adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

EN ACINASI ADALETSİZLİK


 

İnsanın özünde tüm canlılara karşı sevgi olmalı. Sevgi insanca yaşamanın anahtarıdır. Sevginin olmadığı yerde huzursuzluk, acımasızlık, adaletsizlik vardır.

İnsanlık tarihi yazıyla başlar. Yazının bulunması öncesinde mağara duvarlarına, taşlara yapılan çizimlerle geçmişi öğreniyoruz.

Tarihi araştırmalarla ortaya çıkarılan gerçekler, insanın mutluluğu ve huzuru için sevginin ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Bu bağlamda felsefede önemlidir.

Felsefenin özünde doğruluk vardır.

Felsefe ise Hint, Çin ve Yunan felsefesiyle başlar.

Uygarlıklara ilişkin bulgular, arkeolojik buluntular, yazılı malzemelerin bulunması insanlık tarihi açısından önemlidir.

İnsanlık tarihi için önemli olan Sümerlerin kil tabletleri 19.yy. sonlarında bulundu. Tabletlerin çözülmesiyle beş bin yıl önce muazzam bir gelişme kaydeden Sümerlerin önemi anlaşıldı.

Kuşkusuz Yunan, Hint ve Çin felsefesi ile Sümerlerin kil tabletleri insanlık tarihi açısından değerli bilgiler içerir.

Önemli olan bu bilgileri anlayabilmektir.

Kibirden ve sevgisizlikten uzak bir yaşam sürmektir.

İnsanlık tarihinin geçmişinde olduğu gibi, bugününde ve geleceğinde de aranacak kriter sevgi olmalı.

Sevgisizlik ise bir henüz adı konmamış bir vefasızlık ve hastalıktır, kibirdir.

İnsanlığı bozar

Yıpratır

Dünyayı cehenneme çevirir

En acınası adaletsizliktir.

Sevgisizliği bertaraf etmenin yolu eğitimden geçer

Okumaktan

Okuduğunu anlamaktan geçer.

İçinde sevgi olan bir insan şanslıdır.

Sevgi olmadan insanlık olmaz.

Adalet olmaz.

Her insanın ruhunun varlığında, geleceğinde bir düşüş ve yükseliş yaşanır.

Bu yükseliş ve düşüşte her insan mutlaka olması gereken dinginliği sağlamalı, yaşayacağı her olumsuzlukta içindeki sevgiyi tüketmemeli.

Yaşanabilecek her türlü şiddete karşı mücadele etmeli.

 

3 Haziran 2018 Pazar

NASIL BİRİ OLACAĞINI SEN SEÇECEKSİN


Deseler ki üst üste koyup biriktirdiğin ne varsa unutacaksın. Nasıl biri olacağını sen seçeceksin. Lakin unutmak kolay olan bir şey değil. İnsan yaşadıklarını unutabilir mi eğer Alzheimer hastası değilse. 
Unutmak  mümkün mü? 
Elbette değil.
Her yürümek istediğinde ayak bileğine dolanan, her düşündüğünde seni boğan acıları söküp atabilir misin?
Ya yaşanmakta olanları ...
Vicdanını poşete koyanların çoğalmakta olduğu bir toplumda yaşıyoruz.
Sosyal medyayı takip ettiğimizde hayata dair ne varsa görüp öğreniyoruz.
İnternet sitelerinde yayınlanan haberlerin altına yapılan yorumların kalitesizliğini, bilgisizliğini, dingilliğini ve dahi dangalaklığını gördükçe toplumun içinde bulunduğu durumu da.
Adam olmak şöyle dursun, daha beter bir cehalet ortamına doğru gidiyoruz.
Bir toplumda adalet , o toplumun geleceği için olmazsa olmazlardandır.
Adaletin olmadığı, vicdanın olmadığı yerde insan hak ve özgürlükleri bağlamında huzurlu bir hayat sürmek zordur.
Eğer bir toplumda, vicdanın, adalet duygusunun, insanlık anlayışının, ötekileştirmeme anlayışının, topluma saygı ve toplumu kucaklama anlayışının erozyona uğraması söz konusu ise nasıl biri olacağını sen  seçeceksin.

15 Mart 2014 Cumartesi

İNSAN İÇİN, ADALET İÇİN


Türk milletinin tarihsel süreçte çeşitli coğrafyalarda verdiği yaşam mücadelesi, kadim Anadolu topraklarının kalıcı yaşam alanı seçilmesiyle devam etmektedir. Yüzyıllarca konar göçer ve yerleşik hayatta var olma mücadelesi veren insanımız, bulunduğu yörede medeniyetin gelişmesine çalışmıştır. Sanatkarlar, hattatlar, oymacılar, bakırcılar yetiştirmiş, onlarca el sanatında eserler vermiştir. Münferit bir kaç olay dışında inanç ve dil ayrımı yapmamıştır.
Zaman geçmiş devran dönmüş; Ön Asyadan, Karadenizin kuzeyine, Balkanlardan Arap Yarımadasına oradan Kuzey Afrikaya kadar uzanan topraklarda Osmanlı İmparatorluğunu kurmuştur.
Bu süreç içerisinde yetenekli ve hakkaniyetli yönetimi ile görev yapan devlet adamlarının yanı sıra; çeşitli dillere ve dinlere mensup milletlere eşit davranan bir yönetim de söz konusu olmuştur. Gün gelmiş bir kısım devlet adamları yönetimleri altında yaşayan savunmasız sivillere zulüm etmiş, binlercesinin ölümüne neden olmuştur. Zulüm ve kırımdan kaçan insanlar dağlık alanların ulaşılması zor sarp yamaçlarına ve derin vadilerine sığınmışlardır. Yaşanan acıları tarihin hafızasında arayıp bulmak zor değildir. Yeter ki araştırmasını bilelim ve gözümüzdeki "at gözlüğü" nü çıkarıp tarafsız davranalım.
İmparatorluk sürecinde emperyalist ve sömürgeci güçler Osmanlı Devleti'nde yaşayan bir kısım toplulukları kendi çıkarları doğrultusunda devlete karşı kışkırtmışlar ve ayaklanmalar çıkarmışlardır.
Bu yaklaşım bugün de hız kesmeden devam etmektedir. Sinsice kurgulanmış planlarını yerli işbirlikçileri ve misyonerleri sayesinde uygulama amacındalar. Sevr ile başaramadıklarının peşindeler.  Bu bağlamda uyanık olmalıyız. Birlik ve beraberliği bozacak hareketlerden kaçınmalıyız.
Güçlü olmak için evrensel değerlere önem vermeli, insan haklarına saygılı olmalı, anayasanın çizdiği çerçeve içerisinde bireyler ve kurumlar olarak üzerimize düşeni yerine getirmeliyiz. Demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla özümsemeliyiz. Emperyalizmin olmazsa olmazı "böl, parçala, yönet" anlayışıdır. Bu anlayışı unutmamalı, emperyalist amaçlara ve güçlere dur demeliyiz.
Önceliklerimiz olmalı. Önceliklerimiz yakamıza taktığımız kimlik kartı gibidir. Kim olduğumuzun anlaşılmasına yarar.
 Önceliğimiz insan olmalıdır. İnsana ve insan haklarına, yaşamın kutsallığına saygı olmalıdır.
Anadolu coğrafyasında geçmişten bu yana çeşitli inançlara mensup insanlar bir arada yaşamıştır. Anadolu şehir ve kasabalarının, köylerinin kültürel dokusunu oluşturan farklı etnik ve dini unsurları sosyal açıdan birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı.
Geçtiğimiz yüz yılın başlarına kadar, Ermeni tehciri dediğimiz 1915 yılı olaylarının yaşannması öncesinde Kürtlerin, Arapların, Türklerin, Ermenilerin, Keldanîlerin, Rumların, Süryanilerin, Yahudilerin bir arada yaşadığını çeşitli gezginlerin yazdıkları seyahatnamelerden öğreniyoruz.
İnanç dışında gelenek ve göreneklerin, yaşam tarzlarının bütün etnik unsurlarda neredeyse aynı olduğunu; bu bağlamda, giyim ve kuşamın, yemek kültürünün, dinledikleri müziğin, yaşadıkları evlerin mimarisinin benzer olduğunu da biliyoruz.
Anadolunun neresine giderseniz gidin bu yaşam tarzını anlatıcılardan dinleyeceksiniz. Yöre halkından öğreneceksiniz. Tarihi eserlerden bileceksiniz.
O halde Anadolu'da dün bir arada sorunsuzca yaşamış olanların bugün de bir arada sorunsuzca yaşamasına engel bir durum yoktur. Yeter ki inançlara ve düşüncelere saygılı olmasını bilelim.
İnsanların ne düşüneceğine, ne söyleyeceğine, ne giyeceğine, nasıl yaşayacağıne, ne yiyip ne içeceğine karışmayalım. Toplumun her kesiminin acısı ortak acımız olmalıdır.
İnsan için, adalet için, demokrasi için çaba sarf edelim.


13 Aralık 2012 Perşembe

YAĞMURLU BİR GÜNDE…!





Protagoras’ın bir sözü dikkatimi çekti kitapları karıştırırken.
“İnsan her şeyin ölçüsüdür”.
Bir gerçeği dile getirmiş yüzyıllar öncesinde Protagoras. Kaldı ki eski Yunan felsefesinin özüdür insan. Her şey insan içindir. Sonsuz bir dünyada, sınırlı bir yaşamda başka neye bel bağlayabiliriz geleceğimiz, yaşamımız için.
Oturduğum ev ana caddeye on metre ya var ya yok. Her gün öğleye doğru, kimi zaman sonraki saatlerde, fırından yeni çıkmış sıcak ekmek almak için çıkarım sokağa, oradan da caddeye.
Korna sesleri cadde boyunca sağlı sollu yürüyen insan kalabalığına karışır. Sokak satıcıları köşe başlarını tutmuştur çoktan. Açtıkları küçük tezgâhlarda o günkü ekmek parasını çıkarmanın telaşındadırlar.
Havanın soğuk olmasına aldırmadan iş yerinin kapısını sonuna kadar açık bırakan esnaf gelecek müşteriyi bekler ellerini nefesiyle ısıtarak. AVM’lerin önlerinde kadınların sebze meyve seçme çabaları alışıldık manzaradır artık çoğu kez.
Beni huzursuz kılan, içimi acıtan görüntüye ise her gün rastlamak sıradanlaştı artık.
Çoğu yaşlı. Giysileri eski lakin temiz. Ayaklarına kat kat çorap geçirmişler üşümemek için.
Bazen caddeye çıkar çıkmaz kıyıda köşede görürüm onları. Bazen Metrobüs durağına yakın köprünün üzerinde ya da yanında.
Yağmurlu havalarda ıslanmamak için saçak altlarına sığınırlar ya da vitrin camlarının yağmur almayan yerlerine. Sıklıkla binaların kuytuluklarındadırlar yağmurdan korunmak için. O an sımsıkı sarılırlar üstlerinde kışa dair ne varsa artık. Bu sırada ellerini ısıtırlar nefesleriyle.
Çünkü çok çaba sarf etmelerine rağmen ellerinin üşümesini bir türlü önleyemezler yağmurun durduğu anlarda. O yaşta, yağmura, soğuğa karşı sıcak bir ortamda bulunmaları gerekirken.
Son günlerde daha bir sıklıkla görür oldum onları. Havalar soğudu ondan mıdır çevrede çoğalmaları. Uzak yerlere gidememeleri.
Açtıkları avuçlarına konacak birkaç kuruş ile belki torunlarına bir çikolata, bir sıcak ekmek alacaklar akşam hava karardığında eve giderken. Belki geceleri üşümemek için biraz odun biraz kömür kim bilir. Belki de evde, gün batımında, gelmelerini bekleyen yorgana sarılmış bir ihtiyardır, ömürleri birlikte geçmiş.
İçimi burkan görüntülerin yok olmasını o kadar isterdim ki.
Ne güzel demiş “ İnsan her şeyin ölçüsüdür” diye düşünür zamanında. Her şey insanı sevmekle başlar. Bir insanı sevmekse giderek bütün insanlara yönelmek değil midir?
Adaletsiz bir dünyada sevgi olur mu peki?
Olmaz elbet.
Adalet kurulacaksa insan odaklı olmalı, sevgiyle kurulmalı. Tüm insanları sevgi ortamında yaşatmalı, var etmeli.
İnsan olmak, sorumluluk yanında onurla yoğrulmuş bir görev değil midir?
Günlük rızkını çıkarmak için sabahın ayazında yola çıkan, gerçek ihtiyaç sahibi, yaşlı insanlarımıza el açtırmamak için bilinçli olmalıyız, sorumluluklarımızı bilmeliyiz.
Lakin bu kolay ve ucuz bir iş değil.
Yaşam koşulları zorlasa da insanı, sımsıkı sarılmalı insan sevgisine. Sahip çıkmalı ekmek kavgasına. Fakat çıkınımızda eleştiriyi eksik etmeden yapmalı bunu.



4 Nisan 2012 Çarşamba

Adaletin Terazisi



Şu insanoğlu ne gariptir. Bir bakarsınız pehlivan edası ile ortaya çıkar.
Başlar ahkâm kesmeye, esip gürlemeye.
Kimi zaman kendi egosunu tatmin için…
Kimi zaman yalakalık için…
Kimi zaman da ağababalarından aferin almak için yapar bunları.
Söylemlerine baktığınızda boş konuştuğunu anlarsınız.
Ve gülersiniz… Hem de acı acı…
Adamın derdi “laf olsun torba dolsun “ da ne olursa olsun!
Toplum ne çekmişse bu tipler yüzünden çekmiştir. Hem bir şey bilmez, hem kendinden başka kimseyi dinlemez.
Bunların cahilleri bir yana okumuşları daha bir sorun esasında.
Lakin…
Adamın elinde adaletin terazisi var sanırsın!
Yargısız infaz yapıyor. Ona göre “Ergenekon” davasında yargılananlar bu toplumun sıkıntılarının sebebi!
Geçmişte ne kadar aykırı ve yaramaz iş varsa bu Ergenekoncuların işi ona göre!
Adam çoktan kararını vermiş!

Silivri mahkemesinin kararını bekleme gereğini bile duymadan!
Ona göre Fadime ile Müslüm’ü aynı yatağa sokanlarda onlar!
Madımak olayında 37 vatandaşın yakılmasının sebebi de.  Uğur Mumcuları, Bahriye Üçokları, Çetin Emeçleri, Turan Dursunları, Muammer Aksoyları katledenlerde. Adam almış başını gidiyor yargı kararını bekleme gereğini bile duymuyor. Kendisi kararı verdi ya yeter…
Ergenekon olayı yargı aşamasında. Yargılananları savunmak veya yargılamak bizlere düşmez elbette.
Çünkü biz ne hâkimiz ne de savcı…
Çünkü bu ülkede görevini yapan hâkimler ve savcılar var…
Kararı verecek olan yargıçlardır.
Varsa bir suçları, yanlışları Türk adaleti gereğini yapacaktır.
Bize düşen de yargıya güvenmek ve verilecek karara saygılı olmaktır.
Yargı karar vermemiş daha. Yargılama devam ediyor.
Gel gör ki adamcağız yargı kararını beklemeye gerek bile görmüyor!
Yargılananları çoktan mahkûm etmiş.
İyide sayın kardeşim sizin öncelikle adalete ve verilecek karara saygılı olmanız ve kararı beklemeniz gerekmez mi?

Siz neden adalete güvenip mahkemenin vereceği kararı beklemiyorsunuz?
Nedir bu aceleciliğiniz?
Kesinleşmiş yargı kararı olmadan hiç kimsenin mahkûm edilmeyeceğini bilmiyor musunuz?
Hadi diyelim bunu okulda size öğretmediler!
Çeşitli vesilelerle “yargıya güvenmek” gerektiğini hiç duymadınız mı? Size söylemediler mi?

1 Nisan 2012 Pazar

Tahammülsüzlük


Yıkımların en büyüğü, en ağırı tahammülsüzlük olsa gerek.
Fikir ve düşünceye, farklı söylemlere tahammülsüzlük.
Yazan kalemi yazdırmamaya, düşünen beyni düşünmemeye zorlamak, fikir ve düşünceye “kelepçe” vurmak.
Demokraside bunun yeri neresidir?
Fikir ve düşünce hürriyetinin hangi maddesi ile açıklanabilir bu davranış?
En ufak bir eleştiriyi kabul etmemek, düşmanca algılamak. Her öneriye kapalı olmak, hırçın ve öfkeli olmak. Karşı düşünce ile savaşmak. İnsan hak ve özgürlüklerini, adalet ve eşitlik ilkelerini görmezden gelmek.
21. Yüzyılın demokrasi anlayışında yeri var mıdır?