Tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tecavüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2018 Pazar

YER ALMANYA, TARİH 16 EKİM 2016



Dünyada öncelik insanlığını bilmek, insanca yaşamaktır. Doğruluk, dürüstlük, hak ve adalet, eşitlik, diğerini ötelememek gibi ilkelere bağlılık insanlığın bir gereğidir.
Lakin işin özü bu olması gerekirken, bencilliğin, ahlaksızlığın, üçkağıtçılığın tavan yaptığı durumlarla karşılaşmak insanım diyenlerin vicdanını sızlatıyor.
Benzerlerine sıklıkla ülkemizde de rastladığımız tehdit, tecavüz, ahlaksızlık olaylarına çeşitli ülkelerde de rastlamak şaşırtıcı olmuyor.
Lanetliyoruz,
Allah belanızı versin diyoruz,
Vicdanı ve ahlakı olan bunları yapmaz, siz nasıl bir ailede yetiştiniz, nasıl bir ortamda eğitim aldınız, sizin ananız bacınız, eşiniz, çocuğunuz yok mu diyoruz.
Toplumca tepki veriyoruz lakin yaşananların önüne bir türlü geçilemiyor.
İnsan hem kendine saygı duymalı, hem de diğerine.
Hastalıkların en belalısı başkalarına saygı duymamaktır.
Başkalarına saygı duymayanlar, hayata akıllarıyla bağlanamayan insanlardır.
Montaigne der ki "Doğru yol uğrunda kendimi ateşe atabilirim; ama elden gelirse başkalarını yanmaktan korurum."
......
"Yer Almanya,
Tarih 16 Ekim 2016
Almanya'nın güneyindeki Freiburg kentinde tıp okuyan 19 yaşındaki Üniversite öğrencisi Maria Ladenburger bir öğrenci partisinden ayrıldıktan kısa bir süre  sonra saldırıya uğrar, tecavüz edilir, Dreisam Nehri'ne atılır, genç kız boğularak can verir.
Alman polisinin çalışması sonrasında olayın detayları ortaya çıkar.
Olay yeri yakınında bulunan Maria'ya ait bir şal üzerinden alınan örneklerde 17 yaşındaki Afgan mültecinin DNA'sına rastlanır.
Güvenlik kamerası görüntüleri sayesinde şüpheliye ulaşılır.
Afgan mülteci tek başına geldiği Almanya'da yaşı küçük olduğundan Alman bir ailenin yanına verilmiştir.
Öldürülen genç kızın mülteci merkezinde gönüllü olarak çalıştığı ve mültecilere yardım etmek için çabaladığı olayın ayrıntılarında verilmekte."
Ortadoğu ülkelerinden, Afganistan'dan, Pakistan'dan, Afrika ülkelerinden yaşadıkları toprakları bir şekilde terk edip; yolda karşılaşacakları çeşitli zorlukları, ve ölümleri göze alarak Avrupa ülkelerine göç eden, mülteci konumunda olan bu insanlar gittikleri ülkelerde de bildiklerinden şaşmamakta direniyor olmalılar ki bu durumun yaşanılmasına neden oluyorlar.

Bir de utanmadan kendilerine yardım etmek için çırpınanlara karşı yapıyorlar bunları.
Tarihe bakıldığında, Ortadoğu'da, Afganistan'da, Afrika ülkelerinde insanların birbirleriye sürekli bir çatışma içinde oldukları görülür.
IŞID'ın Suriye ve Irak topraklarında yaptıkları orta yerde durmakta.
Yaptıkları insanlık adına bir şey yok.
Lakin tehdit, öldürme, tecavüz, ahlaksızlık diz boyu.
Zorda kaldıklarında kaçıp sığındıkları yer Avrupa ülkeleri.
Demek ki orada da rahat durmuyorlar.
İnsan olmanın gereği diğerinin haklarına saygılı olmaktan geçer.
Bir insan kendi amacı için diğerine ihanet etmemeli, akıl ve vicdanı ile hareket etmeli; ahlaklı, dürüst, doğru, insan haklarına saygılı olmalıdır.
Bu yaşananlar bir kabus değilse ya nedir?
Genç bir kız saldırıya uğruyor, tecavüz ediliyor ve öldürülüyor.
Ülkemizde son aylarda yaşanan saldırı, tecavüz ve öldürmeler de insanın vicdanını sızlatıyor.
Suçu işleyenler ve hastalıklı hücreler hak etikleri cezayı almalıdır.

17 Nisan 2018 Salı

GENOVESE OLAYI NEDİR?



Öğrenmek bir tutkudur. Hangi yaşta olursa olsun insan mutlaka yeni bir şeyler öğreniyor. Ya gördüklerinden ya da yaşadıklarından.
Herkes öğrenmeli, tedbirini almalı yaşam bunu gerektiriyor.
Öğrenilenler bazen "yok artık bu kadarda olmaz"  dedirten şeyler olabiliyor.
Özellikle insanların yoğun olarak yaşadığı büyük şehirler başta olmak üzere, en ücra yerleşim yerlerine varıncaya kadar insanın kabul etmeyeceği olaylar her gün bir yerlerde yaşanıyor.
Bu dün de böyleydi bugünde böyle. Toplum yeterli eğitimi almadıkça, farkındalık olmadıkça da yaşanmaya devam edeceğe benziyor.
Televizyon haberlerini pek sık izlemem. Yani, haber saatidir televizyonu açıp haberleri izleyeyim diye bir düşüncem yoktur. Her gün birbirinin benzeri haberler insanın psikolojisini olumlu yönde etkilemiyor.
Lakin, eğer televizyon açıksa, haber saatiyse bazen haberleri ister istemez izlerim.
Çok fazla olmadı sanırım. Geçenlerde televizyon haberlerinde tekrar verildi.
Bir çok televizyon haber izleyicisinin dikkatini çekmiştir.
Ya da görsel ve yazılı medyada okunmuştur.
Yer 21 Ocak 2017 Taksim civarı.
Savcılıkça hazırlanan iddianameye göre " 21 yaşındaki biri evli, iki kadın, Taksim'de bir barda sabah saatlerine kadar eğlenir. Bardan ayrılan İki kadın, evlerine dönmek için taksi tutmak amacıyla Balo Sokak'tan Tarlabaşı Bulvarına doğru yürümeye başlar. Ancak aşırı alkollü kadınlardan biri yere düşer. Bu sırada yoldan geçen zanlı kadınların yanına gelir ve düşen kadını kaldırıp omuzuna alır. Bu duruma müdahale etmek isteyen diğer kadına tekme atıp bıçaklar. Omuzuna aldığı kadını arkadaşının  evine götüren zanlı ve arkadaşı kadına tecavüz eder."
Olayın kısa özeti bu.
Sokak ortasında serseri tipli insanlardan dayak yiyenler, tecavüze uğrayanlar, toplu taşım araçlarında uçan tekme atılanlar,
Bu olayların hangi birini sayacaksın ki.
Yardıma muhtaç durumda olanlar o kadar çok ki.
Ne yazık ki, yardıma ihtiyaç duyulan bir durumda, olaya tanıklık eden kişiler tepki vermekten, olaya müdahale etmekten kaçınıyor.
Bu durum "Sosyal Psikolojinin ilgi alanında olan Catherina (Kitty) Genovese sendromu, olayı, cinayetini" akla getiriyor.
Peki kısaca nedir Genovese olayı?
"13 Mart 1964 gecesinde 28 yaşındaki Catherina Susan (Kitty) Genovese, New York'da çalıştığı bardan sabah saat 02.30'da evine doğru arabasıyla  yola çıkar. Arabasından indikten sonra saldırıya uğrar. Saldırı 35 dakika sürer. Ve bu saldırı 35 dakika içerisinde üç defa tekrarlanır. Kitty her yardım istediğinde saldırgan, kaçıp tekrar gelir. Bıçaklamaya ve darp etmeye devam eder. Etrafta olaya tanık olan 38(otuzsekiz) kişi ne kadına yardım eder, ne de polisi arar. Saldırgan olay yerine gelen olmadığını gördükçe dönüp tekrar saldırır. Genovese olay yerinde yaşamını yitirir..."
Toplumu dehşete düşüren bu tür olaylar duyarsız kalmanın, cehaletin, eğitimsizliğin, ahlâksızlığın bir sonucudur.

6 Nisan 2017 Perşembe

KIZ ÇOCUKLARINA TECAVÜZ OLAYLARINI KABUL ETMEK OLANAKSIZDIR


Toplumun benimsemediği kimi yasa önerilerinin meclise sunulduğuna şahit oluruz. Öneriyi getirenin önerisini hararetle savunduğuna da. Milletin seçtiği vekil, milletin benimsemediği, benimsemeyeceği bir yasa tasarısını neden gündeme getirir ben çözebilmiş değilim açıkçası.
Tarihler 18 Kasım 2016'yı gösterdiğinde o günkü gazete ve web sitelerinde bir haber göze çarpıyordu.
Habere göre "Mecliste, ' Aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen unsurlar ile boşanma olaylarının araştırılması ve aile kurumunun güçlendirilmesi için alınması gereken önlemlerin belirlenmesi için' kurulan araştırma komisyonu, genel kurul çatısı altında şaşaalı bir kutlama töreniyle, kadınların ve çocukların haklarının nasıl gasp edileceğini açıkladı"
Peki neydi getirilmek istenen, ancak tepkiler üzerine rafa kaldırılan önerge.
"TCK'nin, cinsel istismar suçundan mağdur ile failin evlenmesi (tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca 'sorunsuz' ve  'başarılı' bir evlilik sürdürmesi) halinde fail hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya cezanın ertelenmesine imkan veren" önerge AKP tarafından meclise sunulmuştu.
Bu durumda istismarı gerçekleştiren de 15 yaşından küçük ise istismar suç olmaktan çıkarılıyor ve ailelerin 15 yaş altı çocuklarını (resmi nikahla olmasa bile) fiilen "evlendirmelerinin" yolunu açıyordu. 
Gelen tepkiler üzerine önerge geri çekilmişti.
Gazeteler benzer bir manşetle çıkmıştı bugün.
Hayır ülkemizle ilgili değildi bu haber .
Bir başka Müslümanların çoğunlukta olduğu  ülke Malezya ile ilgiliydi.
Malezya'da 12 yaşındaki kız çocuklarının fiziksel ve ruhsal olarak evlenmeye hazır olduklarını ve tecavüz kurbanlarının tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin onlar için daha iyi olacağını savunan iktidar milletvekili Shabudin Yahaya tepkilere neden oldu.
Mevcut yasalara göre Malezya'da 16 yaşın altındaki kız çocukları belirli durumlarda evlendirilebiliyor.
Her iki önergede ki benzerliğe bakar mısınız?
Kız çocuklarına tecavüz olaylarını kabul etmek olanaksızdır.
Eğer bu yaklaşım kabul görmüş olsa küçük yaştaki kız çocuklarımıza tecavüzleri nasıl engelleyeceğiz?
Yasalar caydırıcı olmalı.
Yasalar insan haklarına uygun olmalı.
Yasalar çocuk hakları sözleşmelerine uygun olmalı.
Hiç bir ana ve baba evladına tecavüz eden biri ile evladını evlendirmek istemez.
Bu yaklaşımların tepki çekmesi, toplumun bunu kabul etmemesinin göstergesidir.
Her nerede olursa olsun, hangi coğrafyada yaşanırsa yaşansın tecavüz kabul edilemez.
Bu bağlamda tecavüzcüye en ağır cezanın verilmesi gerekirken, tecavüzcüyü bir bakıma özendiren yaklaşımlar toplumda infiale neden olmaktadır.
Ki pek çok Malezyalı ilgili vekilin istifasını istemiştir.
Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması, iyi bir yaşam standardına kavuşması için çalışacağına bu ve benzeri yaklaşımlar içinde olanların çocuklarımızın yakasından düşmeleri gerekir.



22 Kasım 2016 Salı

ÇOCUK GELİNLER VE YILLAR ÖNCESİNDE BİR ANI

Sulusepken yağan kar doğaya gelinliğini giydirirken minibüs hızla yol alıyordu. Motorunda çıkan homurtu ve siyah egzoz dumanı eşliğinde bacaları tüten dağınık taş evlerin olduğu yerleşimlerden geçti uzun süre.  Alabildiğine uzanan bozkırda ne bir ağaç ne bir canlı vardı. Sanırsın gizli bir el tekmil canlıları yerin altına çekmişti. Öylesine sessiz, öylesine dingindi etraf. Taşra kent, köy ya da kasabaları ulaşılmaz uzaklıktadır bir diğer bölgeye. Kırsalın bu tamamen kendisine özgü dünyasında, geniş yerleşim yerlerinden uzakta içine kapalı bir toplum yaşamı söz konusudur.
Amacımız ziyaret değildi. Öğretmen olarak ilk görev yerine gitmenin heyecanı vardı içimizde. Büyük bir merakla minibüs şoförüne arada bir soruyorduk “daha yolumuz çok mu ağabey”. Şoför arkaya dönüp gülerek “geldik geldik” diyordu her defasında. Saatler geçiyor köy bir türlü görünmüyordu. Ufukta devasa görkemi ile dağların dorukları ovaya bakıyordu. Tilkinin bakır döktüğü topraklardı buralar. Her şey şaşırtıcıydı. Meraklanmaya başlamıştık. Nasıl bir köyde görev yapacağımızı, kalacak yer bulup bulamayacağımızı düşünüyorduk. Gittiğimiz yer bir köydü ve karakış acımasız yüzünü göstermeye başlamıştı. Hiç kimseyi tanımıyorduk. Bozkırda yağan karın altında, ayazda, acımasız soğukta saatlerce dışarıda kalmak da vardı işin ucunda. Düşündükçe dişlerimin birbirine “zangır zangır” vurduğunu hatırlıyorum.
Bir yandan uçsuz bucaksız beyazlığı ve yol kenarında birikmiş kar öbeklerini seyrediyor, bir yandan da üşümemek için parkalarımıza sıkıca sarılıyorduk. Arabanın içi yavaş yavaş soğumaya, hareketsiz duran yolcular da üşümeye başlamıştı. İki arkadaştık. İkimizde aynı köyde görevlendirilmiştik.
Şoför “görüyor musunuz bacalardan çıkan dumanları” deyince gösterdiği yöne odaklandı gözlerimiz. Evlerin üzerinde dumanlar yükseliyordu. Hem de onlarcasında birden. Köyün yakınında ki gölün yüzeyi beyaz bir örtü ile kaplanmıştı. Sonradan öğrenecektik gölün yüzeyinin aylarca kalın bir buz tabakası ile kaplı kalacağını. Islak camın ardından yağan kar camı yalıyor, ben de cama yapışan kar tanelerini silecekmişim gibi elimi uzatıyordum. İçimden bir ses “umudunu yitirme” diyordu durmadan. Islak bulutlar vardı gökyüzünde. Uzaklardaki taş evler beyazlığın içinde bir görünüp bir kayboluyordu. Sırtını hafif meyilli bir yamaca yaslamış köyün etrafında seyrekte olsa söğüt ağaçlarının dalları kendini rüzgârın gizemine bırakmıştı.
Minibüsten indiğimizde gideceğimiz okulun yolunu soracak kimseye rastlamadık. Minibüs uzaklaşmış, kalan yolcularını bir başka köye götürüyordu. Soğuktu ve üşüyorduk. Epey bir bekleyiş sonrasında beyaz saçlı, kasketini kulaklarına kadar indirmiş, siyah paltosuna sıkıca sarılmış bir adama sorduk gideceğimiz yeri. Eliyle şapkasını hafif kaldırıp “aha şurada” dedi, umarsız. Kimsiniz, necisiniz arkadaş deme gereğini duymadan tekrar şapkasını indirip yürüyüp gitti. Adam gözden kaybolana kadar vurgun yemiş gibi kıpırdamadan durduk bir süre.
Ayak parmaklarımızdaki sızı üzerine tarif edilen yere doğru hızlı adımlarla yürümeye başladık. Gittiğimiz yer bildiğimiz okul binalarına benzemiyordu. Düz damlı beyaz badanalı bir yerdi. Duvarlarının sıvaları dökülmüş, giriş kapısı yer yer kırılmıştı. Tam bir virane görünümünde idi. Sonradan öğretmenler odasının damı çökecek öğle yemeğinde olan öğretmenler de ölümden kıl payı kurtulacaktı.
Köy tahminimizden de büyüktü. Evlerin arasında dışarıdan bakıldığında tabelası olmayan bakkal dükkânları ve kahvehaneler vardı. Öğrencilerimizin varlığı bize yetiyordu artık. Geçen zaman içerisinde yeni köyümüze de okulumuza alışmamız uzun sürmedi. İlk günlerde çektiğimiz büyük zorlukları, meşakkatleri, kırılganlıkları, yağan kar ve yağmur ile çamur deryasına dönen yollarda ayakkabılarımızın çamura bulanmasını, zorlukla yürüyüşümüzü, ahırdan bozma bir göz damda uzun süre kalışımızı, yağmur yağdığında damlamasını çoktan unutmuştuk.
Aradan aylar geçti. Kış gitmiş yerini bahara bırakmıştı. Etraf yeşillenmeye ağaçlar yaprak açmaya başlamıştı. Gölün maviliği çoktandır görünür olmuştu. Kışın o beyazlığından ve kar esaretinden eser kalmamıştı.
Sonra, hızla sürüp giden, alabildiğine monoton ve sessiz hayat sürüp gitti uzun yıllar boyunca. Bu hayat iç karartıcı bir masal gibi hatırımda halen. Şimdi geçmişin yaşanmışlıklarını gözümün önünde yeniden canlandırdığımda, kendim bile bütün bunların gerçekten böyle olduğuna güçlükle inanıyorum. Ama gerçekler geçmişin boğucu bir halkası olarak devam ediyor hala.
Birgün bir öğretmen arkadaşımız kardeşini köyde nişanlamak istediğini söyledi. Kızı babasından istemek için bizimde beraberinde gitmemizi istiyordu. Çaresiz kabul ettik. Ama bir şartımız vardı. Yörenin düğün geleneklerini ve kız istemenin usullerini bilmediğimizi ve önceden açıklamasını istedik. Gülerek kabul etti.
Kız evine gittiğimizde sıcak bir şekilde karşılandık. Bizi kadınlar, bebekler ve kız çocukları ile elli yaşlarında, kısa boylu, kirli sakallı bir adam karşıladı. Penceresi evin üzerinde olan, tavanı lepik denilen yassı taşlarla kaplı bir yerdi burası. Zemin halı kaplıydı. Adam yerdeki minderin üzerine oturdu. Sessizce bize bakmaya başladı. Gergin görünüyordu. Bizde etrafına sıralanmıştık. Kısa bir sohbetten sonra öğretmen arkadaşımız adama dönüp kızını kardeşi ile evlendirmek istediğini filan söyledi. Uzun uğraşlardan ve dil dökmelerden sonra baba kızını vermeye razı oldu. Çeyiz ve başlık konusu o sırada konuşuldu. Çeşitli beyanatlarda bulunuldu. Adam, asla bir babanın kızını isteği dışında evlendirmemesi gerektiğini söyledi. Erken yaşta doğum yapmanın risklerinden bahsetti. Evliliğe adım atmanın gelin açısından kolay bir durum olmadığını söyledi. Dağ köyünde bu düşüncelere sahip birinin olması insanın içini aydınlatıyordu.  Kadınlardan tek bir ses çıkmadı konuşma boyunca. Kenarda sessizce ve başlarını kaldırmadan oturdular. Kadınların söz hakkının olmamasını yadırgamıştık. Çünkü bizim oralarda böyle durumlarda kadınlara da söz verilir düşüncesi sorulurdu.
Gelenek gereği elinde kahve tepsisi ile evlenecek olan kız içeriye girdi. Bir an şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak olduk. Bu daha çocuk sayılırdı. Yaşının küçük olduğunu söylememişlerdi o zamana kadar. Sesimiz çıkmadıysa da nutkumuz tutuldu. Dilimiz damağımız kurudu. Bu bizim öğrencilerimizin yaşıtı idi. Lakin yapacağımız bir şey de yoktu. Adamın söylediklerini düşündük bir an. Öğretmen arkadaşımızın yüzüne baktık sessizce, gözlerimizde “neden buradayız” pişmanlığı okunuyordu. Birbirimize acı birer tebessümle baktık. Gözlerimizi yere indirdik.
Benzer şekilde kendi öğrencilerimiz arasında da bu tür yaşı küçük kız çocuklarının evlendirildiğini duyduk sonradan.
Yıllar sonra bir şekilde karşılaştığım bir kız öğrencim de küçük yaşta amcasının oğlu ile rızası olmadan evlendirildiğini, evlendiği ilk yıllarda çok ağladığını fakat çaresiz durumu kabullenmek zorunda kaldığını söyledi. “ Küçük yaşta evlendirilen mağdurlardan biriyim” diyordu konuşmamızın başında. “17 yaşında, arkadaşlarım okula giderken ben amcamın oğlu ile evlendirildim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim şehre getirdiler beni. Uzun süre ağladım. Yıllar sonra çocuk sahibi oldum,  tek tesellim çocuklarımdı artık benim için”  İçim burkulmuştu bu duruma. Gerçi aradan yıllar geçmiş, çocukları büyümüştü çoktan. Fakat konuşmasında hala bir pişmanlık içinde olduğu anlaşılıyordu. Eşini sevmeden başkalarının isteği ile evlendirilmişti. Benim de gözlerim dolmuştu bu duruma dinleyince açıkçası. İçinde büyük bir kırgınlığın hala devam ettiğini hissetmemek olanaksızdı. Çaresizliğin, büyüklerine söz geçirememenin kurbanlarından biriydi o da. O bir çocuk gelindi çünkü.
Şimdi kırklı yaşlarda. Çocuk gelin olarak çektiği sıkıntı ve acılı süreci geri döndürmenin olanağı yok. Ne yazık ki küçük yaşta zorla evlilikler binlerce kadının yaşamını elinden alıyor. Aile içi şiddet, yoksulluğun çaresizliği, cinsiyet eşitsizliği, genç kızların alınıp satılması insanın boğazında düğümlenip kalıyor. Kuşaklararası devam eden bu anlayışın sorgulanmaksızın yirmi birinci yüzyılda da devam ediyor olması en çok kadınlarla çocukları mağdur ediyor.
Daha oyuncaklardan uzaklaşabilecek kadar büyümeden, daha çevreyi ve yaşamın varlığını tam algılayamadan, evliliğin getirdiği sorumluluğa sahip çıkması istenen çocuklar hayatlarının baharında yaşlanmaktan kurtulamıyor. Okula giderken ya da sokakta oynarken, kendinden habersiz, isteği dışında yapılan pazarlıklar sonrası kendini bir adamın koynunda buluyor. Yaşananları bir kader olarak algılayıp çektiği acıları içine atmaya zorlanıyor ve bunun acısı yaşamı boyunca hiç geçmiyor.
Ülkemizde erken yaşta ve zorla yapılan evlilikler sadece Doğu ve Güneydoğu’da yaşanmıyor. Aksine tüm bölgelerde, çok az değişen farklı sosyal alışkanlıklar ve geleneklere dayalı olarak devam ediyor. Bugün çocuk gelinlerin görülme oranı % 28. Uçan Süpürge Derneği Koordinatörü Sevna Somuncuoğlu bu konuda gerçek rakamın acilen tespit edilmesi gerektiğini kaydediyor. Somuncuoğlu bu evliliklerin büyük kentlerde de olduğunu söyleyip şunları ekliyor “ Araştırmamızda ‘çocuk gelinler’in topluma olan etkisi ve dezavantajları üzerinde durduk Ama ‘çocuk gelinler’in gerçek sayısının belirlenip demografik yapının ortaya çıkartılması gerekiyor. Araştırma sırasında bize ‘bizim bölgemizde çocuk gelin yok, Doğu Anadolu Bölgesi’nde var’ diyorlar. Ama öyle değil. Türkiye’nin her yerinde ‘çocuk gelin’var. Hatta büyük kentlerde daha sık görülüyor.” Bu saptama benim yukarıda yazdıklarım ve şahit olduklarımın doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Araştırma sırasında ensest ilişkiye de çok sık rastladıklarına dikkat çekiyor Sevna Somuncuoğlu. Açıklamasında “Türkiye’de ensest ilişkinin üzeri hiç açılmamış. Önemli olduğu gibi üzerinde hassasiyetle durulması gerekiyor. Araştırma yaparken şunu gördük. Türkiye’de ensest ilişki çok yaygın. ‘Çocuk gelinler’in de karşılaştığı ensestin üzeri hep, birinci el tarafından kapatılıyor.” Acı ama mide bulandıran gerçeğin varlığını araştırmaları sonrasında tüm açıklığı ile saptadıklarını belirtiyor Somuncuoğlu.
Cehalet, toplum baskısı, gelenekler, sosyal yaşamın vazgeçilmez kültür anlayışı öteden beri kadını ateş çemberinde tutuyor. Sorunun kökenine inilmiyor. Bu duruma direnen kadınlar ise acımasız “töre” illetinden yakalarını kurtaramıyor, bedelini hayatları ile ödüyorlar. Evlatlarına değer biçip, onlar üzerinden kazanç sağlayan, başlık parası gibi yasal olmayan uygulamalar çocukları daha da mağdur ediyor.
Erken ve zorla evlilik insan hakları ve çocuk hakları ihlalidir. Erken yaşta kendi rızası dışında ya da büyüklerinin rızası ile zorla evliliğe itmek bir şiddet türü olarak karşımızda durmaktadır. Bunun engellenmesi için toplumun bilinçlendirilmesi ve gerekli eğitimin verilmesi gerekir. Ayrıca yasalarda caydırıcı önlemlerin alınmasında yarar vardır.
Yasaların caydırıcı olmasında yarar vardır. Lakin son günlerde "tecavüzcüsü ile evlendirilsin" yaklaşımı kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.
Tecavüze uğrayan çocuğun ailesi vicdanen huzurlu ve rahat bir biçimde çocuğunu tecavüzcüsü ile evlendirmeye kalkmaz.
Tecavüzcüden aile reisi olmaz.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde üç evlilikten biri çocuk yaşta yapılıyor. Çocuk yaşta evlendirme nedenlerinin başında yoksulluk, kalabalık ya da parçalanmış aile yapısı ve evliliği meşrulaştırmak için dayandırılan dini ve kültürel değerler geliyor.
Çocuklar, gelin gittikleri evde cinsel ve ekonomik anlamda hizmet eden bireylere dönüşüyor.
Çocuk gelinler ömür boyu istismar mağduru olup çıkıyor.




25 Mayıs 2016 Çarşamba

AMİNA FİLALİ'NİN TRAJEDİSİ

Şafak vakti Sahra Çölü'nün batı sınırında, kum tepelerinin üzerinde sisin son gri filizleri gökyüzünün içinde kıvrılıyor. Bir Alaca Doğan, üzerinde akasya topluluğunun bulunduğu yükseltiye doğru uçuyor.  Çöl Tilkisi, son bir gayretle yakınlardaki su kaynağına doğru yol alıyor.
Zor doğa koşullarında hayat devam ederken 15 Mart 2012 günü Fas'ın  Larache kasabası  16 yaşındaki Amina Filali'nin intiharı ile sarsıldı.
Olay sonrası gelen tepkiler ülkede kadınların yaşamak zorunda olduğu sorunları gündeme getirdi. Bu sorunların başında tecavüz olayları ilk sırada yer alıyordu.
Amina Filali tecavüze uğramış, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, evlendirildiği tecavüzcüsü şiddet ve tecavüze devam etmiş, çocuk yaştaki Amina'da daha fazla dayanamayarak intihar etmişti.
Fas yasalarına göre 18 yaşından küçük kadınların evlenmesi yasak. Ancak bazı özel durumlarda buna izin veriliyor, hatta teşvik ediliyor. Amina Filali olayı bunun en bariz örneğidir.
Peki o özel durum nedir?
Elbette ki tecavüz.
Fas  Ceza Yasası'nın 475. maddesine göre, 18 yaşından küçük bir kızı kaçıran, taciz ya da tecavüz edenler mağdurla evlenirse ceza almıyordu. 
İlgili yasa sözde her iki tarafın rızası ile uygulanıyor. Lakin gerçekte burada tek taraf var.
Çünkü tecavüzcüsü ile evlenmeyi reddeden kadınlar ve aileleri suçlu kendileriymiş gibi toplumsal baskıya , dedikoduya maruz kalıyorlar. Bakire olmayanlar saygı görmüyor.
Kadının ailesi de bu durumda zorunlu olarak namus adına tecavüzcüsüyle evlendirmeyi kabul ediyor.
Tecavüzcüsü de kaçırıp döverek ırzına geçtiği Amina'yı almaya hazır.
Yargıcın önerisi, genç kızın tecavüzcüsü ile evlenmesi.
Çaresizce yargıcın önerisini kabul ediyor.
Amina'nın kaderine razı olmak ve geriye kalan ömrünü tecavüzcüsüyle geçirmekten başka çaresi yok.
Amina artık kocasının (tecavüzcüsünün) mülkiyetinde.
Gördüğü şiddet  nedeniyle ne ailesinden ne de devletten yardım isteyebiliyor.
Tecavüzcüsüyle 7 ay evli kalan Amina daha fazla dayanamayıp fare zehri içerek intihar ediyor.
**********
14 Ocak 2016'da TBMM'de bir meclis araştırma komisyonu kuruldu.
"Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar ile Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi İçin Meclis Araştırma Komisyonu."
Komisyonun hazırladığı  rapor taslağında yer alan öneri kabul edilirse  çocuk istismarcısının tecavüz ettiği çocukla 5 yıl boyunca sorunsuz ve başarılı bir evlilik sürdürmesi halinde denetimli serbestlikten yararlanması öngörülüyor. Eğer istismarcı 15 yaşın altındaysa, istismar suç olmaktan çıkarılıyor.
Bu durumda ailelerin 15 yaş altı  çocuklarını fiilen evlendirilmelerinin yolunu açıyor.
Oysa el bebek gül bebek yetiştirdiğimiz çocukların acımasızca tecavüze uğramaları sonrasında tecavüzcüleri ile evlendirmeleri yaşanan travmayı hafifletmez. Hayallerini, geleceğini, yaşamını, eğitimini alt üst eden bu olayın kabul edilmesi olanaklı değildir. Çocuk istismarcılarına gerekli ceza verilmelidir. Eğer komisyonun önerisi  kabul edilirse tecavüzlerin önüne nasıl geçilecek?
Canı sıkılan gitsin bir çocuğa tecavüz etsin. Çocuk hayatında en büyük travmayı yaşasın. Psikolojisi bozulsun. İnsanlara olan güveni sarsılsın.  Buna rağmen çocuğun tecavüzcüsüyle evlenmesinin yolu açılsın.
Bunun kabul edilebilir bir yönü var mı?
Bu şeklide gerçekleşen bir evlilik sağlıklı bir evlilik olabilir mi?
"Bir kereden bir şey olmaz" zihniyetini bir kenara bırakalım. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Çocuklarımızın istismarcılarına gerekli caydırıcı cezaları vermek yerine tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin yolunu açmayalım.




13 Ocak 2013 Pazar

TECAVÜZ OLAYINI GERÇEKLEŞTİRENLERİNDE ANASI BİR KADIN

                                     Pencap eyaletinde yüzleri örtülen altı toplu tecavüz sanığı


Haftalardır dünya kamuoyunu meşgul eden olay...
Hindistan’da; Yeni Delhi’de bir otobüste toplu tecavüze uğradıktan on gün sonra aldığı darbelerin ve gördüğü ağır işkencenin etkisiyle beyninde oluşan hasar, akciğer enfeksiyonu ve çoklu organ yetmezliği sonucu tedavi edilmekte olduğu hastanede yaşamını yitiren genç kızın dramıydı.
16 Aralık’ta gerçekleşen olayın kurbanı 23 yaşında bir üniversite öğrencisi.
Olay sonrasında Yeni Delhi başta olmak üzere Hindistan’ın çeşitli şehirlerinde protesto gösterileri yapılmış; polis tarafından gözaltına alınan altı şüphelinin idam edilmesi istenmişti.
Hindistan dünyanın Çin’den sonra nüfusu en kalabalık ikinci ülkesi.
Ülkeyi ve dünyayı ayağa kaldıran bu toplu tecavüz olayının üstünden henüz bir ay geçmemişken ülke benzer bir olayla bir kez daha sarsıldı.
Yine bir yolcu otobüsü…
Yine toplu tecavüz…
Kurban bu sefer 29 yaşında bir kadın.
Tarih 11 Ocak 2013.
Otobüsteki tek yolcu olan kadın Pencap eyaletinin kuzeyindeki köyüne gitmek için otobüste yer alıyor.
Şoför ve muavin otobüsü ıssız bir yere park edip, kadını yakınlardaki bir binaya götürüyor.
Birinci olaydan ve protesto gösterilerinden ders almamış olacaklar ki…
İnsanlıktan nasiplerini almamış olacaklar ki…
Vicdansızlığın doruklarında gözleri ve duyguları körelmiş olacak ki…
Beyinleri afyonlanmışçasına düşünme ve algılama yetisini kaybetmiş olacaklar ki…
İki kafadar beş arkadaşı ile tecavüz olayını sabaha kadar devam ettirip; ertesi gün kadını otobüsle köyüne bırakıyor.
Hindistan’da tıpkı Pakistan ve Afganistan, Yemen, Arabistan gibi ülkelerde olduğu gibi kadın ikinci planda ve yeterince değer verilmiyor…
Oysaki tecavüz olayını gerçekleştirenlerinde anası bir kadın…
Kendi karılarına, kızlarına benzer şekilde tecavüz edilse acaba nasıl bir duygu içerisinde olur bu aşağılık mahlûklar?
İşin ilginç bir yanı daha var…
Hindistan’ın popüler dini gurularından biri olan Asharam…
Toplumda “Bapu” (Baba, Mürşit kimse) olarak tanınıyor.
Asharam ya da nam-ı diğer bapu tecavüz olayı ile ilgili bakınız ne diyor…
Yaşanan toplu tecavüzde ülke vicdanı şoke olmuşken hem de…
Tecavüz olayında sadece saldırganların suçlanmaması gerektiğini belirtiyor:
Gerekçesi ise şu;
“Eğer kurban Tanrının adını ansa ve saldırganların ayaklarına kapanıp şefkat dilenseydi bu trajedi olmazdı.”
İnsan sormadan edemiyor…
“İyi de ‘Sayın Bapu’ siz tecavüzcülerin yanında mıydınız? Kurbanın tecavüzcülerine diz çöküp yalvarmadığını ve Tanrının adını anmadığını nereden biliyorsunuz?”
İşte bu “bapu” Hindistan’da “baba” ya da “Mürşit kimse” olarak bilinip saygı gösterilen biri.
Asharam(Bapu)

Hindistan “Kast” sisteminin varlığını koruduğu bir ülke…
Halk konumlarına göre; çeşitli sınıflara ayrılır…
Hayatın her alanında kast sisteminin etkisi vardır…
Kast sistemi sınıflandırması öncelikle evlilik ve iş bölümüyle ilgilidir…
Yaşananlara bakar mısınız?
Benzer tecavüz olaylarına ülkemizde de sıkça rastlandığını söylemek abartı olmasa gerek.
Ensest ilişkilerin sıklıkla gündeme gelmesi boşuna değildir.
Basında benzer tecavüz haberlerine rastlarız.
Defalarca tecavüze uğrayan, sonunda tecavüzcüsünün başını kesip köy meydanına atan, ruh sağlığı yerinde olmadığı kesin olan mahkûm Nevin Y.’nin hamile olması ve yaşadığı dram…
İnsan sevgisinin yüzyıllarca çiçek açtığı kadim Anadolu topraklarında hangi vicdan, hangi düşünce, hangi yürek böyle bir şey yapabilir diye düşünemeden edemiyor insan.
Bir başka örnek vermek gerekirse…
Aralık 2011 tarihinde kendisini Şeyh olarak tanıtan vicdansızın Bursa’da sözde müritlerine uygun gördüğü “nitelikli cinsel saldırı” belleklerde tazeliğini korumaktadır.
Olaya neresinden bakarsanız bakın; hangi ülkede gerçekleşirse gerçekleşsin kadınlara karşı yapılmış ahlaksızca ve alçakça saldırıdan başka bir şey değildir bu yapılanlar.