soğuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soğuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2023 Pazartesi

O YILLARDA ÖĞRETMEN OLMAK

 



Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu. Hafta sonuydu.

Hava çoktan kararmıştı. Köydeki bir iki dükkan kapanmış, köylüler akşamın alacasında kahvelerde yanan sobanın etrafında toplanmışlardı olasılıkla. Bir kısmı da gün içindeki bütün koşuşturmanın ardından tükenmekte olan güçlerini bir an önce evlerine ulaşmak, rüzgarın ve soğuğun şiddetinden kurtulmak için tüketiyordu.

Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında bulunan Cala da, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorlardı. Kendi ruhsal dünyalarına, geçmişlerine, rüyalarına dalmışlardı. Sessizliği yanan sobanın gürültüsü bozuyor, adeta fırtınanın sesi ile yarışıyordu. Lambanın loş ışığında oluşan gölgelere dikmişlerdi gözlerini.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacaktı.

Odanın içinde yanan sobanın ateşi içlerini ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.

Avuçlarının içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demledikleri çaylarını yudumluyor, bir yandan da içinde bulundukları durumla dalga geçiyorlardı. Omuzlarında ağır bir yük varmışçasına huzursuzdular.

Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.

Sinan çayını bir kenara bırakıp, "Yollar kapanırsa ne yapacağız" Ömer dedi sıkıntılı.

Ömer her zamanki tavrını bozmadan gülümsedi.

"Yapacak bir şey yok."

"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."

"Gelmezse gelmesin" dedi Ömer.

Ömer haklıydı. Yapacak bir şey yoktu.

Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.

Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.

 Sinan az da olsa rahatlamak için, "günlerdir böyle fırtına olmadı" dedi, Ömer'e endişeyle.

Ömer sessizce yanan sobadan sızan alevlerin odanın tavanındaki ışık oyununu izliyordu. Cevap vermedi. Yollar kapanır da kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaklardı?

Bunu düşünmemişlerdi daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmişlerdi. Yabancıydılar. Yörenin şartlarının ağırlığı ile karşı karşıya kalmışlardı. Gördükleri yerler Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını ne soran ne de anlatan olmuştu.

İmkansızlığın ne olduğunu az da olsa yaşamaya başlamışlardı. Yörede günü herkesten farklı yaşamak mümkün değildi. Burada insanların bu mevsimde hayatlarını nasıl sürdürdüklerinin ipuçlarını bu sert ve dondurucu soğuk az da olsa öğretiyordu.

Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmışlardı. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceklerini  akıllarına dahi getirmemişlerdi.

Getirmemişlerdi ama şartlar acımasızdı.

Dizginlenemez bir heyecan vardı içlerinde. Aşılmaz dağların arasında, sevinç, korku ve kaygı, umut ve umutsuzluk, yarın ne olacağına duyulan merak.

Bir bilinmezle karşı karşıya olmanın getirdiği çaresizlik.

"Gelmezse gelmesin!" diye tamamladı sözünü Sinan.

"Aliyar amcanın bakkal dükkanı var ya!"

"Evet var."

"Alırız bir kaç paket makarna evdekilere ilaveten, olur biter."

"Başka çaremizde yok zaten. Lakin ekmeğin yerini her daim makarna tutmaz ki" .

"Ne yapmayı düşünüyorsun bu durumda, ne yapmalıyız?"

"Yapacağımız tek şey var. Köylünün yaptığını yapmak."

"Ne yani çuvalla un alıp ekmek mi yaptıracağız?" dedi Ömer.

"Lordun oğlu, ne yapacağız başka bir çözüm yolu varsa söyle de onu yapalım."

Sıkıntı bastığında gözlüklerini silmeyi alışkanlık haline getirmişti. Gözlüklerini sildi.

Tekrar taktı.

Çıkardı tekrar sildi.

Ömer'in bu hareketi yaparken vereceği kararı düşündüğünü biliyordu Sinan.

Ömer sıkıntıyla Sinan'ın yüzüne baktı.

"Başka çare gözükmüyor!" dedi.

"Havalar biraz düzelince un alıp ekmek yaptırmak lazım. Şenlik beye sorarız. O bize yol yordam gösterir."


18 Aralık 2018 Salı

KARS VE DEĞİŞMEYEN TANRI MİSAFİRLİĞİ

                                                   Çıldır Gölü

Değerli bloğ yazarı Nurten Demirel'in "Kars'taki Tanrı Misafirliğimiz" yazısını okuyunca, yıllar öncesi Kars'a ilk gittiğim günlerde yaşadıklarım ve yaşadığım misafirperverlik geldi aklıma.
Sayın Demirel'in yazısında Kars bağlamında Anadolu insanının, yabancı birine sıcak yaklaşımını samimi bir şekilde anlatması ve yaşadıkları, hala o yörede yabancı birine gösterilen güler yüzün devam ettiğini, metropollerde bozulan ve görülmesi çok zor olan bu yaklaşımın kırsalda varlığını sürdürmesini, görmek güzel bir duygu.
1979-1985 yılları arasında Kars Çıldır ilçesine bağlı Doğruyol(Cala) köyü ile Aşık Şenlik (Suhara) kasabasında görev yaptım.
O yıllarda daha yaşımız 20.
Yaşam deneyimiz çok az.
Yöreye geldiğimiz de (benim yaşımda, benim gibi göreve yeni atanan iki öğretmen ile birlikte göreve başlamıştık) karlı ve soğuk bir Kasım günüydü.
Kars'tan çıkıp Doğruyol(Cala) köyüne gittiğimizde, kar yağmış, hava dondurucu bir ayaz ile etrafı kasıp kavuruyor adeta.
Çıldır minibüs şoförü yabancı olduğumuzu anlayınca  sorular sormuş, bizde öğretmen olarak köye atandığımızı söylemiştik.
Şoför, karlı ve soğuk bir öğleden sonra, köye gelen bu genç öğretmenlerin durumuna acımış olacak ki.
"İndiğinizde ilk gideceğiniz yer ilerideki bacası tüten bina olsun. Orası kahve. Köylünün bir kısmı oradadır şimdi. Soğukta bolca çay içer sohbet ederler. Derdinizi onlara anlatın. Belli ki ne kalacağınız yer var bu kış gününde ne yiyeceğiniz bir lokma ekmek ne de içeceğiniz bir tas su. Gidin oraya onlar size yardımcı olur." demiş bize yol göstermişti.
Kahveye girip, gürül gürül tezek yanan sobanın başında toplanmış, sohbet edip çaylarını yudumlayan insanlara selam verip kendimizi tanıttığımızda, kahvede bulunanlar arasında bir hareketlenme olmuş, sobanın başında bize yer açılmış, sıcak çay, tabağın yanına konan bir kesme şekerle gelmişti.
Hem sobanın ısısı hem de sıcak çay içimizi ısıtmış, az da olsa rahatlamıştık.
Kahvede bulunanlara öğretmen olduğumuzu, köye atandığımızı, kalacak bir yere ihtiyacımız olduğunu söyledik.
Verdikleri cevap " hele bir durun. Bugün artık akşam oldu. Siz yorgun ve açsınızdır. Üşümüşsünüz. En iyisi bugün misafirimiz olun. Yarın ne yapacağınıza karar verirsiniz" .
Haklıydılar.
Elimizde sadece birer bavulla gelmiştik.
Çaresizdik.
O gün ve ertesi gün okulun memuru bizi misafir etti.
Memur arkadaş o köyün yerlisiydi.
Evlerine gittiğimizde yaşlı anası bizi güler yüzle karşılamış, buyur etmişti.
O gün "ilk kaz" yemeğini de orada yedik.
Kaz Karslılar için vazgeçilmez bir lezzettir.
Misafirlerine ısrarla ikram ederler.
Doğu insanı misafirperverdir.
Yabancıya sahip çıkar yol gösterirler.
Metropollerin varoşlarında dahi çoktan unutulan misafirperverliğin hala varlığını sürdürmesi, Anadolu insanının kırsalda değişmez bir yaklaşımı.


12 Ağustos 2018 Pazar

SÖYLESENE HOCAM BEN HAKSIZ MIYIM !


Sabahla birlikte güneş ışığı içeri sızıyordu. Bir yandan açık pencereden evin içine dolan bahar kokusu, diğer yandan göğsümün sol yanında amansız bir sızı vardı. Dalgaların kayalarda patlamasına benzer umarsız bir ağrı bir baş belası!
Bilgisayarın başında uyuyakalmışım. Uyandığımda sırtımda bir ürperti, belli ki üşümüşüm. Geceleri hala soğuk, ayaz. Uyuşan ayaklarımı uzattım açılsınlar diye. Ne zormuş. Tekrar uyuştular. Ardından vücudumun bütün ağırlığını ayaklarıma yükledim. Birkaç dakika sonra uyuşukluk hissi kalmadı. Pencerenin kenarına geldim. Perdeyi hafifçe araladım. Serçelerde bir sevinç bir sevinç ki. Gülümsedim.
Mutfakta fazla durmadım. Apartman merdivenlerini ağır aksak indim. Bahçede yeni tomurcuklanmaya başlayan çiçekler vardı. Aralarında kan rengi çiçeği ile etrafa gülümseyen Şakayık dikkati çekiyordu. Bahçe demirlerinin boyaları yenileniyordu. Gazete almak için bakkala doğru yürüdüm.
Kıştan kalan o boğucu, kirli, kül rengi görüntüler baharla birlikte yok olmaya başlamıştı. Araba homurtuları, korna sesleri, bağırış çağırışlar caddeyi doldurmuştu. Güneş etkisini yavaş yavaş artırıyordu. Mağaza ve bakkalların önleri, park giderek kalabalıklaştı.
Elimde gazete ile parka geldim. Bizim ihtiyarlar her zaman olduğu gibi bir araya toplanmışlardı. Aralarında sıklıkla tartışırlar, bir türlü karara varamazlardı. O zamana kadar bana söz hakkı vermeyenler (daha doğrusu ben karışmazdım), tartışan taraflardan birinin söylediklerinin doğruluğunu teyit etmem için bana döner sorarlardı.
“Söylesene hocam ben haksız mıyım?”. Karşı tarafta olan durur mu? Daha diğeri sözünü bitirmeden başlardı “Yahu hocam sen ona bakma benim dediklerim yalan mı?” diye laf ederdi. Huylarını bildiğimden “beni karıştırmayın, siz aranızda anlaşın” der işin içinden sıyrılırdım.
Selam verdim yanlarına oturdum. Onlar konuşmalarına geri döndüler, ben de gazetemi okumaya başladım. Bazen gürültüleri dayanılmaz oluyordu. Ama parktaki çocuk seslerinden ve caddede geçen arabaların gürültüsünden pek de dikkati çekmezdi bu durum.
Az ilerde sırtı iyice kamburlaşmış, dizlerini bükmeden, bastonu ile kaldırıma yavaş yavaş vurarak parka doğru gelen bir ihtiyar dikkatimi çekti. Başında kenarları yıpranmış bir kasket vardı. Sırtında rengi solmaya yüz tutmuş bir ceket, gömleğindeki düğmelerin bir kısmı açık, ayağında boyası ve rengi solmuş bir ayakkabı ve ütüsüz pantolonu ile yan tarafta boş bir banka adeta kendini bırakırcasına oturdu.
Ceketinin yan cebinden mendilini çıkardı. Yüzündeki teri sildi. Bastonunu yanına bıraktı. Kasketini hafifçe düzeltti. Yüzü yılların yorgunluğu ile kırışmış, derisi sertleşmişti. Çehresi güneşten yanmıştı. Belliki gün boyu güneşle mücadele ediyordu. Güneş boş durur mu ihtiyarın yüzünü granitleştirmişti. Yerimden kalkıp yanına gittim. Selam verip oturdum. Başını telaşsız kaldırıp yüzüme baktı. Gözleri artık iyice fersizleşmişti. O gözler çok şey anlatıyordu aslında. Avurtları çökmüş, sakalları iyice kırlaşmıştı. Zayıf uzun boylu idi.
Yoksuldu ama onurlu bakışları vardı. Feleğin sillesini yemişti ama isyankâr değildi. İç dünyasında bir fırtınanın koptuğu belliydi. Ama o bunu ne hisleri ile ne de duyguları ile belli etmiyordu.
Olanı biteni sessizce oturduğum yerden izledim. Tüm duygularım felce uğramıştı. Her şey susmuştu. Çocukların gürültüleri duyulmuyordu. Yalnızca uzaktan çığırtkan bir kuşun tiz sesi çınlıyordu. Başkalarının acılarına yabancıyız diye düşündüm. Çünkü günü kurtarmanın peşindeyiz. Çünkü korkağız. Başkalarını anlamaktan korkuyoruz. Korkaklık bizleri kör etti. Etrafımızda olan bitenleri görmüyoruz Ya da görmek istemiyoruz. Farkında bile değiliz bazı şeylerin. Duygularımızın, hislerimizin üzerinde bu denli değişimin olması ürkütücü. Korkakça, hastalıklı duyguların varlığı da. Çünkü yardım etme duygumuz körleşmiş. Çünkü benciliz. Varoşlarda ki yoksul yaşamının yanı sıra villaların ve apartmanların bulunduğu varsılın yaşamı hiç fark etmiyor artık. Duygu körlüğü her yerde.


5 Aralık 2013 Perşembe

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-13


Hafta sonları arada bir dışarı çıkar Binali'nin kahvesine giderdik.
Ortaokul öğretmenleri ve ilkokul öğretmeni İsmet Karadağ sıklıkla Binali'nin kahvesine gelirdi.
Okey taşları, tavla zarları, pişpirik kâğıtları; kahvenin içi insanla zaman arasındaki sarmalda,  insanın kendisini işsizliğe, düşsüzlüğe, boşluğa bırakmasının sesleriyle dolardı.
Okey oynardık.
Sohbet ederdik.
Hamza Şimşek ve Yasin Turgut anılarını anlatırdı. Hamza dayı gurbette çalışmıştı. Lakin emekli değildi. Emekli olmasına yetecek çalışması yoktu.
"Çok çalıştık hocam" derdi.
"Çok çalıştık ama işveren sigorta yaptırmamış."
"O zamanlar biz de cahildik. Bilemedik. Hakkımızı arayamadık derdi."
Bu duruma üzüldüğü her halinden belliydi.
"Şimdi olsa hiç hakkımı aramaz mıyım " diye hayıflanırdı.
"Yoksulluk ve işsizlik böyle bir şey işte. İnsan kimi zaman işini kaybetmemek için sesini çıkarmıyor/ çıkaramıyor. Hakkını aradın mı kendini kapının önünde bulursun" diye de ekliyordu.
Yasin amca ise "Humeyni" diye çağrılırdı.
"Neden sana Humeyni diyorlar Yasin amca?" dediğimizde gülerdi.
"Eee Humeyni olmak her adama nasip olmaz" derdi.
Ne demek istediğini anlıyorduk aslında. O yıllarda 1979'da İran'da İran İslam Cumhuriyeti kurulmuş, Şah Rıza Pehlevi iktidardan uzaklaştırılmıştı.
İran Devriminin lideri Humeyni'ydi. O nedenle Yasin amcaya "Humeyni" dediklerini anlamıştık.
Humeyni sözünden hiç alınmaz gülerdi. Hamza dayı ile şakalaşırlardı. Her ikisiyle de sohbet etmek hoşumuza giderdi. Her nedense her ikisini de benimsemiş, verdikleri öğütlerin doğruluğu nedeniyle de  saygı duymaya başlamıştık. İkisi de yaşlıydı.
Hamza dayının tek gözü görmüyordu. Lakin yufka yürekli ve yardımseverdi. Fakirdi ama gönlü boldu.
Calaya ve insanına alışmaya, onları az da olsa tanımaya başlamıştık.

Hamza dayı "oğul" derdi, "hocalar" derdi :
"İnsanlar çok karmaşık sistemler yapabilir. Yaptığını da kullanır. Lakin tek bir parçanın çalışmaması sistemin durmasına neden olur."
Can kulağıyla dinlerdik söylediklerini. Tek kelimesini kaçırmak istemezdik kahvenin sigara dumanına boğulmuş havasında, o kalabalığında.
"Doğa da ise birbirine bağlantılanmış parçalar yok. Etkileşim söz konusu, döngüler söz konusu. Önemli olan o etkileşim ve döngüye uyum sağlamaktır. Bu insanlar içinde geçerlidir. Bulunulan ortama uyum yaşamın olmazsa olmazlarındandır."
O konuşurken okey taşları da hareketsizleşirdi. Kimse oynamak istemezdi o an. Kıtlama çaylar içilirdi sohbet sırasında. Biz kıtlama içmeye henüz alışamamıştık. Bardağa şeker atıp karıştırmamıza gülerlerdi.
"Bütünü parçalara ayırmak kaçınılmaz olarak çuvallamak demektir. Ya sen o bütüne uyum sağlayacaksın, ya da o bütün sana uyum sağlayacak. Bunun başka yolu yok."
"Bütüne uyum sağlamalıydık o halde. Madem yörenin şartları ağırdı. O ağırlığı köyde ve yörede yaşayanlar umursamıyordu, o halde bizde umursamamalı mücadele etmeliydik."
Hamza dayının söylediklerinden anladığım buydu.
"Hamza dayı" dedim.
"Kararlılık, direnç."
"Mevcut duruma uyum sağlamak ve sorunlarla başa çıkmak için süreci iyi yönetmek. Hayatın devamı için kilit noktadır" bu durumda.
"Evet" derdi gülerek.
O halde yöre insanının yaşam koşullarını benimsemek, güç koşullarda yaşamak için onların yüz yıllardır imbikten süzüp getirdiği deneyimlerine kulak vermek gerekir.
Yıkılmamak için kazanmak lazım.
Başarısızlık için değil başarı için mücadele etmek, belirsizliği ortadan kaldırmak, ulaşmak istenen hedefe yaklaşmamızı sağlar.
Söylemek, anlamak, konuşmak, bilmek sorunun çözümü için önemlidir. Bazen de sorunların ağırlığında o bilinenler etkisizleşir.
Bu bağlamda,
Bir kış akşamı, Akbaba dağından vınlayarak gelen soğuk ve sert rüzgârın uğultusu etrafı sarsıyordu.
Anadolu'nun kuzey doğusunda, Ermenistan sınırında Calada, gaz lambası ışığında, etrafın pek seçilemediği odanın orta yerinde yanan sobanın başına sokulmuş, ısınmaya çalışıyorduk.

Dışarıda kar fırtınası başladı başlayacak.
Odanın içinde yanan sobanın ateşi içimizi ısıtmıştı. Ama dışarıda hava en az eksi otuz dereceydi. Dışarıya çıkmanın olanağı yoktu.
Avuçlarımızın içinde bir dolup bir boşalan, yanan sobanın üzerinde demlediğimiz çayımızı yudumluyor, bir yandan da içinde bulunduğumuz durumla dalga geçiyorduk.
Sıkıntılıydık aslında. Etkili kar yağışı yolları kaparsa diye. Kapanan yolların açılması belki günler alabilirdi.
"Yollar açılmazsa ne yapacağız dedim Meriç'e.
Gülümsedi.
"Yapacak bir şey yok"
"Nasıl yok. Yollar kapanırsa ekmek gelmez."
"Gelmezse gelmesin" dedi Meriç.
Aradan çok geçmeden beklenen kar fırtınası uğultuyla kapıları zorlamaya başlamıştı.
Odanın tek penceresi damın üstündeydi bereket.
"Günlerdir böyle fırtına olmadı" dedim Meriç'e endişeyle.
Yollar kapanırda kapana kısılırsak ekmeksiz ne yapacaktık?
Bunu düşünmemiştik daha önce. Düşünmeye de zaman olmamıştı. Kış şartlarında yöreye gelmiştik. Yabancıydık. Yörenin şartlarını bilmiyorduk. Gördüğümüz Anadolu'nun batısıydı o güne kadar. Doğusunun şartlarını bize ne soran ne de anlatan olmuştu.
Başlangıçta ısınma sorununu halletmeye uğraşmıştık. Henüz o günlerde kar yağmadığı için yollar kapanınca gelmeyecek olan ekmeği nasıl temin edeceğimizi aklımıza bile getirmemiştik.

Getirmemiştik ama şartlar acımasızdı.

27 Kasım 2013 Çarşamba

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-11

                                                     Çıldır Gölü donmuş vaziyette.

"Ne yapacağız" dedi Meriç.
"Bir şekilde tutuşturacağız. Başka çaresi yok."
"Nasıl? Tutuşturacak bir şey yok ki" diye söylendi. Bir taraftan da gözlüklerinin camlarını siliyordu.
"Var dedim. Çare tükenmez."
Meriç merakla gözlerini bana dikmişti. Bir kaç tane defter almıştık. Henüz paketinden çıkarmadığımız defterlere doğru yöneldim.
"Hayır" diye atıldı Meriç. "Defterleri yakmayı düşünmüyorsun değil mi?".
"Yahu korkma. Tamamını değil sadece orta yerinden bir kaç sayfa çıkarıp sobayı tutuşturmak için kullanacağım."
Defterlerden birinin orta kısmından bir kaç sayfa çıkarıp tutuşturdum. Tezekler kuru olduğu için fazla uğraştırmadan yanmaya başladı.
Ehh artık sıcak bir odadaydık.
Meriç bana bakıp gülümsüyordu.
"İyi ki defter almışız" dedi.
"Evet" dedim. "Yoksa tezekleri kibritle tutuşturmak çok zor olurdu."
Pozitif enerjiyle hareket etmek zorundaydık.
Dünyanın dört bir tarafında dağlara tırmanan dağcıları düşündüm. Yüksek irtifa tırmanışında bulunan dağcıların çadır kurmak için çektikleri sıkıntıları da. Küçük çadırlar içinde hareket olanağı yeterli olmayan dağcıların yemeklerini ısıtmak için küçük gaz ocaklarını zor da olsa yakmalarını.
Onlar başarmıştı. Biz neden başarmayalım ki?
Zor olan iklim koşulları değildir. Zor olan iklim koşullarına uyum sağlayamamaktır.
Deneyimsiz ve acemiliğimiz sonucuydu çektiğimiz sıkıntılar. Tezek temin edilmesi dışında kimseden yardım istemedik.
Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla okul müdürü Karahallılı Selahattin Günay'da Adanalı olduğunu anımsadığım Ener adlı bir öğretmenle birlikte kalıyordu.
Ener Caladan gitmenin yollarını arıyordu. Fazla konuşmayan ve diğer öğretmenlerle diyalogdan kaçınan bir tavrı vardı.
Öğle yemeklerine biz eve giderdik. O okulda kalır barbunya konservesi yerdi.
"Yahu" derdik "barbunya Konservesi yiye yiye için dışın barbunya oldu."
Aldırmazdı. Tayini çıkana kadar da öğle yemekleri her daim barbunya oldu.
Sıkıntıları gidermeye çalıştığımız hafta boyunca ne Selahattin Günay ne de Ener hoca "derdiniz var mı? İhtiyaçlarınız var mı? Yardım edebileceğimiz bir konu var mı?" diye sormadılar.
Biz de söyleme gereğini hissetmedik.

Ayrıca yaşça bizden daha büyük Esat hoca'ya ise hiç bir zaman sorunlarımız aktarmadık. Hoş o da kendi sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Kars'ın yerlisiydi. Üç çocuğu vardı. Üçü de henüz küçüktü. Ne diyebilirdik ki Esat hocaya.

19 Ekim 2013 Cumartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-7

Sobaların tamamını yakan Uğurlu üşüyen ellerini ovuşturarak yanımıza geldi. İşini yapmış olmanın rahatlığıyla "günaydın hocalar" dedi. Burada "öğretmen" yerine sıklıkla "hoca" şeklinde hitap ediliyordu.  Uğurlu'nun avurtları çökmüş, alnında çizgiler oluşmuştu. Meriç ve ben aynı anda  karşılık verdik.
"Günaydın".
Çekingen tavırlarımızdan rahatsızlığını "rahat olun" diyerek dile getirdi Uğurlu.
Eh ne de olsa yabancıydık. Okulda ilk günümüzdü. Heyacanın yanı sıra çekingenliğinde normal karşılanması gerekiyordu. Etrafımızda bulunanları henüz tanımıyorduk. Yağışlı ve soğuk havalar düşündürüyordu bizi yeri geldiğinde kahkahayı atsak, kendimizle "dalga" geçsek de.
Sobaların etrafı kalabalıklaşmaya başladı. Yeni gelen öğrenciler, arkadaşlarıyla sohbet eden bizleri ilgiyle izliyordu.
"Vay canına" dedim Meriç'e. "Öğretmenliğimizin ilk gününde 'fenomen' olduk haydi bakalım".
"Valla doğru dersin" diye karşılık verdi Meriç.
"Bak dedim. Konuşmalarına dikkat et. Öğrenci değilsin artık.". Sözümü bitirmeden "öğretmeniz ya ..." diye tamamladı gülerek.
Sabah ayazının ürpertisi geçmişti. Rahatlamıştık az da olsa. Yabancılık ve çaresizlik ne zor. Ne de olsa "yaban"sın ilk günlerde. Bu durumda insan bulunduğu yere alışana kadar epey bir zorluk çekiyor.
İlk okula kadar köyde büyümüştüm. Soğuk ve ayazla ilk karşılaşmam değildi bu. Anadolu bozkırında gecenin karanlığı içinde kükreyen kan dondurucu soğukları biliyordum. Zorlu kar fırtınalarında günlerce dışarı çıkamadığımızı hatırlıyorum.
Lakin kış şartlarına hazırlıklı bir evde yaşıyorduk. Tezek ve soba sorunu yoktu. Hatta kimi zaman kar fırtınalarının devam etmesi hoşumuza bile giderdi. Tüm ev halkı bir arada sobanın etrafında güne ve geleceğe dair konuşurdu. Masallar anlatılırdı. İlgiyle ve dikkatle dinlerdik.  Hayatı anlamamız bu konuşmalar ve masallarla şekilleniyordu.
Cala Ortaokulu eski kiliseye yakındı. Kilise camiye çevrilmişti. İlk okul da az ileride göle yakın bir yerdeydi.
Akbaba dağlarının güney kesiminde, Çıldır karayolu da olmasa ıssız mı ıssız bir arazide, sabitlenmişcesine duruyordu Cala.
Öğretmen arkadaşlar da geldiler.
"Erkencisiniz arkadaşlar" diye de takıldılar.
"Yandık valla Meriç" dedim.
Meriç meraklı bakışlarla yüzüme baktı.
"Neden ne oldu ki?" .
"Öğretmen arkadaşları gördün ya" dedim.
"Ee gördüm ne olmuş yani?".
"Ne olacak  nasıl bir yerde geceyi geçirdiğimizi biliyorlar."
"Evet biliyorlar".
"Sence yaklaşımlarında bir gariplik yok mu?" diye sordum.
"Bilmem. Ne garipliği?"
Meriç'in bu tavrı beni gittikçe sinirlendiriyordu. Şehirde yetişmişti. Belki de sorunları ve içinde bulunduğumuz durumu benim kadar düşünemiyordu. Belki de düşünmek istemiyordu.
"Şimdi" dedim Meriç'e "Sen olsan bu durumda ne yaparsın?"
"Nasıl anlamadım?" diye yüzüme baktı.
"Yani sen bunların yerinde olsan. Yıllarca  ve aylarca burada kalmış olsan. Yeni bir arkadaş kış günü yanına gelse sen nasıl davranırsın? Sorunlarıyla ilgilenir misin yoksa nemelazımcılık mı yaparsın?"
Meriç nihayetinde ne anlatmak istediğimi anlamışcasına cevap verdi.
"Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette".
"Meriç" dedim " unutma bu günü". Etrafı ilgisizce seyrederek devam ettim.
"Öğretmen arkadaşlar ' Yardım eder, yol yordam gösterirdim elbette' sözünün tam tersini yapıyorlar. Yıllarca buradaymışız gibi davranıyorlar. Ben de olsam senin düşündüğün gibi düşünür, yeni gelen yabancı bir arkadaşa yol ve yordam gösterip yardımcı olurdum".
"Lakin" dedim. "Sakın bu durumdan söz etme."
"Tamam" dedi Meriç. "Varsın böyle olsun. Sorun bugün var yarın yok hesabı hallederiz" dedi. Haklıydı da bu yaklaşımında. Sorunlar bizim sorunlarımızdı. Diğerlerinin ne durumda olduğunu henüz bilmiyorduk. Belki de onların da kendine göre sorunları vardı. Vardı da. Lakin, en azından yöreyi ve halkı yakından biliyor, tanıyorlardı.
Sonrasında bu duygularımızı bir daha dile getirmedik. Gereksizdi. Gereksiz olanın da üzerinde durmaya gerek yoktu.

Günlük yaşam insana çok şey öğretiyor. Çoğu zaman, hedefimize ulaşmak için yürüdüğümüz yolda gördüğümüz şeylerin, gidilen yolun kendisinden çok daha fazla şey anlattığını öğrendik. Bilinmeyen anların anlık gözlemlerle yakalanacağını ve yanlış bir yöne dönmenin aydınlatıcı  ayrıntılar sunabileceğini anladık. Bunu Cala'da ki ilk günümüzde, ranzaları zor bela yerleştirebildiğimiz, gaz lambası ışığında eski ve yıkılmakta olan binayı keşfettiğimizde yaşadık.

14 Ekim 2013 Pazartesi

SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA (6)

                                                Doğruyol (Cala) Köyü

İmkanları yetersiz olan Cala Ortaokulu'nun öğrencileri de fazla değildi. Her şubeden bir sınıf olmak üzere toplam üç sınıflı bir okuldu. Zaten sayının fazla olmasıda beklenemezdi. Köyün öğrencilerinin yanı sıra Kakaç, Akçakale, Aydıngün, Çanaksu gibi çevre köylerden gelen öğrenciler de vardı.
Çevre köylerden gelen öğrenciler daha bir zorluk çekerdi. Okula gelmek için yürümek zorundaydılar. Çünkü onları sabah akşam taşıyacak bir araç yoktu. Yağmurlu, karlı, sisli ve soğuk havalarda çocukların çektiği sıkıntılar daha da artardı.
Olanakları kısıtlı bir yöreydi Cala. Yaşamları soğuk, buz, ayaz ve zorlu kış şartlarıyla iç içe geçen, zenginliğin ne demek olduğunu bilmeyen ya da yaşamamış olan insanların yurduydu.
Soğuk bir Kasım sabahında uyandık zor bela düzelttiğimiz evimizde!. Gölün yamacında bir tepede kurulmuş olan Cala sessiz. Yüzlerce yıldır insanlara ev sahipliği yapıyordu. Köyün içinde bulunan ermeni kilisesi kanıtıydı bunun. Ve Cala çevre köylere göre kalabalık bir köydü.
Ama bu sabah etraf sessizdi. Soğuk havanın etkisi olmalıydı. Damlardan yükselen dumanlar soğuk ve ayazın etkisini gösterdiğinin kanıtıydı zaten.
Yollar boş, kapılar kapalı, bulakların akışı hüzünlüydü.
Sadece okula giden, üşümüş ellerini nefesleriyle ısıtmaya çalışan birkaç öğrenci. Gri elbiselerinin içinde ürkek bir çekingenlikle yürüyen iki öğretmen. Meriç sıkıca sarındığı kısa paltosunun yakalarını kulaklarına kadar çekmiş, nefesiyle buharlaşan gözlüklerinin arkasında peşim sıra gelmeye çalışıyor. Üşümekte her ikimizin de üzerine yok. Sanırsın saatlerce soğuk ve ayazda kalmış gibi titriyoruz.
Ev soğuk. Ne bir soba var ne de yakacak bir tek tezek.  
Üşümenin ve titremenin ne olduğunu öğreniyoruz açıkça. Evde durmanın bir anlamı yok bu soğukta.
"Okul açılmıştır artık" dedim Meriç'e ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışarak.
Isınmak için devamlı hareket halinde olan Meriç "açılmıştır herhalde" dedi gülerek. Kapıyı kilitledikten sonra yola koyulduk. Sabahın körü daha ama. Ortalıkta bizden başka okul yolunu tutmuş bir kaç öğrenci var. Onlarda üşümüş belli ki. Başkada bir tek canlı aramak boşuna. Etraf sessiz ne bir ses ne de bir soluk var.
"Soba almalıyız" dedim Meriç'e "hem de zaman kaybetmeden".
"Almalıyız" diye onayladı Meriç "Tezeği de unutmamalıyız."
"Köylü çoktan tezeğini ayarlamıştır."
"Satarlar mı acaba bize?"
"Valla satmazlarsa yandığımızın resmidir" diye güldüm hınzırca. " Ben köy çocuğuyum" dedim. "Sen şehirlisin" En çok üşüyen sen olursun" diye de takıldım.
"De get" diye kahırlı kahırlı yüzüme baktı Meriç.
Meriç'le birlikte okula geldiğimizde, yanımızda öğrenciler, bir kısmı çevre köylerden gelmişler erken saatte. Hizmetli Uğurlu Şimşek sobaları yakmakla meşgul. İlk tutuşturduğu sobanın başına toplanıyoruz çocuklarla birlikte. Hepsi de saygılı ve efendi davranışlarıyla bize sobanın etrafında yer açıyorlar.
"Hocam buraya gelin" diye biri kendi yerini gösteriyor.
Bir diğeri" Hocam üşümüşsünüz" diyerek hınzırca "dalga" geçiyor.
Meriç'le göz göze geliyoruz. Basıyoruz kahkahayı.
"Çocuklar" diyor Meriç "evde ne soba var ne de yakacak bir şey. Her sabah burdayız haberiniz ola."

Çocuklarda gülüyorlar birbirini iterek sobanın etrafında yer kapmaya çalışarak.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

WELCOME TO THE CALA ! (SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-5)


İki ranza ve yatak, birkaç mutfak eşyası, kuru bakliyat, makarna türü gıda maddesi ile Calaya döndük. Kars merkezi soğuk havada gezme fırsatımız olmadığı gibi zaten buna zamanda yoktu. Sabah erkenden Kars’a giden minibüs en geç öğleden sonra saat iki gibi geri dönüyordu. Çünkü burada akşam çok çabuk çöküyordu. Akşamla birlikte ayaz da şiddetini artırıyordu. Bu bağlamda tedbirli olmayı yöre insanı doğa şartlarından öğrenmişti. Yörede günün en büyülü anları güneşin son ışıklarını gösterdiği anlardı. Sayıları fazla olmayan, kalın paltolarına sıkıca sarılmış insanlar başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle sokaklarda dolanıyordu. İnsanların çoğu ya işsizlik kahvelerinde çay içip sigara tüttürerek zaman geçiriyorlardı ya da zorunlu olmadıkça evlerinde dışarı çıkmıyorlardı. Bölge de işsizlik hat safhadaydı. Kış aylarında ise tavan yapıyordu. Bunu anlamak için kahvelere gitmek yeterliydi.
Binali’nin kahvesinin önünde minibüsten indik. Kahvede bulunanlardan birkaç delikanlı eşyaları eve götürmemize yardım etti. Ev yola epey uzaktı, kan ter içinde kaldık. Evin tahta kapısının kilidini değiştirmemiz gerekiyordu, onu değiştirdik. Meriç aldığımız asma kilitle sorunu halletmek için tahta kapıya zincir çakmıştı. Ehh bence Meriç “köy yaşamına” yavaş yavaş adapte olacaktı. Bunu kendisine söyleyince küplere bindi. “İyi de kardeşim başka bir yolu varsa onu dene. Var mı bu durumu değiştirecek bir çare? Yok. O zaman sızlanıp duracağına ortama alışmaya çalış”. Gıkı çıkmadı Meriç’in. Sert tavrım onun iyiliği içindi.
Tropik mevsimin yaşandığı yerlerde olduğu gibi burada da akşam hızlı çöküyordu. Gerçi insanı bezdiren elektrik kesintileri yoktu! Çünkü “elektrik” yoktu. O nedenle “gaz lambası” ve yemekleri pişirmek için “gaz ocağı” almayı da ihmal etmemiştik. Birkaç tane de “mum” almıştık.
Yıkıldı yıkılacak duvarlarıyla üzerimize üzerimize gelecek gibi duran evin içine ranzaları yerleştirmek için, tabanın çukurlarını doldurmamız yetmemişti. Ranzaların düz durabilmesi için ayaklarının altına destekleyici yassı taş koyduk çaresiz. İnsanı bezdiren bu ürkütücülüğün karşısında daha fazla moral bozukluğu yaşamamak için Meriç’le işi şakaya vuruyor, birbirimize takılıyorduk.
Bir çivi de duvara çaktık gaz lambasını asmak için. Havanın kararmasıyla birlikte gaz lambasını yaktık. Odanın içi loş bir ışıkla aydınlandı. Lambanın ışığı içerdeki kasvetli havayı daha da artırdı.
Lambanın loş ışığında “Welcome to the Cala” diye söylenmeye başladı Meriç. Tel çerçeveli gözlük takan ve yakası düğmeli beyaz bir gömlek giyen Meriç, kalın bir hırka almıştı Kars’tan.  Onun da üzerine gocuğunu giymişti. Başka da çaresi yoktu zaten. Hoş benim de bir farkım yoktu ondan. Çünkü ne bir parça tezek ne de soba yoktu henüz. Cala’ya yerleşip rahat bir ortam oluşturmak epey bir zaman alacaktı bizden anlaşılan.
Meriç’in başlattığı İngilizce deyimlerle içinde bulunduğumuz durumla “dalga” geçmenin keyfini çıkardık bir süre. Sıcak çaylarımızı yudumlarken de “kıtlama” çay içmenin inceliğini öğrenmek için epey uğraştık. Lakin bize göre olmadığını da neredeyse her yudum çayda bir parça şekeri yutarak anladık.
Arkadaş dedim, “We are all just prisoners here of our own device (Kendi kendimizi mahkûm ettik buraya). Lambanın loş ışığında oluşan “gölgelerin” eşliğinde en masum sorunun bile devasallaştığı bir ruh durumu içindeydik. Dışarısı karanlık. Dışarısı soğuk. Evin içi soğuk. Bu durumda başka ne yapabilirdik ki içinde bulunduğumuz durumla “dalga” geçmekten başka.


6 Nisan 2013 Cumartesi

KAR TANELERİ



Kar taneleri düşüyor tek tek
Şehirlerin varoşlarına
Sokaklar diz boyu kar,
Gelinliğini mi kuşanıyor dağlar, ağaçlar, tekmil canlı
Kim bilir.
Gün doğuyor uzak tepelerden,
Alacakaranlık kayboluyor yavaş yavaş
Buz gibi havada güneşi kucaklıyoruz sonrasında
Sabahın ilk ışıkları ile insanlar yollarda
Gidecekleri yere gitmenin telaşında
Motor homurtularıdır çınlayan, kulaklarda
Çocuklar kan uykularında,
Fırınlarda sıcak ekmek kokusu,
Serçeler ve kumrular kanat çırpıyor bir tek yiyecek için
Konup konup kalkıyorlar balkonlara
Ne bir parça yiyecek bulabiliyorlar ne korunacakları bir yer ayazda.
Köprü altlarında yaşam süren evsizlerin,
Sobasında bir tek odun bulunmayan yoksulların durumu nedir?
Kar tanelerine mi sorsak acaba?
Kadınlara yapılan şiddet hız kesmeden devam ediyor
Kaburgası kırılan,
Kurşunla vurulan,
Yüzü moraran kadınlar
Kerpiç evlerde,
Gecekondularda,
Apartmanlarda
Dört duvar arasında tutsak kadınlar.
Sabahın alacakaranlığında,
Hep soğuk sokaklar, soğuk binalar,
İlk kez bu denli üşüyorum ben.
Ve uykusuz gözleri. Ağarırken tan
Kurtuluyor Ayşe en sinsi tuzaktan.
Bir adam nefret içinde, yüreği buz
Bir kış rüzgârı gibi acımasız.
Yorgun bir fırtına
Umutları uçursa yarına doğru
Bin yıllık korkuları yok etse yeniden.


H.Güzel / 06.04.2013