Çıldır Gölü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çıldır Gölü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2025 Perşembe

BUZUN VE BALIĞIN YURDU


 

Akşamın alacakaranlığından gündüzün aydınlığına… İri ıslak kar taneleri. Yeni yakılmış soba bacasının etrafında tembelce dönüyor… Evlerin damlarında, insanların omuzlarında ve şapkalarında ince bir katman oluşturuyor…

Kadınlar, erkekler, çocuklar düşünceli…

Yıllar yılları, aylar ayları kovalasa da insan gördüklerini unutmuyor…

Yassı lepik taşları ve kalın bir toprak örtüsü ile oluşturulan düz damlı evler…

Bağlantı yerleri beyaz badana ile özenle belirlenmiş taş duvarlar…

Önlerinde kaz sürülerinin kaygısızca volta attığı evler…

Korkunç bir havada bulutlar kâbus gibi üstlerine çökerken, sıcaklık hızla düşer.

Rüzgâr anaforlar çizerek kayaların tepesinde uğuldar.

Sonrası biraz yağmur, belki biraz dolu…

Nisan ayı bile soğuktur oralarda… Kar diz boyu.

Soğuğun ürkütücü gücü ve aylar sürecek bir beyaz örtü…

Yollar kapanır…

Yollarda dozer uğultuları,

Ovayı seyreden aç kurt sürülerinin uğultusuna karışır,

Orası gölün yamacına sırtını dayamış Çıldır’dır.

Ardahan’dır,

Doğruyol’dur,

Yakınsu’dur,

Buzun ve balığın yurdu Çıldır Gölüdür,

Orası insandır, sevgidir, kültürdür

Şafağın erken söktüğü, güneşin erken battığı yerdir…

Konuşmazlar susarlar

Gözleri yollarda hasretle gurbete gideni arar

Derin uykularındadır çocuklar

Hastaları kızaklar taşır

Gözler bir açılır, bir kapanır

Orası Hanak’tır, Posof’tur.

Gün gelir göl buz tutar

Buzu delen kazma sesleri alın terine karışır.

Çocuklar kızaklarıyla kayar… Sert rüzgârlara inat.

Taş evler… Küçük pencereler… Etrafta tezek yığınları.

Kuş uçmaz, kervan geçmez oralarda.

Kuzey kışının acımasızlığında… Gün boyu Tezek dumanlarının eksilmediği ocak başlarındadır çocuklar, yaşlılar.

Geceleri Ay yüzünü gösterip parlasa da yıldızlar ulaşılmazdır oralarda.

Sadece yıldızlar mı?

Varın siz sorun onlara.

İnsanlar işsizdir çoğunlukla, türküler yanık.

Gecenin o beyazlığı içinde, yıldızların bile göremediği bir yerde işitilmez sesleri.

Tilkinin bakır döktüğü topraklarda kuşlarda, hayvanlarda açtır… Aynı kaderi paylaşırlar insanlarla.

Buz kesen havalarda insanlar ekmek peşindedir…  Sabahın alacakaranlığında… İşçi kahvehaneleri dolup dolup taşar.

Kimisi o gün günü kurtarmıştır, kimisi bir sonraki günde arar umutlarını,

Çamura, kara, poyraza, soğuğa aldırmadan.

Eli koynunda boynu büküktür oraların insanı…

 

12 Ocak 2015 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA- 15

Gece mavisi yerini gün ışığına, sabaha kadar esip gürleyen fırtına ise yerini sessizliğe bırakmıştı. Dozerler kurt ulumaları eşliğinde yolları açmaya başlardı artık. Karların temizlenmesiyle hastaları, şehirde işi olanları yollar karşılardı. Minibüslerin kaloriferleri kış aylarında bir türlü tamir edilmezdi. Hareketsiz duran yolcular üşümemek, donmamak için sarınıp sarmalanırdı. Kışlık giysiye dair ne varsa üst üste giyilirdi. Kutuplardaki buzullar ve geniş çöl bölgeleri dışında zorlu doğal koşullarda yaşam mücadelesi veren insanların, kış koşullarında kendilerini başka türlü korumaları mümkün değildi. Kaban üstüne kaban, kazak üstüne kazak, çorap üstüne çorap giymekten başka yapacak bir şey yoktu yolculuk sırasında. Kabaklaşmış minibüs lastikleri şoföre soğuk terler döktürürdü.
 Zor koşullarda görev yapan öğretmenler kapalı yolların açılmasıyla ihtiyaçlarını karşılardı. En başta ekmek, gaz yağı ve ispirto gelirdi. Gaz yağı gaz lambasının yanması için,  ispirto ise gaz ocağının yakılması içindi. Yaz kış en çok ihtiyaç duyulan malzemelerdi bu ikisi.
Etrafında onu kuşatan dağlar olmasa, dondurucu soğuklar olmasa Çıldır Gölünün kenarı bir cennet adeta. Tekmil canlıya hayat veren bir cennet. Gerçi dağların dorukları göle ayrı bir güzellik katıyordu. Dağın doruklarına yakın yaylalar yaylacılar için vazgeçilmezdi yaz aylarında. Yayladan bakınca Çıldır Gölü bir yıldız gibi parlardı.
O güzelim gölü bir o yakadan bir bu yakadan seyretmek insana huzur veriyor. Bugün yeterince kadri bilinmese de bölge kültürünün oluşmasında gölün payı çok büyük. Cana can katan göl kış aylarında kalın bir buz tabakasıyla örtülmekte. Bahara kadar da o buz tabakasının altında sazan balıkları, göl alası, şafak balığı buzların çözülmesini sabırla bekleyecek. Buzu kırarak rızkını çıkarmaya çalışan balıkçılar gibi.
Binalinin kahvesinde yapılan sohbetin benzeri bir sohbet kahvaltı boyunca devam etti. Lavaşların arasına koyup dürüm yaptığımız peynirlerin tadı yöre hayvancılığının ne denli titiz yapılmaya çalışıldığının göstergesiydi. Peynirler özenle yapılırdı.
"Binali" dedim, "Bu çeçil peynirini başka bir yörede görmek olanaksız. sanırım Kars, Erzurum yöresine özgü bir peynir olmalı."
"Hocam" dedi Binali " Çeçilin yanısıra tulum peyniri de bu bölgede çok yapılır. Tulum peyniri durdukça yeşillenir. O yeşil kısmı doğal penisilin görevi yapar. Çok lezzetlidir. Bizim kültürümüzde çeçil, tulum ve kaşar önemli yer tutar."
Meriç heyecanla tamamladı Binaliyi:
"Kars kaşar peyniri deyince orada duracaksın. Çorum yöresinde kaşar peyniri yapılmaz. Ama gördüğüm kadarıyla gerçekten lezzetli ve değerlidir."
"Çorumlu oluğunu illaki belli edecek" diye takıldım Meriç'e.
"Mandıracılık bizim köyde de var dedi" Binali.
"Ciddi misin" diye atıldık ikimizde.
"Evet" dedi Binali. "Yapan çok köyde. Hem kendileri tüketir hem de satarlar"
Daha sonraları Binalinin "Bizim köyde de kaşar peyniri yaparlar" sözünün doğruluğunu Cimşit Timur'un mandırasında hazırlanıp sertleşmeye ve olgunlaşmaya bırakılmış kaşarları raflarda görünce anlayacaktık.
"Binali senin kahven minibüslerin durak yeri. Köye gelen yabancılar ilk seninle tanışıyor."
"Evet hocam, yolcuların soluklandığı, yol yordam sorduğu bir yer oldu kahve."
"Calaya gelenlerin uğrayacakları kapılardan biri senin kahven."
"Hem taze demli çayın hazır olduğu, hem de sohbetin olduğu bir yer orası."
"Doğru dersin hocam. Sadece yolcuların değil, sabah duasına çıkmış yaşlılarında uğrak yeri."
"Sabah erkenden açarız kahveyi. Çayı demleriz. İlk gelenler sabah erkenden kalkan yaşlılardır. Ellerinde tespih ve bastonla gelirler kahveye. Yarenlik etmek için."
"Doğru dersin Binali" diyerek çayını yudumladı Meriç.
"Sabahın ayazı bu. Dışarıda pek durulmaz. Gün kuşluk olmaya başladığında kıpırdanır sokaklar." diye sözünü tamamladı Binali.
"Gün kuşluk deyince aklıma geldi "diye söze başladım. "Uzaklarda horozlar öterken, buz tutmuş gölün buzunu kırıp ağını atan balıkçılar bembeyaz fonun üzerinde, buzun altında ağa takılmış gümüşi ve sarımsı pullu sazan balıklarını çekerler."
"Ya birde göl alası varsa aralarında değme keyfine balıkçının" diye atıldı Binali.

3 Ekim 2014 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA -14

                                              Cala(Doğruyol köyü)/ Çıldır Gölü


Dizginlenemez bir heyecan vardı içimizde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.
Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği hayret.
"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladım sözünü.
"Aliyar Turgut'un bakkal dükkanı var ya!"
"Evet var."
"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."
"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" diye söylendim.
"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"
"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."
"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız" dedi Meriç.
"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."
Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi. Tekrar taktı. Çıkardı tekrar sildi.
Bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordum.
Sıkıntıyla yüzüme baktı.
"Başka çare gözükmüyor" dedi.
"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik Cengiz'e sorarız. O bize yol yordam gösterir."
Soba yavaş yavaş etkisini kaybetti. Odanın içi soğumaya, dizlerimiz üşümeye başlamıştı. Şehirde olsak akşamın bu saatinde elektriğin aydınlattığı odalarda hala oturuyor olurduk. Lakin şehirde değildik. Civar evlerin gaz lambaları da sönmüştü. Köylü istirahata çekilmişti. Bu durumda oturmanın da zaten bir anlamı yoktu. Sabaha kadar soğukta nöbet tutacak halimiz yoktu ya.
Yataklarımıza yattık, lamba bir süre daha yanık kaldı. Loş ışığında odanın tavanı belli belirsiz aydınlanıyordu. Sonrasında lambayı da söndürüp derin bir uykuya daldık.
Bu dağlarda kışın soğuğun ama daima rüzgârın hükmü geçerliydi. Yaşamı alabildiğince zorlaştırıyordu. Köyün içinde bulunan yaklaşık sekiz yüz elli yıllık olduğu tahmin edilen eski Gürcü kilisesinin kalıntılarından buranın yüz yıllarca insanlara ev sahipliği yaptığı anlaşılıyordu.
Yörede genelde ıssızlık hakimse de, yaban hayvanlarının cirit attığı topraklarda, vadi tabanlarında, dere yataklarının kenarlarında yerleşime ve bir ölçüde de tarıma ve hayvancılığa elverişli alanlarda kasaba ve köyler bulunuyordu.
Bu son derece zor koşullarda yaşamayı tercih ettiklerine göre, yörenin onlara bizim anlayamayacağımız bir hayat sunduğu açıktı.
Sabaha kadar kükreyen yel ve kar fırtınası gün ağardıktan sonra durulmuştu. Odanın ayazının kırılması için sobaya bir kaç tezek attık. Defterin orta yerinden bir kaç sayfa koparıp yaktık.
Meriç sesini çıkarmıyordu artık defter yapraklarını kopardıkça. Başka çare olmadığını biliyordu o da.
Gün epey yükselmişti.
Yanan sobanın üzerine çaydanlıkla su koymuştuk. Tezek ateşinin ısısında bekle ki kaynasın. Çay demleyip dünden kalan ekmek parçalarıyla kahvaltı ve öğle yemeği karışımı bir şeyler hazırladık.
Bir ara kapı tıkırdar gibi oldu.
Bu saatte kim olabilirdi ki.
Kapıyı açtım.
Elinde temiz bir bez parçasına sarılı bir şeyler tutan kahveci Binali gülerek "Günaydın hocalar" dedi.
O anda neşemiz yerine geldi.
"Günaydın Binali gel buyur içeri."
Elindeki bezi açtı.
"Bugün yollar kapalı "dedi. "Ekmek gelmez. Beraber bir kahvaltı yapalım."
Bir kaç tane taze lavaşı yatağın bir kenarına bıraktı.
O anda Meriç ile göz göze geldik.
Hiç ihtimal vermediğimiz bir anda Binali ekmeksiz kalacağımızı düşünmüş ve ekmek getirmişti. Minnetle Binali'nin gülümseyen yüzüne baktık.
Yoksulluğun, çaresizliğin, amansız kış koşullarının, buzun ve ayazın şekillendirdiği, yaşam koşullarını zorlaştırdığı bu coğrafyada insanların yardım severliliğinin en güzel örneğini görmek şaşırtıcı değildi. Binali'nin sabah erkenden elinde ekmekle gelmesi ve yolların kapalı olduğu bilinciyle ekmeksiz kalacağımızı düşünmesi bunun en güzel örneğiydi.
Lavaşları hazırladığımız sofraya koyduk. Bekar usulü bir sofraydı bu.
Başrolde elbette bal, börek yoktu.
Çay, peynir, zeytin ve lavaş.
Yanı sıra ölçü bulunmaz hürmet ve saygı içinde bir sohbet.
Meriç ve ben aynı anda sözleşmiş gibi:
"Binali çok sağol. Lavaş için teşekkürler" diyerek Binali'ye teşekkür ettik.
"Önemli değil hocalar. Kar kış bastırdığında çevreyle ulaşım kesiliyor."
"Doğru dersin Binali. Baksana kar ve sis her tarafı kapladı. Göz gözü görmüyor bezen. Kar fırtınası sabahlara kadar durmuyor. Püfür püfür esiyor rüzgâr."
"Hem de ne esiş ya "diye mırıldandı Meriç.

27 Kasım 2013 Çarşamba

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-11

                                                     Çıldır Gölü donmuş vaziyette.

"Ne yapacağız" dedi Meriç.
"Bir şekilde tutuşturacağız. Başka çaresi yok."
"Nasıl? Tutuşturacak bir şey yok ki" diye söylendi. Bir taraftan da gözlüklerinin camlarını siliyordu.
"Var dedim. Çare tükenmez."
Meriç merakla gözlerini bana dikmişti. Bir kaç tane defter almıştık. Henüz paketinden çıkarmadığımız defterlere doğru yöneldim.
"Hayır" diye atıldı Meriç. "Defterleri yakmayı düşünmüyorsun değil mi?".
"Yahu korkma. Tamamını değil sadece orta yerinden bir kaç sayfa çıkarıp sobayı tutuşturmak için kullanacağım."
Defterlerden birinin orta kısmından bir kaç sayfa çıkarıp tutuşturdum. Tezekler kuru olduğu için fazla uğraştırmadan yanmaya başladı.
Ehh artık sıcak bir odadaydık.
Meriç bana bakıp gülümsüyordu.
"İyi ki defter almışız" dedi.
"Evet" dedim. "Yoksa tezekleri kibritle tutuşturmak çok zor olurdu."
Pozitif enerjiyle hareket etmek zorundaydık.
Dünyanın dört bir tarafında dağlara tırmanan dağcıları düşündüm. Yüksek irtifa tırmanışında bulunan dağcıların çadır kurmak için çektikleri sıkıntıları da. Küçük çadırlar içinde hareket olanağı yeterli olmayan dağcıların yemeklerini ısıtmak için küçük gaz ocaklarını zor da olsa yakmalarını.
Onlar başarmıştı. Biz neden başarmayalım ki?
Zor olan iklim koşulları değildir. Zor olan iklim koşullarına uyum sağlayamamaktır.
Deneyimsiz ve acemiliğimiz sonucuydu çektiğimiz sıkıntılar. Tezek temin edilmesi dışında kimseden yardım istemedik.
Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla okul müdürü Karahallılı Selahattin Günay'da Adanalı olduğunu anımsadığım Ener adlı bir öğretmenle birlikte kalıyordu.
Ener Caladan gitmenin yollarını arıyordu. Fazla konuşmayan ve diğer öğretmenlerle diyalogdan kaçınan bir tavrı vardı.
Öğle yemeklerine biz eve giderdik. O okulda kalır barbunya konservesi yerdi.
"Yahu" derdik "barbunya Konservesi yiye yiye için dışın barbunya oldu."
Aldırmazdı. Tayini çıkana kadar da öğle yemekleri her daim barbunya oldu.
Sıkıntıları gidermeye çalıştığımız hafta boyunca ne Selahattin Günay ne de Ener hoca "derdiniz var mı? İhtiyaçlarınız var mı? Yardım edebileceğimiz bir konu var mı?" diye sormadılar.
Biz de söyleme gereğini hissetmedik.

Ayrıca yaşça bizden daha büyük Esat hoca'ya ise hiç bir zaman sorunlarımız aktarmadık. Hoş o da kendi sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Kars'ın yerlisiydi. Üç çocuğu vardı. Üçü de henüz küçüktü. Ne diyebilirdik ki Esat hocaya.

1 Kasım 2013 Cuma

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-9

                                                          Doğruyol Köyü (Cala)

Sabah insan kalkmak istemiyor. Hani sıcak bir ortama uyanmak var. Bir de soğuğa uyanmak. Evin üst kısmında ki dar pencereden içeriye ışık sızıyor, ranzanın bir kenarına düşüyor ve sanki oracıkta sıkışıp kalıyor, bir adım öteye geçemiyor.
Karanlığın sakladıkları daima merak uyandırmıştır bende. O nedenle nefesimi tutmuş beklerken pencereden sızan ışığın aydınlattığı her yere ilk defa görüyormuşçasına dikkatle bakıyordum. Meriç'de uyanmıştı.
"Kalkalım" dedi. "Nasılsa okula gideceğiz arkadaş."
"Ben gaz ocağını yakayım. Sıcak bir çayla bir şeyler atıştırıp çıkalım o zaman."
"Yahu bu ayazda insan elini yüzünü yıkarken donar valla"
"Sen de yıkama o zaman" dedim gülerek.
"Gaz ocağında ısıtırım" dedi.
"Valla başka çaresi de yok."
 Peynir- ekmekle kahvaltıyı yaptık.
Hava yine ayaz.
"Uğurlu sobaları yakmıştır" diye takıldım Meriç'e. "Bence sen sobanın başında hiç ayrılma."
"Neden ki?" diye güldü.
"Paltoyla yatan adam akşama kadar ısıyı depolamalı"
"Haklısın" diyerek güldü.
Kendimizle "dalga" geçmenin sırası değildi ama bazen de gerekiyordu var olan ortamın sıkıcılığı nedeniyle.
Mesleğe yeni başlamanın heyecanını, sevincini, özgüvenini; yanı sıra azıcık da ürkeklik gibi duygularını bir arada yaşıyor insan.
Ürkekliği atmanın başka da yolu yoktu. İnsan var olanla mücadele etmesini bilmeliydi diye düşünüyorduk. Bizden öncekiler de bizden sonrakiler de nasılsa benzer sıkıntıları yaşamışlardı belki de yaşayacaklardı.
Okulda öğrendiklerimiz ve öğretilenler hayata ve yaşama dair değildi. Eğitim hayatımızda ülkemiz gerçeklerini öğretmemişlerdi bize. Buna gerek görmemişlerdi demek ki. Nasılsa gittikleri yerde gerçeği görüp yaşarlar diye düşünmüşlerdir.
Düşündüğümüz gibi sobalar yanmıştı. Bir önceki gün de olduğu gibi öğrenciler sobaların etrafına kümelenmişlerdi sınıflarda. Civar köylerden gelen çocukların yüzleri ayazdan morarmıştı. Cala'da okula gelenlerse nispeten rahatlardı. Diğerleri sabahın erken saatinde okula yetişmek için kilometrelerce yol katetmişlerdi.
Bizi gören öğrenciler saygıyla yer açtılar.
"Günaydın çocuklar" diye ikimiz birden hal hatırlarını sorduk.

Sevinçle hep bir ağızdan" günaydın hocam" diye karşılık verdiler.
"Demedik mi biz size artık sabahları buradayız."
"Hocam" dedi birisi "derse erken başlamanın zararı olmaz."
Bir diğeri " hocam siz gelince hemen derse başlayalım" diyerek hınzırca dalgasını geçti.
Hepsini de gülerek dinledik. Çocuklar haklıydı. Sabahın erken saatinde ne işimiz vardı sınıflarda. Oysa diğer öğretmenlerin gelmesine daha zaman vardı.
"Ee dedik çocuklar okumanın kolay olmadığını anlamalısınız. İşinize gelirse böyle. Erken başlamakta fayda var."
Sıcak bir diyalog ortamında hem ısınıyor hem de çocuklarla birbirimizi tanıyorduk.
Boynum ve omzum sızlıyordu. Gece dışarıda esen rüzgâr hızını artırmış uluyup durmuştu. Rüzgârın uğultusundan ürpermiş, yatağımın içine sokulmuştum. Odanın içi gittikçe soğumuştu.  Doğanın zorluklarıyla boğuşuyorduk. Gergindik.
Şenlik Cengiz gülerek geldi.
"Hocalar" dedi "size tezek satan yok diyecektim ama erkenden okula gelmenize gönlüm razı olmadı."
"Satan var mı?" diye ikimiz iki yandan atıldık heyecanla.
"Evet anneme söylemiştim o komşulara sormuş. Satan biri var ondan alırız."
Sevindirici bir haberdi bu bizim için.
Tezeği hemen o gün eve taşıdık. Öğrenciler yardım ettiler. Sıra soba almaya gelmişti. Hafta sonunu beklemekten başka çaremiz yoktu. Yeni başladınız göreve diye müdür izin vermemişti hafta içinde. Biz de sesimizi çıkarmadık. İzin almanın kurallarını daha sonra öğrenecektik. Öğrenince de mazeret izni neden vermediğine bir anlam veremedik müdürün. Üstelemedik. Bir daha da izin konusunu konuşmadık. Hafta sonlarını bekledik hep. İhtiyacımız olanları karşılamaya Kars'a gitmek için.
Başka bir boyuta geçmiştik sanki. Daha önce böyle bir sıkıntıyla karşılaşmamıştık. Hafta sonuna üç gün vardı daha. Kullanmadığı fazla sobası olan var mıydı bilinmez. Çünkü ne sorduk ne de sormayı akıl ettik. Kimse de bize bu konuda bir şey demedi.
Üç günlüğüne alıp kullanabilirdik. Böylesi anlarda insanın alternatif araması gerekir. Lakin biz o zaman neden düşünemedik bilmiyorum. Belki de olmaz, bulunmaz düşüncesi vardı, belki de kimseye yük olmama düşüncesi.
Yöre insanı soğuğa ve ayaza bizim kadar duyarlı değil. Sert iklim koşullarında yetişmişler. Hepsi de saygılı ve güler yüzlü.

 Okul çıkışı Binali Karadağ'ın kahvesine gidip hem sıcak bir ortamda çay içmek hem de Yasin Turgut ve Hamza Şimşek gibi yaşlı insanlarla sohbet etmek alışkanlık olmuştu bizde. Çıldır'lı Aliyar'în gümüş renkli minibüsünden indiğimizde de girdiğimiz ilk kahveydi Binali'nin kahvesi.
Binali 20'li yaşlarda, ancak çok daha yaşlı bir adamın sezgilerine sahipti. Bunu da babasının ölümünden sonra evin tüm yükünün omuzlarına binmesine bağlıyor.
"Bu topraklar yaşam ve ölüm hakkında her gün kafa yormanıza neden oluyor" diyor.
"Yaşam zorlu".
"Ölüm ise çok kolay".
"Zorlu yaşam koşullarına uyum sağlayamayan canlılar için burada yaşam çok zor " diye de ekliyor.
Binali'nin sözleri insan yaşamı kadar yaban hayatının da zor olduğunu düşündürüyor bize. "Bu gerçek insanı hızla olgunlaşmaya itiyor" sözlerini kahvede bulunanlar onaylıyor.
Geç vakit eve gittik. Okul çıkışı kahveye gelmiştik. Eve geldiğimizde acıktığımızı hissettik.
"Ne yapalım" dedim Meriç'e.
"Mercimek çorbası yapalım" dedi gülerek.
"İyi ya o zaman mercimeği yıkayalım. Sen gaz ocağını yak arkadaş. Ben de mercimeği yıkayayım."
 "Tamam yakayım".
Gaz ocağını yakıp ellerini ısıtmaya başladı. Ben de ıslak ellerimi uzattım gazocağının yanan ateşine.
Etrafı daha rahat görmek için gaz lambasını yüksekçe bir yere asmıştık. Yoksa odanın içi tam aydınlanmıyordu. Ranzalarımızın üzerine uzanıp derin düşüncelere daldık. Bir süre konuşmadık. İçinde bulunduğumuz gerçeğe alışmalıydık. Sobayı da aldık mı rahatlardık. Hem Kars'a gidince ihtiyaç duyduğumuz diğer eksik malzemeleri de almalıydık. Bunun şakası yoktu. Her an ihtiyaç duyulan malzemeleri köy yerinde bulmak mümkün değildi.
Sıcak yemek kokusu odanın içerisine yayıldı. Sofrayı hazırladık. Çorbayı büyük bir iştahla yedik. İnsan acıkmaya görsün diye düşündüm. İçimiz ısınmış, üşümemiz azalmıştı.
Zorlu geçen  birkaç günün sonrasında hafta sonu gelmişti. İzin almaya gerek kalmadan sabah erkenden kalkıp Meriç'le birlikte Kars'a giden minibüse bindik. O yıllarda minibüs şoförü Namaz Güneş'miydi yoksa bir başkası mı pek ayırdında değilim.
Minibüs şoförü saat iki gibi geri döneceklerini söyleyip işimizi o saate kadar bitirmemizi söyledi. Tamam deyip sobacıların yerini sorduk. Kars garajına pek de uzak olmayan bir yerde soba ve gerekli parçalarını aldık. Şoför sobayı minibüsün üzerine yerleştirdi. Biz ise hem açlığımızı gidermek hem de diğer ihtiyaçlarımızı temin etmek için ayrıldık.
Kars lokantalarının orta yerinde kömür sobası yakıyorlar. Sobaya yakın boş bir masaya oturup yemeğimizi yedik.
Bazı ufak tefek ihtiyaçları da temin ettikten sonra söylenen saatten önce minibüsün yanına gittik. Minibüs saat iki gibi yola çıktı.
"Neden saat iki de yola çıkıyorsunuz daha erken değil mi?" sorumuza minibüs şoförü;
"Alışkanlık. Biraz daha geç çıkılabilir. Lakin kış günü yolumuz uzak. Hava kararmadan köye gitmekte yarar var".

19 Ekim 2013 Cumartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-7

Sobaların tamamını yakan Uğurlu üşüyen ellerini ovuşturarak yanımıza geldi. İşini yapmış olmanın rahatlığıyla "günaydın hocalar" dedi. Burada "öğretmen" yerine sıklıkla "hoca" şeklinde hitap ediliyordu.  Uğurlu'nun avurtları çökmüş, alnında çizgiler oluşmuştu. Meriç ve ben aynı anda  karşılık verdik.
"Günaydın".
Çekingen tavırlarımızdan rahatsızlığını "rahat olun" diyerek dile getirdi Uğurlu.
Eh ne de olsa yabancıydık. Okulda ilk günümüzdü. Heyacanın yanı sıra çekingenliğinde normal karşılanması gerekiyordu. Etrafımızda bulunanları henüz tanımıyorduk. Yağışlı ve soğuk havalar düşündürüyordu bizi yeri geldiğinde kahkahayı atsak, kendimizle "dalga" geçsek de.
Sobaların etrafı kalabalıklaşmaya başladı. Yeni gelen öğrenciler, arkadaşlarıyla sohbet eden bizleri ilgiyle izliyordu.
"Vay canına" dedim Meriç'e. "Öğretmenliğimizin ilk gününde 'fenomen' olduk haydi bakalım".
"Valla doğru dersin" diye karşılık verdi Meriç.
"Bak dedim. Konuşmalarına dikkat et. Öğrenci değilsin artık.". Sözümü bitirmeden "öğretmeniz ya ..." diye tamamladı gülerek.
Sabah ayazının ürpertisi geçmişti. Rahatlamıştık az da olsa. Yabancılık ve çaresizlik ne zor. Ne de olsa "yaban"sın ilk günlerde. Bu durumda insan bulunduğu yere alışana kadar epey bir zorluk çekiyor.
İlk okula kadar köyde büyümüştüm. Soğuk ve ayazla ilk karşılaşmam değildi bu. Anadolu bozkırında gecenin karanlığı içinde kükreyen kan dondurucu soğukları biliyordum. Zorlu kar fırtınalarında günlerce dışarı çıkamadığımızı hatırlıyorum.
Lakin kış şartlarına hazırlıklı bir evde yaşıyorduk. Tezek ve soba sorunu yoktu. Hatta kimi zaman kar fırtınalarının devam etmesi hoşumuza bile giderdi. Tüm ev halkı bir arada sobanın etrafında güne ve geleceğe dair konuşurdu. Masallar anlatılırdı. İlgiyle ve dikkatle dinlerdik.  Hayatı anlamamız bu konuşmalar ve masallarla şekilleniyordu.
Cala Ortaokulu eski kiliseye yakındı. Kilise camiye çevrilmişti. İlk okul da az ileride göle yakın bir yerdeydi.
Akbaba dağlarının güney kesiminde, Çıldır karayolu da olmasa ıssız mı ıssız bir arazide, sabitlenmişcesine duruyordu Cala.
Öğretmen arkadaşlar da geldiler.
"Erkencisiniz arkadaşlar" diye de takıldılar.
"Yandık valla Meriç" dedim.
Meriç meraklı bakışlarla yüzüme baktı.
"Neden ne oldu ki?" .
"Öğretmen arkadaşları gördün ya" dedim.
"Ee gördüm ne olmuş yani?".
"Ne olacak  nasıl bir yerde geceyi geçirdiğimizi biliyorlar."
"Evet biliyorlar".
"Sence yaklaşımlarında bir gariplik yok mu?" diye sordum.
"Bilmem. Ne garipliği?"
Meriç'in bu tavrı beni gittikçe sinirlendiriyordu. Şehirde yetişmişti. Belki de sorunları ve içinde bulunduğumuz durumu benim kadar düşünemiyordu. Belki de düşünmek istemiyordu.
"Şimdi" dedim Meriç'e "Sen olsan bu durumda ne yaparsın?"
"Nasıl anlamadım?" diye yüzüme baktı.
"Yani sen bunların yerinde olsan. Yıllarca  ve aylarca burada kalmış olsan. Yeni bir arkadaş kış günü yanına gelse sen nasıl davranırsın? Sorunlarıyla ilgilenir misin yoksa nemelazımcılık mı yaparsın?"
Meriç nihayetinde ne anlatmak istediğimi anlamışcasına cevap verdi.
"Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette".
"Meriç" dedim " unutma bu günü". Etrafı ilgisizce seyrederek devam ettim.
"Öğretmen arkadaşlar ' Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette' sözünün tam tersini yapıyorlar. Yıllarca buradaymışız gibi davranıyorlar. Ben de olsam senin düşündüğün gibi düşünür, yeni gelen yabancı bir arkadaşa yol ve yordam gösterip yardımcı olurdum".
"Lakin" dedim. "Sakın bu durumdan söz etme."
"Tamam" dedi Meriç. "Varsın böyle olsun. Sorun bugün var yarın yok hesabı hallederiz" dedi. Haklıydı da bu yaklaşımında. Sorunlar bizim sorunlarımızdı. Diğerlerinin ne durumda olduğunu henüz bilmiyorduk. Belki de onların da kendine göre sorunları vardı. Vardı da. Lakin, en azından yöreyi ve halkı yakından biliyor, tanıyorlardı.
Sonrasında bu duygularımızı bir daha dile getirmedik. Gereksizdi. Gereksiz olanın da üzerinde durmaya gerek yoktu.

Günlük yaşam insana çok şey öğretiyor. Çoğu zaman, hedefimize ulaşmak için yürüdüğümüz yolda gördüğümüz şeylerin, gidilen yolun kendisinden çok daha fazla şey anlattığını öğrendik. Bilinmeyen anların anlık gözlemlerle yakalanacağını ve yanlış bir yöne dönmenin aydınlatıcı  ayrıntılar sunabileceğini anladık. Bunu Cala'da ki ilk günümüzde, ranzaları zor bela yerleştirebildiğimiz, gaz lambası ışığında eski ve yıkılmakta olan binayı keşfettiğimizde yaşadık.

26 Haziran 2013 Çarşamba

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA- 4


Cala kırsalında, yolların az, telefon ve elektriğin olmadığı geniş bir alanı kaplayan, sırtını akbaba dağlarına yaslamış dağınık bir yerleşim özelliği gösteren Cala; çevre de yer alan daha küçük köyler izole konumları ve sıkı akrabalık ilişkileri ile dikkati çekiyordu. Çıldır Gölü ise yörenin olmazsa olmazı, vazgeçilmeziydi.
Sıkı bir kahvaltı sonrasında Şenlik Cengiz ile okula gittik. Göreve başlama işlemleri sonrasında kalacak bir ev bakmak için köy de sokak sokak dolaşmaya başladık. Evler birbirinin benzeriydi. Yörenin sert iklimine uygun yapılmışlardı. Ahırlar ve samanlık olarak kullanılan bölümler genelde evlere bitişikti. Kesme granit taşlardan yapılmış evlerin bağlantı yerleri kireçle boyanmıştı. Üstleri kalın bir toprak katmanıyla örtülüydü. Toprağın altında “lepik” adı verilen uzun, geniş yassı taşlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde örtü olarak kullanılan dal parçalarının yerine kullanılmıştı. Evlerin mimari yapısı yöreye has özellikler taşıyordu.
Kalacak boş ve uygun bir ev bulmak mümkün olmadı. Sonuçta ahırdan bozma, tabanı hayvan dışkılarının alınması sonrası yer yer çukurlaşmış bir yerde karar kıldık. “Çaresizlik” işte böyle bir şey diyerek gülümsedik birbirimize. Meriç o güne kadar kentte yetişmiş biriydi. Kırsalın görüntüsüyle ihtimaldir ki ilk defa karşılaşıyordu. Yüzü “kireç” gibi bembeyaz olmuştu kalacak yerin tabanına ve içine baktıkça. Adet haline getirmişti artık “morali” bozulunca “gözlüğü” nü silmeyi.
“Eee” ne diyorsun dedim Meriç’e. “Gayet uygun yer değil mi?”. Kızgın bir şekilde gözlüklerinin üstünde yüzüme bakıp, eliyle suratıma “okkalı” bir “tokat” atmaya hazırlanırcasına “burası mı?” dedi. İyice kızdırmak için yüklendim “ne sandıydın ya ‘ana kuzusu’ ne bekliyordun villa mı?”. Ses etmedi bu sefer. Benim de moralimin bozuk olduğunu o zaman fark etti. O nedenle de ses etmedi. Şenlik Cengiz’ e dönüp “haydi gidelim artık” dedi üzgün bir sesle.
Önce okula uğradık. Akşam olmak üzereydi. Müdüre “yarın bize izin ver arkadaş” dedik. “Kars’a ranza ve yatak almak için gitmemiz gerek”. Uşak Karahallı’dandı okul müdürü Selahattin Günay. “Olur, arkadaş “dedi gülerek “ev işini hallettiniz sanırım”. Gözlerimi kısarak cevap verdim. “Valla müdür bey güzel bir yer ayarladık. Tam öğretmene uygun bir yer!”. Meriç ses tonu kırık “ epey bir iş bizi bekliyor yapılacak” diye tamamladı sözümü. Oysaki gerek müdür ve gerekse diğer Karslı öğretmenler durumu biliyorlardı. İlgisiz davranmalarıydı bizi üzen. “İyi ya yarın gidin ne gerekiyorsa alın” dedi müdür. Şenlik Cengiz’e “çıkalım” diye işaret ettim başımla. “Müdür bey bize müsaade “dedi Şenlik Cengiz. “Arkadaşlar yorgun ve açlar. Bugün de bizde kalacaklar “dedi. Okuldan ayrıldık. Öğretmenliğimizin ilk günün de “hayatı” öğrenmenin ilk adımını atmıştık böylece.
O akşam Şenlik Cengiz’in yaşlı anasının yaptığı sıcak çorbayı içtik. Tadı çok güzeldi. Üzerine “nane” serpiştirilmiş bolca “yoğurt” la karıştırılarak pişirilmiş “yayla” çorbası. Porselen kâse içinde önümüze konmuştu. 75 yaşlarında olan nine “bu çorbayı sizin için yaptım evlatlarım” dedi gülümseyerek. “İçinizi ısıtır” soğuktan geldiniz “üşümüşsünüzdür” dedi. Sevgi dolu gözlerinin içine bizde “minnet” ve “sevgi” ile baktık ninenin. Burası “soğuk olur kışın” dedi nine. “Şu karşıda gördüğünüz göl buz tutar bahara kadar.”  “Öylesine acımasızdır burada havalar.”  İlgiyle ve dikkatle dinliyorduk bu yörenin canlı tanığını. “Siz siz olun dikkatli olun, üşütmeyin. Havaların ayazına alışana kadar.”
İncecik bir zincirin ucunda sarkan bir “elmas” gibi keskin sözlerle anlatıyordu yaşama dair bildiklerini nine. O anlattıkça düşünüyordum. Sahil boyunca ışıl ışıl parlayan sarp kayalıkların kıvrılarak uzandığı, ılıman, sevimli, soğuk ve ayazın pek yaşanmadığı;  yemyeşil Samsun kıyılarını. Öğretmen okulunu okuduğumuz o güzel kenti.

10 Haziran 2013 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-3


Deneyimsizlik ve yöreyi tanımamanın bir sonucuydu bu. Sonuçta bir köye gidiyorduk ve orada tanıdığımız kimse yoktu. Köy şartlarında insan istediklerini aylarca bulamayabilirdi. Bunu Cala’da daha ilk günde anlamaya başlamak bile bir kazanımdı. Lakin ne Meriç ne de ben birbirimize bu konuda tek kelime etmedik. Çünkü her ikimizde hatalıydık ve bunu “itiraf” etmekten korkar bir halimiz vardı. Bereket ki Cala insanı sıcakkanlıydı. Misafirperverdi. İlk izlenimimiz Binali’nin kahvesinde bu yönde olmuştu.
Risk almak ve riske alışmak günlük yaşamımızda hepimizin yaptığı bir şey. Cala’ya küçük birer valizle gelmek; kırsalda Akbaba Dağları’nın eteklerinde parkasız olmak, kalacağımız belirli bir yerin olmaması bizim için bir riskti. İnsan deneyim kazandıkça, yaşama direndikçe öğreniyor, olası ciddi tehlikelere karşı önlem alabiliyor. Risk oranı yüksek durumlarda korkuyla ve zorluklarla başa çıkmasını öğrenebiliyor.
“İnsanlar” diyorum ayazda kulakları kızarmaya başlayan Meriç Uyanık’a “İnsanlar belli bir eylemi tekrar tekrar yaparak riske alışabilirler.” Gülüyor Meriç ve ekliyor “Bu durumlarda da ortaya çıkan korkuyla ve zorluklarla başa çıkabilir.” Gülerek okulun yolunda ilerliyoruz. “Risk” aldığımızın bilinciyle ve benzer düşünceleri söylemenin rahatlığıyla.
Risk aldık evet. Hem de soğuk bir sonbahar gününde. Bakalım kimin kapısını çalacağız gece soğuktan korunmak ve uyumak için. Çünkü uzun otobüs yolculuğunda yorulan bedenlerimizi, istirahat etme fırsatı bulamadan Aliyar’ın minibüsüne atmıştık.
Kentteki alışkanlıklarını, kolaylığı, kısacası o güne kadar süregelmiş düzenini terk etmek ve yeni bir yaşama adım atmak. Cala’da ki ilk günümüzün düşündürdüğü işte tam da böyle bir şeydi. Kent yaşamının getirdiği kolaylıklar sonucu kırsalın sorunlarıyla ilgilenme, öğrenme gereğini duymamış olmanın sancılarıyla tanışmaya hazırdık artık. Ücra köylerdeki zorlu yaşamın, kar tipi ve olabildiğince soğuk ortamlarda yaşamanın ne denli zor olabileceğini hesaba katmamıştık. Elektrik kesildiğinde hayatın durduğu, su kesildiğinde çaresiz kalındığı kentlerin aksine Cala’da ne elektrik vardı ne de evlerde su. “Gaz lambası” ya da “çıra” elektrik aydınlatmasının yerini almıştı. Köy halkının yaptığı gibi suyu “bulak”larda “helke”lerle almak zorundaydık. İşte “şimdi” hayatı anlamanın ve “kendi kendine yetmenin” ayırdında olmanın tam zamanıydı. Bu “bizim” isteğimiz değil var olan “ortamın” gereğiydi.
Sorduğumuzda “okul” binası “ olarak gösterilen; lakin bildiğimiz “okul” binalarına benzemeyen “Köy Evi”ne yöneldik. Ayazla birlikte rüzgâr hızını alamayıp suratımızda patlıyordu. Meriç gözlüklerinin derdindeydi. Belki de gözlükleri bu kadar sert bir iklim direnciyle ilk defa karşılaşıyordu.
İhata duvarında açılmış boşluktan okulun dar ve uzun bahçesine girdik.  Binada iki ahşap kapı vardı. Ahşap kapıların alt kısımları tamamen çürümüştü. Girişin tam karşısındakinden girip sol tarafa düşen kapıyı yönelip açtık. Fazla geniş olmayan bir odaydı burası. Arka tarafta bulunan daha küçük bir odaya açılan ayrı bir kapı daha vardı. Odaya oldukça yıpranmış birkaç sandalye ve eski bir masa konmuştu. Masanın arkasındaki duvara çerçeveleri yıpranmış Atatürk resmiyle Gençliğe Hitabe asılmıştı. Köşede ise bir kömür sobası vardı. Selam verip usulca “soba”nın yanına gittik. Ellerimizi ısıtmanın telaşındaydık. Masada oturan müdür, bir öğretmen ve memur oturmuş sohbet ediyorlardı. Bizim girmemizle birlikte yerlerinden kalkıp “Hoş geldiniz” dediler. Stajyer öğretmen olduğumuzu ve buraya atandığımızı söyledik.
Akşam olmuş, öğrenciler dağılmıştı. Memur Şenlik Cengiz “Akşam bizde misafirsiniz. Haydi gidelim. Hem yorgun görünüyorsunuz, hem de üşümüşsünüz. Dinlenirsiniz” diyerek müdürden müsaade istedi. Ve o gece sıcak ev ortamında rahat bir uyku çektik. Sabah uyandığımızda dünün yorgunluğunu çoktan unutmuştuk. Lakin yeni kuşkuların saldırısı altındaydı zihinlerimiz.
“Şenlik Bey” diye söze başladı Meriç hazırlanan kahvaltıyı erkenden yaparken. “Bize kalacak bir ev lazım.” Başımla onayladım Meriç’i. Şenlik Cengiz “bildiğim boş yer yok” dedi. “Bakarız, buluruz” diyerek içimizi ferahlattı.