Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

EN ACINASI ADALETSİZLİK


 

İnsanın özünde tüm canlılara karşı sevgi olmalı. Sevgi insanca yaşamanın anahtarıdır. Sevginin olmadığı yerde huzursuzluk, acımasızlık, adaletsizlik vardır.

İnsanlık tarihi yazıyla başlar. Yazının bulunması öncesinde mağara duvarlarına, taşlara yapılan çizimlerle geçmişi öğreniyoruz.

Tarihi araştırmalarla ortaya çıkarılan gerçekler, insanın mutluluğu ve huzuru için sevginin ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağlıyor.

Bu bağlamda felsefede önemlidir.

Felsefenin özünde doğruluk vardır.

Felsefe ise Hint, Çin ve Yunan felsefesiyle başlar.

Uygarlıklara ilişkin bulgular, arkeolojik buluntular, yazılı malzemelerin bulunması insanlık tarihi açısından önemlidir.

İnsanlık tarihi için önemli olan Sümerlerin kil tabletleri 19.yy. sonlarında bulundu. Tabletlerin çözülmesiyle beş bin yıl önce muazzam bir gelişme kaydeden Sümerlerin önemi anlaşıldı.

Kuşkusuz Yunan, Hint ve Çin felsefesi ile Sümerlerin kil tabletleri insanlık tarihi açısından değerli bilgiler içerir.

Önemli olan bu bilgileri anlayabilmektir.

Kibirden ve sevgisizlikten uzak bir yaşam sürmektir.

İnsanlık tarihinin geçmişinde olduğu gibi, bugününde ve geleceğinde de aranacak kriter sevgi olmalı.

Sevgisizlik ise bir henüz adı konmamış bir vefasızlık ve hastalıktır, kibirdir.

İnsanlığı bozar

Yıpratır

Dünyayı cehenneme çevirir

En acınası adaletsizliktir.

Sevgisizliği bertaraf etmenin yolu eğitimden geçer

Okumaktan

Okuduğunu anlamaktan geçer.

İçinde sevgi olan bir insan şanslıdır.

Sevgi olmadan insanlık olmaz.

Adalet olmaz.

Her insanın ruhunun varlığında, geleceğinde bir düşüş ve yükseliş yaşanır.

Bu yükseliş ve düşüşte her insan mutlaka olması gereken dinginliği sağlamalı, yaşayacağı her olumsuzlukta içindeki sevgiyi tüketmemeli.

Yaşanabilecek her türlü şiddete karşı mücadele etmeli.

 

11 Nisan 2023 Salı

SEVGİ, SAYGI, YAŞAM


 

Yaşadığımız çağda, "sevgisizlik" duygusunun yitirilmesinin an nedeni nedir diye sormak lazım.

Yaşanan stres ve gerginliklerin nedeni nedir diye de...

Bu sorulara verilecek cevap bana göre, tüm kötülüklerin anası ve kaynağı CEHALET, VE YOKSULLUK, GEÇİNEMEME KAYGISI, İŞSİZLİK, İŞİNİ KAYBETME KORKUSU vs.. Ne derseniz deyin, başka bir nedeni yok bu yaşanan stres ve gerginliğin.

Ekonomik durumu yerinde olan, günlük yaşamını gailesizce, gelir ve geçim sıkıntısı çekmeden yaşayanlarda ne stres var ne gerginlik, gelir ve geçim sıkıntısı çekenlere göre.




Örnek verirsek, yoksul hastaneye gider  dakikalarca belki de saatlerce sıra bekler; al sana stres ve gerginlik.

Parası olan özel hastaneye gider, tedavisi anında yapılır.

Ne stres vardır ne gerginlik.

Hasta tedavisi sonrasında hastanenin kafeteryasında çayını kahvesini içer.

Kısacası sevgi ve saygının olmadığı yerde ne merhamet vardır ne de anlayış birlikteliği.

30-40 yıl öncesi var olan sıkıntılar bu denli yoğun değildi.

O yıllarda, gaz lambası ve çıra ışığında yaşayan insanlar şimdi elektrik olmadığı anda strese giriyor.

Modern yaşam şartları ve elektrikle çalışan aletlerin çoğalması gibi nedenlerde maalesef stres nedeni.


İnsanın saf çağına bakınız.

Sorun bu denli var mı? Yok.

Bugün Amazon ormanlarının kuytularında, Borneo ormanlarında, Kongo ormanlık alanlarında izole yaşam süren kabileler var.

Onların bizler gibi stresli olduğunu ve sevgiden uzak olduğunu düşünmek abartı olur.

Altay ve Hindikuş dağlarının yamaçlarında, Şili de And dağlarının vadilerinde yaşayan insanlar var.

Onlarda var olan sevgi ve dayanışma modern yaşam süren; modern dünyanın insanlarından çok daha fazladır.


8 Mart 2020 Pazar

EN ACINASI ADALETSİZLİK



İnsanın özünde tüm canlılara karşı sevgi olmalı. Sevgi insanca yaşamanın anahtarıdır. Sevginin olmadığı yerde huzursuzluk, acımasızlık, adaletsizlik vardır.
İnsanlık tarihi yazıyla başlar. Yazının bulunması öncesinde mağara duvarlarına, taşlara yapılan çizimlerle geçmişi öğreniyoruz.
Tarihi araştırmalarla ortaya çıkarılan gerçekler, insanın mutluluğu ve huzuru için sevginin ne denli önemli olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Bu bağlamda felsefede önemlidir.
Felsefenin özünde  doğruluk vardır.
Felsefe ise Hint, Çin ve Yunan felsefesiyle başlar.
Uygarlıklara ilişkin bulgular, arkeolojik buluntular, yazılı malzemelerin bulunması insanlık tarihi açısından önemlidir.
İnsanlık tarihi için önemli olan Sümerlerin kil tabletleri 19.yy. sonlarında bulundu. Tabletlerin çözülmesiyle beş bin yıl önce muazzam bir gelişme kaydeden Sümerlerin önemi anlaşıldı.
Kuşkusuz Yunan, Hint ve Çin felsefesi ile Sümerlerin kil tabletleri insanlık tarihi açısından değerli bilgiler içerir.
Önemli olan bu bilgileri anlayabilmektir.
Kibirden ve sevgisizlikten uzak bir yaşam sürmektir.
İnsanlık tarihinin geçmişinde olduğu gibi, bugününde ve geleceğinde de aranacak kriter sevgi olmalı.
Sevgisizlik ise bir henüz adı konmamış bir vefasızlık ve hastalıktır, kibirdir.
İnsanlığı bozar
Yıpratır
Dünyayı cehenneme çevirir
En acınası adaletsizliktir.
Sevgisizliği bertaraf etmenin yolu eğitimden geçer
Okumaktan
Okuduğunu anlamaktan geçer.
İçinde sevgi olan bir insan şanslıdır.
Sevgi olmadan insanlık olmaz.
Adalet olmaz.
Her insanın ruhunun varlığında, geleceğinde bir düşüş  ve yükseliş yaşanır.
Bu yükseliş ve düşüşte her insan mutlaka olması gereken dinginliği sağlamalı, yaşayacağı her olumsuzlukta içindeki sevgiyi tüketmemeli.
Yaşanabilecek her türlü şiddete karşı mücadele etmeli.


11 Mart 2019 Pazartesi

SİNAN İLE ASLI


Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgarın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.
Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinan'la aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.
Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeseler de, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.
Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.
Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.
Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.
Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.
"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.
Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."
Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.
Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.
"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."
Sinan başını öne eğdi, sesini çıkarmadı, ne diyebilirdi ki. Yaşanacakları Aslı'da kendisi de biliyordu. Kavuşmaları çok zordu. Geleceğe dair umut ışığını da kaybetmişlerdi. Zihinleri yorulmuştu. Sinan biraz olsun zihninin rahatlamasını istiyordu. Çünkü, aylardır bocaladığı, bir türlü ne olacağına karar veremediği bir çıkmaz içinde bulmuştu kendisini. Ne gecesi vardı ne  gündüzü.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.


22 Temmuz 2018 Pazar

HER YOL HİKAYESİNİN İÇİNDE KAR TANELERİ GİBİ BİTİŞLER VARDIR


Sesler yavaş yavaş kesilip etraf sessizliğe bürününce Sinan'da yorgun gözlerini kapatıp zihnini meşgul eden düşüncelerle baş başa kaldı. Alışık olmadığı uzun bir yolculuğa çıkmıştı.  Yolculuk bitmeden bedeni yorgun düşmüş, ayakları hareketsizlikten uyuşmaya başlamıştı. Bir süre öylece hareketsiz kaldı. Sonra gözlerini usulca açıp otobüsün farları ile aydınlanan akıp giden yol çizgilerine baktı. Tıpkı insan ömrünün akıp gitmesi gibi diye düşündü.
Uzaklarda kalmış bir fotoğraf karesine bakar gibi aklındaki anılara, lise yıllarında yaşadığı duygulara,  elinden sabun köpüğü gibi kayıp giden sevdiğine,  yaşadıklarına, geçip gidenlere, yarım kalanlara, zamanın geçmişi yıkıp kuş misali uçup gitmesine takıldı bir süre.
Yıllar öncesinin gençlik hayallerini düşündü. Güler yüzlü, çok sevimli bir kızdı Aslı. Babası öğretmendi. Hem okulda öğrencilere hem de çocuklarına karşı otoriter bir yaklaşımı vardı. Yüzü pek gülmezdi. Teneffüslerde elinde ince uzun sopası ile koridorlarda ve bahçedeydi her zaman. Aslı böyle bir öğretmenin kızıydı. Her zaman içine kapanık, gözleri buğuluydu. Kader onları aynı okulda ve aynı sınıfta buluşturmuştu. Zaman geçtikçe birbirlerine karşı içlerinde bir şeyler hareketlenmeye, yürekleri gün geçtikçe yanmaya, birbirlerini her gördüklerinde dudakları titremeye başlamıştı. O yıllar bitmesini istemedikleri çocukça bir rüyaydı Aslı ile Sinan'ın sevgisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerini birbirinden ayırmaya korkarak düşlemişlerdi geleceği.
Sinan'ın yıllar geçmesine rağmen unutamadığı bir gündü o gün. Okulun arka tarafında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerini rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtüstü uzanmıştı. Ayak sesleri sessizce yaklaştı, gölgesi ağaç dalları arasında belirdi. Sinan başını çevirip baktı, oydu gelen, sevdiği ve her an aklından çıkaramadığıydı. Gelmişti sonunda işte yanındaydı.
Aslı'nın gözlerindeki parıltı her daim Sinan'ı rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
Aslı, "bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
Sinan, "bilmem" dedi "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi Aslı, "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın." diye güler yüzle cevap verdi Sinan. "Bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Doğru dersin. Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye Sinan'ın gözlerine baktı Aslı.
Nasıl anlatabilirdi ki dün gece nerde olduğunu ne yaptığını. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışını. Ayaklarının onu serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar elleri koynunda çıt çıkartmadan kuytuda bekleyişini. Nasıl anlatabilirdi ki.
Aslı sesini çıkarmadan bekledi ki konuşsun. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başında anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadı Sinan, ne yaptığını, nerede olduğunu anlattı ona. Anlattıkça Aslı'nın yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedi Sinan, bakışlarını uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçektende ne olacağını bilmiyordu. Sadece ona olan tutkusunun vazgeçilmezliğini biliyordu.
Aslı'nın babası öğretmendi.Sinan'ın babası ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde dağda taşta rızkını çıkarmaya çalışan yoksul biri.
Bu durumda kavuşmaları olası mıydı gerçekten bilmiyordu.
Bilmek istemiyordu.
Çünkü Aslı'nın babası oldukça sertti.
Acımasızdı. Ne yapacağını, nasıl karar vereceğini kestirmek güçtü. Hatta imkansızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu durum Sinan'ı korkutuyordu. Bunu Aslı'ya söylemesi hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustu.
"Biliyor musun" dedi Aslı, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi." Aslı o kadar zarif, o kadar güzel ve o kadar içten konuşuyordu ki görenler onun mutlu olduğunu sanırdı. Ne büyük yanılgıydı... Aslı da acı çekiyordu, çektiği acıyı yüzüne yansıtmıyordu. Çünkü o gerçekten özel bir insandı. Sinan onu sevdiğine pişman değildi. Pişman olmayacağını da biliyordu. Hüzünlü gözlerinin detaylarını bilmese de Aslı onun için özel bir insandı.
Sinan da dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa onun gölgesini görmek için saatlerce beklediğini, onu düşündüğünü tekrar etti. Aslı'nın yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı.
Sinan uzandığı yerden doğruldu. Sanki sırtında tonlarca yük taşıyor gibiydi. Heyecanlanmıştı. Tüm vücudu sıtma olmuşçasına zangır zangır titriyordu.
Terleyen alnını mendiliyle sildi. Her zamankinden daha canlı, daha neşeli olmaya özen göstermeye çalışarak Aslı'nın ellerini avuçlarının içine alıp hüzünlü gözlerine baktı. Ararlarında yaşanan ve çok kısa süren bu sımsıcak duygusal etkileşimden sonra, bu sefer Aslı boşta kalan elini Sinan'ın elinin üzerine koydu. Sinan, o an zihnine gelip yerleşen kaygıyı bir tarafa bırakıp gülerek;
"Ben aylardır farklı yaşamayı unuttum. Derslerde sen, teneffüste sen, evde sen, çarşıda sen,  ayazda üşürken, yağmurda ıslanırken sen. Her nereye dönsem, ne yapsam düşüncemde, gözlerimin önünde sen. Kolay mı bu sanırsın. Okul bittiğinde ne yapacağımı bende bilmiyorum. Okulda seni her gün görüyorum. Kokunu içime çekiyorum. İnan bana okul bitince ne yapacağım bilmiyorum."
Aslı'nın elma kırmızısı yüzü hafifçe sarardı. Sıkıntılı, zorlukla anlaşılabilen titrek ve heyecanlı bir ses tonu ile "ben farklı mıyım ki" dedi.
Sinan'ın bedeninde yıpratıcı bir etki, iç dünyasında sarsıntı yaratan "ben farklı mıyım ki" sözleri derin bir "ah" çekmesine neden oldu.
Yüzünde endişe, sıkıntı ve keder ifadesi belirdi. O ifadede açık seçik bir kaygının izleri hissediliyordu. Zihninden geçenler serseri bir mayın gibiydi. Yüreğinde bir kavga vardı. Bütün yüzünü, gözlerini acı bir gülümseme kaplamıştı. Gözlerinde başlayan titreme dayanılması zor bir hal almış, tüm hücrelerine kısa zamanda yayılmıştı. Sert esen rüzgârın ritmine boyun eğen gri bulutlar gibi bulunduğu yerden uzaklaşmak istiyordu.  Kederi de, acıyı da olanca ağırlığıyla duyumsadı yüreğinde. O keder ki, o acı ki ona ağırlık yapıyor, acı veriyor, üşütüyor, yüreğini burkuyordu. Bir süre Aslı'nın ellerini sıkıca tuttu. Bırakınca bir daha tutamayacakmış, ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi kuvvetle sıkıyordu.
Aslı'nın gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdi ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de Sinan'ın ailesinde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş düşünceler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Sinan Aslı'nın elini bırakmadı uzun bir süre. Yüreği kor gibi yanıyordu. Sinan Aslı ile ne konuşacağını bilmiyordu. Aslı'da Sinanla aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı ki onun da sesi çıkmıyordu.
Aslı ve Sinan ağaçların gözlerden uzak köşesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı. Bu öyle sessiz bir yürüyüştü ki her ikisi de o uzak köşede bir daha geriye dönmemek üzere kalmak istiyordu. Birbirlerine söylemeselerde, her ikisinde de ortak bir duyguydu bu.
Sinan aklından geçen onlarca düşünceyi bir anlığına bırakıp göz ucuyla Aslı'ya baktı. Onun ve kendisinin yaşadığı bu azap dolu anların etkisiyle ağaçların arasında attığı adımlar halsizleşiyordu.
Aslı'nın da Sinan'ın da gözleri kızarmış, ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Sinan Aslı'ya sıkıca sarıldı. Bir daha ayrılmamacasına öyle kalmak istiyordu. Fakat kader ağlarını bir kez örmüştü. Umutsuz ve çaresizdiler.
Aslı Sinan'a dönüp, "bir şey söylemeyecek misin?" diye sordu.
Sinan hissettiği hiç bir şeyi Aslı'dan gizlemeye niyeti yoktu.
"Ne söyleyebilirim ki Aslı. Hayat acımasız, insanlar ön yargılı. Bizler ise o hayat içinde kayıp giden iki yıldız gibiyiz. Günlerdir içinden bir türlü çıkamadığım derin düşünceler artık beni bunaltıyor. Her gece sokaklarda geç saatlere kadar yürüyor, evinizin penceresinde son ışık da sönene kadar bekliyorum. O bekleyişlerde, gecenin ayazında ailemin kim olduğunu sorguladım. Senin ailenin de kim olduğunu sorguladım. İçinde bulunduğumuz durumu düşündüm. Ve aramızda bulunan aileler arası derin uçurum nedeniyle hiç bir zaman gerçek yanıtı bulamadım. Gerçek olan şu ki benim ailem kırsalda beden gücüyle ekmeğini taştan çıkarmaya çalışan bir aile. Senin baban okulumuzda görev yapan bir öğretmen. Beden gücüyle ekmeğini kazanmanın ne olduğunun pratikte farkında değil. Senin ailenin yaşantısı ile benim ailemin yaşantısı arasında dağlar kadar uçurum var.
Ben yoksulluğun, çaresizliğin içinde büyüdüm. Sen ise belki de bu anlamda yoksulluğun ne olduğunu yaşamadan büyüdün. Biz birbirimizi seven iki insanız. Ama  baban bizim bir araya gelmemizi asla kabul etmez. Bunu sende biliyorsun."
Aslı bu sözler üzerine başını öne eğdi. Sinan haklıydı. Babası ve çevresi buna asla razı olmazlardı. Babası razı olacak olsa bile, dar kalıplar içinde yetişmiş olan amcaları sorun çıkarırdı. Aslı çaresizdi. Umuda dair söyleyecek tek bir sözü yoktu.
Sinan Aslı'nın gözlerinin içine baktı. Aslı'nın gözlerinin de, kendisi kadar çaresiz ve yalnız olduğunu hissetti. O gözlerde bir ağırlık, bir umutsuzluk gizliydi.
"Haklısın Sinan, ne diyebilirim ki. Bizim gelecekteki hayatımız ne yazık ki birilerinin vereceği, kendilerince doğru olduğunu düşündükleri kararla şekillenecek. Bu çok acı verici bir durum."


24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.

25 Nisan 2017 Salı

BİR GÜN BENİ BULAMAZSIN

Beton gibi olmuş sert toprağı çapalamaktan, karasabanla sürmekten yılmayan gençlerin mecburen gurbetin yolunu tutmasının sonucunda, sıla özleminin, ana baba, yavuklu, evlat hasretinin insan ruhunda bıraktığı tahribatın boyutlarının ne denli etkileyici olduğunu konuşmalardan anlıyordu dinleyenler.
Bir zamanlar gözü gibi koruyup duasını eksik etmedikleri tarlalarıyla, bostanlarıyla, bahçeleriyle eskisi gibi ilgilenememelerinin, yaban otlarının talan ettiği tarlaları, bağ ve bahçelerini uzaktan seyretmenin yarattığı düş kırıklıkları bedenlerinde onulmaz sarsıntılar yapıyor olmalıydı.
Gurbette yaşam zordur. Ben bu zorluğu öğretmen okulunda öğrenciyken yaşamıştım. Bulunduğun yerde tanıdık bir sima yoksa, derdini söyleyeceğin bir insan yoksa sıla özlemi insanı derinden etkiliyor.
Sevdiklerini bırakıp gurbete beş on kuruş kazanmak için gidenlerin, gittikleri yerde karşılaştıkları zorlukları, çalıştıkları inşaatlarda kaldıkları barakalardaki sefilliklerini, tandırda pişen ekmeğin sıcaklığına hasretlerini, uzun zamandır dillendiremedikleri   düşüncelerini otobüsün yoğun sigara dumanı havasında dile getirmeleri insanı derinden etkiliyor.
Bir süre sonra yol çizgileri akarken sesler azalmaya başladı. Uzun süre sohbet eden yolcular anlatacaklarına ara verip gözlerini kapattılar, gidecekleri yeri düşündüler, belki de sılayı. Kim bilir belki de gurbeti. Kimi geride bıraktığı evlenme çağına gelen oğlunu, kimi fukaralığı, kimi yeni evlendiği eşini, kimisi sevgilisini, kimisi de gurbetten dönünce köyünde, kasabasında yarım bıraktığı işini tamamlamayı, kimisi de yaşlı anasını babasını kim bilir.
Yol çizgilerinin başlangıcında bıraktığım ana ve babamı, küçük kardeşimi, yaşantılarını, umutlarını, sevdalarını, kaygılarını, bozkırın acımasızlığını, insanların çıkarcılığını, anlaşmazlıklarını düşündüğüm gibi.
Lise yıllarımı, sevdalarımı, çaresizliğimi, parasızlığın, açlığın, hor görülmenin belleğimde bıraktığı onulmaz yarayı düşündüğüm gibi.
Pabuçlarımı eskittiğim, tozunu yuttuğum okul bahçesinin uzak duvarına sırtımı dayayıp gözyaşlarımı içime akıttığım zamanları. Bir yumruk gibi boğazıma tıkanan, bukalemunların, fosillerin, duygu tacirlerinin söyledikleri yalanları. Saf ve temiz duygularımı kız arkadaşımla birlikte okul sıralarında bırakışımı. Nazlarımın ıslak seher yeli ile savruluşunu. Boynumu büküp gelecek düşlerimi dirsek çürüttüğüm kitaplar arasına çaresizce terk edişimi. Hücrelerimin en derinine sinmiş isyanımda hissettiğim acılarımı. Duygularıma tüm çabalarıma rağmen hakim olamayışımı.
Bitmesini istemediğimiz çocukça bir rüyaydı bizimkisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerimizi birbirinden ayırmaya korkarak düşlemiştik geleceği.
Hiç unutmuyorum bir gün okulun arkasında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerimi rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtustü uzanmışken gelmişti yanıma.
Gözlerindeki parıltı her daim beni rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
"Bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
"Bilmem" dedim "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın. bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Evet" dedi "Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye gözlerime baktı.
Nasıl anlatabilirdim ki dün gece nerde olduğumu ne yaptığımı. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışımı. Ayaklarımın beni serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar bekleyişimi. Nasıl anlatabilirdim ki.
Bekledi ki konuşayım. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başımda anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadım ne yaptığımı, nerde olduğumu anlattım ona. Anlattıkça yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedim bakışlarımı uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçekten de ne olacağını bilmiyordum. Sadece ona olan tutkumun vazgeçilmezliğini biliyordum.
Babası okulumuzda öğretmendi. Babam ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde rızkını çıkarmaya çalışan biri.
Bu durumda kavuşmak olası mıydı bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Babası oldukça sertti.
Acımasızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu beni korkutuyordu. Bunu ona söylemem hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustum.
"Biliyor musun" dedi, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi."

Beni düşündüğünü söyleyince, bende dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa gölgesini görmek için saatlerce beklediğimi, onu düşündüğümü tekrar ettim. Yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı. 

20 Ocak 2014 Pazartesi

O ÇOK SEVDİĞİN OĞLUNLA YAN YANASIN ARTIK

Bir yandan özlemlerin, isteklerin, alışkanlıkların. Diğer yandan vazgeçemediklerin, gözün gibi korudukların, gözlerinin içi gülerek sana bakan baban, sevdiklerin.
Küçük bir çocuktum henüz onu algılamaya başladığımda. Kibrit çöpü gibi ince parmaklarımı tuttuğunda. Sevgiyle kucağına alıp sıkıca sarıldığında. Sonrasında geçen yıllar. Büyüdükçe, algıladıkça etrafı, öğrendikçe olan biteni anladım ki o benim babamdı. Sıkıca sarılacağım insandı sonrasında. Sıkıntıma ortak olacak, gülümseyişimle mutlu olacaktı. O bir baba idi. Evlat onun için kutsaldı. Yeri doldurulamazdı.
Sadece beni değil diğer çocuklarının da üstüne titrerdi belli etmeden. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kardeşim vurulduğunda mezarına her yıl o giderdi. Gözleri şişmiş olarak gelirdi çoğu kez. Susardık. Konuşmaya insanın dili varır mıydı ki zaten. Acı üstüne acı yaşanmıştı o yıllarda. Boylu, boslu, durmasını, konuşmasını bilen bir delikanlıydı kardeşim. Bir rahatlama hissi veriyordu insana. Somut bir güvence idi. Babamın tek dayanağı idi. Diğer çocukları çoktan uzaklaşmışlardı ondan. Baba ocağından uzaklarda olanlar gurbet acısını damarlarında yaşıyorlardı ne yazık ki. Bir tek o kalmıştı yanında. En küçük oğlu, en son umudu. Ama işte kader. Daha fazlasına müsaade etmedi. Kör bir kurşun kalleş bir tetikçinin elinde çıkmıştı bir akşam üstü. Şah damarını parçalamıştı oğlunun. Ağıtlar, feryatlar fayda etmedi o an. Yıllarca da etmeyecekti.
Oğlu şimdi ücra bir köy mezarlığında yatıyor. Sıklıkla giderdi mezarına. Üzerindeki sararmış otları elleri ile ayıklardı. Etrafını temizler, düzeltirdi. Gözyaşları ile sulardı eminim. Şimdilerde o da gelmesini bekliyordur babamın kim bilir. Yan yana diz dize oturup sohbet etmeyi özlüyordur her ikisi de. Çünkü konuşmak, dua etmek, birbirlerini görmek arzuları hiç değişmedi yıllarca olasılıkla. Babanın evlada hasreti, evladın babaya. Bilmek olanaklı değil ki.
Zaman akıp gidiyordu. Bunalıyordu artık. Görünmez bir el sıkıyordu yüreğini. Oğlunu vuranları gördükçe. Niçini nedeni yoktu onun için çoğu kez. Belki de düşünmek bilmek istemiyordu artık yorgunlukları, kırgınlıkları, üzüntüleri. Bulutlara hasretti artık o. Belki de rengârenk çiçeklerle bezeli çocuk bahçelerine.
Gün geldi dayanamadı oğlunun acısına. Gitmeliydi bu topraklardan. Uzaklaşmalıydı. Zor geliyordu onsuz bir yaşam. Dediğini de yaptı. Yıllar boyu evi ile parklar arasında mekik dokudu Ankara’da. Şu an hastalığın pençesinde o. Gel de yüreğin yanmasın. Gel de ağlama, üzülme. Gözlerin ona baktıkça dolu dolu olmasın. Elleri ile sıkıca elini tuttuğunda nasıl bırakacaksın, ayrılacaksın ki zaten. Televizyonda ki eğlence programlarını izlediğine hiç şahit olmadım yıllarca. Evinin duvarında tek bir resim vardı artık. Ölen oğlunun resmi. Elleri ile çerçeveletmişti. Her gün silerdi çerçevesini camını annem. Tozunu alırdı tozlanmışsa.
Yıllarla birlikte çok şey değişti onlar için belki de. Ama tek değişmeyen yüreklerinin sesiydi belli ki. Özlemler, beklentiler, anılar, acılar onlar için sıradandı artık.
Yaşamın, var olmanın, geçmişin ve geleceğin anlamı o resimdi onlar için. Ve öyle de oldu yıllarca. Gerisi sıradan, günlük uğraşlardı. Durağan, hüzünlü. Zaman zaman da üzüntülü. Paylaşamamak acıyı, şöyle gönlünce kopup ağlayamamak. Asıl zor olan buydu işte.
Ve hastalandı aylar önce babam. Uzunca bir süre kimseye bir şey demedi. Hastalandığını anlayana kadar da kimseye tek kelime etmedi. Ama yüzüne baktıkça sıkıntısı belli oluyordu aslında. Bir anlam veremiyorduk. Sorsak da iyiyim diyordu. Gerçeği doktor söyleyinceye kadar da hastalığını belli etmemeye çalıştı. Daima sessiz ve dingindi. Hala da sessizliğini korumakta. Dilinden rahatsızlığına dair tekbir sözcük çıkmadı bugüne kadar.
Her yeni gün bir başka artık. Her yeni gün aynı uğraş, aynı hastane, aynı bakış, sıcak ve gülen gözler, uzanan eller hep aynı. Parkları özlediği belli. Parklarda bitip tükenmeyen çocuk sesleri. Haykırışlar, kuş cıvıltıları, korna sesleri. Oturduğu bankları, konuştuğu arkadaşlarını arıyor belli etmese de. Aylar ne çabuk geçiyor birbiri peşi sıra. Ellerini tutmak, göz göze gelmek acı veriyor insana. Gün gün eriyip gitmesi insanın içini acıtıyor açıkçası.
Sonsuz bir dünyada, sınırlı bir yaşam insanoğlunun ki. Ama kabullenmek çok zor, yaşlı çınarların bir bir göç etmesini dünyadan. Umarım uzun yıllar daha aramızda olursun sevgili babacığım. Daha uzun yıllar aramızda olman bizlere sonsuz güç verecektir. Bundan eminim. Sen aramızda oldukça geceler hep aydınlık olacak inan. Gözlerimiz hep gülecek. Sarılıp seni kucaklayacağız hep birden. Bence daha erken. Gitmen bizim için çok zor olacak emin ol. O daima gülen gözlerine, o kocaman yüreğine ihtiyacımız var. Hem de her zamankinden daha çok.
Böyle yazmışım 17 Kasım 2011 tarihinde. O yakalandığı amansız hastalığın pençesinde gün gün eriyip gitmekte iken. Bir çocuk gibiydi artık. Fazla sürmedi aramızdan ayrılması. Ocak ayının karlı bir kış gününde göçüp gitti bu dünyadan.
Yaşadığımız acının tarifi yoktu artık. Yakalandığı Alzheimer hastalığı aramızdan almıştı. Babamın ölümü ile çektiğim acı ve stresin sonucu mide şikayetlerimi iyice artırmıştı o günlerde.
Hastayla birlikte hasta yakınları da acı ve engellerle dolu bir yaşam sürüyor. Düşünün, o her zaman her şeyin üstesinden gelen, bir el dokunuşu ile size güven veren babanız artık sizi tanımıyor. Alzheimer hastalığı nedeni ile beyin giderek küçülüyor, diğer bir deyişle çocukluğa dönüş gerçekleşiyor.
Hastalığın ileri safhalarında hastalığa yakalanan anneniz ya da babanız sağlıklı iken yapabildiklerini yapamaz oluyor. En güzel yemekleri yapan anneniz o yemekleri artık yapamıyor.  Giyinmeyi, yürümeyi, yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi unutmuş bir insanla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sonuçta neresinden bakarsanız bakın yaşam bazen acılarla dolu olabiliyor. İçiniz parçalansa da çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybedebiliyorsunuz. Bu gibi durumlarda metanetli olmaktan başka yapacak şey yok maalesef. Acının tarifi olmaz. Unutulması çok zor biliyorum. Ailenin bu durumda el ele vermesi kenetlenmesi çok önemli.

O çok sevdiğin oğlunla yan yanasın artık. Mekanın cennet olsun. Nur içinde yat. 

15 Haziran 2013 Cumartesi

BİZ DE VARIZ!


Dışarıda Haziran sıcağı. Gece mi gündüz mü belli değil. Baskının ve korkunun kirli yüzünü yırtarak dolunaya karşı gülümseyen yüzler.
Sadece şimdi değil. Bin yıllardan beri insan olmanın onuruyla varlar.
Özgürlüğün, var olmanın, insanca yaşamanın kökleri sadece toprakta değil, içimizdedir.
Kimi zaman sevinen, kimi zaman hüzünlenen çocuklar. Ellerinde kitaplar, yüreklerinde umut.
Çağdaş olmak, umutları korumak, insan sevgisiyle yoğrulmak.
Sevginin tomurcukları olan çocuklar, umutlarımız olan çocuklar.
Bir hiç uğruna yaşamını kaybeden bedenler.
Uzak coğrafyalarda, yanı başımızda demokrasi, özgürlük ve insanca yaşam uğruna direnen, ben de varım diyen çocuklar.
Bırakın ölmesinler. Yaşasınlar. İyi birer eğitim görsünler.
Türkiye’de, Irak’ta, Mısır’da, Afganistan’da…Her yerde. Her coğrafyada.
Afrika’da açlıktan ölen çocuklar. Bırakın gözleri çiçeklensin onların, umut olsun, tomurcuklansın.

Yakın ve uzak kıyılara o zaman ulaşır sevgi tomurcukları, bilindik maviliklere, yarınlara.

30 Ocak 2013 Çarşamba

BİR KUTSAL HÜZÜN

                                                          Kenan Amca (Koca Reis)

Yeşil otları üstünde o düşsel toprağın kokusunu duyumsayarak uzun yıllar köylerde, kasabalarda, şehirlerin varoşlarında binlerce öğrenci yetiştirdim. Bu süreçte doğaldır ki birçok insanla tanışma fırsatım oldu. İstenen ya da istenmeyen çeşitli anlaşmazlıklara tanık oldum, yaşadım.
İnsan alıştığı, insanlarını tanıdığı bir yerden, tanımadığı, bilmediği bir yere giderken her daim çekingen davranmış, tedirgin olmuştur.
Kolay da değil bu.
Ev bulmak, taşınmak, okula ve çevreye alışmak hem zaman hem de sabır isteyen bir durum olmuştur.
Taşınmak elzemdi, lakin alışmak; alıştığın, benimsediğin yerden ayrılıp gitmek kolay olmuyordu.
Germencik Genel Görünüm
Ayrılıp gitsen bile geride bıraktığın arkadaşları, dostları, öğrencileri unutmak da kolay değildi elbette. Kimileri ile telefonla da olsa konuşmak, hal hatır sormak; sağlık haberlerini almak, oğlunun kızının başarısını duymak insanı her zaman mutlu eder.
Lakin öyle anlar, durumlar vardır ki uzaklarda olan bir dostunun, arkadaşının yaşadığı bir acıyı duymak, haber almak insanı her daim üzen, kahreden bir durumdur.
Eylül 1999’da Aydın Germencik’e tayinim çıktığında da benzeri bir tedirginlik yaşamış; taşınmadan önce hem ev bakmak, hem de okulu ziyaret etmek amacıyla eşim ve o zaman henüz daha küçük olan oğlum ve kızımla kendi kullandığım arabayla Uşak’tan Aydın’a; oradan da Germencik’e gitmiştim.
                                     Bizim sokağın sağ tarafında kalan Hükümet binası önü
Yola çıktığım gün 17 Ağustos Marmara depreminin olduğu gündü. Arabanın radyosundan deprem nedeniyle bölgede yaşananları; yıkılan binaları, yerle bir olan köy ve kasabaların haberlerini dinlerken; enkaz altında kaldığını düşündüğüm yüzlerce insanın ve yakınlarının o an çektiği acıları yüreğimde duyumsadım.
Depremin yarattığı moral bozukluğuyla yolumuzu tamamlamıştık.
17 Ağustos Perşembe günü okul müdürüyle görüşmek amacıyla, önce okula uğramış; Germencikli olan müdürün sıcak ve güler yüzlü karşılamasının verdiği cesaretle kalabileceğim düzenli bir ev olup olmadığını sordum.
Okul müdürü kendi oturduğu mahallede tanıdığı bir komşusunun evinin kiralık olduğunu söyledi. Hep birlikte kalkıp eve bakmak için mahalleye gittik. Kiralık dairenin bulunduğu ev üç katlı bir binaydı. En alt katta Yaşar amca; orta katta da büyük oğlu oturuyordu. Kiralık olan üçüncü kat ise en küçük oğluna aitti.
                                            Germencik'in eski dokusunu koruyan bölümü
Yaşar amca güler yüzlüydü. Saygılı, konuşmasını bilen biriydi. Konuşmasından yıllar önce ayaklarından geçirdiği bir rahatsızlık nedeniyle pek fazla sokağa çıkmadığını anlamıştım. Evin sahibi olan en küçük oğlunu seslemiş, gelince de eve bakmıştık. Yaşar amcanın saygılı yaklaşımı sonucu ben ve eşim evi kiralamak için kararımızı vermiştik. Lakin biz taşınana kadar evde yapılması gereken ufak tefek tamiratların yapılmasını söylemiş, belli bir kaparo vermiş ve anlaşmıştık.
O gün Aydın ovasının yakıcı sıcağına daha fazla dayanamamış; evi kiraladıktan sonra Uşak’ın serin havasına bir an evvel kavuşmak için yola koyulmuştuk.
Gerek Aydın ve gerekse Germencik; Denizli-Aydın arasındaki yerleşim birimleri; Büyük Menderes Ovasının devasa güzelliği; etrafın yeşil tarlaları; ormanlarla ve zeytin ağaçlarıyla, incir ağaçlarıyla kaplı dağları bizi adeta büyülemişti.
Yıllarca bozkırın çıplak arazilerine, susuz tarlalarına alışmış olan gözlerimiz o gün bayram yapmıştı. Yeşil bir bayram.
                                               Germencik'li küçük efeler:)
Aradan geçen günler sonrasında kasabadaki okul müdürlüğü görevimi Manisalı bir öğretmen arkadaşa devredip; eşyaları da kasabadan tanıdığım bir arkadaşın kamyonuna yüklemiş; biz de çoluk çocuk kendi arabamızla Germencik’e doğru yola koyulmuştuk.
İkindi vakti ulaştığımız Germencik’te kamyondaki eşyaların boşaltılması için lazım olan bir iki taşıyıcının bulunması için ev sahibine telefon etmiştim. Hem de geldiğimizi bildirmek için. Gönderdiği bir iki değil tam yedi taşıyıcıydı. Gelenlere kamyondaki eşyanın üçüncü kata taşınması gerektiğini ve bu iş için talep edecekleri ücreti sordum.
İstedikleri miktarı duyunca önce inanamadım. Gerçek mi şaka mı bu dedim. İstediğimiz paraya ancak taşırız deyince; geldikleri için teşekkür edip; kamyoncu ve muavine dönüp ben de yardımcı olacağımı ve eşyayı taşımaları teklifinde bulundum. Kabul ettiler ve birlikte eşyayı taşıdık. Gerçi yorulmuştuk ama yaptığımıza değmişti. Çünkü istedikleri para miktarı eşyayı Uşak’tan Germencik’e getiren kamyon parası kadardı. Maaşımın o tarihte 261 milyon olduğu düşünülürse istedikleri miktar tamı tamına 75 milyondu. Böylece Germencik’te ilk dersimi almıştım.
                                            Germencik'li kadınlar İncir işletmesinde.
Bu sokağa ilk gelişimdi. Sokak ve evler; pencereler, kaldırımlar, araçlar ve yakıcı bir esinti. Dışarısı mı sıcak yoksa içerisi mi diye düşündük ilk günlerde. Öylesine sıcak vardı.
Çarşıya oldukça yakındı bulunduğumuz sokak. Yüksek, yer yer bozulmuş kaldırımıyla hafif yokuş bir sokak. Sokağın tam köşesinde sola dönüldüğünde Germencik Lisesi ve Şehit Cafer İlköğretim Okulu; lisenin karşısında hükümet binası ve yanında da İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü binası vardı. Sokak aralarında her biri elli-  yüz yaşında olan çam ağaçları sıra sıra diziliydi.
Okulların bulunduğu yerin anayola bakan tarafında el arabasına yerleştirdiği; kendi elleriyle yaptığı o nefis turşuyu satan turşucu ise gelen geçenlerin vazgeçemediği bir lezzeti tattırıyordu insanlara.
Sokağımızın az ilerisinde sağa dönüldüğünde genişçe bir alan vardı. Gerçi şimdilerde o alana birkaç katlı betonarme apartman yapıldığını duymuştum. İşte o zamanlar o boşluğun sol tarafında, iki katlı, düz damlı, önünde geniş sayılabilecek bir bahçesi olan evde oturuyordu Kenan amca. İki oğlundan büyük olanı yıllar sonra evlendirmiş, üst katı onlara vermişti. Dünya tatlısı bir de torunu olmuştu. Diğer oğlu ve eşiyle birlikte kendisi de alt katta oturuyor hala.
                                                                Tren İstasyonu
Ne zaman eşimle birlikte o tarafa gitsek mutlaka ak saçlı Kenan amcayı; koca Reisi, sıcak bir gülümseyiş ve kocaman bir sevecenlikle karşımızda bulurduk. Uzun yıllar kamyon şoförlüğü yaptıktan sonra Germencik’e yerleşmişti. Küçük oğlu ile oğlum aynı sınıfta ilkokula başlamışlardı. Tanışmamız bu vesileyle olmuştu. Her daim sorardı hocam nasılsın, bir isteğin, eksiğin var mı diye. Sağ olsun, sorması bile benim için önemliydi. Çünkü güvenebileceğim bir insan vardı artık.
                                                        Germencik'de deve güreşleri
Okuldan geldiğim zaman telefonu açar “hocam bu tarafa gel” derdi. “Biliyorum, yorgunsun ama gel yorgunluk çayını birlikte içelim, Emine ablan yeni demledi” derdi. Kenan amcayla zaman içinde baba oğul gibi olmuştuk. Öylesine sevgi dolu yüreğine alışmıştım ki. Germencik’ten ayrılmak çok zor oldu. Biliyordum ki geride kalan Koca Reis sohbet için beni arayacaktı.
Ankara’ya taşındıktan sonra uzun süre telefonla hal hatır sorduk. Sohbet ettik, dertleştik. Halen de konuşuruz, dertleşiriz uzaklarda olsak da.
Hey gidi Koca Reis. Ne vardı hastalanıp yatağa düşecek. Yapılır mıydı bu şimdi karda kışta, soğukta ayazda. Daha seninle oturup rakı içecek, sohbet edecektik. Olmadı be Koca Reis. Kendine dikkat et.