Sokak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sokak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2022 Pazar

YENİ BİR YER, YENİ YÜZLER


 

Yakında sonbahar esintisine direnme başlar. Günün yakıcı sıcağından kurtulmanın direncidir belki de o, kocaman ya da küçücük bir susku, acılı, çileli bir bilinmezlikle.

Yaşam yolunda birbiri ardına akıp giden yılların özge bir tadı olduğunun somut görüntüsüyle.

Önemli olan birbiri ardına akıp giden zamanın boğuculuğunda, dinlemesini, konuşmasını bilen, diğerinin yaşam anlayışına saygılı olan bir anlayışı benimseyen akıllı bir insan olmaktır.

Günümüzün mega kentlerinde yaşamın her anı giderek, durdurulamayan bir hızla insanın tüm hücrelerine siniyor.

Macera arayanından, yaşam mücadelesi verenine kadar, bardaktaki su, kafedeki çay, toplu taşım araçlarında ki devasa kalabalık, her şey ama her şey günümüzün yaşam mücadelesi özelliği taşıyor.

Sokaklar, ana arterler, Avm'ler, kafeler oldukça kalabalık.

Lakin, zorunlu ihtiyaç hiç bitmez derler ya, işte o nedenle arada bir de olsa insan dışarıya çıkıyor.

On sene yaşayıp alıştığım Avrupa yakasından taşındım Anadolu yakasına. Orada kahveler içildi, sohbetler bir başka bahara kaldı tanıdık yüzlerle.

Birdenbire hızlandı sanırsın zaman. Tek tek seslerin ayırt edilemediği, çıkan seslerin nereden ve kimden geldiğinin anlaşılamadığı o kalabalık yerden uzaklaşmak, yıllarca alıştığı yerden ayrılmak insana zor geliyor. Yeni yere alışmak gibi.

Sokakları daha az kalabalık olan Avrupa yakasında, insanlar tüm telaşlarıyla koşturadursunlar, zaman durdu. Sesler yok oldu birdenbire.

Zamanı geriye sardığında görebileceğin sessiz film dönemi gibi, sesliyken sessize dönüşmek.

Yaşamın ya da zamanın hiçbir olayı belki de bu denli etkileyici ve sarsıcı olamaz. Çok duygulanınca insan artık hissedemez gibi oluyor günün doğuşunu, gecenin başlangıcını. Sarsıntılar her daim insanın yüreğindedir.

Aslında bu ayrılıklara alışkınım yıllardır. Anadolu'nun en ücra köşesinde ki köyden, en kalabalık kentlere görevim nedeniyle taşınıp durdum.

O anlarda yabancı bir tanık gibi izler insan yaşanan ayrılıkları. Eliniz, kolunuz ve yüreğiniz bağlı, bir ışık selinin peşine kapılır gidersiniz. Karışırsınız rüzgâra sele.

Yine de yeni yaşam alanına alışmak benim için çok zor.

Belki de basamakları bir bir çıkmanın, gençlikten uzaklaşmanın bedelidir bu kim bilir.

Avrupa yakasında varoşların bildik, tanıdık yüzleri vardı.

Burada ise o varoşlarda ki insan yüzlerini ara ki bulasın.

Devasa çok katlı binalar, kendini beğenmiş insan tipleri, onlarca kafenin olduğu cadde ve sokaklar.

Yaşam anlayışımda bunlara yer yok, olmadı da. Benimsemem zor olacak desem de, görünen o ki benimsemem çok zor.

En önemlisi, çok katlı binaların olduğu sitelerde yaşayanlarla varoşların insanını bir tutmak, aynı kefeye koymak mümkün değil bana göre.

Görünen o ki, devasa kentin sokaklarında toplumun durumu eskisi gibi değil.

Sorunlar daha fazla, insanların bir diğerine bakışı hoyratça...

İnsan sorgulamadan geçemiyor.

Her gün yaşanan dramlar,

İnsana, hayvana, diğerine, kadına, çocuğa, yaşlıya yapılanlar, düşünen sorgulayan insanın dimağını dumura uğratır hale geldi.

Sokaklarda çekinerek gezer olduk.

Birine baksan, dönüp neden bakıyorsun der diye başımızı öne eğer olduk.

Gittikçe de bozulma devam edecek gibi.

Bunun en önemli nedeni yetersiz eğitimin getirdiği

Bencillik

Cehalet

Duyarsızlık

Erdemsizlik

Demokrasi anlayışından uzaklaşmak

Saygıyı kaybetmek

Umursamazlık

İşsizlik

Yoksulluk v.s.

Ne derseniz deyin...

Rüzgârın yersiz bir şakası gibi, garip bir sarsıntı bu. Devasa kent sokakları, günlük işler ve sorumluluklar insana ne zaman izin verir, eski günlere ne zaman dönülür, bunu da zamana bırakalım.

 

 

28 Nisan 2018 Cumartesi

KÖPRÜALTI ÇOCUKLARI



Ulus Sobacılar Çarşısı’nın ara sokaklarında lobisi köy odalarını aratmayan bir otel odasında, geçmişte bir kış mevsiminde sokakta iken ısınmak için ateş yakan Aşkın Aydın “Bacaklarımı sokaklar aldı” diye başlıyor. Yaktığı ateş bir süre sonra paçalarını, sonra elbiselerini, sonrada bacaklarını yakmış. Saatlerce ayazda baygın yatan Aydın’ın bacakları soğuğun etkisi ile donmuş. Kangren deyip her iki bacağını da kesmişler. Şimdiyse otel odasında protez bekliyor.
O bir madde bağımlısıymış zamanında. Çektiği balinin etkisinde olduğunu söylüyor çoğu kez. Büyük bir mücadele vererek madde bağımlılığından kurtulmuş. “Evlilik filan bilmiyorum” diye yanıt veriyor sorulan soruya ve ekliyor “Tek bildiğim artık kötü şeylere bulaşmayacağım. Ben uzun yıllar madde kulandım. Kimse madde bağımlısı olmasın. Bakın bu bağımlılık beni ne hale getirdi… Annemi sekiz yaşında kaybettim. Bu kayıp beni o yaşlarda sokağa itti. Caddelerde sokaklarda yıllarca perişan bir şekilde yaşadım. Yollarda sürüklendim…”
Sokaklarda rastlarız onlara. Köprü altlarında, köşe başlarında, otobüs duraklarında. Evsizler, kimsesizler olarak bildiklerimiz, sokakların çocuklarıdır onlar. Her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Hüzünlüdür o hikâyeler. Sorsanız da anlatmak istemezler çoğunlukla. İçine kapanık, kıyıda köşede yaşamayı tercih ederler.
Onlar da bizim insanımız. Bizden birileri onlar. Yazgıları kötü olsa da, çaresiz de olsalar, madde bağımlısı da olsalar, engelli de olsalar onlar bizim çocuklarımız. Polemiklere konu da olsalar, “tinerci” de deseler, “köprü altlarında” da yaşasalar onlara sahip çıkmalı, tedavi ettirmeliyiz. Kol kanat germeliyiz.
Onların bu duruma düşmesinde, hor görülmelerinde, ötekileştirilmelerinde hiç mi bizim suçumuz yok?
Köprü altı çocuklarına, evsizlere sahip çıkalım. Güvenmeliler birilerine. Yaşama küsmemeliler. Yardım edelim onlara. Tedavi edelim, iş verelim. Hasbelkader sokaklara itilen bu çocuklar pişmandırlar eminim yaşantılarından. Elimizi uzatalım bir kez, tutalım ellerinden. Bakın o zaman nasıl da dört elle sarılacaklar yaşama.


12 Ocak 2014 Pazar

SOKAKLAR

                                                 Jose Luis Lopez Pere-Suluboya



Ocak ayında ayaz ve dondurucu soğuğu hissetmeyen yoktur. İlkyaza daha çok var. Sokaklar, caddeler, ana arterler gidecekleri yere gitmenin telaşı ile yola çıkanların soğuktan korunmak için sıkı sıkıya parkalarını, paltolarını giyenlerle doludur. Başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle bir an önce toplu taşım araçlarına ulaşmanın gayretiyle yola çıkanlarla doludur.
Bu yaşamın bir gereğidir. Yadırganmaz.
Lakin, hafta içinde görülen bu manzaranın hafta sonlarında artan kalabalıkla daha da belirginleşmesi şaşırtıcıdır.
Soğuk havaya aldırmaksızın çocuklarını, çocuk arabalarıyla yanlarında bulunduranların, alışveriş merkezlerini dolduranların bu mevsimde evlerinde değil de günün büyük bölümünü sokakta geçirmeleri de.
Bulunduğum sokak ile E-5 karayolu arasında yer alan caddenin iki tarafında yer alan işyerlerinde alışveriş yapanların; metro istasyonu yakınında bulunan dar meydanı dolduranların, yiyecek satan yerlerin içinde ve önünde yer alan masalarda çay içip sohbet edenlerin pek de soğuğa ayaza aldırmadıkları ortada.
Meydanda ki insan profili ile ara sokaklarda ve meydandan uzak yerlerdeki insan profili arasında büyük bir farklılık olduğu ilk bakışta dikkati çekiyor. Meydan ve yakın çevresinde daha bir rahat giyim kuşamı tercih edenler, rahat para harcayanlar; cadde ve ara sokaklarda ise genelde daha kapalı giyinen; dahası kara çarşafı tercih edenler, alışverişlerini pazarda veya AVM yerine marketlerde yapanlar görülüyor.
Bu denli alışveriş yapanları, bu denli rahat para harcayanları gördükçe ya diyorum bu insanların geliri çok fazla ya da bizim gelirimiz çok az. Bir alışveriş furyasıdır gidiyor. AVM'nin birinden çıkıp yanda ki diğerine girenler, ödemelerin yapıldığı kasada sıra oluşturanlar, peşin para yerine kredi kartıyla gerekli gereksiz alışveriş yapanlar çok rahat görünüyorlar. Sanırsın aldıklarının parasını kendileri değil de başkaları ödeyecekmiş gibi.
Hafta içi ve hafta sonları cadde de dilencileri görmek artık alışılan bir durum. Suriye'den gelenlerin küçük çocuklarını dilendirmesi; küçük çocukların okul yerine sokaklarda ayakları çorapsız terliklerle dilenmesi, soğuk ve yağışlı havalarda kalın  giysi yerine ince birer kazakla dolaşmaları insanın içini burkuyor. Dilenen insanlar sadece Suriye'den gelenler değil elbette.
Bir yandan çok rahat para harcayanlar, diğer yandan ekmek parası için dilenenler.
Ayrıca akşam üzeri kaldırımlara tezgah açanları, insanların yürüdüğü alanlara koydukları elektronik eşyadan saate, çantadan çoraba, giysiden ayakkabıya çok çeşitli malzemeyi satanları görmek de sıradan bir durum. Hele özellikle iş çıkışı saatlerinde metro ve Metrobüs duraklarındaki köprülerde satış yapanların çokluğu yürümeyi zorlaştırmakta. İnsanları canından bezdirmekte.
Ya insanlar bu duruma alışmışlar artık yadırgamıyorlar, ya da ben yıllarca yaşadığım ortamın sakin, sessiz olmasına alıştığımdan yadırgıyorum.
Her insanın alışkanlıkları, bakış açısı, yaşam anlayışı diğerinden farklıdır. Acaba ben düşünce biçimimi ve bakış açımı mı değiştirmeliyim. Duygularımız, düşüncelerimiz, beğenilerimiz, sezgilerimiz, tepkilerimiz, düşlerimiz... Değişmesi gerekenler... Lakin hangi tarafın değişmesi gerekir...

Gelirinden çok fazla para harcamakta ustalaşanlar mı, kredi kartı ile alışveriş yapanlar mı yoksa geliri oranında harcama yapanlar mı...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

YARALI YÜREĞİM


Yaşam için boş bir kâğıt sayfasıydık sanki
sanki kuşatılmış sokaklardaydık
yoksulluk ve ezilmişlik kavurmuştu yüzümüzü
yıllar hızla geçti gülüm
hüzünler, acılar, sevinçler, bilirsin
geride kalan anılarda
gözlerinde yağmur damlasını izlemek
kuşun kanadında ıslanan kızıl toprağı
şafağın karanlığında bekleyişi
yaşamın o derin sularını.

Ölümü, kayıp giden yıldızları
gül kokulu gözlerindeki derin vadileri
bir deniz kıyısını, ağaçları düşünmek
gökkuşağı rengindeki yaşamları.

Yaralıydı çocuk yüreğimiz
Yaşam için boş bir kâğıt parçasıydık sanki
Sanki duvardaki sararmış fotoğraflardaydık.


Hüseyin Güzel/13.08.2013/İstanbul

14 Şubat 2013 Perşembe

METROPOLÜN KIYISINDA


Ayaklarım beni Ataköy metro istasyonunun yanına taşıdı. Yüksek binalar şubat ayazında bulutları şal yapmış boynuma dolamış sanırsın. Sökülmüş kaldırımlar onarılmayı bekliyor, onlarca metrelik dar alanda sağa sola hoyratça atılmış taş, toprak, moloz yığınları etrafı çamur deryasına çevirmiş. Yüksek binalar bulutların karlı zirvesinde saklandığı ulu dağlar misali sıralanıyor.
Atılan her adımda ufak çakıl taşlarının çamura bulanmış kayganlığında yürümek için adeta cambazlık yapıyorum. Dar alanda homurtular çıkararak çalışan iş makinelerinin boğucu gürültüsü aman vermiyor.
Dar sokakta aylardır altyapı çalışması yapılıyor. Bir türlü bitirilemedi. Sokağın her iki yanında hafta sonları öğrencilerin gittiği dershaneler var. Çocuklar çamur yığınları arasında dershanelerine gitmenin telaşındalar. 
Çamur deyince yıllar önce Kozan Akdam Ortaokulu’nda görev yaparken yaşadıklarım aklıma geliyor.
[Okul ana yoldan birkaç yüz metre uzaklıkta yer alıyordu. Halende aynı yerde ya. Değişen hiçbir şey olmamış yıllarca. Her sabah okula giderken gerek öğrenciler ve gerekse öğretmenler ana yoldan okula giden yola sapınca yağmurlu havalarda çamur deryasına dönen yoldan gitmek zorunda kalıyorduk.

Okulun hizmetlisi Hüseyin Efendi yağmurlu günde okulun giriş merdivenlerinden aşağı elinde su kovasıyla su döker; gelenlerden ayakkabılarının çamurunu yıkamalarını isterdi. Yıkamayanları okula sokmazdı. Elinde ince bir iğde çubuğuyla da yıkamak istemeyen öğrencilerin kafalarına vurur, kovalardı.
Ispartalı Fen Bilgisi öğretmeni Mustafa Akkan hocam yeni göreve başlamış stajyer bir arkadaştı. Asabi bir yapısı vardı.
Beraberce okula gelmiş, bizler Hüseyin efendiyi görünce merdivenlerden ayakkabılarımızın çamurunu yıkamış okula girmiştik. Mustafa hoca arkada kalmıştı. Bağırış çağırışlarla birlikte kendimizi dışarı attık ki ne görelim. Hüseyin efendiyle Mustaf hoca birbirleriyle yumruklaşmıyorlar mı? Mesele anlaşılmıştı. Mustafa hoca ayakkabılarını yıkamadan çamuruyla girmek istemiş, Hüseyin Efendi de engel olmaya çalışmış, elindeki sopayla da kafasına vurmuştu. Neyse ki sonradan mesele tatlıya bağlanmış her ikisi de çok iyi arkadaş olmuşlardı. Haklıydı aslında Hüseyin Efendi. Temiz ve sağlıklı bir ortamda eğitim yapılmasıydı amacı. Çocukların tozlu havayı solumasını istemiyordu. Mustafa  hoca da daha sonra bunu anlamıştı.]
Cep telefonumla birkaç kare resim çekiyorum. Etraf kalabalık aslında. Fotoğraf çekerken insan zorlanıyor bu durumda. Amacım var olanı gözlemlemek ve belgelemek. Belki birkaç satır yazı yazarım diye tüm çaba.

Yaşananlara kendini bağlamak, sorumluluk hissetmek kimine göre yorucu gelebilir. Rüzgâra, ayaza ayak uydurmaktan usanabilir kimileri. Evime kapanayım en iyisi de diyebilir. Oysa benim için yorgunluk, gözlem yapmak yaşamla iç içe olmakla başlıyor. Kimine göre yaşamdan kopuşlarla çoğalsa da.
Yaşam bir düş müdür acaba?
Eğer öyleyse çok az düşü anımsayabiliyor insan. Belki de bu yüzden görülecek düşler arar yaşamında.
Ya da yaşam bir kurgu mudur?
Çamurla kaplı kaygan çakıl taşlarının arasında yürüyen insanların, birbirlerine hırçın gözlerle baktığı dar sokağın ucunda, bir düş yaratmak için zamanla biraz oynamak mı gerekiyor?
Coşkunluk ve güzelliği yaşamak ve algılamak için.
İnsan yokuşu bayırı sevmez. Düz ovada sorunsuz yaşamak ister. Lakin yine düz ovayı yokuşa bayıra da kendisi çevirir.
Çalışma düz ovalar yaratır, çamuru uzaklaştırır. Yeter ki sabretmesini bilelim. İnsan olduğumuzu unutmayalım.


14 Ocak 2013 Pazartesi

HOCAM NELER OLUYOR?



Birkaç yıl önce, recep amcanın gözleri, az ötede beştaş oynayan torununu takip altında tutarken benim ikirciklenmem, uzaktan gittikçe yaklaşmakta olan korna sesleriyle bağırış çağırışlardan kaynaklanmaktaydı.
Etrafta kuşkucu bakışlar artarken, umursamaz görünsem de içim içimi yemekte.
Neler oluyor düşüncesinin Recep amcayı da telaşa verdiğini, gözlerini torunundan ayırmasından anlamak hiç de zor değildi.
Kısık bir sesle “Hocam neler oluyor?” derken seslerin gittikçe yaklaşmakta olduğu yöne bakıp olan bitenleri anlamaya çalışıyorduk.
Seslerden korkmuş olacak ki Recep amcanın torunu beştaş oynamayı bırakıp dedesinin elini sıkıca kavramıştı.
Çocuk dedim o zaman kendi kendime.
Anaya, babaya, dedeye ne kadar da muhtaç!
Kalabalık ilerideki dönemecin ucunda göründüğünde, arabaların etrafında koşuşturan başıkabak, yalın ayak takımının canhıraş bağırışları ve korna seslerinden seçim çalışmalarının olduğunu hatırlayıverdik; birbirimize sessizce gülümseyerek.
Hay Allah dedim içimden nasıl da unuttum!
Konvoy, göz alabildiğine uzanan yolun sağına soluna sıra sıra dizilmiş apartmanların önünden geçiyor.
Her biri ayrı renk tonunu yansıtan evlerin önünde gürültüyü, bağırış ve çağırışları duyanlar dışarı fırlıyor.
Kadınlar ise usulca araladıkları pencere pervazlarına dirsekleri ile yaslanarak seyre dalıyorlar, çocuklar içinse bulunmaz bir fırsat gibi algılanıyor şamata.
Hoparlörün sesinin sonuna kadar açık olduğu ve kimi hasta ve çocukların yataklarında canhıraş kalkmalarına neden olan “ Hoptirinam” türü bir şarkı etrafı kaplıyor.
Çocuklar mal bulmuş mağribi gibi oyunlarını bırakıp konvoyun peşine çoktan takılmışlar!
Şarkıya eşlik edenlerin bağırış ve çağırışları arasında, üstü açık Cadillac marka arabasına kurulmuş, kafasının üzerinde birkaç tutam saç olan, işlemeli ceketi, jilet gibi itina ve özenle ütülenmiş pantolonu, elinde tören kılıcı misali tuttuğu mikrofonu ve gözlerine taktığı siyah ve orantısız gözlükleri ile durmadan bağıran bir adam.
“Değerli vatandaşlarım!…”
Gittikçe artan kalabalığın içinde bir türlü sözünün sonu nu getiremiyor.
Ağzının içinde belli belirsiz sesini duyurmaya çalışarak durmadan tekrar ediyor.
“ Değerli vatandaşlarım!…”
Üstü açık arabanın tekerlerinden yaklaşanların üzerine sıçrayan çamurdan, belli ki Cadillac ve eskortları varoşları şöyle bir dolaşmışlar önceden.
Takipçilerin bir kısmının ayakkabılarının çamur içinde olması da zaten görenlerin farklı düşünmelerine mahal vermiyor.
Ayaklarında çamura batmış pabuçları ile ellerine verilen renkli ve üzerinde parti amblemlerinin olduğu bayrakları sallayanların “yaşa varol…”
“En büyük başkan bizim başkan” sesleri arasına atılan “sloganların” da karışması…
Konuşmacıya bir türlü “ değerli vatandaşlarım…” cümlesini bitirmeye fırsat vermiyor.
Artan kalabalık ile birlikte ilerlemesi oldukça riske giren Cadillacın ve “bağırmaktan” bezmiş konuşmacının yolunun kesilmesinin yanı sıra, sağlı sollu yol boyunca ilerlemeye çalışan arabaların, yolcu taşıyan minibüslerin…
Karşıdan karşıya geçmeye çalışan vatandaşların el kol hareketleri ile birbirlerine “bak döverim…”
Dercesine bağırıp çağırmalarına şahit olunmaya başlanıyor sonrasında…
Bir yandan yolu açmaya çabalayan görevliler…
Diğer yandan “başkanım bu tarafa, başkanım buraya” sesleri…
Cadillacta ki adama yol göstermeye ve gönüllü trafik düzenleyicisi olmaya soyunanların çabası…
Gerçekten görülmeye değer bir olay olarak izleyenlerin hafızalarında yerini alıyordu…
Yapılmaya çalışılanlar karşısında “demek ki aday tanıtımları bu şekilde oluyor” düşüncesini edinen ve daha önce bu tür kalabalığa karışmamış olanlarca görevlilerin ve kalabalığın her hareketi dikkatle,  titizlikle ve merakla izleniyordu.
 Yürümenin kolay olmadığı kalabalık içinde birbirine omuz atanların dönüp “hırsla” birbirine bakmaları ise olağan karşılanıyordu artık.
Yol boyunca kalabalık içinde bulunanların davranışlarından…
Yapılan tanıtımın yeterince farkında olmadıklarını…
Devasa bir satranç tahtasının içinde yer alan şah-mat oyun kuralları gereği…
Kalabalıkla birlikte sürüklendiklerini görmek için kâhin olmaya gerek yoktu…
Onlar programlanan bir tanıtımın parçaları olduklarının ayırdın da olmadan ellerine verilen bayrakları sallaya dursunlar…
Gerçekte ise yolsuzlukların, çeşitli açık gizli dalaverelerin, çürümüşlüğün sona erdirilmesi…
İnsanca bir yaşam düzeninin gelmesini isteyen beklentilerinin…
Cadillac üzerinde “hitabet” sanatını icra etmeye başlayan konuşmacı tarafından algılanıp algılanmadığını ise zaman gösterecekti!
Recep amcanın torunu yarıda bıraktığı beştaş oyununa geri dönmüş; Recep amca da hafifçe öksürerek boğazını temizlemişti.
Sonra bana dönüp dudağının kenarında beliren hafif tebessümle…
Torununa gülümseyerek…
“Berat’ta şu ‘beştaş’ oyununu bir türlü bitiremez. Sanırsın satranç tahtasında piyonlarla şah-mat yapacak“ deyiverdi.

13 Ocak 2013 Pazar

İŞTE BÖYLE BİR ŞEY!

                                                                        Ankara/ Sincan

Ocak ayının yağmurlu ve puslu bir öğle vakti.  
Meltem sokağının kitapçısını, kalabalığını, kendine özgü havasını, kebapçısını, dönerci önünde oluşan sabırsız insanların oluşturduğu kuyrukları ve çocukların annelerini sıkboğaz etmelerindeki aceleciliği özlemişim.
Sağa sola koşuşturan insanların acele edişlerini, yağmur altında ışıl ışıl parlayan kaldırımlarda el ele yürüyen insanların durup göz attıkları vitrin camlarının canlı duruşlarını seyretmenin vazgeçilmezliğini de.
O anın dinginliğinde köşe başını mesken tutmuş, apartman saçağının korunaklı yerinde etrafı kolaçan eden, üstü başı yırtık, çarpık bacaklı, ayakkabıları solgun ve çamur içinde, tüyleri dökülmüş bir kuşun soğukta titremesine benzer bir titreyişle ellerini açmış ihtiyarın gelen geçen insanlarla “diyalogunu” uzaktan seyretmenin düşündürdüklerini de.
Ankara Sincan’ın geniş ve planlı; parklarla dolu sokaklarını, caddelerini de…
Gazete almak için dışarı çıktığımda Kumru sokağın gürültücü çocuklarının dar alanda koşuşturmalarını; park halindeki arabalar arasında çift kale top oynamalarını da…
Sokağın az ilerisinde parkta ki yerini almış müdavimlerin beni gördüklerinde “gel hocam gel hele!” diyerek el sallamalarını da…
Özlemek işte böyle bir şey!
Bulunduğun yere alışamamak da!

9 Ocak 2013 Çarşamba

HASTANE KORİDORLARI


Parkamı giyip nemli sabah ayazında yola koyulduğumda, gece yağan karın eriyen suları saçaklardan damlamaya devam ediyordu. Sokaktan birkaç metre uzakta ana caddeye çıktığımda, gün henüz doğmasına rağmen etraf insan sesleri ve arabaların homurtularıyla dolu; egzozların çıkardığı çığırtkan tiz sesler, açılmakta olan kepenklerin çıkardığı demir gıcırtıları, fırının açık kapısından etrafa yayılan sıcak ekmek kokusu. Sonrasında E-5 karayolundan, ulumaya benzer sesler yükseliyor, kesiliyor, sonra yeniden başlıyor.
“Dinle bak” diyor eşim kolumu kavrayıp “uçak sesleri, ritmik haykırışını, boğuk egzoz sesleriyle tamamlıyor”. Çok sesli koroyu oluşturan iki farklı ezgiyi, “dinle bak” diyen eşimin seslenişi ile fark ediyorum. Kar örtüsünün kaldırımda bıraktığı beyaz tozun, ince buz tabakasına dönüştüğü yerde tam da ayağım kaymak üzereyken.
Bu yaygaracı şenlik, sabahın ilk ışıklarıyla, belki de her günkü koronun oluşturduğu ortama “fon müziği” oluyor.
Bakışlarımız ayazın kamçı gibi yüzümüze vurmasıyla, pek de uzakta olmayan “devlet hastanesinin” soğuk koridorlarına bir an evvel ulaşmak için alternatif ulaşım arayışına dönüşüyor. Akan trafiğe aldırmadan eşimin kolundan tutup “dur bekle” diyorum. Tepe lambası yanan ilk “taksi” yaklaştığında çevik bir el hareketiyle durdurup çabucak biniyoruz. Şoför “Bakırköy eğitim araştırma” hastanesi sözleri üzerine direksiyonu  sağa kırıyor. Ara sokaklardan hızla giderken, birikinti suları etrafa saçarak  “ana yola” çıkıyoruz.
Hastane koridorlarında muayene sırası bekleyen onlarca belki de yüzlerce hasta muayene odalarının önünde birikmiş, soğuk havanın etkisiyle hepsi de sıkı sıkı giyinmişti.
Zaten çoğunluğu benim gibi “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelmişti.
Hoş “soğuk algınlığı” şikâyetiyle gelen bu insanlar muayene odasından çıkar çıkmaz soluğu zemin katta “kan” ve “idrar” tahlili yerinde alıyordu.
Ankara hastanelerinden aşina olduğum ”sıra numarası” alma olanağının olmaması üzerine sıra kuyruğuna ben de girdim.
Bu tip “kuyruk”larda alışılmış şey yine tekrar ediyor, insanlar uzaktan “hop kuyruğun sonu orası değil birader dön arkana bak” diye araya girmeye çalışan sözüm ona “uyanık”lara bağırıyordu.
Sırası gelen parkesini, paltosunu çıkarıp kollarını sıvazlayıp kan vermeye hazır bekliyordu. Çünkü hemşirelerin yüksek sesle ikazları onları da sıraları gelmeden harekete geçirmeye yetiyordu.
Önümde bekleyen yaşlı bir amca “ön sıralarda ilerleme yok” deyip sıranın ilerlememesine isyan ediyordu aklınca.
Bir an “amca memleket neresi” diye sordum.
“Bitlis” dedi gülerek.
“Bitlis’e dön” dedim sonrasında homurtusu kesilmeyince. “Burası kalabalık bir şehir. Bitlis kısmen rahattır.”
“Sen nerelisin? “ dedi bana.
“Aslen Sivaslıyım” diye cevapladım.
“Sen neden dönmüyorsun” dedi homurdanmasına devam ederek.
Gülerek cevap verdim.
“Ben şikâyet etmiyorum” dedim.
Etrafta konuşmamızı izleyenlerin gülüşmeleriyle ve konuşmanın sürmesiyle zaman geçmiş, yaşlı amcada sakinleşmişti.
Sonrasında ne yaptı bilmiyorum. Tahlile gidecek kanı “tüp”lere dolduran hemşirenin sert yüzüne pek de bakmadan uzaklaştık eşimle birlikte oradan.
Sonuçları almak ve doktora göstermek için tekrardan gittiğimizde sabahki kalabalıktan daha da büyük bir kalabalıkla karşılaştık öğleden sonra hastanede.
Koridorlar tıklım tıklım insan doluydu.
Sabahki soğuk hava koridorlarda yerini sıcak bir havaya bırakmıştı. Güneş’te öğleden sonra yüzünü göstermiş, gülümsemesine devam etmişti.
Hastaneye “soğuk algınlığı” şikâyetiyle giden ben belki de “böbrek” rahatsızlığı teşhisine ramak olacak bir idrarda kan durumuyla karşılaştım.
Sonrasında doktorun yönlendirmesiyle hem “üroloji” polikliniğinde randevu aldım gelecek haftaya hem de  “ultrason”  çektirmek için sıra. Bakalım “soğuk algınlığı”yla başlayan maceramız nerede son bulacak.
Akşam dönüşte yerdeki ince buz tabakası yerini çoktan cadde boyunca hızla akan suya bırakmıştı.