Özlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2025 Çarşamba

ÇOCUKLUK YILLARIMI


 Yeni haftayı karşılarken özlediğim ne çok şey olduğunu düşündüm.

Uzun yıllar doğudan batıya Anadolu'nun ücra köşelerinde yaşanan zorluklara rağmen görev yaptığım günleri...
Her daim saygıyı kaybetmeyen öğrencilerimi ve öğretmen arkadaşları...
Yaz günlerinin sıcaklığını...
Soğuk kış günlerinde helkelerde buz tutan suları...
Çocukluk yıllarımı...
Bozkırın yakıcı güneşinde alnımızda akan terleri...
Güneşin parlak ışıklarını,
Rengarenk kır çiçeklerini,
Ormandaki ağaçların yeşilini,
Dostların içtenliğini...

24 Ocak 2018 Çarşamba

VE ÇEKİP GİTTİ YAŞAMDAN

Hazanla birlikte yapraklar sararmaya, gazel olup dökülmeye başladı. Uzun süre yaşam döngüsü tekmil canlıya şekil vermeye devam etti. Ağır aksak geçen günler sonrasında havalar aniden soğudu. Soğuk ve ayaz başkentin semalarında demoklesin kılıcı gibi salınmakta. Puslu havada insanlar her zamankinden aceleci.
Parklar karla kaplı, yollar buz, sokaklar çamur deryası. Araba egzozlarından çıkan dumanlar, bacalardan çıkan kurumlar şehrin ufuklarında gezinmekte. Dışarı çıkmak ne mümkün. Buğulu camlardan gamlı yürekler dışarıyı seyretmekte. İnce kum gibi yağmakta olan kar, sokakları, caddeleri, çatıları beyaza bürüdü. Ağaç dalları kuş seslerine hasret.
Sessizce durduğu pencerenin önünde, dışarıyı iç sıkıntısı ile seyrederken yutkundu, acı acı gülümsedi. İsteksizce, fersiz bir şekilde arkasını pencereye döndü. İrade dışı atılan adımlarla odanın ortasına gelip durdu. Çaresizliğin hançerlediği adam, buruk bir hissiyatla, sessiz sessiz ağlamaktaydı.
Düşünceler yorgun zihnine kanlı bıçaklar gibi saplanıyor, tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üzerine olanca gücü ile iniyordu.
Sakalları intizamsız bir şekilde uzamış, yüzü her zamankinden solgun, alnında kabaran damarlar yüzündeki sıkıntıya eşlik ediyordu. Beklenmedik bir şekilde aldığı acı haber karşısında manen iflas etmişti. Hayat ne acımasız diye düşündü. Felek ne kadar kahpe, ne kadar zalim.
Umutsuz yaşanır mı hiç diye düşündü uzun uzun. Umut her daim yüreklerde olmalı dedi belli belirsiz duyulur duyulmaz bir sesle. Bir çiçek gibi bir sevda gibi açmalı umut, gözyaşları ile sulanmalı, gözyaşlarında hem acı vardır hem umut dedi yorgun bakışlarla.
Canından çok sevdiğinin yanında olmaması, göçüp gitmesi dünyadan umutları yok eder kimi zaman. Yüreğiniz katılır, ağlamak istersiniz ağlayamazsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız. Bakarsınız etrafınıza, görürsünüz lakin içinizdeki fırtınayı gösteremezsiniz. Belki bir yararı olmayacağını düşündüğünüz için, belki daha fazla acı çekmemek için, belki de anlamayacaklarına, iletişim kuramayacağınıza inandığınız için.
Geçmişi düşündü uzun uzun. Gün tükenmez oldu, bütün sinirleri gerilim içindeydi. Düşünceler tarifsiz acılar vererek açtığı yaranın üstüne olanca gücü ile inerken odanın ortasında ayrıldı. Kapıya yöneldi, merdivenleri indi, sokak buz dışarısı ayazdı. Aldırmadı yürüdü yürüdü… Aradan geçen zaman asırlar kadar uzun bir zamandı. Akşam iş dönüşü kalabalığı ile eve döndü.
Yaşam döngüsünü kim durdurabilmiş ki diye düşündü. Gideni, geçen zamanı bir an bile geri getirmek olası mı?
Asırlardır sezdirmeden tekmil yaşamdan bir şeyler alıp götürmedi mi zaman?
Beklentilerimiz, hayallerimiz, gülüşlerimiz zaman içinde yok olmadı mı?
Bizlere kalan sadece onurlu bir bakış, dürüst bir yaşam, acıya isyan değil midir?
Lakin son demde gerçekçi olmak lazım geldiği belleklerimizde yerini almalı değil mi? Anılarımız ve gelecek umutlarımız olmasa, geriye ne kalırdı ki?
Anılarımızı unutmadan, umutlarımızı kaybetmeden yaşam oyununu bozmaya yeltenmeden direnmeliyiz artık.
Yaşam budur işte. Yaşam gerçeğini görmeliyiz ve en önemlisi zaman gerçeğini görmeliyiz. Unutmamak gerekir ki herkes evreni sığdıramaz yüreğine, herkes daha büyük yağmurlar içinde var olamaz. Kocaman bir yüreği, kocaman bir yaşamı yüreğinin süzgecinden geçiremez.
Ve çekip gitti yaşamdan, kayıverdi ansızın sonsuzluğa.
Hiç yorgunum demedi, hiç hastayım demedi, hiç yüzündeki gülümsemesini kaybetmedi, hiç kimseyi üzmedi bildiğim.
Yaşam ona çok şey öğretmişti. Acıyı da mutluluğu da görmüştü ahir ömründe.
Kol kanat germişti çocuklarına. İlkokulu üçe kadar okumuştu. Çocuklarını okutmuştu yıllarca, cahil kalmasınlar istemişti.
Çocukları ah çocukları.
Hasta yatağında solgun yüzünü görünce hüngür hüngür ağlayan çocukları. Onun her şeyi idi onlar. O yine ağlamayın diyebilmişti hasta yatağında.
Her gidiş zamansız derler ya. Onun gidişi yaşlı da olsa zamansızdı. Kabullenmek zor olacak hem de çok zor.
Hazin bir tören oldu Karşıyaka mezarlığında. Kalabalıktı mezarlık. Komşuları, akrabaları, çocuklarının iş arkadaşları yerlerini almışlardı sessizce. Soğuk aman vermiyordu. Eşi omzuna aldığı şalın varlığına rağmen üşüyordu, üşüdüğünün farkında bile değildi, kızarmış gözlerinde gözyaşları durmak bilmiyordu.
Çocukları, torunları orada idi. Uzaklarda olan akrabaları ve torunları gelmişlerdi mezarına bir avuç toprak atmak için. Ataya son görevi yapmak için.
Büyük oğlu kimseyi indirmedi kabrin içine. Ortanca ile yüklendiler. Bize düşer dedi onu kabre indirmek. Kalabalık bir yas, bozulmayan bir sükûnet yeriydi. Herkes duygulu bakışlarla bakıyordu olan bitenlere. Kıbleye çevirdi. Başındaki düğümü çözdü elleriyle büyük oğlu.
Arada bir ses çınladı. “Ahiret yolculuğudur oğul” diyordu yanındakine. Devam etti duyulur duyulmaz bir sesle:
“Sen hiç baba oldun mu oğul?
Çocuklarına kol kanat gerdin mi hiç?
Onları küçük yaşta kan uykusundan uyandırmaya kıyabildin mi?
Bir babanın gülümseyen bakışlarına hiç şahit oldun mu?
Hiç çaresizlik gözyaşı döktün mü oğul?”
Mekânın cennet olsun babam. Nurlar içinde uyu ebedi uykunda. Unutma ki seni özleyenler peşinde gelecekler bir gün yanına…


 Not: Öyle anlar var ki insan yaşamı boyunca unutamaz...

20 Ocak 2014 Pazartesi

O ÇOK SEVDİĞİN OĞLUNLA YAN YANASIN ARTIK

Bir yandan özlemlerin, isteklerin, alışkanlıkların. Diğer yandan vazgeçemediklerin, gözün gibi korudukların, gözlerinin içi gülerek sana bakan baban, sevdiklerin.
Küçük bir çocuktum henüz onu algılamaya başladığımda. Kibrit çöpü gibi ince parmaklarımı tuttuğunda. Sevgiyle kucağına alıp sıkıca sarıldığında. Sonrasında geçen yıllar. Büyüdükçe, algıladıkça etrafı, öğrendikçe olan biteni anladım ki o benim babamdı. Sıkıca sarılacağım insandı sonrasında. Sıkıntıma ortak olacak, gülümseyişimle mutlu olacaktı. O bir baba idi. Evlat onun için kutsaldı. Yeri doldurulamazdı.
Sadece beni değil diğer çocuklarının da üstüne titrerdi belli etmeden. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Kardeşim vurulduğunda mezarına her yıl o giderdi. Gözleri şişmiş olarak gelirdi çoğu kez. Susardık. Konuşmaya insanın dili varır mıydı ki zaten. Acı üstüne acı yaşanmıştı o yıllarda. Boylu, boslu, durmasını, konuşmasını bilen bir delikanlıydı kardeşim. Bir rahatlama hissi veriyordu insana. Somut bir güvence idi. Babamın tek dayanağı idi. Diğer çocukları çoktan uzaklaşmışlardı ondan. Baba ocağından uzaklarda olanlar gurbet acısını damarlarında yaşıyorlardı ne yazık ki. Bir tek o kalmıştı yanında. En küçük oğlu, en son umudu. Ama işte kader. Daha fazlasına müsaade etmedi. Kör bir kurşun kalleş bir tetikçinin elinde çıkmıştı bir akşam üstü. Şah damarını parçalamıştı oğlunun. Ağıtlar, feryatlar fayda etmedi o an. Yıllarca da etmeyecekti.
Oğlu şimdi ücra bir köy mezarlığında yatıyor. Sıklıkla giderdi mezarına. Üzerindeki sararmış otları elleri ile ayıklardı. Etrafını temizler, düzeltirdi. Gözyaşları ile sulardı eminim. Şimdilerde o da gelmesini bekliyordur babamın kim bilir. Yan yana diz dize oturup sohbet etmeyi özlüyordur her ikisi de. Çünkü konuşmak, dua etmek, birbirlerini görmek arzuları hiç değişmedi yıllarca olasılıkla. Babanın evlada hasreti, evladın babaya. Bilmek olanaklı değil ki.
Zaman akıp gidiyordu. Bunalıyordu artık. Görünmez bir el sıkıyordu yüreğini. Oğlunu vuranları gördükçe. Niçini nedeni yoktu onun için çoğu kez. Belki de düşünmek bilmek istemiyordu artık yorgunlukları, kırgınlıkları, üzüntüleri. Bulutlara hasretti artık o. Belki de rengârenk çiçeklerle bezeli çocuk bahçelerine.
Gün geldi dayanamadı oğlunun acısına. Gitmeliydi bu topraklardan. Uzaklaşmalıydı. Zor geliyordu onsuz bir yaşam. Dediğini de yaptı. Yıllar boyu evi ile parklar arasında mekik dokudu Ankara’da. Şu an hastalığın pençesinde o. Gel de yüreğin yanmasın. Gel de ağlama, üzülme. Gözlerin ona baktıkça dolu dolu olmasın. Elleri ile sıkıca elini tuttuğunda nasıl bırakacaksın, ayrılacaksın ki zaten. Televizyonda ki eğlence programlarını izlediğine hiç şahit olmadım yıllarca. Evinin duvarında tek bir resim vardı artık. Ölen oğlunun resmi. Elleri ile çerçeveletmişti. Her gün silerdi çerçevesini camını annem. Tozunu alırdı tozlanmışsa.
Yıllarla birlikte çok şey değişti onlar için belki de. Ama tek değişmeyen yüreklerinin sesiydi belli ki. Özlemler, beklentiler, anılar, acılar onlar için sıradandı artık.
Yaşamın, var olmanın, geçmişin ve geleceğin anlamı o resimdi onlar için. Ve öyle de oldu yıllarca. Gerisi sıradan, günlük uğraşlardı. Durağan, hüzünlü. Zaman zaman da üzüntülü. Paylaşamamak acıyı, şöyle gönlünce kopup ağlayamamak. Asıl zor olan buydu işte.
Ve hastalandı aylar önce babam. Uzunca bir süre kimseye bir şey demedi. Hastalandığını anlayana kadar da kimseye tek kelime etmedi. Ama yüzüne baktıkça sıkıntısı belli oluyordu aslında. Bir anlam veremiyorduk. Sorsak da iyiyim diyordu. Gerçeği doktor söyleyinceye kadar da hastalığını belli etmemeye çalıştı. Daima sessiz ve dingindi. Hala da sessizliğini korumakta. Dilinden rahatsızlığına dair tekbir sözcük çıkmadı bugüne kadar.
Her yeni gün bir başka artık. Her yeni gün aynı uğraş, aynı hastane, aynı bakış, sıcak ve gülen gözler, uzanan eller hep aynı. Parkları özlediği belli. Parklarda bitip tükenmeyen çocuk sesleri. Haykırışlar, kuş cıvıltıları, korna sesleri. Oturduğu bankları, konuştuğu arkadaşlarını arıyor belli etmese de. Aylar ne çabuk geçiyor birbiri peşi sıra. Ellerini tutmak, göz göze gelmek acı veriyor insana. Gün gün eriyip gitmesi insanın içini acıtıyor açıkçası.
Sonsuz bir dünyada, sınırlı bir yaşam insanoğlunun ki. Ama kabullenmek çok zor, yaşlı çınarların bir bir göç etmesini dünyadan. Umarım uzun yıllar daha aramızda olursun sevgili babacığım. Daha uzun yıllar aramızda olman bizlere sonsuz güç verecektir. Bundan eminim. Sen aramızda oldukça geceler hep aydınlık olacak inan. Gözlerimiz hep gülecek. Sarılıp seni kucaklayacağız hep birden. Bence daha erken. Gitmen bizim için çok zor olacak emin ol. O daima gülen gözlerine, o kocaman yüreğine ihtiyacımız var. Hem de her zamankinden daha çok.
Böyle yazmışım 17 Kasım 2011 tarihinde. O yakalandığı amansız hastalığın pençesinde gün gün eriyip gitmekte iken. Bir çocuk gibiydi artık. Fazla sürmedi aramızdan ayrılması. Ocak ayının karlı bir kış gününde göçüp gitti bu dünyadan.
Yaşadığımız acının tarifi yoktu artık. Yakalandığı Alzheimer hastalığı aramızdan almıştı. Babamın ölümü ile çektiğim acı ve stresin sonucu mide şikayetlerimi iyice artırmıştı o günlerde.
Hastayla birlikte hasta yakınları da acı ve engellerle dolu bir yaşam sürüyor. Düşünün, o her zaman her şeyin üstesinden gelen, bir el dokunuşu ile size güven veren babanız artık sizi tanımıyor. Alzheimer hastalığı nedeni ile beyin giderek küçülüyor, diğer bir deyişle çocukluğa dönüş gerçekleşiyor.
Hastalığın ileri safhalarında hastalığa yakalanan anneniz ya da babanız sağlıklı iken yapabildiklerini yapamaz oluyor. En güzel yemekleri yapan anneniz o yemekleri artık yapamıyor.  Giyinmeyi, yürümeyi, yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi unutmuş bir insanla karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sonuçta neresinden bakarsanız bakın yaşam bazen acılarla dolu olabiliyor. İçiniz parçalansa da çok sevdiğiniz bir yakınınızı kaybedebiliyorsunuz. Bu gibi durumlarda metanetli olmaktan başka yapacak şey yok maalesef. Acının tarifi olmaz. Unutulması çok zor biliyorum. Ailenin bu durumda el ele vermesi kenetlenmesi çok önemli.

O çok sevdiğin oğlunla yan yanasın artık. Mekanın cennet olsun. Nur içinde yat.