Köy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2023 Cumartesi

BİZLER HENÜZ ÇOCUKTUK


 

Eğer yaşam akan bir ırmak ise. O ırmağın bize öğrettikleri vardır. Şaşkınlıkla karşılanan öğrenilenlerin yanısıra benimsenenleri de bir kenara not etmek lazım.

Bu bağlamda, günlük yaşamda her karşılaşma, her öğrenilen; insan üzerinde bir etkileşimin, durulan yerin sembolüdür.

Lakin, her karşılaşma ve öğrenilen ile etkileşime girmek yorucu olabilir. Bu durumda belirgin, gerçekçi örneklere odaklanmak yaşamımızı kolaylaştıracaktır.

Varlığımızı sürdürmenin yolu, başkalarının bize önerecekleri yöntem ve verecekleri icazet ile olmamalı, kendi düşüncemiz geçerli olmalıdır.

Her insanın duyguları, yargıları vardır. Öyle anlar var ki, kimi zaman yardım etme amaçlı yaklaşımda, kimi zaman da zor durumda bırakma amaçlı yaklaşımda duygular ve yargılar harekete geçer.

Babam çiftçiydi.

Uzun yıllar çiftçilikle uğraştı.

Bizler henüz çocuktuk.

Rahmetli babam, Köydeki ilkokul da değil, ilkokul dahil ortaokul ve liseyi ilçe merkezinde okumamız için elinden geleni yaptı.

Çok iyi hatırlıyorum. Köylüler babama; "okuyup da ne olacaklar, köyde kalsınlar sana yardımları olur. Bak tek başına sıkıntılı anlar yaşıyorsun" derlerdi. Babam hiç birini, çok ağır çalışma koşulları olmasına rağmen dikkate almadı. Kendi duyguları ve yargıları ile hareket etti. Belki çok fazla zorluk çekti ama bizlerin okuyup meslek sahibi olmamız için kararlı duruşundan vazgeçmedi.

Söylenenler karşısında her daim verdiği cevap; "umuda ve cesarete ihtiyacımız var. Umudu kimse bize vermez, kendimiz yaratacağız. Cesareti kendi benliğimizde bulacağız. Çocuklarımın okuması için var gücümle çalışacağım. Söylenenlerin, şunu yap bunu yap diye icazet verenlerin hiç biri umurumda değil. Önemli olan çocuklarımın, benim gibi çok zor ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmemesidir" olmuştur.

Geleceği şekillendirecek olan da babamın bu düşüncesidir.

Yetişme, yönlendirme ve bilinçli hareket etme ayakta kalmanın en önemli üçlü sac ayağıdır.

Kısacası yol haritasında, doğru bilinenden vazgeçmemektir.

 

27 Mayıs 2021 Perşembe

BİZLER HENÜZ ÇOCUKTUK


 

Eğer yaşam akan bir ırmak ise. O ırmağın bize öğrettikleri vardır. Şaşkınlıkla karşılanan öğrenilenlerin yanısıra benimsenenleri de bir kenara not etmek lazım.

Bu bağlamda, günlük yaşamda her karşılaşma, her öğrenilen; insan üzerinde bir etkileşimin, durulan yerin sembolüdür.

Lakin, her karşılaşma ve öğrenilen ile etkileşime girmek yorucu olabilir. Bu durumda belirgin, gerçekçi örneklere odaklanmak yaşamımızı kolaylaştıracaktır.

Varlığımızı sürdürmenin yolu, başkalarının bize önerecekleri yöntem ve verecekleri icazet ile olmamalı, kendi düşüncemiz geçerli olmalıdır.

Her insanın duyguları, yargıları vardır. Öyle anlar var ki, kimi zaman yardım etme amaçlı yaklaşımda, kimi zaman da zor durumda bırakma amaçlı yaklaşımda duygular ve yargılar harekete geçer.

Babam çiftçiydi.

Uzun yıllar çiftçilikle uğraştı.

Bizler henüz çocuktuk.

Rahmetli babam, Köydeki ilkokul da değil,  ilkokul dahil ortaokul ve liseyi ilçe merkezinde okumamız  için  elinden geleni yaptı.

Çok iyi hatırlıyorum. Köylüler babama; "okuyup da ne olacaklar, köyde kalsınlar sana yardımları olur. Bak tek başına sıkıntılı anlar yaşıyorsun" derlerdi. Babam hiç birini, çok ağır çalışma koşulları olmasına rağmen dikkate almadı. Kendi duyguları ve yargıları ile hareket etti. Belki çok fazla zorluk çekti ama bizlerin okuyup meslek sahibi olmamız için kararlı duruşundan vazgeçmedi.

Söylenenler karşısında her daim verdiği cevap; "umuda ve cesarete ihtiyacımız var. Umudu kimse bize vermez, kendimiz yaratacağız. Cesareti kendi benliğimizde bulacağız. Çocuklarımın okuması için var gücümle çalışacağım. Söylenenlerin, şunu yap bunu yap diye icazet verenlerin hiç biri umurumda değil. Önemli olan çocuklarımın, benim gibi çok zor ve ağır koşullarda yaşamlarını devam ettirmemesidir" olmuştur.

Geleceği şekillendirecek olan da babamın bu düşüncesidir.

Yetişme, yönlendirme ve bilinçli hareket etme ayakta kalmanın en önemli üçlü sac ayağıdır. Kısacası yol haritasında, doğru bilinenden vazgeçmemektir.

18 Ekim 2018 Perşembe

ŞANSLI BİR ÇOCUK DEĞİLDİM


Yaşadığımız mekân yaşamımızda basit bir arka plan, bir fon olarak algılanmamalı. Geleceğimizi ve düşüncelerimizi etkileyen önemli etmenlerdendir.
Mekân diyip geçmemek lazım. İçinde bulunduğumuz ortam hem yaşantımızı hem de ruh durumumuzu etkiler.
Hatıralarımızı içinde barındırır.
Çocukluğumuzu geçirdiğimiz yerleri her daim arar ve hatırlarız. Her şeye rağmen çocukluğumuzun rahat ve görece iyi bir ortamda geçtiğini söyleriz. Geçmişi ve o geçmişteki mekânı aklımızdan çıkarmayız.
Şanslı bir çocuk değildim. Ben ve kardeşlerim o şansı hiç bir zaman yakalayamadı. Çocukluğumuz zor ortamda geçti. Bazı şeyler hep vitrinlerde seyirlik olarak kaldı. Çiftçilik ve hayvancılıkla geçimini sağlayan orta halli bir ailenin çocuğuydum.
Köy hayatı şimdiki gibi değildi. Şimdiki çocuklar şanslı. Ellerinde akıllı telefonlar, evlerinde uydu bağlantılı televizyonlar var.
Zor ortamda geçirdiğim çocukluğum ve yaşadığım mekân sonraki yaşamımı etkiledi. Çok çalışmam ve başarmam gerektiğini belleğime kazımama neden oldu.
Yaşamımda başkalarına hesap vermek yerine, hep kendi kendimle hesaplaşıp uzlaşma yolunu seçtim. Birilerini uzun yada kısa vadede ikna etmeyi hiç bir zaman düşünmedim. Çünkü hiç bir kimseye yaptıklarım ve yaşamım hakkında bilgi vermek zorunda değilim.
Sorumluluklarımı her daim yerine getirmeye çalıştım. Önce insan olmanın önemine yoğunlaştım. İnsan olmak, tüm bilinciyle ve sorumluluğuyla onurlu bir görev. Hem kolay, hem de ucuz bir iş değil insan olmak.
Dünya genelinde yaşananlar, insanlığın zor dönemde geçtiğinin belgesi niteliğindedir. Savaş makineleri dur durak bilmiyor. Yalanı, rüşveti, aldatmacaları şaşkınlıkla izliyoruz.
Yaşananlar karşısında susanları, yaşanan olayları savunanları,  umursamaz tavır sergileyenleri insanlık adına seyrediyoruz.
Doğru olanda, doğruluğu eğip bükende yaşadığı mekânın etkisindedir. Biri yanlışı eleştirir diğeri ise susar.
O nedenle mekân ve o mekânda geçen çocukluğumuz yaşamımızda önemli bir yer tutar.


22 Ağustos 2017 Salı

GURBET İŞTE BÖYLE BİR ŞEYDİ

Otobüsten inen yolcuların bir kısmı kafeteryada ileri geri volta atarak, bir kısmı da oturdukları masalarda ellerinde sıcak çay bardakları ısınmanın telaşındaydılar.  Masaların etrafına toplanmış sohbet edenlerin yanı sıra kenarda sessizce ve meraklı bakışlarla çevresini izleyenlerde vardı.
Bunlardan biri kafeteryanın uzak köşesinde utangaç tavırlı, yanında elini sıkıca tuttuğu küçük bir kız çocuğu olan kadındı.
Nereye gidiyordu acaba?
Köyüne mi yoksa yaz boyu kaldığı köyünden kocasının çalıştığı şehire mi?
Ya da baba ocağına bir ziyaret mi?
Çocuğunun elini sıkı sıkıya tutan kadın dünyanın gamını omuzlarında taşıyor gibiydi. Yüzü solgundu ve hafifçe öne eğmişti. Tek eliyle de oturduğu sandalyede dizlerine başını koymuş kızının dağılmış saçlarını okşuyordu. Arada bir yorgun ve öfkeli bakışlarla etrafı süzüyordu. Gözleri alev topuydu sanki.
Bir ara çocuğu hafif iteledi. Küçük kız belli belirsiz şaşırdı, bocaladı, ürkek ceylanlar gibi anasına baktı.
"Acıktın mı kızım?"
Anasına tekrar sokulan küçük kız:
"Evet" dercesine anasının gözlerine baktı. Anası gözleriyle kızına "yürü" diye işaret etti. Ana kız kafeteryanın kapısını açıp, poğaçacıya doğru yöneldi. İçimden "eyvah" dedim "küçük kız sert poğaçaları nasıl yer şimdi?"
Kadın tam poğaçacıya gidecek derken, otobüs yazıhanesine yöneldi, yazıhanenin önünde duran valizini açtı. İçinden sarıp sarmalanmış büyükçe bir çıkını aldı. Soğuğun da etkisiyle hızlı adımlarla tekrar kafeteryaya döndü. Çıkını masalarda yer olmadığı için oturduğu sandalyenin üzerinde açtı. Önceden hazırlanmış böreklerden bir tanesini kızına verdi, birini de kendisi aldı. Küçük kız annesine teşekkür edercesine sevgiyle baktı. Annesi kızının başını okşadı.
Boğazıma bir yumruk gelip oturmuştu ananın kızına, küçük kızın da anasına yaklaşımı. Bir ananın evladına, bir evladında tutunacağı, doğru ile yanlışı, haklı ile haksızı, ahlaklı ile ahlaksızı, üçkağıtçı ile namusluyu, erdemli ile erdemsizi öğreneceği anasına yaklaşımıydı bu. Böreklerini sessizce yediler. Karnı doyan küçük kız anasının dizlerine başını koydu, kahverengi gözleriyle etrafı izlemeye başladı.
Kendi çocuklarımı düşündüm. Ne yapar ne ederlerdi ben yokken?  
Havalar soğumaya, güneş fersizleşmeye başlamıştı artık. Kış her zamankinden erken gelmişti. İklimde son yıllarda bir tuhaf olmuştu. Eskisi gibi değildi. Ya kar fazla yağmıyordu ya da yağan yağmurlar sele neden oluyordu. "Üşütüp hastalanmasalar ben dönene kadar" diye  söylendim. Gerçi sağlık ocağı vardı köyde ama, ilaç almak için ilçeye gitmek gerekiyordu.
Gurbet işte böyle bir şeydi. Zamansız tayinin çıktımı, yollarda perişanlık başlar, kurulu düzenin bir anda alt üst olurdu. Bir süreliğine belirsizlik kaplardı insanın ruhunu. Yüreğin burkulur, alıştığın yerden ayrılmanın vereceği hüzün ile kederli kederli etrafı seyredersin.
Yıllarca görev yaptığım, yaşlısına, gencine alıştığım yerden ayrılmak zor geliyordu bana. Köy kahvesindeki sohbetlere katılır, diğer öğretmen arkadaşlarla, kahvede ya da köşe başlarındaki konuşmalarda soluk alırdık zaman zaman. Lakin işte gün gelmiş her zorluğu eşimin omuzlarına yüklemiş, yollara düşmüştüm. Düşüncelerin ağırlığı yüreğimin yorgunluğuna yorgunluk katıyordu.
Otobüs garajında günün erken saati olmasına rağmen bir o yana bir bu yana gidip gelen insanların yüzlerinde belli belirsiz bir telaş vardı. Bilet almak için yazıhanelere girip çıkanlar, müşteri bekleyen taksiciler, evsizler, valizlerinin üzerine oturmuş çocuklarının ellerini sıkı sıkıya tutan anneler, otobüsünün kalkma saatini bekleyenler gurbet yolcuları, uzak köşedeki çöp poşetlerinin arasında yiyecek kırıntısı arayan sokak köpekleri, saçaklara tünemiş serçeler ilginç görüntüler oluşturuyordu.
Bir süre sonra küçük kız ve anası valizlerinin bulunduğu yazıhanenin önünde duran otobüse bindiler. Yüreklerinde gurbete gitmenin yükünü taşıyor olmalıydılar ki sessizlik içindeydiler, sakindiler, yüzlerinde mutluluk ve sevinçten eser yoktu. Kadının solgun yüzünün nedeni belki de yolculuklarının nedeniydi. 

7 Temmuz 2017 Cuma

VALLAHİ LAZİM SEN GENE BİLDİĞİN GİBİ İÇ


Hepsinin de hikayesi aynı. Birinin yaşamı diğerinden farklı değil. 
Genelde hayvansal ürünleri ve dağlarda toplanan otları yediklerini söylüyor Allahverdi amca.
Söylenenleri başıyla onaylıyor Kudret amca. “Çünkü” diyor “yiyecek başka bir şeyimiz yok”. 
Kahvede ilk dikkatimizi çeken çayı çok fazla içmeleri oldu.
Sorduğumuzda, “bizler alışmışız” dediler gülerek. “Soğuk havalarda çok çay içeriz. İçimizi anca ısıtır.”
Çayı kıtlama dedikleri yöntemle içtiklerini söylediler. Çay şekerini bardağa atıp çayın içinde eritme yerine şekeri, dillerinin kenarına yerleştiriyorlar. Bir kesme şekerle beş altı bardak çay içiyorlar böylece. Calada kaldığımız sürece ne ben ne de Meriç bir türlü alışamadık kıtlama çay içmeye.
Hamza dayı ak düşmüş sakalını elleriyle sıvazlayıp anlatmaya başladı, o kısacık dinlenme anında.
“Bakın hocalar” dedi gülümseyerek. Biz de meşhurdur “kıtlama” çay içmek.
Kaşlarımızı çatıp, dudaklarımızdaki gülücüğü gizlemeye çalışarak dinlemeye başladık Hamza dayıyı.
“Zamanın birinde“ diye başladı anlatmaya.
“Zamanın birinde Erzurum köylüklerinde bir tanıdığının yanına gelen misafire çay ikram ederler. Adam ne bilsin. Ortaya konan şeker tabağından iki şekeri alıp çay bardağına atar.”
“Eee” diye gülmeye başladı Binali Karadağ.
Hamza dayı bu. Zamanın acımasızlığına yıllarca dayanmış da “ah” dememiş.
Kahveci Binali’ye dönüp  “Bizim insanımız budur işte. Dinlemesini bir türlü öğrenemez!”
Binali mahcup gözlerini indirdi yere.
Hamza dayı devamla;
“Ev sahibi sesini, çıkarmaz misafire. İkinci çay doldurulur bardağa. Adam yine tam iki şekeri bardağa atacakken, ev sahibi adamın bileğinden yakalar.”
“Dur" der hışımla adama.
"Adam şaşkın kalakalır bir anda."
“Valla gardaş” der ev sahibi misafirine. “Bizim burada çay bardağına şeker atıp karıştırmazlar. Çayı senin içtiğin gibi içmezler. Bak göstereyim sana  diyerek şeker tabağından aldığı bir şekeri dilinin altına yerleştirir. Sonra da çayını yudumlar. Adam dikkatlice ev sahibinin yaptıklarına bakar."
“Olur” der. ”Madem öyle ben de sizin gibi yapayım bari”.
"Adam başlar çayını içmeye. Bir yudum çay bir şeker, bir yudum çay bir şekerle çayını içer. Ev sahibi iyice sinirlenir, kızarır bozarır. Çay tabağında şeker gitti gider derken. Üçüncü bardak çay gelir. Adam tam şekere uzanacakken, yine adamın bileğine yapışır ev sahibi.”
“Adamcağız şaşkınlıkla ‘ne oldu gene’ der.”
Ev sahibi gülerek “vallahi lazim” der. “Sen gene bildiğin gibi iç.”

Hamza dayının anlatımına kahvede bulunanlar hep birlikte güldük. Böylece Calada çay içmenin de adabını çaktırmadan bize anlatmış oldu Hamza dayı.

20 Aralık 2016 Salı

MERAK ETME TÖKEZLEMEZLER

Orta boylu, gecesini gündüzüne katıp yağmura, çamura, soğuğa aldırmadan günlük işleri bitirmeye çalışan, kavruk yüzlüydü babam. Kahverengi gözlerinde insana dostluk ve güven veren bir sıcaklık vardı. İri burnunun kusurunu bıyıkları gizliyordu. Yılların yorgunluğuna rağmen dik duruşundan bir şey kaybetmemişti. Uzun yıllar büyük bir özveri ile mücadele etmişti. O mücadelesi yılların yıpratıcılığına rağmen devam ediyordu. Öte yandan kırsaldaki yaşamı ile hesaplaşması hem yitip gitmiş  kuşağa , atalarına bir saygı duruşu hem de gelecek kuşağa yol göstericiydi.
Ocağın üzerindeki yemek tenceresini indiren annem yer sofrasını hazırlarken babama bakarak " yeter artık bırak çocuklar yemeklerini yesinler. Günün yorgunluğunu çıkarsınlar. Başladın yine vaaz vermeye." diye çıkıştı.
Annemin serzenişine aldırmayan babam sofranın başında her zamanki aldırmazlığıyla konuşmaya devam etti.
"Yahu bir sus kadın. Ben çocuklar hayatın zorluklarını, gel gitlerini görsünler, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt etsinler, zalimin yanında yer almasınlar, haklının ve muhtacın yanında dursunlar, gelip geçici günü birlik kararlar yerine yaşamlarını zora sokmayacak kararlar alsınlar istiyorum. Hayat kolay değil. Kolay olsa bu sıkıntılar yerini rahat bir yaşama bırakmaz mı? Hayatın yolu dikenlerle, taşlarla döşeli. Mühim olan o dikenlere taşlara takılıp tökezlememek."
"Merak etme tökezlemezler." diyen annem küçük kardeşimin dağılmış dalgalı ve uzun saçlarını düzeltti.
Bedeni, yanan ocakta tezeklerin alevlere teslim olması gibi, yorgunluğa yenik düşen babam sustu. Günün kızılca kıyametinde yaşadığı şok yeterince güçlü olmalıydı ki sofranın kalkmasıyla sırtını ağır aksak ocağın kenarına yasladı. Yüzünde ki derin çizgiler yaşadığı zor yaşam koşullarının dışa vurumuydu. Yıllarca tarlada tapanda karın tokluğuna çalışmış, çocuklarını yetiştirmek, okutmak, kimseye muhtaç etmemek için gecesini gündüzüne katmıştı. Tek derdi bin bir zorlukla yetiştirdiği çocuklarının da çektikleri sıkıntı ve çileyi çekmemesiydi. Ceketinin yan cebinden tütün tabakasını çıkardı. Sigara kağıdından bir yaprak kopardı. Baş parmağı ile işaret parmağı arasına yerleştirdiği sigara kağıdını hafifçe çukurlaştırıp içine bir miktar tütün koydu. Sardığı sigarayı ispirtosunu eksik etmediği çakmağı ile yaktı. Sigarasından derin bir nefes alırken dikkatle yüzümüze bakıyordu. Öfke yoktu bu bakışlarda, yılgınlık yoktu, hayata dair nefret de yoktu, sadece tökezlemeden büyütülen çocuklarına olan sevgi vardı.
Sorunlarla başa çıkamıyorum, çözümsüzdür düşüncesi ile yan gelip yatmamıştı. Üstesinden gelemediği sorunları salt düşünmek, çözümsüz kalıp acı çekmek yerine, üstesinden gelmek için çok şey yapmıştı. Yaşamak ve var olmak için gidebileceği başka bir yer olmadığının bilinci ile, zorlukları, acıları kendi içinde boğmuş, yazgısına boyun eğmeyip mücadele etmişti. Bu anlamda az da olsa düşlerini gerçekleştirmenin mutluluğu yüzünden okunuyordu.
"Çok üzgünüm size ömrüm boyunca rahat bir yaşam veremedim" diye duyulur duyulmaz bir sesle tekrarladı. "Koca ömrümde elde ettiğim maddi değeri olan pek bir şey yok.  Yapabileceklerimin en iyisini, en doğru olanını yaptığıma inanıyorum. Zamanın yenileştirici labirentlerinde insanlar yeni ve bilinmedik gelişmelerin peşindeler. Bu gelişmelere ve yeniliklere uyum sağlamak lazım. Elbette bu gelişmeler hayatı kolaylaştırırken bilinmedik sorunları da karşımıza çıkarıyor. Ezilip yok olmamak için hayata sıkı tutunmalısınız. Başarmak için çözüm bekleyen sorunları çözümsüz bırakmamalısınız." Bunları söylerken gözleri nemlenmişti.  Başımızı öne eğdik. Duygusal bir ortam oluşmuştu. Her birimize dokunsan ağlayacaktık.

Söylediklerini dikkatle dinlemiştik. Kaderin çizdiği yolda yürürken bizler için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmıştı. Varlıklı olup da huzuru bulamayanların olduğu bir ortamda çok şükür huzurluyduk. Kendini bile tanıyamamış olanların, başkaları hakkında söz sahibi olması, bunu söylerken söylediklerine kendisinin de inanması, hayatla nasıl mücadele edileceğinin dahi farkında olmamasının aksine bugüne kadar çok şey başarmıştık.

13 Ağustos 2016 Cumartesi

BOZKIRIN ACIMASIZLIĞI

Dar sokakta rüzgar ve tozla boğuşurken önemsemediğim bir baş ağrısı gittikçe şiddetlenmeye başladı.  Ruhumun derinliklerinde bunaltıcı bir yalnızlığın ve belirsizliğin ağır yüküne var gücümle direniyordum. Ne yapmalıydım? Köy yaşamı beni sıkıyordu. Ruhumu acıtan bu durumdan kurtulmanın çaresi yeni bir iş olanağı olabilirdi. Öğretmen okulunu bitirmeme rağmen henüz atamamız yapılmamıştı. Acabalarla dolu günler bir biri peşi sıra, sabahın serin ışıklarını akşamın kristal ışıklarına bırakıp geçip gidiyordu. Şiddetini artıran baş ağrısı benim için sürpriz olmadı. Hissediyordum zaten kopmakta olan bu kızılca kıyamet içinde işlerin rast gitmeyeceğini ve bir çapanoğlu çıkacağını. Hislerim beni yanıltmamıştı. Ağrının geçeceğini umarak toz bulutunun ortasında göz kapaklarımı kapatarak yürüdüm. Bir ara ağrının şiddeti ile duvarın dibine yığılıp kaldım. Azalacağına şiddetini iyice artırdı. Tüm vücudum korkunç bir şekilde titremeye başladı. Başımı ellerimin arasına alıp sakinleşmeye çalışmam fayda etmedi. Hani migren ağrısı derler ya, şiddetinden insan vücudunda deprem meydana getiren ağrı, işte o derece dayanılmaz bir ağrıydı kaygılanmama neden olan. Bir süre duvarın dibinde öylece kalakaldım. Belli belirsiz griye kesti her yer. Az biraz soluklanıp kendime gelmeliydim.
Sabah kahvaltısından sonra yürümek , temiz havayı içime çekip, bozkırın sonbahar havasının tadını çıkarmak, belirsizliği aralamayan düşüncelerden uzaklaşmak, sessizliğin içinde kendimle baş başa kalmaktı amacım. Kısa bir yürüyüş düşünmüştüm aslında. İçim daralıyordu, geceleri uyuyamıyordum, vurgun yemiş gibiydim. Kendimi yalnız hissettiğim köyde iç huzurumu da kaybetmiştim. Yapabileceğimiz bir iş kalmamıştı, harmanın tozu çoktan bitmiş, kış hazırlıklarına başlanmıştı. Sonbahar mevsiminin bunaltıcı havasında  zümrüt renkli yaprakların sessizce toprağa düştüğü bu günlerde hüzün taşıyan rüzgârlar beni sürüklüyordu. Kerpiç ve taştan yapılmış duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Evler çok da dağınık değildi. Tekmil canlının kovuklarına çekildiği bu karmaşada  bir kez halsiz düştü mü adım atamakta zorlanıyor insan. Bu havada ne diye dışarıdayım ki sanki. Havanın bozacağı sabahtan belliydi. Yine de kendi kendime kızıp durdum. Böyle bir durumda dışarıda olmam doğru muydu yoksa yanlış mı diye düşünmenin vakti çoktan geçmişti. Gölgeler uzarken ürkek adımlarla eve doğru yürüdüm. Gökyüzünün o nazlı, değerli desenleriyle insanları adeta büyüleyen gri bulutları da işini bitirmenin kıvancı ile uzaklaşmaya başlamış, günün kristal ışıkları eşliğinde söğütlerin ve kerpiç binaların devasa gölgeleri belirmeye başlamıştı. Çakıl taşları boyası çoktan gitmiş ayakkabılarımın altında sağa sola kayıyordu. Etkisi azalsa da bir yandan aman vermeyen rüzgar ve şiddetli baş ağrısı ile diğer yandan da göz açtırmayan toz tabakası ile mücadele ediyordum.

Bir ara rüzgarın yavaşlaması ile rahatladım.  Hem bedenen hem psikolojik bir rahatlamaydı bu. Taş ve kerpiç duvarlara tutunup son bir gayretle kan ter içinde, dilim damağım kurumuş halde eve ulaştım.

22 Temmuz 2016 Cuma

OĞUL GEL KAHVALTINI YAP

Uyandığımda güneş epey yükselmişti. Sabahın ilk ışıkları ile etrafı çınlatan bağırış çağırışlar yerini dinginliğe bırakmış, çocukların bağırış çağırışları da duyulmadığına göre tere yağı sürülmüş ekmek dürümlerini çoktan yemişlerdi. Gürültüyle yanan ocağın başında anam "oğul gel kahvaltını yap" diye seslendi. Ekmek sacının üzerinde ısıtıp arasına peynir koyduğu sıcak yufka ile bir bardak sıcak çayı bana uzattı. İsteksizce aldım. Aç durmakta olmazdı. Kahvaltımı yaptıktan sonra pencereden içeri sızan ışığın verdiği durulukla kapıyı aralayıp dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Yaprakları rüzgarla hışırdayan ulu ağacın altına doğru yürüdüm.
Evden ayrıldığımda vakit öğleye yaklaşmıştı.  Tek başınaydım, yanımda kimsecikler yoktu. Yeni bir günün ışıkları etrafı aydınlatırken, serin bir havanın etkisiyle sokaklar ıssız ve sessizdi.  Çekingen bir güneşin ışıkları eşliğinde alacakargaların canhıraş bağırışları sessizliği bölüyordu. Ulu ağacın gölgesi altında bir süre durduktan sonra sıkıldım.  Ağacın yanında ayrılıp çakıl taşlarıyla bezenmiş dar sokağa saptım. Taştan ve kerpiçten yapılmış, beyaz toprakla sıvanmış sıvaları dökülmekte olan evler içlerinde kimsecikler yokmuş gibi sessizce bana bakıyordu. Yeşilliğini çoktan kaybetmiş, bozarmış topraklar yorgunluk ve derin bir sessizlikle evlere eşlik ediyordu. Etrafta fundalıklar, çalılıklar, güller yoktu. Bozkır alabildiğine geniş bir alanda uzanıyordu. Dağ yamaçlarında Alacadoğanlar, Şahkartalları düzlükleri seyretmekte. İddiasız topraklarda insanlar hayallerinin peşinde evlerine kapanmış yaz yorgunluğunun rehavetindeler.
Güneş evrildikçe hava bozmaya başladı. Deli bir yel esip gürlüyor. Önüne ne gelirse alıp götürüyor. Tek götüremediği şey hatıralarım ve yaşadıklarım. Köyün içinde kızılca kıyamet kopmak üzere. Bedenimi acımasızca döven yel sırtımdaki gömleği hiçe sayıp vücudumu ürpertiyor.  Etrafta bir tek söğüt yaprağı bırakmama telaşıyla estikçe esiyor. İnce toz tabakası etrafa savrulurken yoğun  toz bulutundan göz gözü görmüyor. Umutsuzca yorgun evlerin kuytularına sığınıyorum.  Fırtınalı dağlardan kurtulup, ölü bir bozkırda öylece kalakalmış gibi, öyle çaresizce. Yaz boyunca buralara bir tek damla yağmur düşmedi. Yakıcı bozkır sıcağında, görüp göreceğimiz tek bulut da uzaklarda bıraktığı yağmurdan arınmış olarak parlayıp durdu.
Her gün ufukta titrek bir ışıkla çarpıcı bir manzara göz alabildiğince uzanırken yaz boyunca hemen hergün mutsuz, hayal kırıklığına uğramış, ızdıraplar içinde hissediyordum kendimi. Yine baba ocağında, yine işsiz, yine geleceğimden endişeliydim. Kahır dolu günler birbiri peşi sıra  geçmiş, zümrüt yeşili buğday tarlaları yerini sarı bir renge bırakmıştı. Sararan, kuruyan otlar sanırsın beni işaret ediyordu. Dar sokağın kuytusunda üzeri düzleşmiş, kızıltoprak rengi taşa oturdum. Başımı ellerimin arasına alıp, etrafa boş gözlerle bakmaya başladım. Kızılca kıyamet kopuyordu. Bu bir serap değildi elbette mevsimin ve yaşamın bir döngüsüydü. Doğanın hırçınlığı karşısında aciz kalanlara doğanın verdiği bir ders olmalıydı bu.  Hazan mevsimini yaşıyordu yer gök, tekmil canlı.  

Mavinin ve grinin birleştiği, yoksulluğun ve acının coğrafyasındayım. Onlarca yıldır kuraklıkla boğuşan topraklarda, suyun olmaması yaşam için ölümcüldü. Sulu tarım yapma olanağı yoktu. Çünkü su yoktu. Çorak topraklarda devam eden yaşam mücadelesi köylerin kimliğini belirler. Bozkırın sessizliğini hiç kimse bozmak istemese de, bir deri bir kemik kalmış, kavruk yüzler her şeyi anlatır. Stres onların vazgeçilmezi. Çoğunun kendi işlerinden başka kaygıları yok. Kan ter içindeki köylü, yakıcı güneş altında, toprağı işler. Köylünün yaşayışında değişmeyen hep aynı durgunluk devam eder. Onlar günün yorgunluğu ile kendi derdindeler. Başkalarının çıkarlarıyla, yaşamlarıyla ilgilenmezler.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

KARIN TOKLUĞUNA MAHKUM EDİLENLER

Anadolu köylerinin, kasabalarının ve o köylerde kasabalarda yaşayan on binlerin bugünkü geldiği konumdaki durumları ve açmazları, Anadolu topraklarını vahşi kapitalizme ve onun işbirlikçilerine kurban edenlerin uygulamalarının sonuçlarıdır.     
Anadolu’yu “anlamaz, görmez, duymaz” benzetmesiyle çoraklaştıran zihniyetin bu duruma gelinmesinde yadsınamayacak rolü vardır.
Bir zamanlar öğrencilere ders kitaplarında “Türkiye dünyada tarım ürünleri bakımından, kendi kendine yeten yedi ülkeden biridir” gerçeği öğretilirdi. Maalesef artık o gerçekte tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır.
Yine bir zamanlar tarım imkânları yeterli olan, ekilen ürünlerde yeterli verim alınan ve mısır, pirinç, buğday ambarı olan ülkemizde gıda krizi yaşanıyor olması; basiretsizliğin ve kapitalizmin ülkemiz tarımı ürünlerine koyduğu kotanın kaçınılmaz sonucudur.
İnsanın benliğine sızan yoksulluk korkusu ve güven kaybı insanlarımızı yerinden yurdundan etmiş, büyükşehirlerin varoşlarında yaşama savaşı vermeye itmiştir. Köyünden kasabasından kopan insanlar, göç ettikleri şehir merkezlerinde yoksulluğun pençesinde kıvranırken “asgari ücretin” dar kalıplarına hapsedilmiş durumdadır.
Karın tokluğuna mahkûm edilenlerin bir kısmı sosyal güvencenin dahi ne olduğunu bilememenin eşiğine getirilmişler; çalıştıkları işyerlerinde sosyal güvenceye alınmalarını dahi, işten atılırım korkusu ile dile getirememektedirler.
Hatta öyleleri var ki asgari ücretin altında çalışmalarına ve çalıştıkları süre yaklaşık bir yılı geçmesine rağmen aldıkları ücretin artırılmasını dahi isteyememekteler (her altı ayda bir asgari ücretin belirlendiğini düşünürsek).
Anadolu’nun değişik coğrafyalarında yaşayan insanlarımızın bir kısmı tarım ile iç içedir. Bir zamanlar Anadolu köylüsü hem kendilerinin, hem de toplumumuzun gıda ihtiyacını giderecek ürünü rahatlıkla üretirken gelinen noktada “feryat” etme durumunda ise insan ister istemez yıllardan beri uygulanan yanlış ve dışa bağımlı tarım politikalarının yanlışlığını sorgulama gereğini duymaktadır.
Örneğin bir Eskişehir'in bir Sivas’tan, bir Kırşehir’den, bir Erzurum’dan farkı yoktur. Yani yaşama mücadelesi veren diğer şehirlerimizin dağ köyleri ile ova köyleri ile orman köyleri ile Eskişehir'in köyleri aynı kaderi paylaşmaktadır.
Bu açmazdan kurtulmanın çaresi ise, dışa bağımlılıktan kurtulmaktan geçer. Devletimizin, dayatılan kapitalist uygulamaların değil ülkemize uygun tarım ve ekonomik politikaların hayata geçirilmesi yönünde karar almasından geçer.
Ülke nüfusu hızla şehirlere akmakta bu bağlamda da köylerimiz boşalmaktadır. Çünkü köylerde gelinen noktada toprağı olanların dahi mazot ve benzeri harcamalar yüzünden çiftçilik yapabilme olanakları zora girmiştir.
Diğer yandan uygulanan yanlış su kullanımları sonucu, su havzalarında var olan yer altı su seviyesi düşmüş, yanlış sulama nedeni ile tarım topraklarının bir kısmı çoraklaşmış, erozyona açık konuma getirilmiştir.
Aşırı hayvan otlatma nedeni ile meralarda ki bitkilerin aşırı tüketilmesi, meraların yok olma aşamasına gelmesine neden olmuştur. Yani ülkemiz bir yandan da hızla çölleşme yolundadır.
Sorunlar fazladır. Ancak zamanında ve yeterli önlemler alındığında sorunların üstesinden gelmemek için bir sebepte yoktur.
Ülkemizin bir şekilde tarım, orman ve su konusunda “yol haritası” çizmek zorunda olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.
“İnsanlara balık vermekten çok, balık tutmayı öğretmek” gerektiği gerçeğini yabana atmamak gerekir diye düşünüyorum.
Sorunlar bellidir. Önemli olan bir şekilde o sorunların ortadan kaldırılması, köylerimizin ve kasabalarımızın göç vermekten çıkarılması,  yetiştirilen ürünler ve yapılan hayvancılık ile kendi kendine yeter konuma getirilmesidir.


3 Ekim 2014 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA -14

                                              Cala(Doğruyol köyü)/ Çıldır Gölü


Dizginlenemez bir heyecan vardı içimizde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.
Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği hayret.
"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladım sözünü.
"Aliyar Turgut'un bakkal dükkanı var ya!"
"Evet var."
"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."
"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" diye söylendim.
"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"
"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."
"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız" dedi Meriç.
"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."
Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi. Tekrar taktı. Çıkardı tekrar sildi.
Bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordum.
Sıkıntıyla yüzüme baktı.
"Başka çare gözükmüyor" dedi.
"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik Cengiz'e sorarız. O bize yol yordam gösterir."
Soba yavaş yavaş etkisini kaybetti. Odanın içi soğumaya, dizlerimiz üşümeye başlamıştı. Şehirde olsak akşamın bu saatinde elektriğin aydınlattığı odalarda hala oturuyor olurduk. Lakin şehirde değildik. Civar evlerin gaz lambaları da sönmüştü. Köylü istirahata çekilmişti. Bu durumda oturmanın da zaten bir anlamı yoktu. Sabaha kadar soğukta nöbet tutacak halimiz yoktu ya.
Yataklarımıza yattık, lamba bir süre daha yanık kaldı. Loş ışığında odanın tavanı belli belirsiz aydınlanıyordu. Sonrasında lambayı da söndürüp derin bir uykuya daldık.
Bu dağlarda kışın soğuğun ama daima rüzgârın hükmü geçerliydi. Yaşamı alabildiğince zorlaştırıyordu. Köyün içinde bulunan yaklaşık sekiz yüz elli yıllık olduğu tahmin edilen eski Gürcü kilisesinin kalıntılarından buranın yüz yıllarca insanlara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyordu.
Yörede genelde ıssızlık hakimse de, yaban hayvanlarının cirit attığı topraklarda, vadi tabanlarında, dere yataklarının kenarlarında yerleşime ve bir ölçüde de tarıma ve hayvancılığa elverişli alanlarda kasaba ve köyler bulunuyordu.
Bu son derece zor koşullarda yaşamayı tercih ettiklerine göre, yörenin onlara bizim anlayamayacağımız bir hayat sunduğu açıktı.
Sabaha kadar kükreyen yel ve kar fırtınası gün ağardıktan sonra durulmuştu. Odanın ayazının kırılması için sobaya bir kaç tezek attık. Defterin orta yerinden bir kaç sayfa koparıp yaktık.
Meriç sesini çıkarmıyordu artık defter yapraklarını kopardıkça. Başka çare olmadığını biliyordu o da.
Gün epey yükselmişti.
Yanan sobanın üzerine çaydanlıkla su koymuştuk. Tezek ateşinin ısısında bekle ki kaynasın. Çay demleyip dünden kalan ekmek parçalarıyla kahvaltı ve öğle yemeği karışımı bir şeyler hazırladık.
Bir ara kapı tıkırdar gibi oldu.
Bu saatte kim olabilirdi ki.
Kapıyı açtım.
Elinde temiz bir bez parçasına sarılı bir şeyler tutan kahveci Binali gülerek "Günaydın hocalar" dedi.
O anda neşemiz yerine geldi.
"Günaydın Binali gel buyur içeri."
Elindeki bezi açtı.
"Bugün yollar kapalı "dedi. "Ekmek gelmez. Beraber bir kahvaltı yapalım."
Bir kaç tane taze lavaşı yatağın bir kenarına bıraktı.
O anda Meriç ile göz göze geldik.
Hiç ihtimal vermediğimiz bir anda Binali ekmeksiz kalacağımızı düşünmüş ve ekmek getirmişti. Minnetle Binali'nin gülümseyen yüzüne baktık.
Yoksulluğun, çaresizliğin, amansız kış koşullarının, buzun ve ayazın şekillendirdiği, yaşam koşullarını zorlaştırdığı bu coğrafyada insanların yardım severliliğinin en güzel örneğini görmek şaşırtıcı değildi. Binali'nin sabah erkenden elinde ekmekle gelmesi ve yolların kapalı olduğu bilinciyle ekmeksiz kalacağımızı düşünmesi bunun en güzel örneğiydi.
Lavaşları hazırladığımız sofraya koyduk. Bekar usulü bir sofraydı bu.
Başrolde elbette bal, börek yoktu.
Çay, peynir, zeytin ve lavaş.
Yanı sıra ölçü bulunmaz hürmet ve saygı içinde bir sohbet.
Meriç ve ben aynı anda sözleşmiş gibi:
"Binali çok sağol. Lavaş için teşekkürler" diyerek Binali'ye teşekkür ettik.
"Önemli değil hocalar. Kar kış bastırdığında çevreyle ulaşım kesiliyor."
"Doğru dersin Binali. Baksana kar ve sis her tarafı kapladı. Göz gözü görmüyor bezen. Kar fırtınası sabahlara kadar durmuyor. Püfür püfür esiyor rüzgâr."
"Hem de ne esiş ya "diye mırıldandı Meriç.