ABd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2019 Çarşamba

YARIN NE OLACAĞINI SORMAKTAN KAÇINMAK MI...


Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Suriye'de, Libya'da, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini alacaktı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?


6 Mart 2013 Çarşamba

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE YAŞANANLAR





Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte Dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini çoktan almıştı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?

19 Ağustos 2011 Cuma

MEDENİYETLER DİYARI SURİYE

Emperyalizmin rotası değişmiyor. Küresel sömürü düzeninin yalan ve dolanı, dünya ekonomisine, siyasetine, kültürüne, düşüncesine yön vermeye devam ediyor. Yoksullaştırılan ve sömürülen halklar gün geliyor meydanlara iniyor. O andan itibaren dişliler acımasızca çalıştırılıyor, kan ve gözyaşı aynı potada öğütülüyor.
Bunca kargaşaya, huzursuzluğa neden olanlar ise ellerini ovuşturmaya devam ediyor. Kutuplaşma ve çatışmalar yoğunlaşıyor, artıyor. Daha önce hiç karşılaşmamış olanlar birbirlerine rakip oluyor, muhalif oluyor.
Dünya jandarmalığına soyunan ABD başkanı Obama Suriye Devlet başkanı Beşar Esad’a “görevi bırak” çağrısında bulundu. Suriye’den petrol alımını yasaklayan Obama “Suriye halkının yararı için artık Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın çekilme zamanının geldiğini belirtti.”
Yandaşlar boş durur mu? Almanya, İngiltere, Fransa troykası da “iktidarı bırak” çağrısını tekrarladılar.
Suriye tarih boyunca birçok dine ve medeniyete ev sahipliği yapmış bir ülke. Coğrafi konumu nedeni ile farklı medeniyetlerin kesişim noktasında bulunuyor. Uzun yıllar Osmanlı egemenliğinde kalan ve Osmanlının tarih sahnesinden silinmesi ile Fransa’nın kontrolüne giren Suriye, 1946 yılında Fransızların ülkeden çekilmesi ile bağımsızlığına kavuştu.
Yoksul bir aileden gelen Hafız Esad 13 Kasım 1970 tarihinde kansız bir darbe ile iktidarı ele geçirdi. Mart 1971’de yapılan halk oylaması ile Devlet Başkanı oldu. Ölümüne kadar da bu görevini sürdürdü.
Hafız Esad’ın ölümü sonrası Suriye Devlet Başkanlığına geçen oğlu Beşar Esad, Londra’da Western Göz Hastanesi’nde staj yaparken Ocak 1994 tarihinde aldığı haberde Suriye Devlet Başkanlığı için yetiştirilen kardeşi Basil’in o sabah Şam havaalanına giderken arabası ile geçirdiği kazada yaşamını yitirdiğini öğrendi.  Bu olay Beşar Esad’ın geri çağrılması anlamına geliyordu.
Beşar Esad’ın işbaşına gelmesinden bu yana yaklaşık on yıl geçti. 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesinin ardından, Suriye’nin savaş karşıtı tavrı ve Iraklı ayaklanmacılara verdiği destekten dem vuran George W. Bush’un şimşeklerini üzerine çekmişti. Bush Şam’da rejim değişikliği tehdidinde bulunmuş, Esad’ı Ortadoğu’nun karanlık gücü olarak tanımlamıştı. Bu durum ABD-Suriye ilişkilerinin iyice bozulmasına neden olmuştu. Gelinen noktada olan bitenlere bakıldığında sorunun kaynağının yeni olmadığı görülüyor. Ayrıca Suriye’nin Rusya’ya yakın durması batılı güçleri rahatsız etmektedir.
Ayrıca New York’ta uçakların Dünya Ticaret Merkezi’ni vurması ve El Kaide ile Müslüman Kardeşlerin eylemleri, İslami cihatçıların Suriye’yi hazırlık yeri ve geçiş noktası olarak kullandıkları şeklinde algılandı.
Suriyeliye sorulduğunda vereceği cevap “özgürlük” olacaktır, “daha fazla özgürlük. İhtiyacımız olan bu” cevabı sizleri şaşırtmayacaktır. Onların istediği belki siyasi özgürlükten çok demokrasi ve insan haklarının tanımladığı haklardır. İstediği bazı şeyleri bürokrasinin ağlarına takılmadan, yeni şeyler yaratmak için teşvik almak, hükümetten gerekli desteği almak. Hepsi bu belki de. Ya da biraz daha fazlası. Ama hepside insan hakları kapsamında yapılması gereken şeyler. Bunları yapmak için “kimin yakını olduğunuz, hangi köy ve aşiretten olduğunuz, paranızın olup olmadığı” ön koşuldur Suriye’de. Suriye’de Vitamin Vav olarak adlandırılan rüşvet çarkı aşırı dozda kullanılmaktadır. Bu durum karşısında 2000 yılında yönetime gelen Beşar Esad’da rahatsızdır. İş başına gelir gelmez rüşvete karşı bir kampanya başlatan Esad çok sayıda bakan ve bürokratı görevden aldı. Reformları başlattı. Çok sayıda siyasi tutukluyu serbest bıraktı. Muhalefet üzerindeki baskıyı azalttı. Suriye’ye bilgisayarı ve internet cafe kültürünü getirdi. Ekonomiyi canlandırmak için girişimlerde bulundu. Bankacılık sistemini özelleştirdi. Özel ve yabancı sermayeyi çekmek için Şam borsasını kurdu. Yurt dışında yaşayan Suriyelileri geri dönmeye ikna etti. Yeni işyerleri, restoranlar açılmasını ve turizmin gelişmesini sağlamak için çaba sarf etti. 
“Benim işim Suriyeliler için çalışmak” diyen Esad halkın yaşam standardını yükseltmek için çaba gösterdi. Kırsal bölgelere eğitim ve sağlık hizmeti götürdü.
Ne var ki tüm bu çabalar yeterli olmadı. Siyasi reform ve ifade özgürlüğü yarıda kaldı. Rüşveti engelleme çalışmaları sonuçsuz kaldı. Daha önce serbest bıraktığı siyasi tutukluları yeniden tutuklattı. İnterneti getirdi ancak kimi sitelere (You Tube, Facebook) erişimi engelledi. Ülke içinde sert güvenlik tedbirlerini rejimi korumak için gerekli gören Esad’ın bu yaklaşımı halkta tedirginlik yaratmış durumda. İnsanlar her an izlenmekten korkuyor.
Ülke içerisinde yaşanan çatışmalarda batılı güçlerin muhaliflere destek verdiği bir gerçektir. Tıpkı Libya’da olduğu gibi. Tıpkı Yemen’de olduğu gibi. Tıpkı Afganistan’da, Somali’de, Sudan’da, Fildişi’nde olduğu gibi. Muhaliflerin gösterilerini kanla bastırmaya çalışan Esad’a ülke dışında da tepkiler artmış, yaşamlarından endişe eden bir kısım Suriyeliler komşu ülkelere sığınmak durumunda kalmıştır.
Bugün ABD’sinden, AB’sine, BM’lerine kadar dünya siyasetine yön verenlerin kapsama alanında Suriye ve Esad yönetimi vardır. Esad’ın görevi bırakması istenmekte “yaşanan çatışmalarda insanlık suçu işlendiği savı ile uluslar arası ceza mahkemesinin devreye girmesi” dile getirilmektedir. Amaç bellidir. Libya’da olduğu gibi kendilerine karşı dik duran ve ülkesinin iç işlerine karışılmasını istemeyen Esad yönetimini alaşağı etmek için taşlar yerinden oynatılmış, piyonlar harekete geçirilmiştir. Çarklar dönmektedir. Dişliler öğütmeye hazırdır.
Sonuçta; Türkiye, Suriye, İsrail, Filistin, Kıbrıs, Mısır, Irak gibi ülkelerin yer aldığı Doğu Akdeniz havzası farklı kültür, din ve uygarlıkları barındırdığı gibi petrol ve doğalgaz kaynaklarının da yer aldığı stratejik bir konumdadır. Okyanusa açılan suyolu üzerinde yer alan ülkelerde diğer önemli bir sorun da sudur. Suyun yetersizliği ve artan nüfusun su ihtiyacının nasıl karşılanacağı ise belirsizliğini korumaktadır.
Bu bağlamda Doğu Akdeniz’in geleceğini su ve petrol belirleyecektir. Bölgede var olan sorunlar yumağı dünya kamuoyunu meşgul ettiği gibi emperyalist güçlerin de dikkatini çekmeye devam edecektir. Keskin hesaplaşmalar yaşanacaktır. Olan yine fakir ve yoksul halka olacaktır. Silah tüccarları ve kandan beslenenler, sömürmeyi alışkanlık haline getirenler ise ellerini ovuşturmaya devam edecekler, purolarını yedi yıldızlı otellerde tüttüreceklerdir.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Afganlı Kadın : Sharbat GULA



Ortadoğu’da (Irak, Yemen), Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da (Tunus, Libya, Mısır, Fildişi, Somali vs.) yaşanan siyasi karışıklıklar ABD’nin işine gelmektedir. Bu ülkelerin çoğunu bombalamaktadır. Bombalarken de istediği sonucu almaktadır.

Bombardımanlarda en büyük zararı sivil hedefler görüyor. ABD’nin insanlı ya da insansız savaş uçakları adeta ölüm kusuyor. Gökyüzü kızıla boyanıyor, renkler insan belleğinde anlamını yitiriyor.

Dünya kamuoyu ve Birleşmiş Milletler ABD’nin insan haklarını hiçe sayarak yaptığı saldırıları sessizce izliyor. ABD’nin kendi güvenliğini bu şekilde sağladığına dair ileri sürdüğü bahanelerine ses çıkaramıyor.

Neredeyse her gün yapılan saldırılarda sadece binalar vurulmuyor, aynı zamanda onlarca sivil ya yaşamını yitiriyor ya da sakat kalıyor. Savaş uçakları hedef gözetmiyor. Basılıyor düğmeye. Belirlenen hedefler yerle bir ediliyor. Hedef imha edilirken içinde var olan çocuklar ve kadınlar dâhil savunmasız ve suçsuz siviller de yok ediliyor.

Emperyalizm budur işte. Hedef gözetmez. Gözettiği tek şey kendi çıkarıdır. Kendi halkının refahı için diğerlerini gözünü kırpmadan yok eder.

Emperyalizm peçesinin ardına gizlediği yüzünü göstermez. Sinsi ve çıkarcıdır. Hedefi bu ülkelere demokrasi götürmek değildir. Hedefi bu ülkelerde bulunan enerji ve maden kaynaklarını ele geçirmek ve kullanmaktır. Bunu yaparken de ceset yığınları oluşturup kanla beslenmekten çekinmez. Kan ve barut kokusuna alışkındır. Hatta yaşam biçimi olmuştur.

Yukarıdaki ülkelerin çoğunda uzun yıllar boyunca diktatörleri destekledi. Zamanı ve yeri geldi, şartlar değişti daha önce desteklediği ve halkın yüzde doksanlara varan oy çokluğu ile iş başına gelen diktatörleri sildi attı.

Ve savaş insanların korku ve kuşku dolu gözlerle etrafa bakmasına neden oldu. Örneğin Sovyet Rusya’nın 1979 yılında Afganistan’ı işgal etmesi ve sonrasında yaşananların acı öyküsü belleklerden hiç çıkmadı.

ABD’li gazeteci Steve McCuryy 1984 yılında Afganistan’dan kaçıp Pakistan’a sığınan Afganlıların yaşamını bulundukları kampta fotoğrafladı.

Bu fotoğraflardan en ünlüsü ve dünyanın tanıdığı fotoğraf hiç kuşkusuz savaşın insanları ne hale getirdiğini gözler önüne seren ve o yıllarda küçük bir kız çocuğu olan Sharbat Gula’nın fotoğrafıdır.

İlgili fotoğrafta Gula korku dolu gözlerle deklanşöre bakmaktadır. Steve Mc Curry'nin çektiği bu fotoğrafın öyküsünü ve Sharbat Gula'nın yaşam öyküsünü National Geographic dergisinin Nisan 2002 sayısında okumuştum. Etkileyici bir anlatımla Gula'nın yaşamı, evlenmesi ve çocukları ele alınıyor. Gula Afgan kabilelerinin en savaşçısı olan Peştunlardandı. Gula şu an Afganistan'da değil Pakistan’da Tora Bora yakınlarındaki dağlarda yaşıyor. Bugün üç kız annesi ve en küçük kızı Âliye 9 yaşında. Savaşın en etkileyici fotoğrafı ve korkunun fotoğrafa yansımasını Sharbat Gula'nın bu fotoğrafında görmek ve yüreğinde acı duymak içten bile değil.

İnsanın yüreğine işleyen o korku dolu gözler deniz yeşiliydi. Görenin aklından bir daha çıkmıyordu. Bu gözlerde savaşın bir ülkeyi nasıl bitirdiğini görmek mümkündür.

2011 itibari ile 1979’dan bu yana tam 32 yıldır süren bir savaş. 2 milyondan fazla ölü. 3.5-4 milyon belki de daha fazla mülteci. İşte Afganistan’ın son otuz yılı. Ve Sharbat Gula şu an büyük ihtimalle 40 yaşlarında. Sert coğrafyada yoklukla ve sıkıntılarla, ölüm korkusu ile geçen zorlu bir yaşam sürmekte.

Afganlı Sharbat Gula’nın bu kısa öyküsü bugün Afganistan dışında ABD bombardımanına maruz kalan ülkelerde ve coğrafyalarda da yaşanmaktadır. Hiç kuşkunuz olmasın. Hem de acı bir şeklide yaşanmaktadır. Irak savaşı ve o savaşta yaşamını yitirenler, yerlerinden yurtlarından, ata toprağından kopanlar, mülteci durumuna düşenler, oğlunu kızını, eşini savaşa kurban verenlerin yaşamları Gula’dan pek farklı değildir. Belki de daha acıdır. Çünkü Gula Tora Bora’nın ulaşılmaz sarp yamaçlarında kendini ve ailesini koruyabilmektedir ama diğer yerlerde bunu yapamayanlarda vardır.

Günümüzde halklar üzerinde sürdürülen bu acımasız politikanın altında ülkelerin enerji ve maden kaynaklarını ele geçirme düşüncesi yatmaktadır. Bu bağlamda dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike ise silahlanma yarışıdır. Büyük bir hızla gelişen teknolojinin katkısı ile birbirinden üstün silahlar yapan ve bu silahları dünya pazarlarında dağıtan emperyalist ülkeler üstünlüğü ele geçirmek için halkları birbirine düşürmekte ve dağıttığı ya da pazarladığı silahlarla bunu başarmaya çalışmaktadır.

Libya’da yapılan tam da budur. Suriye’de yapılmak istenen de budur. İç kargaşa çıkmasına çanak tutmak ve sonrasında iç kargaşada yorulmuş ülkeyi ele geçirmektir. Amaç budur. Libya’ya müdahale eden güçler acaba yüz binlerce insanın iç savaş ortamında yaşamını yitirdiği Fildişi’ne neden müdahale etmeyi düşünmez. Çünkü Fildişi’nde yararlanacağı enerji yoktur ya da yetersizdir. Fildişi halkının birbirini öldürmesi için gerekli silahı satmayı da ihmal etmez.

Emperyalizmin tuzağına düşmemek gerekir. O tuzağa düşen halklar belini bir daha kolay kolay doğrultamazlar. Hatta hiç doğrultamazlar. Çünkü emperyalizme bağımlıdırlar artık. Emperyalizm ile işbirliği yapan yandaşlar, çıkarcılar, dönekler, liboşlar, nemalananlar, aymazlar ve utanmazların sayısı oldukça fazladır.

Emperyal ülkeler bu güruhtan yararlandıktan sonra tıpkı Tunuslu Zeynelabidin Bin Ali ve Mısırlı Hüsnü Mübarek örneğinde olduğu gibi bir kenara fırlatıp atarlar.

Libya lideri Kaddafi’nin ayağına kırmızı halı serenler bugün kafasına bomba yağdırmaktadır. Bu acı gerçekten halkların ders alması gerekir.

Sadece halkların ders alması yeterlimidir. Elbette hayır. O halkları yönetenlerinde var olan gerçeği görmeleri gerekir. Emperyalizme karşı koymak ve yapılanları boşa çıkarmak için başka yol yok.