Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2024 Çarşamba

YOL HARİTASI VE DAVRANIŞLAR


 

Derler ki "her okur kendini okur", "her yazar da kendini yazar". Dolayısıyla insan kendini kuşatan, varlığını saran dış ve iç dünyasını yazar. Ve onlarca yılda süregelen ayak izlerinin bıraktığı öyküleri.

Gazetelerde ve web sitelerinde yazılanları çizilenleri okuruz. Yazılan çizilenlere farklı görüşlere sahip olanlar tarafından yorumlar yapılır. Kimi zaman yapılan yorumlar doğru olanı yansıtmaz. Yapılan yorum yapanın dünya görüşünü, yaşam anlayışını empoze etmek amaçlıdır.

Sosyal medya hesaplarında bunu yapanlara rastlamak şaşırtıcı değil.

Bu yaklaşım okurun zihnine soru tohumları eker, onları yanlış yönlendirip çıkmaz sokakta yalnız bırakır.

Oysa sorumluluk bilinciyle hareket edenin görevi, toplumsal duyarlılığı göz ardı etmeden düşüncelerini dile getirmektir. Fikir ve düşünce özgürlüğünün gereği de budur.

İnsanlara sığınak yapmak insanı nasıl ayakta tutarsa, yazmak ve okumak da insanı ayakta tutar. Varlık sebebimiz toplumun geleceğidir. Yazılacak her cümle düşünülerek yazılmalı.

Davranışlarımız dünyada tecrübe edilen, davranışlara sadık olmalı; etik anlayışımız hem kendimize hem çevreye zıt olmamalı.

Okurun yol haritasını bu davranışlar yönlendiriyor.

Farklı coğrafyalarda yaşayan insan o coğrafyanın şartlarına göre, fikirlerini beyan eder. Kendi anlayışına uygun olan neyse ona göre davranır. Toplum psikolojisinin ve algı yönetiminin bir sonucudur bu.

Buna algı yanılsaması da diyoruz.

Ancak fikir beyan ederken, yazarken ya da çizerken dönülemeyecek kırmızı çizgiler geçilmemeli. Söylencelerle gerçekleri bir potada eritirken pek çok insanın bakıp göremediği ama kendi içinde derinlik barındıran gerçekler okura ulaştırılmalı.

Söz söylenip yazılı doküman haline gelmişse, velev ki doğru olan yazılmamışsa, aklıselim düşünüldüğünde, nasıl bir hata yapıldığı görülecektir. Kapsamlı araştırmanın gereğinin yerine getirilmediği de.

İnsan egosunda bencillik ve ben’lik kavramları vardır. Bu kavramların baskın olup olmaması da o kişinin ters köşeye yatıp yatmamasını etkiler.

Üstesinden gelebileceğimiz sorunlar her daim vardır. Sorunların üstesinden gelip, toplumu rahatlatıcı önlemler alma ve çözüm üretmekte.

Yaptığımız değerlendirmelerle sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmemeliyiz.

Toplumu kutuplaştırmak, diğerini ötekileştirmek doğru bir yaklaşım değildir. Ortak paydada birleşmemek ve karar vermemek de.

 

21 Haziran 2020 Pazar

GÖSTERİŞ YAPMAK İÇİN HER YERDELER


En değerli yıllarımı, gençliğimi, umutlarımı, geleceğimi yıllarca bu ülkenin en ücra köşesinden en kalabalık kentlerine uzanan bir yol çizgisinde, varlığını devam ettirmeye çalışan, hayata tutunmak için olağanüstü bir çaba gösteren insanların çocuklarının eğitimine adadım...
Onlarla birlikte güldüm, onlarla birlikte ağladım...
Dertlerine ortak olmaya çalıştım...
Geriye dönüp baktığımda, yaptıklarımla gurur duyuyorum...
Geleceğe umutla bakan çocukların eğitimlerini tamamlayıp birer meslek sahibi olmalarıyla da gurur duyuyorum...
Sürdürdüğüm görevin, aldığım eğitimin bir doğası gereği, şu ana dek haklarında hiç bir olumsuz düşünce taşımadığım bu insanların yaşam mücadelesine her daim olumlu baktım...
Kimsenin kötülüğünü düşünmedim...
Kimsenin aleyhine bir tek olumsuz söz söylemedim...
Bir eğitimci de zaten kötü söz söylemez...
İnsanların incinmesini istemez...
***
Lakin, son yıllarda yaşadığım megakentte karşılaştığım o denli olumsuzluklara, çıkar ilişkilerine şahit oluyorum ki...
Akıllı ve diğerine saygılı insanların yapmayacağı türden çıkar ve rant anlayışı toplumu sarmış durumda...
***
Çoğumuz kentlerde müstakil evler yerine çelik ve cam yığını, beton abidesi  apartman ve rezidanslarda oturuyoruz...
Herkes bilir...
Velev ki bir apartmanda, binanın tamamını ilgilendiren bir sorun varsa, o sorunun çözümü için el birliği ile çaba sarf edilir...
Var olan sorun giderilir...
Lakin, toplumda kimi insanların içinde bulunduğu cehalet artık Ağrı dağının karlı zirvesini aşmış durumda...
Sorun kendi oturduğu dairede değilse, ne desen ne yapsan da boş...
Odunum da odunum anlayışından bir gram değişme yok...
***
Tuhaflıklarıyla ün salmış bu insan takımıyla muhatap olmak, onlara gerçeği anlatmak hem gereksiz, hem de çok zor...
Şuna inanıyorum ki bu zihniyetteki insanların yaşam öyküleri ve biyografileri davranışlarına yansıyor...
İnsan hayretle, başkasının sorunu için umursamaz, ama kendi sorunu için çığırtkan olan bu insanların içinde debelendikleri aptalca davranışlarına bir anlam vermeye çalışıyor...
Hangi kategoriye koyacağına şaşırıyor...
***
Gösteriş yapmak için her yerdeler...
Rantçılık ve çıkar ilişkileri için her yerdeler...
Deyim yerindeyse yarım ekmek arası dönere tav olurlar...
Misal, kendi apartmanının önündeki çöp bidonunu gece yarısı sürükleyerek başkasının apartmanının önüne götüren bir zihniyetten ne beklenir...
Kendi çöpünü başkasının yaşam alanına döken insan takımından ne beklenir...
***
Yaşanan, yazacak o kadar çok olumsuz durum var ki...
Cehaleti ve çıkarcılığı yenmek kolay değil...
***
Ahmet Hamdi Tanpınar, "alim bazı şeyleri bilir cahil her şeyi."
Albert Einstein, "cehalet ne güzel lan her şeyi biliyorsun."
Desiderius Erasmus'un dediğine de kulak vermek  lazım, "ışık ver karanlık kendiliğinden dağılır."
***
Kısacası yaşam cehalete göre kurgulanamaz...
Popülist'in gerçeği bildiği halde onu kullanmaması kutsanamaz...
İnsan gibi insan, toplum şakşakçılığı veya dalkavukluk yapanlardan uzak durur...
Kendi menfaatleri için kullanılan, düşünmeden uygulayan,  sorgulamayanlar  ne yazık ki toplum yaşamında her daim kutsanmıştır...

29 Mayıs 2019 Çarşamba

ÇOCUK GELİNLER



Çocuk evliliklerine karşı düzenlenen uluslararası kampanyalar sayesinde, bugün bazı anneler, babalar, büyükanneler, öğretmenler vb. de bu mücadeleye katılıyor.
Ama en güçlü asiler kızların kendileri; her birinin öyküsü başka bir isyanın kıvılcımı oluyor.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye bir çok toplumda ne yazık ki çocuk gelinler gerçeği var.
Toplumlar bunun yanlışlığını yavaş yavaş anlasa da.
Resimde yer alan çocuk gelin ise Nepal'ın küçük bir köyünde çekilmiş.
Nepal'da resmin çekildiği köyde çocuk yaşta evlenmek normal kabul ediliyor.
Ama yine de bu bakış açısı, geleneksel düğün şemsiyesinin altında, at arabasıyla yeni kocasının köyüne götürülen 16 yaşındaki Surita'nın, ailesinin evinden ayrılırken feryat figan karşı çıkmasını engellemiyor.
Toplumlar öteden beri gelenekçi bir yapıya sahip. Bu bağlamda, insanların gelenekçi yapıdan uzaklaşması oldukça zor. Toplum baskısı kimi ülkelerde buna olanak vermiyor. Kimi ülkelerde insanların işine geliyor.
İnsanlar ailesinden, atasından gördüklerini uygulamakta tereddüt etmiyor.
Lakin, yüzyıllardır var olan yaşam tarzı ve anlayışı ile günümüz yaşam tarzı ve anlayışı arasında, insan hakları bağlamında fark olmalı.
İnsana, insan haklarına dair iyileştirici yaklaşımlar feodal kalıntılara bir set çekmeli.
Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri kızgın toprağa terk eden zihniyet şimdi kabul edilebilir mi?
Hangi aklı başında ana baba bunu kendi evladına layık görür?
Kadınlar kendi haklarına sahip çıkmayı öğrenmek zorundalar. Sahip çıkmalıdırlar da.
Erkek egemen toplumlarda zor gibi görünse de eve kapanıp, bu benim kaderimdir yaklaşımı yerine haklarını elde etme mücadelesine devam etmelidir.
Dört duvar arasına sıkışıp kalanların, çevresi ile bağlarını koparanların, kadın cinayetlerine, çocuk gelinler gerçeğine omuz silkenlerin kendi haklarına sahip çıkmaları da kolay olmayacaktır.
Suudilerde, Afganlarda evlerin görünümüne bakıldığında yüksek ve kalın duvarlarla çevrili olduğunu, sokak ile bağlantısının olmadığını, evlerin pencerelerinin tavana yakın olduğu görülür.
Bu duruma razı olan kadın yaşadığı eve hapsolmuş demektir bir bakıma.
Çarşıya, pazara, sokağa yanında kocası, kardeşi olmadan çıkamaz.
Bu duruma son verecek olan da kadınlardır.
Bu konuda yazılacak çok şey var aslında.
Özellikle çocuk gelinler konusunda.
Kadın bir toplumun ana arteridir. Kadınsız bir toplumun  gelişmesi olanaksızdır. Kadın haklarının ikincil planda tutulduğu  gelişmemiş toplumlara bakmak yeterli bunu anlamak için.




9 Ekim 2018 Salı

YABANCILAŞMA


İlginç zamanların ilginç anlarını yaşıyoruz. Yaşam durmuyor, akıp gidiyor. Bu akışta sağlam duruş sergilemekten uzak olanlar hem kendi benliğine hem de etrafına yabancılaşıyor.
Bu yabancılaşma bir bakıma modern zamanların samimiyetsizliğidir, kofluğudur. Başkalarının yaşam ve iyi niyetine olan bakış açısının dramatik hale gelmesinden başka bir şey değildir.
Gittikçe yalnızlaşan bir insan ne yapar?
Diğerinin düşünce ve varlığını yok sayar.
Kendisini bir bilen olarak her şeyin üstünde görmeye başlar.
Başkalarını umursamaz.
Öfke nöbetleri ile karşısındakini anlamak yerine itham etmeyi seçer.
Kızgınlıkla oluşan kaos benliğini esir alır.
Kendini, kafasında oluşturduğu gülünç ve düşündürücü yaşamın ritmine kaptırmıştır. Yaşadığı keşmekeşi başkasında da görmek ister.
Bencildir.
Anlayış ve hoşgörüden uzaktır.
Bu yaklaşımda bulunanların sosyolojik incelemesi yapıldığında, bilinçaltında yatan ezilmişliğin varlığı ortaya çıkar.
Toplum içine girdiğinde insan hayal kırıklığı yaşıyor.
Çıkarcılık, benlik dürtüsü, anlayışsızlık o denli fazla ki insan yanındaki biriyle sohbet edip söz söylemekten kaçınıyor.
Çünkü söylenen söz eğilip bükülerek, ekleme ve çıkarma yapılarak bir diğerine aktarılıyor.
Hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir zaman diliminde.
Mahallenin şövalyeleri iş başındadır.
Belki de buna modern, yazısız sosyal medya şövalyeliği dense cuk oturur.
Ne kültür, ne gelenek ve görenekler, ne ahlak anlayışı, ne de bilim bunları adam edemez.

24 Ağustos 2018 Cuma

İNSANIN SAF ÇAĞI

On binlerce yıl önce Afrika kırsalında ayağa kalkıp yürümeye başlayan insan aynı zamanda var olma mücadelesine de başlamıştır. 
Lakin insanın ‘saf çağı’ dediğimiz o çağda paylaşım esastı. 
Derleyici ve toplayıcı olan insanlar bulduklarını paylaşıyorlardı. 
Bu bağlamda aralarında rekabet yoktu. 
Şimdi bile Afrika'nın kimi ormanlarında yaşayan yerli halk ve Amazon ormanlarında yaşayan toplumlar, Hint Okyanusunun kimi adalarında modern toplumlardan uzak yaşayan kabilelerde hala bu paylaşım söz konusudur. 
Adalet onlarda kendiliğinden oluşmakta, sorunlar görülmemektedir. 
Modern toplumlarda ‘ben’ merkezli anlayışın yanı sıra kapitalist düzenin insanın insanı yok saymaya başladığı anlayışı ne zamanki palazlandı işte var olan sorunlar o zaman başladı. 
İlkel toplumlarda ne zamanki paylaşım azalmaya, toplumlar kutuplaşmaya başladı işte tam da o andan itibaren sorunlar giderek artmaya başladı. 
Yaşananlar yeni bir şey değil. 
Geçmişin külleri üzerinde yoğunlaşmakta ve zihinleri meşgul etmektedir. 

30 Temmuz 2018 Pazartesi

ÖĞRENMEK İÇİN BEDEL ÖDEMEK GEREKMİYOR

Yaşam bütünseldir. O bütünsellik içinde yaşanan acılar, coşkular vardır. Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır sessiz ve derinden gelen. Bunlar yaşamın gerçeğidir. O gerçeklerden uzak durmak, o gerçekleri anlamamak şaşırtıcı ve bencilce bir duygudur.

Geçmişimiz, bugünümüz ve özümüz yani öz benliğimiz, düşüncemiz önemlidir. Yaşadığımız şeylerde önemlidir. Fakat asıl olan, onları kendimizde niçin ve nasıl yaşattığımızdır. Dünü olduğu gibi bugünü de nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar vermeliyiz. Kendimizle ya da diğerleri ile ilgili kararlarımızda vicdanımızın doğru bildiğini yapmalıyız. Başkalarının beğenmesi için karar alıp yola çıkmamalıyız.

Yaşam bütünseldir dediğimde bir arkadaşım aynen şunları söyledi. “ ‘Özlemler, isyanlar, çığlıklar, kopuşlar vardır. Susmalar, ağıtlar, gözyaşları vardır’ diyorsunuz. Bence önemli olan hayatımızda bu duygulardan hangisinin ağır bastığıdır. Kaçınılmaz gerçekler olsa da bu duygulardan ne kadarı yaşamımızı etkiliyor, bu çok önemli bence. Hayatta yaşanacak ne varsa yaşıyoruz ama buna kendimiz karar veremiyoruz. Dün de biz karar veremedik bugünde.”  Ve ekliyor “eğer kararı biz kendimiz verebilseydik son yıllarda yaşadıklarımı asla yaşamak istemezdim”. Sözünü ise şöyle bitiriyor “hayatımda hak etmediğim olumsuzluklara engel olur onları yaşamazdım” .

Bir başkası “vicdanım rahat” diyor “çünkü vicdanımı rahatsız edecek bir yanılgıya düşmedim”. İnsanların kendi özünü ve geçmişini, geleceğini aramasında ve sorgulamasında şaşılacak bir şey yok. Çünkü insanlar kimlikleri ile yaşarlar. Hangi yaşta olursa olsun kendilerini ararlar, sorgularlar. Yaşamlarında olan bitenleri mantıklarıyla bütünleştirmeye çalışır, akıl süzgecinden geçirirler. Tüm bu olgular olurken güven duygusunu aramak ve o duygu ile bütünleşmek önemlidir. Kimisi bu duyguyu asla bulamaz kimisi içinse sorun olmaz.

İnsanlarda sevgi ve anlayış, sevildiğine ve sayıldığına olan inanç da önemlidir. Bu inancı aramaktan asla vazgeçmezler. Tıpkı şairin şiirin gizeminden vazgeçemediği gibi.

Yaşamımızda kadın, erkek, genç, yaşlı hiç fark etmez. İnsan olması gerektiği gibi yaşar. Bu yaşamında çevresi etken olduğu gibi ailesi ve sokak da etkendir. Aldığı eğitimin yanı sıra içinde yetiştiği kültürde önemlidir. Edindikleri ya da edinmeye çalıştıkları misyon da önemlidir. Misyonun yaşama katkısı gri görüntüyü azaltır. İnsan bir şekilde kendisini anlatmak durumundadır. Bunu yaşam hattında zaten yapar. Gri bir yaşam tarzında sıkılmak, sıradanlık, boşluk hissi hayatta gelgitler yaratır. O gelgitlere maruz kalmamak için doğru karar vermek, olan bitenleri doğru okumak, volkanlara, tsunami ve depremlere yenik düşmemek için misyonumuzu doğru yöne kanalize etmemiz çok önemlidir.

Toplumumuzun kadına bakış açısını ele alalım. Bir yandan çocuk yaşta evlenmeye zorlanan ya da evlendirilen, o yaşta sorumluluk almaya çalışan kız çocukları, diğer yandan “töre” denen ortaçağ kalıntısı bir kültür anlayışı içinde gidip gelmeler. Kaburga kırmalar, yüzlerde morartılar, cinayetler. Bunun sonucunda oluşan dramlar ve sendromlar. Görücü usulü ile evlenip, hem de erken yaşta, anlaşamayan ve bir şekilde yaşamları zindan olanlar. Deyim yerinde ise bileklerine aile çevresince kelepçe vurulanlar. Ve yaşamlarını dizayn ederken istediği ile değil diğeri ile yaşamak zorunda kalanlar. Hırpalanan, ötelenen, sevme ve sevebilme ihtimalini unutanlar.

Adıyaman’da ailesi tarafından iki yıl önce zorla evlendirilen bir kız çocuğu “annemi, babamı, kardeşlerimi iki yıldır görmüyorum, çok özledim”diyerek söze başlıyor. Küçük kız, kendisini görmeye gelenlerden hangisinin “damat” olduğunu bilmeden evlendiğini, kısa sürede hamile kaldığını ve bir kız çocuğu dünyaya getirdiğini anlatıyor. Beş bine satılan çocuklardan biri o. Ya onun gibi yüzlercesi. Bu bir “köle pazarı mıdır” diye manşet atan gazete yanlış mıdır?

Bu ve benzeri yaşananlar, yaşanacak olanlar, yaşanmış olanlar. Doğaldır ki insan dimağında yerlerini alacaktır, almıştır, almaktadır.

Yaşam savaşçısı olmak, güven duygusunu kaybetmemek lazım. Velev ki bir hata söz konusu, bu durumda, “kıyamet kopuyor” yerine insanların birbirlerini anlamaları, birbirlerine saygı duymaları gerekir. Kendimize ve başkalarına “vize” uygulamak doğru değildir aykırı olmak da. Yaşamı değiştirmek için başkalarını “anlama” ya çalışmak, diğer renkleri görmeye çalışmak için çok da fazla bir gayret gerekmez aslında. Yeter ki anlayışlı olalım. Düşüncelere saygı duymasını bilelim.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

YAŞAM KAVGASI BİTER Mİ HİÇ !

Şöyle durup düşünüyorum da, dertleriyle, kaygılarıyla, umut ve sevinçleriyle kocaman bir yıl daha geçti.
”Yaşam kavgası biter mi hiç?” derler ya, bitmez elbette,  biterse aslında her şey biter.
Tüm avareliklere rağmen, tüm zorluklara rağmen yaşamak güzel şeydir, vazgeçilmezdir yaşamak ve özgürce caddelerde, sokaklarda, park ve bahçelerde, kırlarda dostlarla birlikte koşuşturmak.
Kocaman bir yıl geçti aradan, gönlümüzce miydi?
Yoksa değil miydi?
Yoksa yüreğimizin bir yanı hüzün, diğer yanı mutluluk muydu?
Kolay olana tutsak değilseniz eğer, yüreğinizin dostudur hüzün.
İnsanlarımız “çevre çevre” derken, daha bir kirlendi çevre, yok oldu ormanlarımız, yok oldu yaban hayatı; ya da göç ettiler karacalar, geyikler yangından kaçarak ormanı olan yerlere.
Sadece onlar değil tarlalarda ki tavşanlar, keklikler, üveyikler.
Aç ve uykusuz, korku dolu gözlerle dolandılar, doyuramadılar karınlarını, ya öldüler ya da terk ettiler.
Dönmemek üzere göç ettiler uzaklara!
Şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi kirletip yaşanmaz duruma getirdiler.
İnsanlar işine gidip gelirken koca bir günün yorgunluğundan daha çok eziyet çeker oldular.
Yine de bulunduğumuz yerden gidemiyoruz.
Sadece iş-güç nedeni ile mi acaba?
Bu cevap yeterli olmaz bence.
Çünkü o koca şehirde alıştığımız bir yaşam biçimi var; bir kültür biçimi, bir kargaşa ve dostlarımız sevdiklerimiz var, hızlı ya da yavaş yaşam biçimi ile seviyoruz bulunduğumuz yeri aslında.
Yurdumun her köşesi bir başka güzel benim için.
O güzel köşelere, o güzel köşelerin yanına-yöresine varıp insanıma hizmet vermek onurlu bir mutluluk.
O güzel insanların bir tebessümü, bir çift güzel lafı onur ödüllerinin en büyüğü benim için.
Çünkü o insanların soluduğu havayı soluyor, içtiği suyu içiyor, kokladığı çiçeği kokluyor, yaşadığı sevinci yaşıyor, çektiği sıkıntıya ortak oluyorsunuz.
Kocaman bir yıl daha geçti.
Acıları, hüzünleri, sevinçleri ile kocaman bir yıl.
İnsan yaşamında devinim vardır, durağanlık yoktur.
Bu devinim içinde kendine onurlu yer bulanların yanı sıra aymazlık yapanlar da vardır hiç kuşkusuz.
Yanımıza yöremize, sağımıza solumuza bakınıp durduğumuz da, bize bakan bir çift sevgi dolu gözün yanı sıra; pusuda bekleyip avının üstüne atılmaya hazırlanan bir vahşi hayvan gibi, sizin de bizim de üzerimize atılmayı bekleyen zihniyeti de görürsünüz ne yazık ki.
İnsanoğlunu bazen, egosunu tatmin etmek için, savunmaları bir zırh gibi kuşanmış, almış eline gürzünü kılıcını, her fırsatta birilerini suçlamayı ya da kendisini savunmayı görev edinmiş olarak algılarsınız.
 Aslın da siz değil de o yaptıkları ile size bu duyguyu yaşatır yoğun olarak.
Ve nasıl bir olgudur bu?
Nasıl bir duygudur?
Nasıl bir anlayıştır?
Birileri hep suçlu birileri hep haklımıdır gerçekten?
İnsanoğlu suçlamalardan bıkmaz usanmaz mı hiç?
Ve hep haklıdır birileri ve ne yazık ki hep haksızdır diğerleri.
Bu yaşamımızın her anında, her alanında yoğun olarak yaşanıp durur.
Okullarda öğrenciler arasında, iş yerinde aynı işi yapanlar arasında, ezenler ve ezilenler arasında.
Vee hatta aynı yuvayı oluşturanlar arasında sessizce yaşanır durur.
Toplumumuz derdini anlatamayanlarla, hakkını savunamayanlarla ve bunun acısını yaşayanlarla doludur.
Bu durum da nasıl bir çıkış yolu aranır?
Yüreğine bir damlacık su serpmenin yolu nasıl aranır ve nasıl bulunur?
İşte tam da bu nokta da savunma mekanizması geçer harekete.
Bazıları zaman zaman, bazıları ise sürekli savunurlar kendilerini.
Ya birini suçladıklarında ya da suçluluklarını ört bas ederken sık sık kullanırlar bu mekanizmayı.

3 Haziran 2018 Pazar

NASIL BİRİ OLACAĞINI SEN SEÇECEKSİN


Deseler ki üst üste koyup biriktirdiğin ne varsa unutacaksın. Nasıl biri olacağını sen seçeceksin. Lakin unutmak kolay olan bir şey değil. İnsan yaşadıklarını unutabilir mi eğer Alzheimer hastası değilse. 
Unutmak  mümkün mü? 
Elbette değil.
Her yürümek istediğinde ayak bileğine dolanan, her düşündüğünde seni boğan acıları söküp atabilir misin?
Ya yaşanmakta olanları ...
Vicdanını poşete koyanların çoğalmakta olduğu bir toplumda yaşıyoruz.
Sosyal medyayı takip ettiğimizde hayata dair ne varsa görüp öğreniyoruz.
İnternet sitelerinde yayınlanan haberlerin altına yapılan yorumların kalitesizliğini, bilgisizliğini, dingilliğini ve dahi dangalaklığını gördükçe toplumun içinde bulunduğu durumu da.
Adam olmak şöyle dursun, daha beter bir cehalet ortamına doğru gidiyoruz.
Bir toplumda adalet , o toplumun geleceği için olmazsa olmazlardandır.
Adaletin olmadığı, vicdanın olmadığı yerde insan hak ve özgürlükleri bağlamında huzurlu bir hayat sürmek zordur.
Eğer bir toplumda, vicdanın, adalet duygusunun, insanlık anlayışının, ötekileştirmeme anlayışının, topluma saygı ve toplumu kucaklama anlayışının erozyona uğraması söz konusu ise nasıl biri olacağını sen  seçeceksin.

17 Nisan 2018 Salı

GENOVESE OLAYI NEDİR?



Öğrenmek bir tutkudur. Hangi yaşta olursa olsun insan mutlaka yeni bir şeyler öğreniyor. Ya gördüklerinden ya da yaşadıklarından.
Herkes öğrenmeli, tedbirini almalı yaşam bunu gerektiriyor.
Öğrenilenler bazen "yok artık bu kadarda olmaz"  dedirten şeyler olabiliyor.
Özellikle insanların yoğun olarak yaşadığı büyük şehirler başta olmak üzere, en ücra yerleşim yerlerine varıncaya kadar insanın kabul etmeyeceği olaylar her gün bir yerlerde yaşanıyor.
Bu dün de böyleydi bugünde böyle. Toplum yeterli eğitimi almadıkça, farkındalık olmadıkça da yaşanmaya devam edeceğe benziyor.
Televizyon haberlerini pek sık izlemem. Yani, haber saatidir televizyonu açıp haberleri izleyeyim diye bir düşüncem yoktur. Her gün birbirinin benzeri haberler insanın psikolojisini olumlu yönde etkilemiyor.
Lakin, eğer televizyon açıksa, haber saatiyse bazen haberleri ister istemez izlerim.
Çok fazla olmadı sanırım. Geçenlerde televizyon haberlerinde tekrar verildi.
Bir çok televizyon haber izleyicisinin dikkatini çekmiştir.
Ya da görsel ve yazılı medyada okunmuştur.
Yer 21 Ocak 2017 Taksim civarı.
Savcılıkça hazırlanan iddianameye göre " 21 yaşındaki biri evli, iki kadın, Taksim'de bir barda sabah saatlerine kadar eğlenir. Bardan ayrılan İki kadın, evlerine dönmek için taksi tutmak amacıyla Balo Sokak'tan Tarlabaşı Bulvarına doğru yürümeye başlar. Ancak aşırı alkollü kadınlardan biri yere düşer. Bu sırada yoldan geçen zanlı kadınların yanına gelir ve düşen kadını kaldırıp omuzuna alır. Bu duruma müdahale etmek isteyen diğer kadına tekme atıp bıçaklar. Omuzuna aldığı kadını arkadaşının  evine götüren zanlı ve arkadaşı kadına tecavüz eder."
Olayın kısa özeti bu.
Sokak ortasında serseri tipli insanlardan dayak yiyenler, tecavüze uğrayanlar, toplu taşım araçlarında uçan tekme atılanlar,
Bu olayların hangi birini sayacaksın ki.
Yardıma muhtaç durumda olanlar o kadar çok ki.
Ne yazık ki, yardıma ihtiyaç duyulan bir durumda, olaya tanıklık eden kişiler tepki vermekten, olaya müdahale etmekten kaçınıyor.
Bu durum "Sosyal Psikolojinin ilgi alanında olan Catherina (Kitty) Genovese sendromu, olayı, cinayetini" akla getiriyor.
Peki kısaca nedir Genovese olayı?
"13 Mart 1964 gecesinde 28 yaşındaki Catherina Susan (Kitty) Genovese, New York'da çalıştığı bardan sabah saat 02.30'da evine doğru arabasıyla  yola çıkar. Arabasından indikten sonra saldırıya uğrar. Saldırı 35 dakika sürer. Ve bu saldırı 35 dakika içerisinde üç defa tekrarlanır. Kitty her yardım istediğinde saldırgan, kaçıp tekrar gelir. Bıçaklamaya ve darp etmeye devam eder. Etrafta olaya tanık olan 38(otuzsekiz) kişi ne kadına yardım eder, ne de polisi arar. Saldırgan olay yerine gelen olmadığını gördükçe dönüp tekrar saldırır. Genovese olay yerinde yaşamını yitirir..."
Toplumu dehşete düşüren bu tür olaylar duyarsız kalmanın, cehaletin, eğitimsizliğin, ahlâksızlığın bir sonucudur.

23 Şubat 2018 Cuma

HER FİDAN KENDİ TOPRAĞINDA NEFESLENİR



Meraklı bir yapımız var. Köylüsüyle kentlisiyle ateşle barut gibiyiz her nedense. Etrafımızda yaşayanların işleriyle, yaptıklarıyla, davranışlarıyla yakından ilgileniriz. Kendi davranışlarımızı mercek altına alıp irdelemek yerine başkalarınınkini irdelemeyi severiz. Oysaki bunlar zaaftır, eksikliktir. Bu durumda en sevmediği diken burnunun ucunda biter insanın. Hayallerini, geleceklerini, düşüncelerini yıkmaya çalışırlar. Oysaki her fidan kendi toprağında nefeslenir. Farklı topraklar ona göre olmayabilir.
Toplumda yaşayan bireylere düşen önemli görev ve sorumluluklar vardır. Bu görev ve sorumluluklar; hem kendileri, hem çevreleri, hem aileleri için çok önemlidir. Uyulması gereken sorumluluklar ihmal edildiğinde toplumda bir takım sorunların baş göstermesi kaçınılmazdır. Hata yapan illaki başkasının vereceği kararı uygulamak ve yandaşlık yapmak durumunda kalır.
Sağır, kör, acımasız olmamak, dümeni başkalarının eline vermemek lazım. Kendi yönümüzü kendimiz bulmalı, yürüdüğümüz yolda kendi izimizi bırakmalıyız.

8 Mart 2014 Cumartesi

KADININ TOPLUMDAKİ YERİ !


Kadının aile içinde paylaştığı sorumluluklar ve toplum hayatında giderek artan fonksiyonları göz ardı edilemez. Yüz yıllardır kadına bakış açısı toplumdan topluma, bireyden bireye, zihniyetten zihniyete değişmiştir.
En son facebook sayfalarından birinde bir paylaşımda gördüm. Aynen şöyle söylüyordu bir cemaatin önde geleni, "Kadın bakkala gidemez. Giderse ayaklarını kırın." Söyleyenin adı lazım değil. İlgili paylaşımı okuyan, gören bilir zaten. Gelinen noktada maalesef bir kısım zihniyetin düşüncesi de yaptırımı da bu. Peki bu doğru bir yaklaşım mı. Elbette ki hayır. Kadının yeri evidir düşüncesi, kadını çalışmaktan ve evinin geçimine ekonomik katkıda bulunmaktan alıkoyacaksa eğer kaale alınmayacak bir yaklaşım olarak tarihin çöplüğündeki yerini alacaktır.
8 Mart "Dünya Kadınlar Günü" kutlanırken, kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddet kınanırken, kadınlara hak ettikleri değerin verilmesi istenirken çeşitli "haber siteleri"ne düşen ve üzerinde düşünülmesi gereken bir haber dikkati çekiyordu. "Şanlıurfa'da, kalp ve böbrek hastalığı nedeniyle beş yıldır çalışamayan altı çocuk babası 52 yaşındaki Hamet Ay, sekiz bin liralık elektrik borcunu ödeyebilmek için 4 yaşındaki kızı Güler'i başlık parası karşılığı evlendireceğini söyledi... İnşaat işçiliği yaptığı dönemde sigortasız çalıştığı için emekli olamayan Hamet Ay, bir böbreğinin de alınmasıyla diyaliz tedavisi görmeye başladı. Çalışamadığı için elektrik borcunu ödeyemeyen Hamet Ay, iddiasına göre 2011 yılında o dönem 13 yaşında olan kızı Nebiha'yı da dört bin lira başlık parasıyla evlendirdi. Aldığı başlık parasıyla elektrik borcunun bir kısmını ödedi... Eşi ve kızlarının kağıt ve hurda topladıklarını anlatan Hamet Ay, ilaç alacak param yok..." diyor.

Olay gerçekten üzücü. Sosyal devlet anlayışının yasalarla belirlediği ülkemizde bu ve benzeri olayların yaşanması acı bir durum. Ailenin birikmiş borçlarının ödenmesi için de çare olarak düşünülen ne yazık ki henüz çocukluğunu yaşamakta olan bir kız çocuğu.  
Yolsuzluk olaylarının sıklıkla duyulmaya başladığı bir toplumda yoksulluk ve yoksunluk zincirlerinin paslı halkaları içine hapsolmuş yaşamların varlığı unutulmamalıdır. Bir toplumda dayanışma ve yardımlaşma ruhunun erozyona uğramaması gerekir. "Hep bana rabbana..." yaklaşımı yerine muhtaç olana yardım elinin uzatılması o toplumun yaşam damarlarını besleyen ana arterin hala sağlam olduğunun göstergesidir.
Aile borçlarını ödeyebilmek için kızlarını başlık parası karşılığı evlendirmeyi düşünmüş. Çaresizlik işte böyle bir şey. Anlaşılan o ki aile için tutunacak başka bir dal, başka bir çıkar yolu yok. Yirmibirinci yüzyılda aileyi bu duruma iten yoksulluk kız evlatlarını satmakla mı (başlık parası karşılığında) çözüme kavuşacak. Bu zor şartları yaşayan kaç aile var, kaç aile çocuklarını yoksulluk nedeniyle okutamıyor, eğitimlerini yarıda kesiyor, kaç çocuk gençliğini, çocukluğunu yaşayamadan iş hayatına atılıyor. Çıraklık ve kalfalık yapan kaç çocuk iş yerinde tokatlanıyor. Sayısını bilen var mı...
Kadınların söz hakkının olmadığı, töre, berdel gibi çağdışı anlayışların yanısıra yoğun olarak aile meclisi kararlarının uygulandığı bir toplumda kadınlara ve kız çocuklarına reva görülen bu durum kabul edilemez.
Bu bağlamda eski kavimlerde kadının durumu ne idi sorusu akla geliyor. Acaba eskiden kadınların durumu daha da zor muydu yoksa toplumdan topluma, kavimden kavime, anlayıştan anlayışa değişiyor muydu?
Eski Hint, Çin, Moğol ve Arap toplumlarında babanın otoritesine bağlı pederşahi aile sistemi ve poligami hakimdi. Ailenin mirası ve yönetimi babadan oğula geçer, kız çocuklarına her hangi bir söz hakkı verilmezdi. Kadın zengin ve seçkin bir aileden değilse saygı görmezdi. Erkeğin malı olarak ifade edilirdi. Hindistan'da geçen yüzyıla kadar kadın ölen eşi ile birlikte yakılırdı. Eski Araplarda ise kız çocukları sevilmez ve diri diri toprağa gömülürdü.
Eski Türk toplumlarında ise kadının durumu diğer toplumlara göre farklıydı. Aile düzeni pederşahi değil pederi idi. Tek evlilik esastı. Miras, babadan oğula geçer, ancak erkek çocuk olmadığı zaman kız çocuğa kalırdı.
Değişik coğrafyalarda yaşam süren toplumlara bakıldığında benzeri yaklaşımların var olduğu görülür. Kadın her daim erkeğin hükümranlığında yaşam sürmüştür. Lakin günümüzün teknolojik,  kültürel; değişim ve gelişmeleri ışığında, artık kadına gereken değerin verilmesi gerekmektedir. "Kadın bakkala gidemez. Giderse ayaklarını kırın" yaklaşımı çöp sepetine atılmalıdır.
Kadınlar geçmişten bu yana toplumsal devrimlerin gerçekleşmesinde ve vatan savunmasında ön saflarda yer almıştır. Vatan savunmasında cephe hattında korkusuzca yer almaları ve gösterdikleri cesaret tarih sayfalarında hak ettiği yeri bulmuştur.
Kadınların günümüzde özgürleşmesi iş hayatına atılmaları ile mümkündür. Kapalı kapılar ardında evlerde beklemek ve erkeğe bağımlı yaşamak yerine; iş hayatına atılmak, devletin çeşitli kurumlarında görev almak, tiyatro ve sinemaya gidebilmek, teknolojiyi kullanmak gibi haklardan yararlanmaları gerekir.
Kadının çağdaş yaşam koşullarına uygun hareket etmesi sadece batılı kadınlara değil günümüz doğu toplumlarına da özgü bir davranış olmalıdır. Gerekli eğitimi almalı, yüzünü tanınmayacak şekilde kapatmamalı, dört duvar arasına sıkıştırılmamalıdır.


4 Şubat 2013 Pazartesi

KADINA YÖNELİK ŞİDDET



Samsun’un İlkadım ilçesinde 21 yaşındaki Damla Ay eşinden şiddet gördüğü iddiasıyla boşanma davası açar. Çarşamba ilçesinde bulunan annesinin yanına gider. Alışveriş dönüşü eşini evde kendisini beklerken bulur.  Eşi tarafından öldürülür.
Esenyurt’da meydana gelen olayda ise birlikte yaşadığı adam tarafından bıçaklanarak yaşamını kaybeden bir kadın ve İzmir’in Bergama ilçesinde, kendisini terk eden eşinin ve birlikte yaşadığı kişinin öldürülmesi gazetelere düşen haberlerden bazıları.
Benzeri olayların hemen her gün yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Erkek egemen bir anlayışın sonucu bu yaşananlar.
Berdel, çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları sorunu.
Aile meclisi kararı ile ya da töre gerekçesiyle öldürülen kadınlar…
Acı, hüzün, yitip giden yaşamlar, geride kalan acılı aileler, yetim kalan çocuklar; evladını kaybeden analar, babalar ve onların tarifsiz acıları.
Evlat acısının yerini hiçbir acı tutmaz. O acıyı ancak yaşayanlar bilir. Yaşanan acıların tarifi yoktur.
Kadına yönelik şiddet ülkemize gelen yabancı kadınlarında tanık olduğu, yaşadığı, hayatını kaybettiği bir olgu artık.
 İtalyan Pippa Bacca’nın 2008’de tecavüze uğrayıp öldürülmesi…
Amerikalı Sarai Sierra’nın öldürülmesi.
Kadına yönelik bu olaylar sadece ülkemizde değil dünyanın diğer gelişmiş, az gelişmiş ülkelerinde de yaşanıyor.
Lakin demokrasinin, insan haklarının özümsendiği, bireysel düşünmenin ve sorgulamanın yerleştiği ülkelerde bu görece daha az…
Demokrasi kavramının, insan hakları düşüncesinin emeklediği, bireysel düşünce ve bilinçlenmenin yeterli olmadığı ülkelerde daha fazla.
Bu ve benzeri olaylara birey olarak gereken tepkiyi göstermeliyiz. Tepkisiz kalmak, yaşananları sessizce izlemek yerine; bu tür olayların bir daha yaşanmaması için insanları bilinçlendirmenin yollarını aramak lazım.
Bu bağlamda, bireysel sorumluluk almak ve bilinçlenmek için çaba sarf etmeliyiz.
Sorgulamalıyız.
Duraksamadan sorgulamalıyız.
Toplumda yaşanan töre ve benzeri tabuları yıkmalıyız.
Sorumluluk almalıyız.
Aldığımız sorumluluğun gereğini yerine getirmeli toplumu aydınlatmalıyız.
Bilinçlenmeliyiz.
Bireysel sorumluluktan kaçmamalıyız.
Yaşananlar kader değildir.
Yaşananların kader olmadığını bilip tevekkülle karşılamanın da bir mantığı yoktur.
Birey olarak bilinçlenip, kadına hak ettiği değeri vermeye başladığımızda bu olaylar da sona erecektir.
Yeter ki gerekli mücadeleyi toplum olarak verelim.
Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için gereken özveriyi göstermeliyiz.
Hiçbir şey kolay başarılmaz.
Bunun bilinciyle yılmadan toplumda bu olayların bir an evvel ortadan kaldırılması için üzerimize düşeni hem birey olarak ve hem de toplum olarak yerine getirelim.