Ataköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataköy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2026 Cumartesi

ATAKÖY İSTASYONU


 Geride kalan bir anıdır Ataköy istasyonu...

Şirinevler meydanı...
Ataköy İstasyonunda bir akşam üstü
İncecikten bir yağmur yağıyordu yollara
Yeni baştan yaşıyorduk kaderimizi
Sıcak bir karamsarlık
Yüreğimizin başına bağdaş kurup oturmuştu...
Acımsı, buruk...
Mühürlenmişti ağzımız bir sessizlik içinde
Sessizliği üstümüzden atamıyorduk...
Bir saçak altında kararsız,
yorgun
Saatlerce duruyorduk...
Kimse görmüyordu bizi...
Ataköy İstasyonunda bir akşam üstü
Bir başka türlüydü insanlar...
(Hüseyin Güzel)



10 Aralık 2016 Cumartesi

KÜLTÜREL DEĞİŞİM


Ataköy metro istasyonuna bakan kahvehanedeyken geçmişin yaşam anlayışından da söz açıldı. Araç trafiğine kapalı meydanın dört bir yanında kümelenmiş, müşteri bekleyen, iş yerlerinin çevresinde geç saatlere kadar meydanı boş bırakmayan insan selinin kültürel değişiminden de…
Geniş sundurmanın altında üst kısımları hasır küçük bodur iskemleleri, tozla kaplı masaları ile kahve düzeni açtırmıştı kültürel değişim konusunu.
Batının dizayn edip üretimini yaptığı ürünlerin zaman içinde doğuya taşınmasını benimsemiş, bir bakıma kabullenmiştik. Ne de olsa gelişmişlik denince aklımıza batı geliyordu. Doğuya özgü olan pek çok şey de batıda kendine yer bulmuştu. Kahvehane düzeni de bunlardan biriydi.  Doğunun kültürel yapısı her yerdeydi artık.
Meydan ayakkabı dükkânları, oyuncakçıları, sokağın köşesinde “eski kitap alınır” ilanı ile dikkati çeken sahafı, kuyumcuları, döviz büroları, dönercileri, telefon satan işyerleri, ayakkabı tamircisi, terzisi, dershaneleri,  AVM ve banka şubeleri ile kalabalığı kendine çekiyor. Az ileride bulunan E-5 karayolunda akan trafiğin gürültüsüne alışmış milli piyango satıcıları, seyyar satıcılar, dilenciler, simitçiler ekmek parasını çıkarmanın peşindeler. Ve son günlerde sayıları gittikçe artan Suriyeli ve Afrikalı göçmenler.
Günün her saatinde hareketliliğini koruyan, sabahları ve akşamları artan kalabalığı ile üst geçitteki yaya trafiğinin bıktırıcı görüntüsü genç kadınların ve erkeklerin rahatça sohbet ettikleri, sigaralarını tüttürüp, Red Bull’larını yudumladıkları cafe önlerine konmuş masalara çok yakın. Bazı erkeklerin atkuyruğu var, bazılarının kulaklarında küpe. Çarpıcı rujları ve umursamaz figürleri ile dikkati çeken, ellerinde son model telefonları ile durmadan mesaj yazan genç kızlarda ise hızma.
Anne babaların büyük umut bağladıkları gençler… Aynı zamanda ailenin eğitimi, kültürel anlayışı bağlamında, ençok baskı altında kalanlar. Onlar artık eski ile yeniyi bir araya getiren bir dünya da yaşıyorlar.  Dün ile bugün arasında bağlantı kurulduğunda, bildiklerimizin artık demode olduğunu düşünüyorlar. Toplumdaki trendlere daha uyumlu olan gençler modern hayatın labirentlerinde anne babalarına rehberlik ediyorlar.
Kokoreçten Pizza Hut’a, Tantuniden McDonald’s’a kimlik değişiminin yaşandığı,  “Men and Women like to smoke and drink beer, wine and whiskey” (Erkekler ve kadınlar sigara içmeyi, birayı, şarabı ve viskiyi sever)  anlayışının tavan yaptığı; diğer içeceklerin pabucunun dama atıldığı kültürel dönüşümün varlığına şahit oluyoruz. Kırsalın yaşam anlayışının yerini varoşların eğreti gecekondu anlayışına terk ettiğine de.
Değişim o kadar hızlı gerçekleşmiş ki, insanlar geçmişin gelenek ve göreneklerini öğrenemeden Nevizade benzeri sokaklarda gördükleri davranışları benimsemişler. Büyüklere ve yaşlılara saygı hak getire. Vicdanlar poşetlenmiş vaziyette. Kimsenin kimseye yardım edesi yok. “Her koyun kendi bacağından asılır” sözünü benimseyenlerin sayısı gittikçe artıyor.
Öte yandan, “eskiden babalar emir verirdi, ama şimdi babalar evlatlarını dinliyor”  anlayışını benimsemiş, kültürlü, yaşadığı çevreye duyarlı gençlerin olduğunu bilmek insanın içini ferahlatıyor.
Farklı tarzlar ve etkilerden oluşan bir karışım, sokakların ve meydanların öne çıkan niteliklerinden. Doğuyla batının, zenginle yoksulun, dilenciyle seyyar satıcının, özel arabayla toplu taşım araçlarının aynı potada buluştuğu İstanbul yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kozmopolit coşkusunu yok edememiş.
Görüntüye bakıldığında orta sınıf için endişeli bir sürecin olduğu görülür. Olanaklar ikiye katlandı, ama her bir olanaktan yararlanma ve hiç birini kaçırmama arzusu baskı yaratıyor. Elde edilen her şey, bunun en yenisi ve en iyisi olmadığı düşüncesinin yarattığı düş kırıklığını da beraberinde getiriyor.
Bencillik had safhada. Vurdumduymazlık, kitap ve gazete yerine internete bağlanan telefonların tercih edilmesi, bilgiye erişimi engelliyor. Devasa reklam ağının etkisi altında geleceğini sorgulamaktan uzak bir nesil yetişiyor. İnternet cafeler okul çağında gençlerle dolu. Fast food işletmeciliği tavan yapmış, yemek kültürü alışkanlığı yerini Chicken’daki baharatlı tavuk kanatlarına bırakmış.
Bir kaç yıl önce yenilenen bir eşya artık eskimiş görünüyor. Günlük konuşma ve yazma dilimiz, kültürümüz yozlaşıyor. Özgürlük duygusu, bazen daha çok, diğerinden geri kalmamak için verilen mücadeleyi andırıyor. Gereksiz olanı alma isteği harcama alışkanlığını körüklüyor. Bu durum kapitalizmin “daha çok harca”yönlendirmesine yarar sağlıyor. Alınan kullanılsa ya; işte o alışkanlık da yok. Vitrinlik malzeme alıyoruz evlerimize. Her taraf tıka basa kullanılmayan malzemelerle dolu…

24 Nisan 2014 Perşembe

TANTUNİDEN McDONALD'S'a

Ataköy Metro istasyonuna bakan kahvedeyken geçmişin yaşam anlayışından da söz açıldı. Araç trafiğine kapalı meydanın dört bir yanında kümelenmiş, müşteri bekleyen iş yerlerinin çevresinde geç saatlere kadar meydanı boş bırakmayan insan selinin kültürel değişiminden de.
Geniş sundurmanın altında üst kısımları hasır küçük bodur iskemleleri, tozla kaplı masaları ile kahve düzeni açtırmıştı kültürel değişim konusunu.
Batının dizayn edip üretimini yaptığı ürünlerin zaman içinde doğuya taşınmasını benimsemiş, bir bakıma kabullenmiştik. Ne de olsa gelişmişlik denince aklımıza batı geliyordu. Doğuya özgü olan pek çok şey batıda kendine yer bulmuştu. Kahvehane düzeni de bunlardan biriydi.  Doğunun kültürel yapısı her yerdeydi artık.

Meydan ayakkabı dükkânları, oyuncakçıları, sokağın köşesinde “eski kitap alınır” ilanı ile dikkati çeken sahafı, kuyumcuları, döviz büroları, dönercileri, telefon satan işyerleri, ayakkabı tamircisi, terzisi, dershaneleri,  AVM ve banka şubeleri ile kalabalığı kendine çekiyor. Az ileride bulunan E-5 karayolunda akan trafiğin gürültüsüne alışmış milli piyango satıcıları, seyyar satıcılar, dilenciler, simitçiler ekmek parasını çıkarmanın peşindeler. Ve son günlerde sayıları gittikçe artan Suriyeli ve Afrikalı göçmenler.
Günün her saatinde hareketliliğini koruyan, sabahları ve akşamları artan kalabalığı ile üst geçitteki yaya trafiğinin bıktırıcı görüntüsü genç kadınların ve erkeklerin rahatça sohbet ettikleri, sigaralarını tüttürüp, Red Bull’larını yudumladıkları cafe önlerine konmuş masalara çok yakın. Bazı erkeklerin atkuyruğu var, bazılarının kulaklarında küpe. Çarpıcı rujları ve umursamaz figürleri ile dikkati çeken, ellerinde son model telefonları durmadan mesaj yazan genç kızlarda ise hızma.
Anne babaların büyük umut bağladıkları gençler. Aynı zamanda ailenin eğitimi, kültürel anlayışı bağlamında, en çok baskı altında kalanlar. Onlar artık eski ile yeniyi bir araya getiren bir dünya da yaşıyorlar.  Dün ile bugün arasında bağlantı kurulduğunda, bildiklerimizin artık demode olduğunu düşünüyorlar. Toplumdaki trendlere daha uyumlu olan gençler modern hayatın labirentlerinde anne babalarına rehberlik ediyorlar.
Kokoreçten Pizza Hut'a, Tantuniden McDonald's'a kimlik değişiminin yaşandığı,  "Men and Women like to smoke and drink beer, wine and whiskey" (Erkekler ve kadınlar sigara içmeyi, birayı, şarabı ve viskiyi sever)  anlayışının tavan yaptığı; diğer içeceklerin pabucunun dama atıldığı kültürel dönüşümün varlığına şahit oluyoruz. Kırsalın yaşam anlayışının yerini varoşların eğreti gecekondu anlayışına terk ettiğine de.
Değişim o kadar hızlı gerçekleşmiş ki, insanlar geçmişin gelenek ve göreneklerini öğrenemeden Nevizade benzeri sokaklarda gördükleri davranışları benimsemişler. Büyüklere ve yaşlılara saygı hak getire. Vicdanlar poşetlenmiş vaziyette. Kimsenin kimseye yardım edesi yok. “Her koyun kendi bacağından asılır” sözünü benimseyenlerin sayısı gittikçe artıyor.
Öte yandan, “eskiden babalar emir verirdi, ama şimdi babalar evlatlarını dinliyor”  anlayışını benimsemiş, kültürlü, yaşadığı çevreye duyarlı gençlerin olduğunu bilmek insanın içini ferahlatıyor.
Farklı tarzlar ve etkilerden oluşan bir karışım, sokakların ve meydanların öne çıkan niteliklerinden. Doğuyla batının, zenginle yoksulun, dilenciyle seyyar satıcının, özel arabayla toplu taşım araçlarının aynı potada buluştuğu İstanbul yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde kozmopolit coşkusunu yok edememiş.
Görüntüye bakıldığında orta sınıf için endişeli bir sürecin olduğu görülür. Olanaklar ikiye katlandı, ama her bir olanaktan yararlanma ve hiç birini kaçırmama arzusu baskı yaratıyor. Elde edilen her şey, bunun en yenisi ve en iyisi olmadığı düşüncesinin yarattığı düş kırıklığını da beraberinde getiriyor.
Bencillik had safhada. Vurdumduymazlık, kitap ve gazete yerine internete bağlanan telefonların tercih edilmesi, bilgiye erişimi engelliyor. Devasa reklam ağının etkisi altında geleceğini sorgulamaktan uzak bir nesil yetişiyor. İnternet cafeler okul çağında gençlerle dolu. Fast food işletmeciliği tavan yapmış, yemek kültürü alışkanlığı yerini Chicken'daki baharatlı tavuk kanatlarına bırakmış.
Bir kaç yıl önce yenilenen bir eşya artık eskimiş görünüyor. Günlük konuşma ve yazma dilimiz, kültürümüz yozlaşıyor. Özgürlük duygusu, bazen daha çok, diğerinden geri kalmamak için verilen mücadeleyi andırıyor. Gereksiz olanı alma isteği harcama alışkanlığını körüklüyor. Bu durum kapitalizmin "daha çok harca" yönlendirmesine yarar sağlıyor. Alınan kullanılsa ya. İşte o alışkanlık da yok. Vitrinlik malzeme alıyoruz evlerimize. Her taraf tıka basa kullanılmayan malzemelerle dolu.

14 Şubat 2013 Perşembe

METROPOLÜN KIYISINDA


Ayaklarım beni Ataköy metro istasyonunun yanına taşıdı. Yüksek binalar şubat ayazında bulutları şal yapmış boynuma dolamış sanırsın. Sökülmüş kaldırımlar onarılmayı bekliyor, onlarca metrelik dar alanda sağa sola hoyratça atılmış taş, toprak, moloz yığınları etrafı çamur deryasına çevirmiş. Yüksek binalar bulutların karlı zirvesinde saklandığı ulu dağlar misali sıralanıyor.
Atılan her adımda ufak çakıl taşlarının çamura bulanmış kayganlığında yürümek için adeta cambazlık yapıyorum. Dar alanda homurtular çıkararak çalışan iş makinelerinin boğucu gürültüsü aman vermiyor.
Dar sokakta aylardır altyapı çalışması yapılıyor. Bir türlü bitirilemedi. Sokağın her iki yanında hafta sonları öğrencilerin gittiği dershaneler var. Çocuklar çamur yığınları arasında dershanelerine gitmenin telaşındalar. 
Çamur deyince yıllar önce Kozan Akdam Ortaokulu’nda görev yaparken yaşadıklarım aklıma geliyor.
[Okul ana yoldan birkaç yüz metre uzaklıkta yer alıyordu. Halende aynı yerde ya. Değişen hiçbir şey olmamış yıllarca. Her sabah okula giderken gerek öğrenciler ve gerekse öğretmenler ana yoldan okula giden yola sapınca yağmurlu havalarda çamur deryasına dönen yoldan gitmek zorunda kalıyorduk.

Okulun hizmetlisi Hüseyin Efendi yağmurlu günde okulun giriş merdivenlerinden aşağı elinde su kovasıyla su döker; gelenlerden ayakkabılarının çamurunu yıkamalarını isterdi. Yıkamayanları okula sokmazdı. Elinde ince bir iğde çubuğuyla da yıkamak istemeyen öğrencilerin kafalarına vurur, kovalardı.
Ispartalı Fen Bilgisi öğretmeni Mustafa Akkan hocam yeni göreve başlamış stajyer bir arkadaştı. Asabi bir yapısı vardı.
Beraberce okula gelmiş, bizler Hüseyin efendiyi görünce merdivenlerden ayakkabılarımızın çamurunu yıkamış okula girmiştik. Mustafa hoca arkada kalmıştı. Bağırış çağırışlarla birlikte kendimizi dışarı attık ki ne görelim. Hüseyin efendiyle Mustaf hoca birbirleriyle yumruklaşmıyorlar mı? Mesele anlaşılmıştı. Mustafa hoca ayakkabılarını yıkamadan çamuruyla girmek istemiş, Hüseyin Efendi de engel olmaya çalışmış, elindeki sopayla da kafasına vurmuştu. Neyse ki sonradan mesele tatlıya bağlanmış her ikisi de çok iyi arkadaş olmuşlardı. Haklıydı aslında Hüseyin Efendi. Temiz ve sağlıklı bir ortamda eğitim yapılmasıydı amacı. Çocukların tozlu havayı solumasını istemiyordu. Mustafa  hoca da daha sonra bunu anlamıştı.]
Cep telefonumla birkaç kare resim çekiyorum. Etraf kalabalık aslında. Fotoğraf çekerken insan zorlanıyor bu durumda. Amacım var olanı gözlemlemek ve belgelemek. Belki birkaç satır yazı yazarım diye tüm çaba.

Yaşananlara kendini bağlamak, sorumluluk hissetmek kimine göre yorucu gelebilir. Rüzgâra, ayaza ayak uydurmaktan usanabilir kimileri. Evime kapanayım en iyisi de diyebilir. Oysa benim için yorgunluk, gözlem yapmak yaşamla iç içe olmakla başlıyor. Kimine göre yaşamdan kopuşlarla çoğalsa da.
Yaşam bir düş müdür acaba?
Eğer öyleyse çok az düşü anımsayabiliyor insan. Belki de bu yüzden görülecek düşler arar yaşamında.
Ya da yaşam bir kurgu mudur?
Çamurla kaplı kaygan çakıl taşlarının arasında yürüyen insanların, birbirlerine hırçın gözlerle baktığı dar sokağın ucunda, bir düş yaratmak için zamanla biraz oynamak mı gerekiyor?
Coşkunluk ve güzelliği yaşamak ve algılamak için.
İnsan yokuşu bayırı sevmez. Düz ovada sorunsuz yaşamak ister. Lakin yine düz ovayı yokuşa bayıra da kendisi çevirir.
Çalışma düz ovalar yaratır, çamuru uzaklaştırır. Yeter ki sabretmesini bilelim. İnsan olduğumuzu unutmayalım.