar getirmez. Sanayicilerle karşı karşıya gelmek de.
Karşılıklı söz düellosunu bırakıp ekonominin gidişatına odaklanmak lazım. Ekonomik göstergelerin düzelmesi için çaba sarf etmek lazım.
Bağımsız sosyal bilimciler aylardan beri ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sorunları dile getiriyorlardı.
Cari açığın yüksekliğine, biriken dış borca, borsadaki gerilemeye, özel sektörün dövizle borçlanma hastalığına, ihracatın ithalat bağımlılığına ve durumun bu şekilde devam edemeyeceğine dikkat çekiyorlardı.
Dolar bazında borçlanan sanayicilerin doların artması sonucu borçlarını ödemekte zorlanacaklarını ve sorunlarla karşılaşacaklarını unutmamak lazım. İş yerleri kepenk indirecek. Kepenk indiren iş yerlerinde çalışanların işsiz kalması toplumsal sorunları beraberinde getirecektir.
Yaşanan ekonomik gidişin bir an evvel düzelmesi herkes için faydalıdır. Kısır siyasi çekişmelerle bu ülkenin ekonomisine hiç kimsenin zarar verme hakkı yoktur.
Rant elde etme amaçlı, yolsuzluk amaçlı, ülke kaynaklarını çar çur etme amaçlı yaklaşımlara hiç kimse tevessül etmemelidir.

Çünkü gemi batarsa hepimiz batarız.

11 Ocak 2013 Cuma

KÜRT SORUNU, EĞİTİM, İŞSİZLİK VE DIŞ POLİTİKA






Memleketin en önemli sorunu nedir diye sorulduğunda, verilecek cevap, muhatabın meşrebine göre değişecektir.  “Kürt sorunu”, “eğitim”, “işsizlik”, “dış politika” diye ayrılanlar olacaktır.

Kürt Sorunu:
Yaklaşık otuz yıldır ülkenin Güneydoğu’sunda yaşayan insanlar terörden olumsuz etkilenmişlerdir. Kürt sorunu denen şey ile terörü birbirinden ayırmak lazımdır. Terör acımasızdır. Terörist acıdan nemalanır. Varlığı insanların varlığına düşmandır.
Terör örgütü elebaşı ile İmralı’da yapılmakta olan görüşmeler otuz senedir terör nedeniyle büyük acılar çekmiş insanların vicdanlarını sızlatmaktadır. Terör nedeniyle anasını, bacısını, babasını, oğlunu, eşini kaybetmiş; şehit yakınlarının acıları; bu acıya sebep olanların muhatap alınmasıyla katlanmaktadır.
“Silahları susturun” talebi adım attırıcı bir taleptir. Bu talep terörden zarar görmüş insanların yanı sıra terör belasının ne menem acımasız olduğunu bilen insanlarında talebidir. Lakin terörün bitmesini istemeyen iç ve dış güçler boş durmamakta, sorunun bertaraf edilmesi için yapılanları baltalamak için çabalamaktadır.
“Kürt sorunu” nda yeni bir “süreç” başlamış görünüyor. Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın deyimiyle “İmralı ile hükümet değil devlet görüşüyor!”
Medyadaki beklentide PKK’nın silah bırakması, bir barış ortamına geçilmesi umudu var.
Fransa’da biri PKK kurucusu üç terör örgütü üyesinin öldürülmesi, terörün devam etmesini isteyen güçlerinde unutulmaması gerektiğini göstermektedir.
Emperyalizmin klasik sloganı bellidir; “böl, parçala, yönet”.  

Irak bu duruma en güzel örnektir.
Emperyalizme yem olmamak için iç ve dış politikamızı Atatürk’ün iç ve dış politika anlayışına uygun olarak yürütmemiz gerekir.
Eğitim Sorunu:
Diğer yandan memleketin önemli sorunlarından biri de “eğitim” de yapılan değişiklikler sonucu 4+4+4 olarak kademelendirilen eğitim sisteminde görülen aksaklıklardır.
Gelinen noktada eğitimin 12 yıla çıkarılmasına rağmen; ortaokulun ardından öğrencilerin açık liseye geçerek eğitime devam etmesini sağlayan düzenleme kapsamında 2012-2013 eğitim-öğretim yılının birinci döneminde toplamda 136 bin 115 öğrenci örgün eğitimden ayrılıp okulu bırakmış durumda.
Bu daha önce dile getirilen kız öğrencilerin evlere kapatılacağı endişesini akla getiriyor.
Yine mevcut uygulanmakta olan eğitim sistemine göre 8. Sınıftan sonra ortaokulu bitiren öğrenciler 12 yıllık zorunlu eğitimin son 4 yılını örgün eğitim yerine yaygın eğitim aracılığıyla da tamamlayabiliyor. Bunun anlamı; 8. Sınıftan sonra zorunlu olmasına rağmen aileler tarafından örgün eğitime gönderilmeyen kız çocukları eğitimlerini 9, 10, 11 ve 12. Sınıfları evde oturarak açık lise aracılığıyla tamamlayabilecekler.
Ayrıca yayınlanan “Milli Eğitim Bakanlığı Kılık-Kıyafet Yönetmeliği” ile getirilen, okullarda “serbest kıyafet” giyme konusunda yaşananlar.
MEB’in Kılık-Kıyafet Yönetmeliği ile ilgili tartışmalar sürerken bir gazetecinin sorusuna 12 Aralık 2012 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer şu cevabı vermiştir: “…Mevcut yönetmelik ile eski yönetmelik arasındaki temel yaklaşım şu; eski yönetmelik yasakları esas alıyor, serbestlikler için birtakım istisnalar belirliyordu. Bizim yönetmeliğimiz ise çok kısa bir yönetmelik. Serbestliği esas alıyor ama birtakım belki güvenlik ve huzur için öngördüğümüz yasakları istisna olarak belirliyor.”
Bakan bu şekilde konuşuyor ama uygulamanın “zengin-fakir” ayrımını gözler önüne sereceğini dile getirenlerin yanı sıra; okullarda “türban”ın dini içerikli derslerin yanı sıra diğer derslerde de giyilebileceği; eşofmanla okula gelinebileceği gibi durumlar gündemdeki yerini koruyor.
Kuran dersine türbanla giren öğrencilerin diğer derslerde türbanını çıkarmak istememesi durumunda ne yapılacağının bilinememesi söz konusu olabiliyor.
Nitekim 9 Ocak 2013 tarihli gazete haberlerine göre; özel okulların çoğunda, yöneticiler de veliler de serbest kıyafet uygulamasını istemiyor.
Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği Başkanı Cem Gülan, üye okullara bu konuda görüş sorduklarını belirterek şunları söylüyor: “853 okula yazı gitti, 209’undan cevap geldi. Bunlardan 3 tanesi ‘serbest kıyafet’ diyor, kalanı formadan yana. Bu okulların yöneticileri ‘ Biz forma istiyoruz ama velimizin görüşünü de soracağız, anket yapacağız’ dediler. Ben serbest kıyafetten yanaydım, ama beni de ikna ettiler.”
Velilerin ve eğitimcilerin formadan yana olmasının nedenleri var elbette.
Bunlardan biri; zengin-fakir ayrımının görünür olması.
Bir başkası; okula aidiyet duygusunun azalabileceği.
Büyük okullarda güvenlik sorunu yaşanabileceği.
Velinin cebinden daha çok para çıkması!
Velilerin ergen çocuklarıyla evde kıyafet kavgası istememeleri.
İşsizlik Sorunu:
Ayrıca “işsizlik” sorunu ve geçim sıkıntısının; cari açığın; küresel bazda ekonomileri dibe vuran ya da dip seviyede olan ülkelerin getirdiği risk, ülkemiz ekonomisini de ister istemez olumsuz etkileyecek; bir kriz durumunda yüz binlerce insan belki de işini kaybedecektir.
Halihazırda TUİK verilerine göre 2.5 milyon, İŞKUR’a göre 2.3 milyon insan işsizdir.
Devlet kurumları arasında da işsizlik verileri birbirini tutmamaktadır.
İstanbul Ekonomik araştırmalar Derneği (İEAD) tarafından hazırlanan “Hocaların Gözüyle 2013 Yılında Türkiye Ekonomisi Araştırması”na göre, 2013 yılında Türkiye ekonomisinin bekleyen en önemli sorun “cari açık ve işsizlik” olacak.
Umarım ki tüm bu olumsuzluklar gerçekleşmez, ekonomi istendiği şekilde devam eder; işsizlere iş, aşsızlara aş umudu olmaya devam eder.
Dış Politika Sorunu:
Dış politikada yaşananlar ve Suriye konusu ise ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar kapsamlı bir konudur. Lakin Türkiye’nin dış politikadaki yaklaşımı Mustafa Kemal’in “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine uygun olmalıdır.
Komşularımızla “Sıfır Sorun” hedeflenirken yaşananların belirlenen sıfır sorun hedefiyle ne kadar örtüştüğü ise daha uzun bir süre tartışılacağa benziyor.

21 Kasım 2012 Çarşamba

EKONOMİK ÇIKMAZIN KÜRESEL ETKİSİ




Toplumların yüzyıllardır yaşanan olaylar sonucu oluşturduğu bir takım kavramlar vardır. Bunların bir kısmı yazılı, bir kısmı da yazısızdır.
Bunlardan biride halkın kendi kendine oluşturduğu, hiçbir yazılı metine dayanmayan “etik” kavramıdır. Etik kavramı evrensel boyutta kabul görmektedir. Her toplumun yaşam biçimine ve ahlak anlayışına göre şekillenmektedir. Misal Türkçede “etik” kavramı “ahlak” sözcüğüyle eş anlamlı kullanılır.
Yetersiz kaynakların paylaşımının gerekliliğini belirtmesi nedeniyle “ekonomi”de de kullanılır.
Şimdi ben bu kavramı kısaca neden dile getirdim?
Çünkü etik kavramı toplumumuzun “öncelikleri” arasında yer almamaktadır.
Etrafınıza şöyle bir bakın isterseniz. Trafikten çalışma yaşamına, eğitimden yargıya kadar çok değişik alanda bunu görebilirsiniz. “Nasıl yaparsak doğru davranırız” ya da “doğru ile yanlışı”, “iyi ile kötüyü”, “haklı ile haksızı” nasıl birbirinden ayırabiliriz düşüncesinin de pek kabul görmediğinin farkına varabiliriz.
Etik anlayışta bölgesel ya da küresel anlaşmazlıkların, savaşlarında yeri önemlidir.
Küresel boyutta yaşanan gelişmelere bakıldığında “haklı ile haksızın” ayrımında “güç” dengesinin öne çıktığını görmek şaşırtıcı değildir. Güçlü olan her daim haklıdır kendince.
Ekonomik krizlerin derinleşerek sarsmaya devam ettiği ülkelerin çıkış noktası ne yazık ki artık alışılagelmiş kapitalist yöntemlerle çözülememektedir. Sistem tıkanmış gözüküyor.
Emperyalist ülkelerin ekonomik darboğazdan ya da dibe vurmaktan çıkmak için; toplumları birbirine düşürmeyi seçenek olarak düşündükleri görülmektedir.
Hali hazırda görülen budur. Bu durumda ne haklıyı haksızdan ayırmanın ne de etik anlayışın önemi dikkate alınmaktadır. Güçlü olan güçsüzün sırtında boza pişirmekte, paylaşılması gereken kaynaklar iç edilmekte, çalıp çırpılmakta; gerçek sahiplerine bırakılmamaktadır.
Günümüz toplumlarının dünden daha kötü olduğunu, çıkarlarını daha az düşündüğünü; paylaşımcı devletlere boyun eğdiğini, eğeceğini düşünmek doğru değildir.
Dün değişik coğrafyaların kaynaklarını sömürenler bunu bugün kolay kolay yapamamaktadır.
Kolayını ise kenarda durup bölgesel bazda yan yana yaşayan toplumları “Alicengiz” oyunlarıyla birbirine düşürmekte bulmaktalar.
Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik çıkmazın benzeri bir çıkmaza İspanya, Portekiz, İtalya; sonrasında olasılıkla Fransa ve Almanya’da sürüklenecektir.
ABD’nin ekonomik krizle baş etmek için sarf ettiği çabayı; kriz ihraç etme mücadelesini görüyoruz.
Halkın içinde bulunulan ekonomik dar boğazın potasında kolay eritilebilmesinin; kitlesel eylemlerin yumuşatılmasının tek çaresi olarak da “savaş” sözcüğünü gördükleri düşüncesi yaşanan olaylar nedeniyle insanın aklına gelmektedir.
Emperyalizmin ayak oyunlarına takılmamak için dikkatli olunması gerekmektedir.
İşin etik boyutunu düşünmek işlerine gelmez. Yani “yetersiz kaynakların” paylaşımını…

15 Aralık 2011 Perşembe

KENT VAROŞLARINDA YAŞAMA İSTEĞİ





Türkiye’nin 12 ilinde 600’den fazla katılımcıyla yapılan araştırma sonucunda ilginç veriler elde edildi. Bu araştırmaya göre halkın büyük çoğunluğu kentlerde yaşamayı tercih ediyor. Kentler deyince sanılmasın ki kent merkezlerinden söz ediliyor. Sözü edilen yerler sorunların yoğun olarak yaşandığı, yani bir bakıma köyden kente göç eden vatandaşların ilk durak yerleri, okul, yol, elektrik, belediye ve sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu “varoşlar”dır.
Kentlerde yaşamak isteyenlerin “kentlerin daha yaşanabilir kılınması için yapılanların yetersiz olduğunu” düşündükleri de belirtiliyor aynı araştırmada. Örneğin işsizlik, kent nüfusundaki artış, kentlerin yeterince aydınlatılmaması, trafik şikayet edilen sorunların başında geliyor. Buna rağmen tercih yine “kent”lerden yana ağır basıyor.
Bu tercihin altında yatan nedenler elbette vardır. Eğitim ve sağlık gereksinimlerini karşılama isteği, köyden kente göçü tetikleyen nedenlerin başında gelmekte.
Kentlerin mimari ve kültürel dokusu ya da diğer bir deyişle kentsel dokusunun göç olayında etkili olduğunu söylemek olanaklı değil. “Ucube” yapılaşmalarla bu doku zaten yok ediliyor.
Yıllardır, ülkelerin geleceğini “serbest piyasa ekonomisiyle birbirine bağlayan” küreselleşme propağandası yapılıyor. Küreselleşmenin iflası 2008 den bu yana devam ediyor. Ülkemiz insanının bu iflastan etkilenmemesi düşünülemez. Kırsalda yaşayan insanlar küreselleşme ve vahşi kapitalizm sarmalında çaresizce kurtuluşu kentlerde görüyor. Göç olayında küreselleşmenin etkisini de unutmamak gerekir.
“Yeni dünya düzeni” ile toplumlar “daha fazla ticaret, daha fazla iletişim” yaklaşımı ile birbirleri ile daha fazla etkileşim içine girecek, “demokratik haklarını” daha fazla dile getirecek ve alacaktı. Kısaca söylemek gerekirse daha fazla özgürleşecekti. Bu söylemlerle halkların boynunda “boza” pişirildi. İnsanlar yerinden yurdundan edildi.
Dünya neoliberalizmin çılgınlığına ve kitleleri sürüklediği algı yanılsamasına geniş ölçüde teslim oldu. Bu teslimiyette ülkemizi ayırmak olası görünmüyor. Kapitalizmin yoksulları “demir kafes” içine alması değişik coğrafyalarda sürüp gidiyor. Irak, Afganistan, Libya benzeri ülkelerde yapılanlar ortada. Gelişmekte olan ülkelerin iç sorunlarla boğuşması en büyük istekleri.
Varsıllarla yoksullar arasında var olan uçurumun açılmasını engellemeye yönelik girişimler başarılı olamıyor. Yoksul kesim, varoşların düzensizliğini unutmuş görünüp, kitle iletişim araçlarının katkısı ile varsıla özeniyor.
Kırsaldan kente göçü bir rahatlama bir kurtuluş olarak görenler bir gün talihin kendilerine güleceği umuduyla oyalanıyor. Düşünsel akımların etkisine teslim oluyor. Algı yanılsamasının, kapitalizmin, tarikat örgütlenmelerinin, kimlik kaybının kendilerini sarmasına seyirci kalıyor.
Kırsaldan kente akan kitlenin ilk durak yerleri olan varoşlarda hoşnutsuzluk dile getirilse de genelde bir suskunluk söz konusu. Bu suskunluk donanımsızlığın ve yoksulluğun sonucudur. Donanımsızlık, yeterli eğitimin alınmayışı, belli alışkanlıkların devam ettirilmeye çalışılması sorunları artırıcı rol oynuyor.
Kimi zaman kentli gibi davranamayan çağdaş uygarlığa burun kıvıranlarla da karşılaşmak şaşırtıcı değil. Düzensizlik, insanın insana olan saygısızlığı, vurdumduymazlık, nemelazımcılık kentli olmaya çalışanların ortak davranışı olduğu gibi bu davranış biçimlerini “kentli oldum” düşüncesinde olanların da göstermesi ne derece kentli olduğumuzun sorgulanmasına neden olmaktadır.
Küreselleşmenin yarattığı “algı yanılsaması” ne yazık ki toplumların geleceğini daha da çıkmaza sürükledi. Daha sorunsuz bir yaşam için yerinden yurdundan olan insanlar gittikleri yerlere “uyum” sağlamakta güçlük çektiler. Hâlâ da çekiyorlar. Alışılagelmiş yaşam biçimini terk etmek kolay olmuyor. Kentin sorunları düşünüldüğünde “sorunsuz” bir yaşam şimdilik hayal olmaktan öte gitmiyor.