Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2020 Salı

SU AKAR MECRASINI BULUR


Gözlerini ufka doğru gezdirdi.
Geniş araziye uzun uzun baktı.
Kasabayı düşündü.
İnsanlarını, gurbete gidenleri, kalanları.
Canlarını çoktan gurbete dağıttın dedi içinden.
Oysaki kimi canını adadı, kimi ömrünü.
Kiminin kahpe kurşunlarla damarlarında oluk oluk kan boşaldı toprağına, kiminin alnından ter.
Kimi kahpece ve onursuzca yaşadı, yaşamakta duvar diplerinde; kimisi çilesine sevdalandı, onursuzluk olsa da sokaklarında.
Berrak sulara hasretsin artık. Sırtını dayasan da kayalık yamaçlara.
Çiçekli dağın zirvesindeki özgürlüğe inat eteklerinde kalleşlik sarmaş dolaş olmuş.
Kasabadan gidenleri düşündü.
Aradan yıllar geçmişti.
Koskoca yıllar.
Gurbete çıkanlar gönüllerde hasretleri çoğalttı.
Yıllar Hasan’ı, Erdem’i, Ali’yi delikanlı yaparken, Ayşe’yi, Emine’yi on altısında, on yedisinde gözlerden kıskanılacak güzellikte genç kız yaptı.
Recep ne gurbeti tanımıştı ne de sılayı.
Tatmamıştı bir lezzeti lakin belayı görmüştü.
Kahvelere yöneldi.
Kahvenin önünde koca çınarın altında okey oynayanların yanına sandalye çekip gölgeliğe oturdu.
Delikanlılar okey oynuyordu.
Bunların arasında Altay’da vardı.
Eski arkadaşlarındandı Altay.
Ölümüne beraberlik sözü vermişler kan kardeşi olmuşlardı yıllar önce.
Okey oynayanlardan biride Altaydı.
Recep’i görünce kahveciye seslendi.
-Muzaffer amca demli bir çay yolla. Hoş geldin Recep, nerelerdesin sen, görünmüyorsun, dedi.
-Buralardayım Altay, işlerim vardı. Onlarla uğraştım. Kahvelere de bu ara pek çıkamadım, dedi çayını yudumlarken.
-Ne işin vardı. Hasat mevsimi değil, kendini eve kapatıp durma. Gel arada bir sohbet edelim.
-Bağların oraya gittim az önce.
-Bağlara mı?
-Evet, tarlaları bir dolaşmak istedim, diye cevap verdi Recep.
Okey oyunu bitmiş Altay Recep’in yanına sandalyesini çekmişti.
Can arkadaşının hüzünlü yüzünü görünce o da hüzünlendi. Derin bir nefes aldı. Oturduğu sandalyeden kalkıp elini Recep’e uzattı.
Dudaklarından yayılan tebessümle:
-Ben senden yanayım, senin yanındayım Recep. Allah da bizimle bir, bizden yana merak etme. Her şey düzelir. Bu günler, bu sıkıntılarda geçer.
Recep sıkıntılı konuştu.
Altay’ın yüzüne bakmadan, gözlerini kaçırarak:
-Budak domuzu yine olay çıkarmış. Veli’nin su hakkını almaya kalkışmış. Kasabanın belalısı oldu bu adam. Önüne gelene külhanbeylik yapıyor.
-Sıkma canını Recep. Su akar mecrasını bulur. İstiyorsan yoluna çıkalım. Lakin çekirge misali bir iki derken üçüncü sıçrayışta o da belasını bulur. Elini bulaştırma bence. Ekmeğine bak. İki çocuğunu düşün. Beş para etmez biri ile takışıp geleceğini heder etme. Lakin yok illa Budak’la kapışacağım dersen beni de yanına al. Ancak dediğim gibi kin tutmak yüreğe yüktür. Eden bulur meraklanma. Kimsenin ahı kimsede kalmaz.
Recep rahatlamıştı Altay’la konuşunca.
Ona sevgi ile baktı.
Yiğit delikanlı diye geçirdi içinden.
Bir o kadar da merhametli, insancıl.
Birer çay daha içtiler.
Gün öğleye yaklaşmıştı.
Recep Altay’dan müsaade isteyip eve yollandı.
Bir belaya bulaşmadığı için o da rahatlamıştı.
İyi ki şeytana uyup kavga yerine gitmemiş uzakta beklemişti.

28 Mart 2019 Perşembe

ZAMANIN EMANETİ




Kasabaya alışmıştım artık. İnsanlarını tanımaya, acılarını tatmaya, sevinçlerine ortak olmaya başlamıştım. Önceleri uzak duranlar da “merhaba” hocam demeye başlamışlardı. Kızım ilçeye gidip geliyordu. Okulu oradaydı. Yakındı ilçe. Belediye otobüsü sabah götürüp, akşam okul paydos olunca, kasabalı çocuklardan ilçede okuyanları getiriyordu. Oğlum henüz yürümeye başlamıştı. Eşim hem yeni taşındığımız eve hem de mahalledeki yakın komşulara alışmıştı. Komşularımız iyi insanlardı. Kasabada kaldığımız sürece kırılmadım hiçbirinde. Ufak tefek tartışmalar dışında. O da okul ile ilgili sorunlarda tartışırdık arada bir. Sonrası ne onlar ne de ben uzatmazdık. Bilirlerdi ki mücadelemiz kendi evlatlarının iyi yetişmesi içindi.
Recep ve diğerleri, var olma mücadelesi veriyorlardı o yıllarda. Hoş değişen bir şey yok aradan geçen bunca zamanda . Yaşam aynı, mücadele aynı. Kapı komşumuz Esat abi vardı. Halen telefonla konuşurum. Yaşlandı artık. Öksürüp dururdu hep sigara dumanını ciğerlerine çektikçe. İçme şu illeti derdim. Bir gün hastalanırsın. Aldırmadı önceleri. Bırakamıyoruz be hocam derdi hep. Sonrasında ciğerleri fazla dayanamadı. Doktor sigarayı bırak yoksa ciğerlerden sana hayır yok deyince o da bıraktı. Geçenlerde oğlunun yanındaydı İstanbul’da. Telefonla konuştum. Hocam şu teknoloji bir başka dedi gülerek. Bir iki gün sonra yanlarına gittim. Birbirimize sarıldık. Gözleri doldu. Nasıl da yaşlanmış. O iyi yürekli insan. O yıllara değil, yıllar ona meydan okumuştu. Belli etmedim gözlerimin nemlendiğini. 
Hocam bizi bıraktın gittin. Yolun düşerse beklerim, gelmemezlik etme gücenirim bak misafirim ol dedi, sağ olsun. Ben de kendisini davet ettim. Oğlu kasabadan ayrıldığım yıl okuldan mezun olmuştu. Fakirdiler . Lakin gönülleri zengindi bu insanların. Oğluna oku ilerde ev bark sahibi olunca iş bulmada zorluk çekmezsin demiştim . Aldırmadı. Sandı ki hep baba kazancı ile yaşarım. Askerliğini yapıp evlenince İstanbul’da bir sitede kapıcılık işi bulmuş. Sevindim tabi. Bu zor yaşam şartlarında kira, elektrik, su parası vermeden hem evde oturacak, hem de sigortalı bir işi olacaktı. Kocaman delikanlı olmuş. Yolda görsem tanıyamazdım. 
Recep’i sordum Esat abiye. Kasabada dedi. Hala o dik duruşunu devam ettiriyor. Çocukları büyüdü. Liseyi bitirdiler dedi. Sevinmiştim tabi bu yağız, mert delikanlının Sülolara yem olmadan hayatta kalmasına, mücadele etmesine.
İşte böyle. İnsan uzun yıllar da geçse dostlukları unutamıyor. Yaşamı ve geleceği hayal etmek, düş kurmak, dizayn etmek insana mahsus. Dalgın ve yorgun bakışlar görürsünüz zaman zaman etrafınızda. Karşınızdaki insan sizi dinliyor mu, yoksa sadece gözleri size bakıyor düşüncesi başka yerde mi bilinmez. Soru sorarsanız irkilir birden. Düşünceleri ile özgürdür . Gerçek yaşamında ulaşamayacaklarını kurgular kafasında. Mutludur . Para, mal mülk, zenginlik gönlünün her istediği onunladır artık düşlerinde. Recepte de, Çoban Mehmette de, Altayda da, Esat abide de görmüştüm bu duyguları. Bir de Köy Enstitüsü mezunu Mehmet amca’da. 
Yaşadıklarını hissettiğim bu duygularına har zaman saygılı oldum. Hayal dünyasında, düşler içindesiniz demedim. Çoğu düşüncelerini söylemekten hep kaçınmıştır bu durumlarda zaten. Seni dinlemezler. Sen konuştukça gözlerini sabit bir yere diker uzaklara dalarlar. Kararlı bir suskunlukla sigarasını içerler. Etrafına değil kendi iç dünyalarının derinliklerine bakmaktadırlar artık o anda. Derin bir nefes daha çekerler yine susarlar. 
Not : Bazı isimler değiştirilerek verilmiştir. 


26 Şubat 2019 Salı

YILLAR HIZLA GEÇTİ GÜLÜM




Yaşam için boş bir kağıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kağıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.

Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul


28 Şubat 2018 Çarşamba

BAKIŞ ACISI


İnsan sıklıkla yazdıklarında kendisini anlatır. Yaşadıklarını, acılarını, sevinçlerini, mutluluklarını. Geride kalan sesleri, renkleri, hayal meyal sisler içinde kalan bir kaç yüzü. Belki de zamanın acımasızlığında silinmekte olan anıları.
Değerli yazar arkadaşımız Hanife Mert'in yazdığı "Düş Batımı" ve " Bakış Acısı" romanlarında da bu gerçeği görürüz. Yazar kendi yaşadıklarını kurgu ile harmanlayıp anlatır. Çoğumuz anlatılanlara yabancı değiliz aslında. O anlatılanlarda kendimizi, dolayısıyla geçmişimizi bir kez daha sorgulama fırsatı buluruz böylece.
"Bakış acısı" 80'li yıllarda başlar sorgulamaya, anlatmaya. 
Yazar, bu konuda şöyle der "Zaman, peşinden gelenlere aldırmadan, hedefine varmaya odaklanmış bir olimpiyat koşucusu gibi hızla geçiyordu. Takvimlerden kopanlar da bir daha asla geri dönmüyordu..."
Bu umut veren bir manzara değildir. Geride kalanların geri dönmemesi. Oysaki insan mutlu olmak ister. Bu hem kendi için hem de başkaları için yerine getirilmesi gereken bir durumdur aslında.
Bazen mutlu olmak da yetmez. Çünkü, çekilen acılarda, felaketler de, umutsuzluk da, hepimizin içine çektiği hava da vardır. Ve ne yazık ki giden bir daha geri dönmez geriye.
Bir yerde okumuştum yıllar öncesinde. "Issız bir adada yapayalnız yaşamak zorunda kalsanız hangi romanları yanınıza alıp götürürsünüz?" sorusunu. Ve ihtimaldir ki verilecek cevaplar sıklıkla "dünya edebiyatından, Fransız ve Rus edebiyatından" romanlara dair olurdu.
Burada amaç sağlam eserler hakkında okuyucuya bir fikir vermekti elbette.
"Bakış Acısı" da yayınlandığı Eylül 2017 tarihinden bugüne ilk baskı adedini bitirmiş, ikinci baskıya geçmiştir. Demek ki okuyucu ilgili romanı benimsemiş, sahafların tozlu raflarında arar duruma gelmiştir.
Bu bağlamda yukarıdaki soruya verilecek cevaplardan biri de edebiyatımızda hak ettiği yeri bulan "Bakış Acısı" romanı olacaktır.
Yazarın dediği gibi; "Geriye dönüp baktığımda uzun uzun seyredebileceğim film şeridine dönüşmüş umutlarım, anılarım, hayallerim, hayal kırıklıklarım, anılarım, sevinçlerim, hüzünlerim ve tüm yaşanmışlıklarımı gösteren bir şerit..."
İlgili romanı okurken, kendi geçmişimizi de bir kez daha film şeridi gibi hatırlayalım.
"Temelden sarsılan  insanlar"... Hangimiz sarsılmadık ki temelden.
Her dakika iç dünyamızı sarsan yaşadığımız ütopyayı içselleştirmek için, temelden sarsılan yol haritamızı bir kez daha sorgulamak için, edebiyatın yaşamımızda vazgeçilmez bir varlık olduğunu unutmamak lazım.
Bildiğimizi zannettiklerimizi kesin doğru kabul etmemeyi, yeniden değerlendirme yapmayı, savrulmadan, ütopyaya ve umuda ihtiyacımız olduğunu unutmadan kendi yaşamımızı da tekrardan sorgulamalıyız.


10 Ocak 2018 Çarşamba

İNSAN YAŞADIKLARININ BEDELİNİ KENDİSİ ÖDER (3)

Hakan, anasının kendisi ile paylaşmak, anlatmak istemediği sorunun ne olabileceğine kafa yorarken anası, Hakan'ın ellerini avuçlarının içine aldı.
Gözlerinde hüznün, öfkenin çığlığı... Umudun çığlığı...
Usulca konuşmaya başladı.
"Oğul" dedi " artık büyüdünüz bazı şeyleri anlayacak, idrak edecek yaştasınız. Sizden bir şey saklayacak değiliz. Saklanacak bir şey de yok zaten. Lakin, sizlerin üzülmenizi istemediğimiz için bazı şeyleri sizinle paylaşmaktan kaçınıyoruz..."
Hakan merakla anasını dinliyordu...Dinlerken evin duvarları bağırıyor, ağlıyordu. Sert bir rüzgarın kaya duvarını dövmesi gibi öfkeliydi duvarlar.
"Oğul, biliyorsun yıl boyu ürettiklerimizle kıt kanaat geçiniyoruz..."
Çaresizliğin dışa vurumu ne büyük acıydı.
"Ne üstte var ne başta. Babanın kara lastikleri iyice yıpranmış, adamcağız yenisini bile almak istemiyor. Sen de okul kazandın. Sana ayrı bir masraf gerekir...Babanın günlerdir düşünceli olmasının sebebi bu..."
Neden insanlar yoksuldu, çaresizdi, yüzlerinde yılların çilesi, acısı vardı, neden yüzleri gülmezdi?
...
Hakan anasına bakıp gülümsedi.
Anasının avucundaki ellerini usulca çekti.
Söylenenleri biliyordu.
...
Anasının umutsuzluğu karşısında canı sıkılmış içinden, "Keşke, okulu kazanmasaydım da anam üzülmeseydi, keşke bu yokluk olmasaydı."
Elden gelen bir şey yoktu...
 Hem okuyup da ne olacaktı ki? Anasından ayrı kalacaktı okulu bitirdiğinde.
...
Kendisi de kaç gündür bu durumu düşünüyor, babasına okul ile ilgili düşüncelerini söylemek istiyordu.
Hazır anası karşısındaydı. Hem konuyu o açmamış mıydı? İçinden geçenleri söylemeli rahatlamalıydı.
"Biliyorum ana biliyorum üzülüp kendinizi harap etmeyin. Bir yol yordam buluruz. Kaç gündür bende sizinle bunu konuşmak istiyordum. Fakat babamı üzgün görünce bilmediğim başka bir şey sebebiyle babamın üzüldüğünü düşündüğümden bu konuyu bir türlü babama söyleme fırsatım olmadı..."
Anası şaşırmıştı Hakan'ın söylediklerine. Konuşurken yüzüne bakmıştı sorar gibi.
Hakan'ın konuşması sonrasında gözleri nemlenen ana, buruk bir sesle " Hiç kimse yoksullukla imtihan edilmesin oğul, evladına karşı boynu eğri olmasın. Kaç gündür babanla konuşuyoruz... 'Hakan yıllarca dirsek çürüttü. Çalıştı çabaladı, yokluk içinde okudu... Ders kitaplarını alamadığımız zamanlar oldu, arkadaşlarından aldığı  kitaplarla çalıştı. Yamalı pantolonla okula gitti. Çileyi dert etmedi. Benim neden harçlığım yok demedi. Okul kantininin yolunu bilmedi. İstediklerini bir türlü veremedik. Şimdi ise okuyabilmesi için para lazım.' Ne yapacağımızı biz de şaşırdık evlat"

...

7 Temmuz 2017 Cuma

VALLAHİ LAZİM SEN GENE BİLDİĞİN GİBİ İÇ


Hepsinin de hikayesi aynı. Birinin yaşamı diğerinden farklı değil. 
Genelde hayvansal ürünleri ve dağlarda toplanan otları yediklerini söylüyor Allahverdi amca.
Söylenenleri başıyla onaylıyor Kudret amca. “Çünkü” diyor “yiyecek başka bir şeyimiz yok”. 
Kahvede ilk dikkatimizi çeken çayı çok fazla içmeleri oldu.
Sorduğumuzda, “bizler alışmışız” dediler gülerek. “Soğuk havalarda çok çay içeriz. İçimizi anca ısıtır.”
Çayı kıtlama dedikleri yöntemle içtiklerini söylediler. Çay şekerini bardağa atıp çayın içinde eritme yerine şekeri, dillerinin kenarına yerleştiriyorlar. Bir kesme şekerle beş altı bardak çay içiyorlar böylece. Calada kaldığımız sürece ne ben ne de Meriç bir türlü alışamadık kıtlama çay içmeye.
Hamza dayı ak düşmüş sakalını elleriyle sıvazlayıp anlatmaya başladı, o kısacık dinlenme anında.
“Bakın hocalar” dedi gülümseyerek. Biz de meşhurdur “kıtlama” çay içmek.
Kaşlarımızı çatıp, dudaklarımızdaki gülücüğü gizlemeye çalışarak dinlemeye başladık Hamza dayıyı.
“Zamanın birinde“ diye başladı anlatmaya.
“Zamanın birinde Erzurum köylüklerinde bir tanıdığının yanına gelen misafire çay ikram ederler. Adam ne bilsin. Ortaya konan şeker tabağından iki şekeri alıp çay bardağına atar.”
“Eee” diye gülmeye başladı Binali Karadağ.
Hamza dayı bu. Zamanın acımasızlığına yıllarca dayanmış da “ah” dememiş.
Kahveci Binali’ye dönüp  “Bizim insanımız budur işte. Dinlemesini bir türlü öğrenemez!”
Binali mahcup gözlerini indirdi yere.
Hamza dayı devamla;
“Ev sahibi sesini, çıkarmaz misafire. İkinci çay doldurulur bardağa. Adam yine tam iki şekeri bardağa atacakken, ev sahibi adamın bileğinden yakalar.”
“Dur" der hışımla adama.
"Adam şaşkın kalakalır bir anda."
“Valla gardaş” der ev sahibi misafirine. “Bizim burada çay bardağına şeker atıp karıştırmazlar. Çayı senin içtiğin gibi içmezler. Bak göstereyim sana  diyerek şeker tabağından aldığı bir şekeri dilinin altına yerleştirir. Sonra da çayını yudumlar. Adam dikkatlice ev sahibinin yaptıklarına bakar."
“Olur” der. ”Madem öyle ben de sizin gibi yapayım bari”.
"Adam başlar çayını içmeye. Bir yudum çay bir şeker, bir yudum çay bir şekerle çayını içer. Ev sahibi iyice sinirlenir, kızarır bozarır. Çay tabağında şeker gitti gider derken. Üçüncü bardak çay gelir. Adam tam şekere uzanacakken, yine adamın bileğine yapışır ev sahibi.”
“Adamcağız şaşkınlıkla ‘ne oldu gene’ der.”
Ev sahibi gülerek “vallahi lazim” der. “Sen gene bildiğin gibi iç.”

Hamza dayının anlatımına kahvede bulunanlar hep birlikte güldük. Böylece Calada çay içmenin de adabını çaktırmadan bize anlatmış oldu Hamza dayı.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

AH...

Gözlerinden yansıyan hüzünlü bakış, gelecek konusundaki umutsuzluk, çaresizlik ve kararsızlık karşısında ne diyebilirdim ki. Ne onun ailesinden destek olabilirdi ne de benim ailemde bir atılım. Hiçbir şey istenildiği gibi olmuyordu. Bir yandan yoksul bir aile, diğer yandan baskıcı bir baba ve çocukları. Bir yandan küflenmiş fikirler, diğer yandan geleceğe dair umut dolu bakışlar. Yaşamın gizem dolu labirentleri içinde bocalayan bir çift yürek.
Direnç ve mücadelenin kırıldığı, umudun umutsuzluğa, suskunluğun sevimsizliğe büründüğü günler bir biri peşi sıra geçip gitti.
Eskisi gibi bahçenin uzak köşesinde her zaman göz göze gelip konuştuğumuz yere gelmez olmuştu.
Bir genç kızın en büyük sırdaşı annesidir derler ya. Kim bilir belki de duygularını annesine söylemiş çare nedir diye sormuştur. Yaşadığı evde sevincini de hüznünü de paylaşacağı başka kim olabilirdi ki anneden gayrı.
Annesi olan biteni babasına mı söylemişti. O da babası tarafından ağır bir cezaya mı çarptırılmıştı.
Sormadım.
Anlatmak istemediğine göre sormam da gereksizdi.
Sessizdim artık bende. Tek bir ses, tek bir nefes bile etmek, almak istemiyordum onsuz. İçinde kopan fırtınaların neler olduğunu hissedebiliyordum. Yanımdayken delice çarpan o yüreğin suskunlaşmasının bir sebebi olmalıydı.
Bir toz bulutu vardı dışarıda, rüzgarla göğe çıkan toz toprak, güneşe hasretim şu anda...
Ah ...
Artık bahçenin o köşesinde yalnızdım.
O uzak köşede sırtımı duvara vermiş düşünüyordum. Kuşku ve tedirginlik içinde kıvranıp avuçlarımı kan ter içinde kalırcasına sıkıyor sıkıyordum.
Gözlerimin etrafı morarmıştı.
Ve o morartı hiç bir zaman kaybolmadı.
Beklenmedik bir yağmurun ılık ama serinletici damlalarına nasıl söz anlatılamazsa bende  yüreğime söz anlatamıyordum. Gülümseyen gözlerle bana uzanacak o ince narin parmakları hayal ediyordum. Eskiden teneffüslerde geleceğe dair nasıl dertleşirdik, yine öylesi bir rahatlıkla  dertleşelim unuttun mu... Birbirimize anlatacağımız çok şey var oysa ki demek istiyordum.
Lakin, saçlarını delice bir yel dağıtırken içimdeki acıdan habersizdin. Belki de o acıyı hissetmek istemiyor, nasıl bir hüzün ve ızdırap içinde olduğumu hesap edemiyordun. Anlayamadığım şey ise olan bitenleri anlatmaman, anlatmadan uzak köşelere kaçıp saklanman.

Bu halinle damarıma olanca gücünle basıp acıttığının farkında bile değilsin. Farkında değilsin içten içe yüreğimi yakan gözyaşlarının.

25 Nisan 2017 Salı

BİR GÜN BENİ BULAMAZSIN

Beton gibi olmuş sert toprağı çapalamaktan, karasabanla sürmekten yılmayan gençlerin mecburen gurbetin yolunu tutmasının sonucunda, sıla özleminin, ana baba, yavuklu, evlat hasretinin insan ruhunda bıraktığı tahribatın boyutlarının ne denli etkileyici olduğunu konuşmalardan anlıyordu dinleyenler.
Bir zamanlar gözü gibi koruyup duasını eksik etmedikleri tarlalarıyla, bostanlarıyla, bahçeleriyle eskisi gibi ilgilenememelerinin, yaban otlarının talan ettiği tarlaları, bağ ve bahçelerini uzaktan seyretmenin yarattığı düş kırıklıkları bedenlerinde onulmaz sarsıntılar yapıyor olmalıydı.
Gurbette yaşam zordur. Ben bu zorluğu öğretmen okulunda öğrenciyken yaşamıştım. Bulunduğun yerde tanıdık bir sima yoksa, derdini söyleyeceğin bir insan yoksa sıla özlemi insanı derinden etkiliyor.
Sevdiklerini bırakıp gurbete beş on kuruş kazanmak için gidenlerin, gittikleri yerde karşılaştıkları zorlukları, çalıştıkları inşaatlarda kaldıkları barakalardaki sefilliklerini, tandırda pişen ekmeğin sıcaklığına hasretlerini, uzun zamandır dillendiremedikleri   düşüncelerini otobüsün yoğun sigara dumanı havasında dile getirmeleri insanı derinden etkiliyor.
Bir süre sonra yol çizgileri akarken sesler azalmaya başladı. Uzun süre sohbet eden yolcular anlatacaklarına ara verip gözlerini kapattılar, gidecekleri yeri düşündüler, belki de sılayı. Kim bilir belki de gurbeti. Kimi geride bıraktığı evlenme çağına gelen oğlunu, kimi fukaralığı, kimi yeni evlendiği eşini, kimisi sevgilisini, kimisi de gurbetten dönünce köyünde, kasabasında yarım bıraktığı işini tamamlamayı, kimisi de yaşlı anasını babasını kim bilir.
Yol çizgilerinin başlangıcında bıraktığım ana ve babamı, küçük kardeşimi, yaşantılarını, umutlarını, sevdalarını, kaygılarını, bozkırın acımasızlığını, insanların çıkarcılığını, anlaşmazlıklarını düşündüğüm gibi.
Lise yıllarımı, sevdalarımı, çaresizliğimi, parasızlığın, açlığın, hor görülmenin belleğimde bıraktığı onulmaz yarayı düşündüğüm gibi.
Pabuçlarımı eskittiğim, tozunu yuttuğum okul bahçesinin uzak duvarına sırtımı dayayıp gözyaşlarımı içime akıttığım zamanları. Bir yumruk gibi boğazıma tıkanan, bukalemunların, fosillerin, duygu tacirlerinin söyledikleri yalanları. Saf ve temiz duygularımı kız arkadaşımla birlikte okul sıralarında bırakışımı. Nazlarımın ıslak seher yeli ile savruluşunu. Boynumu büküp gelecek düşlerimi dirsek çürüttüğüm kitaplar arasına çaresizce terk edişimi. Hücrelerimin en derinine sinmiş isyanımda hissettiğim acılarımı. Duygularıma tüm çabalarıma rağmen hakim olamayışımı.
Bitmesini istemediğimiz çocukça bir rüyaydı bizimkisi. Gecelerin hiç olmamasını, pas tutan düşüncelere ışık, kör karanlığa aydınlık olmasını istercesine narin  ellerimizi birbirinden ayırmaya korkarak düşlemiştik geleceği.
Hiç unutmuyorum bir gün okulun arkasında bulunan ağaçlıkta gölgenin serinliğinde, gözlerimi rüzgarın hafifçe hışırdattığı ağaç dallarından ayırmadan, yaklaşmakta olan ayak seslerini umursamadan sırtustü uzanmışken gelmişti yanıma.
Gözlerindeki parıltı her daim beni rahatlatmıştı. Yine o parıltı vardı gülümseyen gözlerinde.
"Bil bakalım dedi dün gece ne yaptım?"
"Bilmem" dedim "kitap mı okudun?"
"Evet" dedi "yalnız okuduğum bir roman ve ya hikaye değildi en güzel Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirleriydi."
"Ne güzel bir seçim yapmışsın. bende severim Korkmazgil şiirlerini. Hem kendi toprağımızın yetiştirdiği bir şairdir o."
"Evet" dedi "Hele o eşine yazdığı şiirler yok mu insanı alıp götürüyor başka dünyalara."
Haklıydı. Şair hiç tanımadan, yüzünü görmeden aşık olduğu sevdiğine ne de güzel şiirler yazmıştı. Hasret kokan, aşk ve sevgi kokan.
"Sen ne yaptın anlatsana" diye gözlerime baktı.
Nasıl anlatabilirdim ki dün gece nerde olduğumu ne yaptığımı. Akşamın alacakaranlığında evden çıkışımı. Ayaklarımın beni serseri mayınlar gibi sürükleyişini. Evlerinin ışık sızan penceresinin altına gelip saatlerce, çıt çıkarmadan ışık sönene kadar bekleyişimi. Nasıl anlatabilirdim ki.
Bekledi ki konuşayım. Duruşu, yürüyüşü, davranışları o kadar güzel ve etkileyiciydi ki. Yanı başımda anlat diye ısrarlı bakışları.
Dayanamadım ne yaptığımı, nerde olduğumu anlattım ona. Anlattıkça yüzü kızarmaya, gözleri nemlenmeye başlamıştı.
"Ne olacak bu halimiz söylesene ne yapacağız "
"Bilmem" dedim bakışlarımı uzaklara çevirerek "bilmem."
Gerçekten de ne olacağını bilmiyordum. Sadece ona olan tutkumun vazgeçilmezliğini biliyordum.
Babası okulumuzda öğretmendi. Babam ise kol gücü ile tarlasında, hayvanlarının peşinde rızkını çıkarmaya çalışan biri.
Bu durumda kavuşmak olası mıydı bilmiyordum.
Bilmek istemiyordum.
Babası oldukça sertti.
Acımasızdı.
Sabah okula geç kalan öğrencileri okulun giriş kapısında elinde sopa ile beklerdi, gelenlere ceza verirdi.
Bu beni korkutuyordu. Bunu ona söylemem hem imkansız hem de doğru değildi.
"Bilmem" deyip sustum.
"Biliyor musun" dedi, "şiirleri okurken hep seni düşündüm, geleceğimizi."

Beni düşündüğünü söyleyince, bende dün gece evlerinin penceresinden dışarıya sızan loş ışığın aydınlattığı perdenin arkasında bir kez dahi olsa gölgesini görmek için saatlerce beklediğimi, onu düşündüğümü tekrar ettim. Yanakları elma kırmızısına döndü. Gözlerini kaçırdı. 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

YARALI YÜREĞİM


Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.


Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul