Afganistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Afganistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2025 Cumartesi

AFGAN KIZI SEHER GÜL'ÜN YAŞADIĞI DRAM


 

Kış gündönümünün soğuk günleri yaşanmakta. Doğa yaban yaşamınındır artık. Afgan Çölü’nün sert yaşam koşullarında gri tepelerin derin vadilerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışır insanlar. Soğuk ve yoksulluk iliklerine kadar işler Afganların. Coğrafya acımazsızdır. Himalaya dağlarının uzantısı olan Hindikuş Dağları ile kuzeydeki Pamir Dağları üzerinde kar ve sis eksik olmaz.

Zor coğrafyanın zor yaşam koşulları kadınları vurur en çok burada. Küçük yaşta evlendirilen “çocuk gelin” konumundadır çoğu. Genç olmalarına karşın yaşlı insanların sezgisine sahiptirler. Afgan savaşlarının ve Taliban yönetiminin uygulamalarının sonucu en fazla ezilen de kadınlar olmuştur.


Taliban yönetimden uzaklaşmış, Molla Ömer kayıplara karışmıştır lakin uygulamaları ve zihniyetleri Afgan toplumunda değişmeden devam etmektedir. Burada evlilik ticari bir anlaşmaya da benzetilebilir. Bu düşüncemi neden bu şekilde söylüyorum çünkü orada yaşanan olaylar bu yargıya varmamıza neden oluyor. Evlilik kurumuna yakışmayan durumları gördükçe insan şaşırıyor.

Afgan kızı Seher Gül’ün yaşadığı dram insanı şok ediyor. O bir çocuk gelin. Görmediği işkence yok. Fuhuşu reddettiği için eşinin ailesinden işkence görüyor. Çünkü eşinin ailesi onu fuhuşa zorluyor. O kabul etmiyor. Seher Gül tam altı ay boyunca evin bodrumunda bir tuvalete kapatılıyor. Tırnakları sökülüyor. Kızgın demirle dağlanıyor. Parmakları kırılıyor. Altı ay boyunca sadece yiyebileceği kadar yiyecek ve su veriliyor. Hücrede sanırsın. Sanırsın azılı bir katile bunlar yapılıyor. Gerçi insana yapılmaması gereken davranış bu yapılanlar. Aklın ve mantığın almayacağı bir durum. Hangi vicdan bu işkenceye razı olur. Hangi insan bunu yapar anlaşılır şey değil. Aileyi buna iten nasıl bir duygu ve bakış açısıdır anlamak mümkün değil.

Seher Gül Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Baglan vilayetinde Afgan ordusunda bir askerle evlendirilir. O günden sonra başlar kâbus dolu günler. Gördüğü işkenceler sonrası ölmek üzere iken amcasının ihbarı üzerine, polis tarafından yapılan bir operasyonla kurtarılır. Çekilen resimlerde yüzündeki işkence izleri görülmektedir. Afgan doktorlar tedavisi için Hindistan’a gönderilmesi kararını alırlar. Çünkü Afganistan’da tedavi için yeterli olanak ve donanım yoktur.

Seher Gül’ün eşi ve kayınpederi firar eder.  Kocasının kız kardeşi ve kayınvalidesi gözaltına alınır. Afganistan’da bu olay ne ilktir ne de son olacaktır. Sorumluların nadiren adalet önüne çıkarıldığı düşünüldüğünde aksini düşünmek doğru değildir.

Afganistan, Hindistan, Yemen, Pakistan gibi çeşitli toplumlarda kadınların kendi eşlerini seçme hakkı saçmalık ve ahmaklık olarak görülmektedir. Evlilikte sevgiye, bireysel tercihe ve kişisel iradeye yer yoktur. Sağlam bir evliliğin iki kişinin anlaşması ile değil iki ailenin anlaşması ile mümkün olacağı düşünülmektedir.


 Alın size sağlam bir evlilik örneği. Seher Gül olayı!

Çocuk yaşta denilecek gelinlerin kendi iradeleri ve istekleri doğrultusunda bir başkası ile evlendirilmelerinin sonucunda görülen Seher Gül olayı benzeri durumlar irdelendiğinde asıl saçmalığın ve ahmaklığın ne olduğu ortaya çıkmaktadır.

Burada Taliban ve benzeri zihniyetin kadına bakış açısını irdelemeye gerek yok. Durumu herkes biliyor. Taliban’da, Afganlı siyaset ve devlet adamları da, batı toplumları da biliyor. Bamyandaki kayalara oyulmuş buda heykelinden hıncını çıkarmaya çalışan ve heykelleri havaya uçurup darmadağın eden zihniyetten kadına şefkatle yaklaşmasını beklemek iyimserlik olacaktır.

Afgan toplumunda durum bu da Türkiye’de kimi yerlerde farklı mı?

Töre, Berdel, aile Meclisi, çocuk gelinler derken ülkemizde yaşananların da kabul edilmesi olası değildir.


Ağrı’nın Eleşkirt ilçesi Cihanbeyli Köyü’nde kurtların kaçırdığı iddia edilen kadın, dört gün sonra babasının evinde bulunuyor. Koca dayağından bıkan 15 yıllık evli kadın S.A. ilginç bir plan uyguluyor. Üç ay boyunca kestiği kümes hayvanlarının kanını biriktiriyor. Kaçacağı gün biriktirdiği kanı yere ve elbiselerinin üzerine döküyor. Elbiselerini parçalayıp evin bahçesinde çeşitli yerlere bırakıyor. Saçını kesip elbise parçalarının yanına bırakıyor ve kurt saldırısı izlenimi veriyor.

S.A. bunu neden yapıyor?

On beş yıldır eşinden gördüğü şiddet nedeni ile yapıyor. Dayanacak gücü kalmamıştır. Tek çıkar yol olarak bu planını uygulamayı görmüştür.

Kadına dayak atan, yerde sürükleyen, söz ve yaşam hakkı vermeyen, tercih hakkı vermeyen bir zihniyetten ne beklenir?

Afganlı Seher Gül eşinin ailesinden işkence görmüş ölmek üzere iken kurtarılmıştır. S.A on beş yıl eşinden dayak yemiş canını kurtarmanın yolunu kurt saldırısı izlenimi veren bir planda görmüştür.

Her iki olayda da kadına yapılan şiddet ve acımasızlık söz konusudur.

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde farklı toplumlarda benzer olayların yaşanması ilginç değil midir?

Bu durumda hukukun üstünlüğü, adalet anlayışı, insan hak ve özgürlükleri, kadın hakları, çocuk hakları ve sözleşmeleri ne işe yarıyor?

 

 




3 Ekim 2019 Perşembe

AFGAN KIZI; SEHER GÜL


Kış gündönümünün soğuk günleri yaşanmakta. Doğa yaban yaşamınındır artık. Afgan Çölü’nün sert yaşam koşullarında gri tepelerin derin vadilerinde hayatlarını devam ettirmeye çalışır insanlar. Soğuk ve yoksulluk iliklerine kadar işler Afganların. Coğrafya acımazsızdır. Himalaya dağlarının uzantısı olan Hindikuş Dağları ile kuzeydeki Pamir Dağları üzerinde kar ve sis eksik olmaz.
Zor coğrafyanın zor yaşam koşulları kadınları vurur en çok burada. Küçük yaşta evlendirilen “çocuk gelin” konumundadır çoğu. Genç olmalarına karşın yaşlı insanların sezgisine sahiptirler. Afgan savaşlarının ve Taliban yönetiminin uygulamalarının sonucu en fazla ezilen de kadınlar olmuştur.
Taliban yönetimden uzaklaşmış, Molla Ömer kayıplara karışmıştır lakin uygulamaları ve zihniyetleri Afgan toplumunda değişmeden devam etmektedir. Burada evlilik ticari bir anlaşmaya da benzetilebilir. Bu düşüncemi neden bu şekilde söylüyorum çünkü orada yaşanan olaylar bu yargıya varmamıza neden oluyor. Evlilik kurumuna yakışmayan durumları gördükçe insan şaşırıyor.
Afgan kızı 12 yaşındaki Seher Gül’ün yaşadığı dram insanı şok ediyor. O bir çocuk gelin. 12 Yaşındaki Seher Gül Afganistan’ın kuzeyinde bulunan Baglan vilayetinde 30 yaşındaki Ghulam Sakhi isimli bir kişiyle 5 bin dolar karşılığında evlendirilir. Seher Sakhi'nin tecavüzüne uğrar, dayak yer. Görmediği işkence yoktur. Fuhuşu reddettiği için eşinin ailesinden işkence görür. Çünkü eşinin ailesi onu fuhuşa zorlar. Seher kabul etmez. Seher Gül tam altı ay boyunca evin bodrumunda bir tuvalete kapatılır. Tırnakları sökülür. Kızgın demirle dağlanır. Parmakları kırılır. Altı ay boyunca sadece yiyebileceği kadar yiyecek ve su verilir. Hücrededir sanırsın. Sanırsın azılı bir katile bunlar yapılıyor. Gerçi insana yapılmaması gereken davranıştır bu yapılanlar. Aklın ve mantığın almayacağı bir durum. Hangi vicdan bu işkenceye razı olur. Hangi insan bunu yapar anlaşılır şey değil. Aileyi buna iten nasıl bir duygu ve bakış açısıdır anlamak mümkün değil.
O günden sonra başlar kâbus dolu günler. Gördüğü işkenceler sonrası ölmek üzere iken amcasının ihbarı üzerine, polis tarafından yapılan bir operasyonla kurtarılır. Çekilen resimlerde yüzündeki işkence izleri görülmektedir. Afgan doktorlar tedavisi için Hindistan’a gönderilmesi kararını alırlar. Çünkü Afganistan’da tedavi için yeterli olanak ve donanım yoktur.
Seher Gül’ün eşi ve kayınpederi firar eder.  Kocasının kız kardeşi ve kayınvalidesi gözaltına alınır. Afganistan’da bu olay ne ilktir ne de son olacaktır. Sorumluların nadiren adalet önüne çıkarıldığı düşünüldüğünde aksini düşünmek doğru değildir.
Afganistan, Hindistan, Yemen, Pakistan gibi çeşitli toplumlarda kadınların kendi eşlerini seçme hakkı saçmalık ve ahmaklık olarak görülmektedir. Evlilikte sevgiye, bireysel tercihe ve kişisel iradeye yer yoktur. Sağlam bir evliliğin iki kişinin anlaşması ile değil iki ailenin anlaşması ile mümkün olacağı düşünülmektedir.
Alın size sağlam bir evlilik örneği. Seher Gül olayı!
Çocuk yaşta denilecek gelinlerin kendi iradeleri ve istekleri doğrultusunda bir başkası ile evlendirilmelerinin sonucunda görülen Seher Gül olayı benzeri durumlar irdelendiğinde asıl saçmalığın ve ahmaklığın ne olduğu ortaya çıkmaktadır.
Burada Taliban ve benzeri zihniyetin kadına bakış açısını irdelemeye gerek yok. Durumu herkes biliyor. Taliban’da, Afganlı siyaset ve devlet adamları da, batı toplumları da biliyor. Bamyandaki kayalara oyulmuş buda heykelinden hıncını çıkarmaya çalışan ve heykelleri havaya uçurup darmadağın eden zihniyetten kadına şefkatle yaklaşmasını beklemek iyimserlik olacaktır.
Afgan toplumunda durum bu da Türkiye’de kimi yerlerde farklı mı?
Töre, Berdel, aile Meclisi, çocuk gelinler derken ülkemizde yaşananların da kabul edilmesi olası değildir.
Ağrı’nın Eleşkirt ilçesi Cihanbeyli Köyü’nde kurtların kaçırdığı iddia edilen kadın, dört gün sonra babasının evinde bulunuyor. Koca dayağından bıkan 15 yıllık evli kadın S.A. ilginç bir plan uyguluyor. Üç ay boyunca kestiği kümes hayvanlarının kanını biriktiriyor. Kaçacağı gün biriktirdiği kanı yere ve elbiselerinin üzerine döküyor. Elbiselerini parçalayıp evin bahçesinde çeşitli yerlere bırakıyor. Saçını kesip elbise parçalarının yanına bırakıyor ve kurt saldırısı izlenimi veriyor.
S.A. bunu neden yapıyor?
On beş yıldır eşinden gördüğü şiddet nedeni ile yapıyor. Dayanacak gücü kalmamıştır. Tek çıkar yol olarak bu planını uygulamayı görmüştür.
Kadına dayak atan, yerde sürükleyen, söz ve yaşam hakkı vermeyen, tercih hakkı vermeyen bir zihniyetten ne beklenir?
Afganlı Seher Gül eşinin ailesinden işkence görmüş ölmek üzere iken kurtarılmıştır. S.A on beş yıl eşinden dayak yemiş canını kurtarmanın yolunu kurt saldırısı izlenimi veren bir planda görmüştür.
Her iki olayda da kadına yapılan şiddet ve acımasızlık söz konusudur.
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğinde farklı toplumlarda benzer olayların yaşanması ilginç değil midir?
Bu durumda hukukun üstünlüğü, adalet anlayışı, insan hak ve özgürlükleri, kadın hakları, çocuk hakları ve sözleşmeleri ne işe yarıyor?



10 Şubat 2019 Pazar

UTANÇLARINDAN YAŞADIKLARINI KİMSEYE ANLATAMIYORLAR


Zamanın nasıl geçip gittiğinin ağır vurgusu altında;
Yazmak bir tutkudur, hem insanın hüznünü azaltır, hem de yalnızlığına ortak olur.Yaşananları normalleştirmenin, hüznü dağıtmanın yolu, tekrar güzel günlere geri dönmekten geçer.
Yazmak yalnızlıktır. İnsan kendi ile baş başa iken yazar. Kalabalık ve gürültülü ortamda yazmak olanaksızdır çünkü. Bu kuralı çoğu yazar bilir.
...
Yazacak o kadar çok şey var ki. Kısa  ama yoğun geçen o kadar çok insan öyküsü, yaşamı, acısı, sevinci, hüznü var ki. İnsan hangi birini yazacağına, hangi birine üzüleceğine şaşırıyor.
...
İnternet haber sitelerine yaz aylarında düşen bir haber dikkatimi çekmişti. İlgili haberi arşive almıştım. Tekrar gözüme çarptı. Kadınlara yönelik olumsuz ve dahası utanılacak yaklaşımlar haberleştirilmişti.
...
Haberin başlığı "utançlarından yaşadıklarını kimseye anlatamıyorlar" şeklindeydi.
Haberin kısa ayrıntısına gelince,
Afganistan'ın Cavazcan eyaletine bağlı Darzab bölgesi. ışid'in güçlü olduğu bölge.
Bölgede yaşanan olaylar nedeniyle kaçanların sayısı binleri bulurken, kadınlara karşı işlenen cinsel suçlar da ortaya çıkmaya başlıyor.
Fakat kadınların suçlanacakları endişesiyle kendilerine yapılanları anlatmaktan çekinmesi,ihlallerin boyutlarının tam olarak görülmesini engelliyor.
Bölgeden kaçan üç çocuk annesi Zarife, bölgedeki ışid liderinin köye gelerek, kocasının ona para vermeyi vaadettiğini öne sürüp, para istediğini söylüyor.
"Paramız olmadığını, para bulabilirsek ona gönderebileceğimizi söyledim. Ama kabul etmedi. Kocamı bırakıp onun adamlarından biriyle evlenmem ve onlarla gitmem gerektiğini söyledi.
Ben bunu kabul etmeyince, adamları çocuklarımı yan odaya götürdü, bu da benim başıma silah dayadı. Onunla gitmezsem beni oracıkta öldüreceğini, evimi alacağını söyledi. Sonra da bana yapabileceği her şeyi yaptı."
Haberin ayrıntılarında anlatılanlar çok daha fazla. Ben sadece buraya kısa bir bölüm aktardım.
Dünyanın çivisi çıkmış sanırsın. Savunmasız insanlara , kadınlara, kızlara yapılan bu utanç verici durumların değişik coğrafyalarda devam etmesi çok acı.
...
İnsan bu haberleri ve olayları okuyunca nefes almaktan utanıyor. Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye sormadan edemiyor.
Umutsuzluğun içinde aralanan aydınlık bir kapı arayan bu insanlara yapılanlar, çektikleri acılar, yokluklar insanı derinden etkiliyor.
Kırıp dökmeye, diğerini yok etmeye odaklanmış zihniyetlerin varlığını görmek elbette ki üzücü bir durum.
Lakin, her şeye rağmen yüreklerine yansıyan zorlukların üstesinden gelmeye çalışan, kötülükle mücadele eden insanların varlığını görmek de bir o kadar sevindirici.

15 Temmuz 2018 Pazar

YER ALMANYA, TARİH 16 EKİM 2016



Dünyada öncelik insanlığını bilmek, insanca yaşamaktır. Doğruluk, dürüstlük, hak ve adalet, eşitlik, diğerini ötelememek gibi ilkelere bağlılık insanlığın bir gereğidir.
Lakin işin özü bu olması gerekirken, bencilliğin, ahlaksızlığın, üçkağıtçılığın tavan yaptığı durumlarla karşılaşmak insanım diyenlerin vicdanını sızlatıyor.
Benzerlerine sıklıkla ülkemizde de rastladığımız tehdit, tecavüz, ahlaksızlık olaylarına çeşitli ülkelerde de rastlamak şaşırtıcı olmuyor.
Lanetliyoruz,
Allah belanızı versin diyoruz,
Vicdanı ve ahlakı olan bunları yapmaz, siz nasıl bir ailede yetiştiniz, nasıl bir ortamda eğitim aldınız, sizin ananız bacınız, eşiniz, çocuğunuz yok mu diyoruz.
Toplumca tepki veriyoruz lakin yaşananların önüne bir türlü geçilemiyor.
İnsan hem kendine saygı duymalı, hem de diğerine.
Hastalıkların en belalısı başkalarına saygı duymamaktır.
Başkalarına saygı duymayanlar, hayata akıllarıyla bağlanamayan insanlardır.
Montaigne der ki "Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum."
......
"Yer Almanya,
Tarih 16 Ekim 2016
Almanya'nın güneyindeki Freiburg kentinde tıp okuyan 19 yaşındaki Üniversite öğrencisi Maria Ladenburger bir öğrenci partisinden ayrıldıktan kısa bir süre  sonra saldırıya uğrar, tecavüz edilir, Dreisam Nehri'ne atılır, genç kız boğularak can verir.
Alman polisinin çalışması sonrasında olayın detayları ortaya çıkar.
Olay yeri yakınında bulunan Maria'ya ait bir şal üzerinden alınan örneklerde 17 yaşındaki Afgan mültecinin DNA'sına rastlanır.
Güvenlik kamerası görüntüleri sayesinde şüpheliye ulaşılır.
Afgan mülteci tek başına geldiği Almanya'da yaşı küçük olduğundan Alman bir ailenin yanına verilmiştir.
Öldürülen genç kızın mülteci merkezinde gönüllü olarak çalıştığı ve mültecilere yardım etmek için çabaladığı olayın ayrıntılarında verilmekte."
Ortadoğu ülkelerinden, Afganistan'dan, Pakistan'dan, Afrika ülkelerinden yaşadıkları toprakları bir şekilde terk edip; yolda karşılaşacakları çeşitli zorlukları, ve ölümleri göze alarak Avrupa ülkelerine göç eden, mülteci konumunda olan bu insanlar gittikleri ülkelerde de bildiklerinden şaşmamakta direniyor olmalılar ki bu durumun yaşanılmasına neden oluyorlar.

Bir de utanmadan kendilerine yardım etmek için çırpınanlara karşı yapıyorlar bunları.
Tarihe bakıldığında, Ortadoğu'da, Afganistan'da, Afrika ülkelerinde insanların birbirleriye sürekli bir çatışma içinde oldukları görülür.
IŞID'ın Suriye ve Irak topraklarında yaptıkları orta yerde durmakta.
Yaptıkları insanlık adına bir şey yok.
Lakin tehdit, öldürme, tecavüz, ahlaksızlık diz boyu.
Zorda kaldıklarında kaçıp sığındıkları yer Avrupa ülkeleri.
Demek ki orada da rahat durmuyorlar.
İnsan olmanın gereği diğerinin haklarına saygılı olmaktan geçer.
Bir insan kendi amacı için diğerine ihanet etmemeli, akıl ve vicdanı ile hareket etmeli; ahlaklı, dürüst, doğru, insan haklarına saygılı olmalıdır.
Bu yaşananlar bir kabus değilse ya nedir?
Genç bir kız saldırıya uğruyor, tecavüz ediliyor ve öldürülüyor.
Ülkemizde son aylarda yaşanan saldırı, tecavüz ve öldürmeler de insanın vicdanını sızlatıyor.
Suçu işleyenler ve hastalıklı hücreler hak etikleri cezayı almalıdır.

21 Şubat 2018 Çarşamba

AĞLATAN KUPON




“Afganistan’da Dünya Yiyecek Programı çerçevesinde her gün bir konteynır yiyecek çocuklara dağıtılıyor. Savaş ve doğal afetler nedeniyle her gün 400 çocuğun bir milyon yoksul nüfusuna katıldığı ülkede yiyecek kuponunu kaybeden bir çocuğun gözyaşları yürekleri burktu”
Haber böyle. Ne denir ki! Yoksulun mekânı coğrafyalarda her gün her an her saniye yaşanan dramlardan sadece biri bu.  1980’li yıllarda dünyanın gündeminden düşmeyen Afganistan, 1979 Sovyet işgali ile kaosa sürüklendi. Yetmedi 11 Eylül 2001 günü teröristlerin ABD’de gerçekleştirdiği ikiz kuleler saldırısı ile tekrar gündeme geldi. ABD ve Nato birlikleri ülkede şu an.
1994 sonbaharında ortaya çıkan Taliban’ın üç yıl gibi kısa bir sürede Afganistan’da ülkenin yüzde 90’ına hâkim olması, uygulamaları sonucu Afgan halkı açlığın, sefaletin ve geri kalmışlığın acımasızlığında bocalamaya başladı. Taliban gitti. Lakin militanları Afgan halkına göz açtırmıyor.
Evet, ne denir ki’ Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir derler. Olan yine yoksula olmaktadır. Emperyalizm ve savaş baronları ise ellerini ovuşturmakta. Afgan halkı ise bir lokma ekmek için aldığı kuponun kaybına ağlamakta.
Afganistan'daki çocukların yaklaşık yüzde 45'inin, anne karnından itibaren ciddi gıda yetmezliği çektiği ve bu nedenle ülkede yüksek oranda anne ve çocuk ölümleri yaşandığı uzmanlarca belirtiliyor.
Bir zamanlar çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan ve yine bir zamanlar dünyanın en önemli ilim ve kültür merkezlerinden olan Afganistan'da, işgal ve iç savaşların getirdiği fakirlikten dolayı başta çocuklar olmak üzere ciddi sağlık, gıda ve beslenme sıkıntısı yaşanıyor.




28 Aralık 2016 Çarşamba

KRAL İÇİN AV VE GEZİNTİ HALKIN SORUNLARINDAN DAİMA ÖNCELİKLİDİR

Afganlı kız çocuklarının okuma ve öğrenme isteklerinde kollarının ve kanatlarının nasıl budanmak istendiğinin kısa öyküsünü de biz verelim.
Kısa ve öz… .
Doruklarını gökyüzüne doğru kaygısızca ve pervasızca uzatan görkemli dağlar arasına sıkışmış, kimi bölgeleri ise bozkırın ve çölün gizemli duruşunda yoğrulan Afganistan istikrarla pek de tanışık değil.
Kral Emanullah Han’ın 1929 yılı itibariyle devrilmesi ile iktidara gelen Nadir Şah bütün reformları iptal eder. Moskova ile ilişkileri donduran Nadir Şah 1933 yılında bir okul ziyareti sırasında öğrencilerden birinin bıçaklı saldırısı sonrasında yaşamını yitirir.
Yerine oğlu Muhammed Zahir Şah geçer. 1933’ten 1973’e kadar zayıf karakterli, uyuşuk, tembel ve dış dünya ile pek ilgisi olmayan kralın yerine ülkeyi daha çok -onun adına- akrabaları ve amcaları yönetir. Afganistan yıllar boyunca tam bir “duraklama dönemi” diyebileceğimiz ortamda var olma mücadelesi verir.
Kral için av ve gezinti halkın sorunlarından daima önceliklidir.
Bu dönemin son yılları 1963 yılında Başbakanlıktan uzaklaştırılan kralın kuzeni Muhammed Davud’un iktidar mücadelesine sahne olur.
Muhammed Davud tekrar iktidara dönmek için fırsat kollamaktadır. Kralın ülkeyi iyi yönetemediğini iddia eden ve kendisinin başbakanlıktan uzaklaştırılmasını hazmedemeyen Davud iktidarı ele geçirmek için fırsat aramaktadır. Kralın 1965 yılında kabul edilen Anayasaya “kraliyet ailesinden kişilerin kabinede veya öteki yüksek makamlarda görev alamayacağı” maddesini özellikle kendisi için koydurduğunu düşünmeye başlar.
Davud ordu içindeki yandaşları ile görüştükten sonra kralı devirmeye karar verir ve harekete geçmek için uygun zemini aramaya başlar.
Davud, ihtilal planının uygulamasında ordudaki subayların yanı sıra sivil olan Halkiler ve Perçamiler’nde desteğini alır. Nihayetinde kral İtalya’nın İschia kentinde çamur banyosunda dinlenirken 17 Temmuz 1973 günü Davud’u destekleyen ordu birlikleri stratejik merkezleri işgal ederek iktidara el koyar.
Davud Kâbil radyosunda yaptığı konuşma ile “Cumhuriyetin ilan edildiğini” duyurur. O’na göre “Cumhuriyet hem İslam’ın gerçek ruhuna hem de modern çağın gereklerine daha uygundu.” 1977 yılında Cumhurbaşkanı Davud yeni bir anayasa kabul eder. Ancak gelişen olaylar ve Moskova’dan uzaklaşma çabaları sonunda, Moskova Davud’tan kurtulmanın zamanının geldiğine karar verilir.

Sonuçta 27 Nisan 1978 günü ordu ve sivil destekçileri bir kez daha iktidar değişikliği ile Davud’u alaşağı ederler. Ancak Moskova yakın takipten hiçbir zaman ayrılmaz. Afganistan’da oluşan olaylara müdahil olur. Sonuçta Afgan Cumhurbaşkanı Hafızullah Âmin’in ABD’ye yakınlaşma çabaları, hükümetin ayaklanmaları bastırmada yetersiz kalması ve nihayet Afganistan’ın mücahitlerin eline geçme tehlikesinin belirmesi sonucunda 27 Aralık 1979 tarihinde Sovyet komandolar bir kez daha Afganistan’ın stratejik kurumlarını ele geçirir ve Babrak Karmal’ı iktidara taşır.
1978 yılındaki kanlı darbeden Sovyet işgaline, 1990 yılındaki şiddetli iç savaş koşullarından boğucu Taliban yönetimine kadar yıllar boyu cefa çeken çoğu Afgan şehir ve kasabaları bu süreçte harabeye döner.
1994 sonbaharında ortaya çıkan Taliban’ın üç yıl gibi kısa bir sürede tüm muhalifleri tasfiye edip iktidarı ele geçirmesi ve uygulamaları tüm dünyada geniş yankı yapar.
Acıların en büyüğünü  Afgan halkı çeker.
Taliban’ın uygulamaları karşısında şaşıran batılı ülkeler Taliban’dan kurtulmanın çarelerini araya dursunlar, bu arada Taliban’ın özellikle kadınlara, eğitime, çağdaşlaşmaya, modern yaşam koşullarına karşı aldığı tavır ve kimi uygulamalar Afgan halkının sinmesine ve uygulamaları benimsemesine neden olur.
Biz burada Afganistan’da iş başına gelen hükümetlerin uygulamalarını yermek ya da onaylamak amacında değiliz.
Ancak yukarıda kısa bir özetini verdiğim Afgan tarihindeki köşe taşlarını ve sonuçlarını da iyi yorumlamakta ve gelinen noktada özellikle kadınlara ve kız öğrencilere yönelik kimi uygulamaları da iyi tahlil etmekte yarar vardır.
Benim bu yazıyı yazmama neden olan haber “Taliban’a inat, okula döndüler” başlığını taşıyor ve basında yer alıyordu.
Her ne kadar Taliban yönetimi ve Molla Ömer işbaşında değilse bile kırsalda hala etkinliklerinin sürmekte olduğu bilinen bir gerçektir.
15 Ocak 2009 tarihini taşıyan İlgili haberin detayı ise şöyle idi.
“Afganistan’ın Kandahar eyaletinde iki ay önce yüzlerine asit atılarak saldırıya uğrayan kız öğrenciler, buna rağmen okula gitmeyi sürdürüyor. Atılan asit nedeni ile yüzü ağır şekilde yanan 17 yaşındaki Şamsiya, gözünün etrafındaki yaralar yüzünden okumakta güçlük çekmesine rağmen, öğrenimine devam etmekten vazgeçmemiş.  Annesi okuma yazma bilmeyen Şamsiya, “Bana bunu yapanlar kadınların eğitim görmesini istemiyor. Bizim aptal olmamızı istiyorlar” diyor.  Pakistan’ın kuzeybatısındaki Svat Vadisi’nde hâkimiyet kuran Taliban militanları, kızların okula gitmesini ve müzik marketleri yasakladı; berberlere de sakal tıraşı yapmamaları için baskı uyguluyor.”
Afganistan’da yüzüne asit atılıp yaşamları zora sokulmaya çalışılan Şamsiya ve diğer kız çocuklarının suçu nedir?
Bu çocukların suçu okuma yazmayı öğrenmek istemeleri midir?
Okula giden kız çocuklarının okumasının engellenmesindeki amaç nedir?
Taliban’ın Afganistan’da kadınlara ve kızlara yapmak istediği şey yoksa Şamsiya’nın cümlesinde mi gizlidir?
İyide Afganlı kadınlar ve kızlar -okuma yazmayı öğrenip-  dini bilgileri ve Kuran-ı Kerim’i okuyup öğrenmek isterlerse ne olacak?
Burka ile yüzlerini gizlemek zorunda kalan, giyim ve kuşamlarına karışılan, evden dışarıya bir akrabası olmadan çıkmaları pek olanaklı olmayan bu kadınlar ve kızlar gerekli bilgileri nasıl ve nerede alacaklar?
Soru sormayı gerektiren bir durum varsa o sorular uzar gider. Ta ki sorulan sorulara gerekli yanıt alınana kadar.
Dolayısıyla,
Çağdaş yaşam normlarının ve demokrasi uygulamalarının Afgan halkı ile buluşması yine Afgan halkının vereceği kararla mümkün olacaktır.
Ya geçmiş yaşam koşullarının ve uygulamaların devamı ile yaşam bulurlar ya da modern dünyanın uygulamaları ile kucaklaşırlar.
   


6 Mart 2013 Çarşamba

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE YAŞANANLAR





Gelin beraberce geçmişe bir yolculuk yapalım. 1990’lı yıllara.1991’de Sovyetler Birliği’nin çöktüğü yıllara ve sonrasına. Sovyetler Birliği çökünce iki kutuplu dünya düzenini tutan sacayaklarından biri yıkıldı, işlevsiz kaldı. Ve akabinde yenidünya düzeni kuruldu.
Bu kurulan yenidünya düzeninin düzenli bir dünya olmadığı 1990 sonrası yaşanan olaylarda anlaşıldı. Bu arada uluslar arası ticari şirketler kar amaçlı yatırımlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Tek istekleri daha da büyümek ve daha fazla kar elde etmekti. Doymak bilmeyen iştahlarını gidermek için gözlerini üçüncü dünya ülkelerine dikmişlerdi. Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarını ve ucuz işgücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın hesabı içindeydiler.
Bu arada topluma tüketim alışkanlığı sistematik olarak pompalandı. Kitlelerin beyinleri uyuşturulmaya çalışıldı. Olmayan kaynağa rağmen kredi kartı furyası ile kitleler borçlandırıldı. Daha fazla kredi kartı daha fazla borç demekti. Ve daha fazla harcama demekti. Bu ise daha fazla kar anlamına geliyordu. Furyaya algı yanılsaması yaşayarak ve tepkisizce uyanlar borçlarını ödeyemez konuma geldiler. Bankalar daha fazla kredi kartı dağıtmak için sokaklara caddelere kredi kartı başvuru stantları açtılar. İnsanlar ise düşünmeden cüzdanlarında renk renk kredi kartı taşımak için o stantlara koştu. Kredi kartı taşımanın ayrıcalığını yaşamak keyfine erişmek için(!).
Yenidünya düzensizliğinin revize edilmesi sürecinde 11 Eylül trajedisi yaşandı. O trajediden bu yana geçen süreçte Dünya halkları ABD’nin jandarmalığında büyük dönüşümlere ve olaylara tanık oldu. Nerede bir sorun varsa orada ABD ve müttefikleri bir bilen(!) olarak daima hazırdı.  Onlar Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Somali’de, Latin Amerika’da kısacası Afrika ve Asya’da at koşturmaya devam ediyorlardı.
Bu arada çarpıcı rakamlar insanın dudaklarını uçuklatacak boyutlara ulaştı. “Dünyanın en zengin 200 kişisinin toplam serveti 1999’da 1 trilyon dolardı. Aynı tarihte en yoksul 43 ülkeye yayılmış 582 milyon insanın toplam geliri ise 146 milyar dolar civarında idi.”  Ve yine 2000’li yıllara gelindiğinde dünyadaki insanların yarısı günde 2 doların altında harcama yapabiliyordu. Ne ki, aynı yıllarda ABD’nin savunma bütçesi milyar dolarlarla ifade ediliyor ve arttıkça artıyordu.
Savunma bütçesi ABD’nin Irak ve Afganistan girişimlerine paralel olarak arttıkça arttı. Savunmasız ülkelerde savunmasız insanlara atılan kurşunlar ve yaşamını kaybedenlerin sayısı da bütçe artışına paralel artmaya başladı.
ABD başkanı Roosevelt, 1940 seçim kampanyasında, “Oğullarımız hiçbir yabancı savaşa yollanmayacak” sözünü vermişti. Oysa kısa süre sonra ABD II. Dünya Savaşı’nda ve Kore Savaşı’nda yer alacak ve üzerine düşeni o savaşlarda yerine getirecekti. Başkan Roosevelt’in sözleri ise tarihin çöplüğündeki yerini çoktan almıştı.
Bugün dünya’da ABD’ye duyulan tepkinin altında yatan gerçek nedir? Bana göre tepkinin en önemli nedeni ABD’nin yaptıklarıyla alakalı ve orantılıdır. Filistin halkının İsrail ile mücadelesinde uğradığı katliamlara ABD kayıtsız kalmış, silahlarının kullanılmasına sesini çıkarmamıştır. Keza Afganistan ve Irak’ta ABD uygulamalarına duyulan tepki yine o ülkelerde ABD’nin yaptıklarıyla orantılı değil midir? İkinci Irak savaşı öncesine bakıldığında Irak’a uygulanan ambargo nedeni ile yüz binlerle ifade edilen Irak’lı çocuk hayatını kaybetmiştir. Aynı ABD Irak- İran savaşında Saddam’ın destekçisi olmuş ve hatta Saddam’ın 1989 yılında Halepçe katliamına sesini çıkarmamıştır.
Bu süreçte iki kutuplu uluslar arası ortam için oluşturulmuş Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası, Uluslar arası Para Fonu gibi ABD denetiminde ticari örgütlerle dünya ekonomisine yön verilmeye çalışıldı. 1980’li yıllarda Avrupa Birliği oluşumunun şekillendirilmesi ile Avrupa ayrı bir ekonomik güç olmaya doğru koşmaya başladı. Ayrıca Kuzey Amerika Serbest ticaret Birliği (NAFTA), Güneydoğu Asya Serbest Ticaret Birliği (AFTA), Karadeniz Ekonomik işbirliği (KEİ) kuruldu.
 Kısacası ekonomik alanda da gözle görülür bir kutuplaşma ve yeni bir ekonomik anlayış ortaya çıkmaya başladı. Bu anlayış içerisinde bir yandan gelişmiş ekonomiye sahip ülkelerin daha fazla kar amaçlı girişimlerine karşılık gelişmekte olan ülkelerin halkını doyurmaya yönelik çalışmaları dünya gündemine damgasını vurdu.
Bir yandan aç karnını doyurmaya çalışan Afrika ve Asya halkları diğer yandan var olan zenginliğine zenginlik katma çabasında olan gelişmiş ülkeler. Bu açmazın sonucunda gelişmekte olan yoksul ülkelerde ekonomilerini ve ekonomik kaynaklarını kendi çıkarına kullanmaya çalışan ülkelere karşı bir karşı koyma dürtüsünü de beraberinde getirdi.
Süper güç olan ABD şu günlerde piyasaya sunduğu ekonomik krizle de gündemdeki yerini korumaktadır. Krizde de süper güç konumundadır.
Bu bağlamda bize düşen Horace’nin “Yarın ne olacağını sormaktan kaçın” sözü mü olmalıdır? Yoksa sormalı mıyız?

31 Ekim 2012 Çarşamba

BİRLİKTE YAŞAMAK


Aldığım notlar beni yanıltmıyorsa 2009 yılı Haziran ayıydı. Prof. Yılmaz Esmer’in “Radikalizm ve Aşırıcılık” adlı araştırması o günlerde gündemdeki yerini almıştı. Prof. Esmer’in ülkemiz genelinde yaptığı araştırma sonuçları toplumumuzun içinde bulunduğu durumu ve üzerinde düşünülmesi gereken verileri ortaya koymaktaydı.
İlgili araştırmaya göre toplum “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hırıstiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyordu.
Ülkemizde 89 yıldır uygulanmakta olan cumhuriyete ve temel insan hak ve özgürlüklerine, uluslar arası hukukun temel ilkelerine; lâiklik ilkesine, vicdan ve düşünce hürriyetine, inanç özgürlüğüne uymayan bu ve benzeri düşüncelerin kabul görmesi tek kelime ile “mahalle baskısı” bağlamında ele alınmalıdır.
Araştırma sonuçlarını rakamlar bazında ele alacak olursak:
“-Benim için din birinci sırada gelmektedir diyenlerin sayısı yüzde 62…
-Lâikliği birinci sıraya koyanlar yüzde 16…
-Önceliğinin demokrasi olduğunu belirtenler yüzde 13…
-Etnik kimliği olduğunu söyleyenler yüzde 5…
-Yeterli bir gelirin kendisi için ilk sırada geldiği yanıtını verenler yüzde 4…
-Çocuklar için Kuran kursları açılmasını isteyenler yüzde 75…
-Dünyayı anlayabilmek için din kitaplarının önemli olduğunu düşünenler yüzde 56…
-Dünyayı anlayabilmek için bilimin önemli olduğunu düşünenler yüzde 44…”
Toplum olarak hoşgörü ve karşılıklı saygıya en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Her şartta insanlar demokrasinin gereği olarak yaşamını sorunsuzca devam ettirebilmelidir.  Prof. Esmer’in araştırması hem toplumun muhafazakârlaştığını hem de başkalarının inanç ve yaşam tarzına hoş görüyle bakılmadığını göstermektedir.
Oysaki ülkemiz barındırdığı farklı inanç ve düşüncedeki insanlarla bir mozaiktir. Farklılıklarımız zenginliğimiz olmalıdır.
Çeşitli ülkelerdeki bağnaz uygulamalara zaman zaman şahit oluyoruz. Örneğin Afganistan’daki kız çocuklarının ve kadınların Taliban uygulamalarına maruz kalması insanın yüreğini burkuyor. Dövülen, horlanan, yüzlerine kezzap atılıp yakılan, kurşunlanan, küçük yaşta babası yaşındaki adamlarla zorla evlendirilenlerin kaderlerine lanet okuyoruz.
Afganistan benzeri ülkelerde lâiklik ilkesinin ve demokrasi uygulamalarının olmaması temel insan hakları kavramlarının yok sayılmasını ve uygulamada dikkate alınmamasına neden olmaktadır. Bu ise insan haklarının ihlal edilmesi anlamına gelmektedir.
Lâiklik ilkesi “din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” demektir. Yani bu ilke dinin devlet işlerine girmesine izin vermez. Yıllarca lâiklik ilkesinin gereklerine göre yaşadık. Lâiklik ilkesinin getirdiği çağdaş ve demokratik anlayışla bugünlere geldik. Geri kalmışlıktan kurtulduk, çağdaş batı medeniyetini ve aydınlanmayı hedef aldık. İran’da ki molla rejimi benzeri uygulamalara ülkemizde rastlanmadı. Afganistan’da ki Taliban anlayışı ülkemizde filizlenmeye olanak bulamadı. Kadınlara yönelik ayrımcılığa rastlanmadı. Kadınlara eşit haklar verildi.
Lâiklik ilkesi insanların dini inançlarını rahatça yerine getirmelerine olanak sağlayan bir ilkedir. İnsanların dini inançlarını rahatça yerine getirmelerine olanak sağlamıştır.
Bu ilkeyi ve cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’e borçluyuz. Son zamanlarda Atatürk’e karşı başlatılan olumsuz kampanyanın karşısında olmalıyız. Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmalıyız.
Oturduğum mahallenin kalabalık cadde ve sokaklarında Türkiye’nin tüm bölgelerinden gelen ve hatta başka ülkelerden gelen insanların birbiriyle kaynaştığını görmek şaşırtıcı değil. Başı örtülü kadınlarımıza, çarşaflı kadınlarımıza rastlandığı gibi; modern kılık kıyafete uygun giyinenlere de rastlanmaktadır.
Önemli olan diğerinin giyim ve yaşam biçimine karışmamak, birlikte yaşamaya devam etmektir.

5 Ağustos 2012 Pazar

Bu Dünya Sultan Süleymana Bile kalmadı!



21. yüzyılın dünyası, halkları cendereye sokan, peş peşe gelen krizlerle sarsılıyor. Küresel boyutta iklim değişikliği ve kuraklık, doğal kaynakların yok edilmesi sürerken açlık tehlikesi devam ediyor.
Savaş baronları kan ve gözyaşına doymak bilmiyor. Aynı anda füzeler havalanıyor, mayınlar ve bombalar patlıyor…
Dünyanın sorunlu coğrafyalarında, Afganistan’da bir Pazar yerinde, Suriye’de şehirlerde, Pakistan’da Himalayaların sarp yamaçlarında, Çöl topraklarının kavurucu ateşinde, Kırgızistan’ın Oş şehrinde, Afrika kırsalında; insanın insanla savaşı, vahşi hayvanların mücadelesine taş çıkartıyor.
Teknoloji insanlığın gelişimi ve barış için değil savaş için, işgal için, masum hayatları yok etmek için kullanılıyor…
Kalleşlik şehirlerin varoşlarında masum insanlara pusu kurmuş bekliyor…
Kalleşlik yollara döşenen mayınların patlatılması, masum insanların ansızın taranması ile vahşi doğasını bir kez daha gösteriyor…
Petrol kaynaklarını ve enerji kaynaklarını, koridorlarını ele geçirme mücadelesi…
Din ve etnik köken eksenli tahammülsüzlükler…
Mantık sınırlarını zorlayan, ilkelliğin en kaba şekli…
Aydınlanma çağını yakalayamamış, feodal kalıntıların esiri olmuş ilkellikler…
Üstüne üstlük kapitalizmin çarklarının hammadde yerine insan öğütmesi…
Demokrasi ve insan haklarını kavrayamamış, ya da işlerine gelmeyenlerin kirli savaşı, yok etme ve sahip olma oyunu, satranç tahtasında piyonları ile kurtuluş yollarını tıkamaları…
Gelinen noktaya bakıldığında küresel krizin mimarları, toplumları ezip yok ederek palazlanmalarına devam etmekteler.
Ne pahasına?
Algı yanılsamasının esiri konumuna getirilen toplumların yoksulluğu, açlığı, yok oluşu pahasına. Aydınlanmanın ışığından uzak Ortaçağın karanlık dehlizlerinde köstebek gibi yaşama, beyinleri ile değil bıngıldakları ile düşünme pahasına…
Zalimlikler devam eder mi?
Zalimin zulmü yanına kar kalır mı?
Tarihin tozlu ve kanlı sayfalarını araladığımızda karşımıza, çeşitli dönemlerde halklara zulüm yapan, yaşamları bir çift söz ile sona erdirenlere rastlarız…
Ne ki, bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı…
Ugandalı İdi Amin diktacıların en zalimi idi… Darbeyle devrildi. Ülkesinden kaçtı. Adını anan yok…
Afrika Cumhuriyetinde Bokasso, yıllarca ülkesini kasıp kavurdu. Ülkesinden kaçtı. Geri döndü. Yakalandı. Önce idama sonra hapse mahkûm edildi… Adını anan yok…
Habeşistan diktatörü Haile Mariam ülkesinden kaçtı…
Hitler’in sonu ibret-i alem. İntihar etti. Zalimlikleri ve insan hak ve hürriyetlerine vurduğu darbe ile anılmakta… Bir soykırımcı…
Stalin Rusya’da yaptıkları nedeni ile diktatörlükle anılmakta… Halklara yaptığı zulüm ve sürgünler adından önce gelmekte…
Franco İspanya’yı yıllarca diktatörlükle yönetti. Sonuç? Yok, olup gitti…
Yönetim anlayışı nedeni ile Irak’ın bir kan gölü haline gelmesine sebep olan Saddam idam edildi… Oğulları Uday Ve Kutay Irak halkına yaptıkları zalimlikle anılıyor…
Ve dünya coğrafyasında yüzlerce insan kasabı, insan hak ve hürriyetlerine muhalefet etmiş diktatörler, zalimler gelip geçti… Hiç biri insanlığın karşısında duramadı… Şu ya da bu şekilde yok yok olup gittiler…
Bugün değişik coğrafyalarda sahip oldukları olanaklarla, teknoloji ile zalimlik yapanlar, işgal ettikleri toprakların kadim insanlarını acımasızca katledenler, toplumları birbirine düşürenlerin de akıbeti aynı olacaktır…