ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ocak 2015 Pazar
14 Aralık 2013 Cumartesi
İSTANBUL!
Anadolu'nun
kent, kasaba ve köylerinde yaşayanların oldum olası İstanbul tutkusu vardır.
İhtimaldir ki bu tutkunun sebebi Osmanlı dönemine kadar uzanır. Bel ki daha da
eskiye. Çok bilinen bir söz vardır. "İstanbul'un taşı toprağı
altındır."
Ne
denli altındır, ne denli topraktır bilinmez ama İstanbul artık eski İstanbul
değildir. Trafiğinin sıkışıklığı, yerleşimlerin çarpıklığı bir yana Anadolu
kentlerinde alıştığımız saygı olayını burada aramak boşunadır.
Kalabalık
meydanlara, devasa iş merkezlerine, AVM'lere, insanların yoğun olduğu merkezi
yerlere gidildiğinde bunu görmek şaşırtıcı değildir.
Oldum
olası İstanbul'u sevmedim. İstanbul'a gelmeden önce de bu duygu vardı
belleğimde. Geldikten sonra haklılığımı
görmenin burukluğu ile caddelerinde, sokaklarında "serseri
mayın" gibi dolaşıp duruyorum.
Yalnız
başınıza geçmek zorunda olduğunuz zifiri karanlık bir sokak düşünün. Ne evlerin
ne de sokak lambalarının ışıklarının yanmadığı. İçinde neyle karşılaşacağınızı
bilmediğiniz bir sokak. Çıkmaz sokak olup olmadığını da. Bu durumda
bilinmezliğe girmekten kaçınırsınız. İstanbul'un bana verdiği duygu bu.
Anadolu'da
kent dokusu şekilsiz apartmanlara ve yüksek binalara karşı direnmektedir halen.
Toplu konutlar kentlerden uzak alanlara yapılmaktadır. Buralar birer beton
yığını olmaktan öteye geçmemektedir. Toplu konutların bir ruhu yoktur. Apartman
sakinleri birbirlerini tanımamaktadır. Oysa ki eski yerleşim yerlerinde böyle
değildir. Mahalleli birbirini tanır.
Barınma
kültürümüz öteden beri çok katlı olmayan evlerden ibaretti. Bu kültüre bir
yenisi eklendi. Otopark alanlarıyla, sahip olunan tesisleriyle barınma
amacından uzak, ihtiyaç duyulan her şeyin karşılandığı Rezidanslar. Çok katlı
kuleler, iş merkezleri. İstanbul'un kent dokusunu yitirmesine neden olan
binalar.
Kalabalığın
aktığı caddelerde yürümenin zorluğunu hisssetmeyen var mıdır diye düşünmek
boşunadır. Hafta içinde sokaklar, caddeler insanla dolup taşıyor. Hafta
sonları kalabalık daha da artıyor. Kalabalık
bilinçsizce yer değiştiriyor, toplu taşım araçlarının yanı sıra özel araçlar bir
yerden bir başka yere yer değiştiren insanları taşımaya yetmiyor.. Kimin nereye
gittiği; bilinçli mi bilinçsiz mi yürüdüğü belli bile değil. Sokağa çıkanlar
kalabalığın ritmine ayak uyduruyor ve amaçsızca sürükleniyor.
İnsan
düşünmeden edemiyor. İşsizlik boyutu bu kadar mı fazla diye. Çünkü işi olan
birinin hafta boyunca amaçsızca dolaşması mümkün müdür. İşinin başında olması
gereken saatlerde sokaklarda neden dolaşsın ki...
Yoğun
yapılaşmanın varlığı, sokak aralarında ve ana caddelerde park edilen arabaların
durumu; nefes alınacak yeşil alanların yetersizliği ya da kimi yerlerde hiç
olmayışı da ayrı bir sorun.
Dört
bir yana kilometrelerce uzanan yerleşim yerlerinde insan profili de
değişmektedir. Varoşlara yerleşmiş olanların gelirinin yeterli olmadığını
görürsünüz. Geniş bahçelerin, parkların, yeşil alanların olduğu yerlere
yerleşmiş olanların gelirinin yerleşim yeriyle orantılı olduğunu da.
Sokak
satıcılarının kaldırımları işgal etmeleri, üst geçitleri mesken tutmaları bir
yana dilenci bolluğunun varlığı da sıklıkla karşılaşılan bir durum.
Kısacası
İstanbul artık nefes alınacak bir yer olmaktan çıkmış durumdadır. Özellikle
belli bir yaşa gelmiş, emekli insanların yaşamlarını sürdürecekleri bir yer değildir.
Şehrin
birbirine yapışık binaları, birbirine koşut caddeleri, onları diklemesine kesen
dar sokakları. Dar sokaklarda kurulan pazarların akıl almaz kalabalığında
yürümenin zorluğu, çarşı pazarında tezgahındakileri satmanın telaşı ile müşteri
bekleyen çığırtkanları; merdiven altlarında kaçak sigara satanların varlığı,
meydanların değişmeyen müdavimleri simitçileri ve milli piyango satıcılarının
vazgeçilmezliği de sanırım alışılan bir durum.8 Eylül 2013 Pazar
EVRENİN GİZ DOLU MÜZİĞİDİR O AN YAŞANANLAR.
Gün ikindi olmuş, geceye
hazırlanıyordu. Ağır bir yük altındaymışım gibi ayaklarım bedenimi taşımakta
zorlanıyordu. Göz kapaklarım yorgundu. Beynim beklemediği düşüncelere
aralıyordu kapısını.
Dar sokağın az ilerisinde sıcaktan
bunalmış, serinlemeye çalışan kerpiç evin penceresindeki kıpkırmızı bir ışığa
takıldı gözlerim. Gün batımı ışıkları oyun oynuyordu anlaşılan. Sanki,
penceresi bile yoktu evin. Cama yansımış bir gün batımı olamaz mıydı.
Evin penceresine vuran bu ışık
dalgası, evin içine, giz dolu derinliklerine çekiyordu insanı. Düşüncelerimle
evin içine süzülüyor gibiydim. Doyumsuz
gün batımı renklerini kerpiç evlerin arasında dans ederken seyretmek huzur veriyordu
bana. Ahh bir de Ananın o hüzün dolu gözlerindeki bakışları atabilseydim
yüreğimde. Lakin bazı şeyleri unutmak çok zordu. İstesen de unutamazdın.
Recep'i böyle bir günde tanımıştım.
Geçen yıllarda kasabaya ilk geldiğimde. Kardeşi Burhan'ı da Recep ve Altay'ın
yanında ayrılmayan, mert ve dik duruşuyla anımsıyorum.
Kerpiç evlerin zamanın ruhuna
direnmesine şaşarken, bir yandan da Recep'in
gecikmesinin sebebini kendimce anlamlandırmaya çalışıyordum. Başım önde yürürken
hani, bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir yoldan geçerken, birisiyle göz göze
gelirsiniz ya. Hani, dalgın yürürken bir ses başınızı çevirip, bir daha
bakmanıza neden olur ya. İşte böyle bir sesle irkildim.
- Hocam nasılsınız? Diye
sesleniyordu birisi. Sesin varlığıyla bir an dalgınlığımdan eser kalmadı.
Gözlerim sevinçten parladı. Çünkü seslenen Recep'ti. Kafamı kaldırıp yüzüne
baktım. Bir de batmakta olan güneşe. Öğlen vakti gelmen gerekirken, Ana seni evde
beklerken nerelerde kaldın dercesine.
- İyiyim Recep, sen nasılsın? İşlerin nasıl?
- İyi hocam ne olsun. Havalar
soğumadan işleri toparlamaya çalışıyorum.
-Öğle vakti sizin eve uğradım.
Anayı ziyaret ettim. Beraber yemek yedik, sohbet ettik. Lakin senin öğle üzeri
eve geleceğini söylediler. Bekledik epey bir zaman gelmedin. Hayırdır bir sorun
yok değil mi? Dedim.
Gülerek yüzüme baktı.
- Yok be hocam. Ne sorunu olacak
ki. Tarladan işimi bitirip eve yollanırken Mehmet amcayı gördüm üzüm bağında
uğraşıp duruyordu.
- Eeee, dedim.
-Yanına uğrayıp hal hatırını sormak
istedim. Çok sevindi. Gel bakalım Recep oğlum dedi. Ben artık yaşlanıyorum mu
nedir. Bak şu yan yatmış asma kökünü bir türlü düzeltemedim. Tam da zamanında
geldin. Hadi bir el at şuna düzeltelim, dedi.
-Düzeltebildiniz mi bari?
- Mehmet amcanın istediği gibi
yaptık hocam. Yalnız işi bitirene kadar da vakit geçti tabii. Haber de
veremedim eve. Anamın canı sıkılmıştır şimdi.
Mehmet amcanın varı yoğu, uğraşısı,
göz bebeği sahip olduğu bir kaç dönümlük üzüm bağıydı. Boş zamanlarında devamlı
bağa gider, üzüm asmalarına çocuğu gibi bakardı. Asmaların çubuk, yaprak ve
sürgünlerini budar temizlerdi. Asmaların ekonomik ömrünü uzatmak için her yıl
budanması gerekirdi. Bunu çok iyi bilen Mehmet amca da her yıl gereken bakımı yapar asmaları budar,
ilaçlardı.
Hem kış budamasını yapar kurumuş
dalları ayıklardı hem de yaz budamasını yapar filiz, uç, tepe ve bilezik alma ile
yaprak, salkım ve tane seyreltmesi yapardı.
Bağın gübrelenmesi, sulama ve
ilaçlanmasını ihmal etmezdi.
Bunu bildiğimden Recep'in o gün
Mehmet amca tarafından nasıl çalıştırıldığını tahmin ettim ve gülümsedim.
- Ne iyi etmişsin, bak haberim
olsaydı ben de gelir yardım ederdim. Gün boyu boş boş dolanıp durdum.
Gülümseyen gözleriyle yorgun bedeni
sızlarken belli etmeden konuşmasına devam ediyordu Recep. Lakin yorgun
olduğunun farkındaydım bu yiğit delikanlının. Hem yiğit hem de yardımsever,
insancıldı.
Gözleri uzaklara bakıyordu.
- Sen eve git Ana ve Fadime seni
merak etmiştir,dedim. Hem acıkmışsındır gün boyu bu sıcakta. Dinlen. Kendine
gelirsin, yorgunluğunu da atarsın böylece.
- Anlaşıldı hocam, dedi gülerek.
Siz beni başınızdan savmak istiyorsunuz. Madem öyle o zaman da ben gidiyorum.
Gülümsedim. Git anlamında başımı salladım.
Yorgundu besbelli.
Sokağın sonuna bir an gözüm
takıldı. Ta uzaklarda dimdik ayaktaydı Mehmet amcaların evi. Zeynep'i düşündüm
bir an. Recebe vurgundu bir zamanlar. Lakin kader işte. Dayısının oğluyla
evlendirilmişti istemese de Zeynep.
Kerpicin sıcaklığıyla dimdik ayakta
duruyordu Zeyneplerin evi. Kahverengi- mor duygularını düşsel bir duyguyla yüreğinize
sermiştir, yolun sonunda göz kırpan ev, alıp götürür sizi. Saçaklarında beliren
mavi düşsel umudu serinliğinde yudumlar akşamın alaca karanlığında. Rahatlarsınız,
hüzünlenirsiniz, umutlanırsınız o an; suları, bulutları, denizin maviliğini,
ışığın yansımasını düşünerek.
Evrenin giz dolu müziğidir o an
yaşananlar.
3 Temmuz 2013 Çarşamba
WELCOME TO THE CALA ! (SOĞUK BİR KASIM SABAHINDA-5)
İki
ranza ve yatak, birkaç mutfak eşyası, kuru bakliyat, makarna türü gıda maddesi
ile Calaya döndük. Kars merkezi soğuk havada gezme fırsatımız olmadığı gibi
zaten buna zamanda yoktu. Sabah erkenden Kars’a giden minibüs en geç öğleden
sonra saat iki gibi geri dönüyordu. Çünkü burada akşam çok çabuk çöküyordu. Akşamla
birlikte ayaz da şiddetini artırıyordu. Bu bağlamda tedbirli olmayı yöre insanı
doğa şartlarından öğrenmişti. Yörede günün en büyülü anları güneşin son
ışıklarını gösterdiği anlardı. Sayıları fazla olmayan, kalın paltolarına sıkıca
sarılmış insanlar başlarında kulaklarına kadar çektikleri berelerle sokaklarda dolanıyordu.
İnsanların çoğu ya işsizlik kahvelerinde çay içip sigara tüttürerek zaman
geçiriyorlardı ya da zorunlu olmadıkça evlerinde dışarı çıkmıyorlardı. Bölge de
işsizlik hat safhadaydı. Kış aylarında ise tavan yapıyordu. Bunu anlamak için
kahvelere gitmek yeterliydi.
Binali’nin
kahvesinin önünde minibüsten indik. Kahvede bulunanlardan birkaç delikanlı
eşyaları eve götürmemize yardım etti. Ev yola epey uzaktı, kan ter içinde
kaldık. Evin tahta kapısının kilidini değiştirmemiz gerekiyordu, onu
değiştirdik. Meriç aldığımız asma kilitle sorunu halletmek için tahta kapıya
zincir çakmıştı. Ehh bence Meriç “köy yaşamına” yavaş yavaş adapte olacaktı.
Bunu kendisine söyleyince küplere bindi. “İyi de kardeşim başka bir yolu varsa
onu dene. Var mı bu durumu değiştirecek bir çare? Yok. O zaman sızlanıp
duracağına ortama alışmaya çalış”. Gıkı çıkmadı Meriç’in. Sert tavrım onun
iyiliği içindi.
Tropik
mevsimin yaşandığı yerlerde olduğu gibi burada da akşam hızlı çöküyordu. Gerçi
insanı bezdiren elektrik kesintileri yoktu! Çünkü “elektrik” yoktu. O nedenle “gaz
lambası” ve yemekleri pişirmek için “gaz ocağı” almayı da ihmal etmemiştik. Birkaç
tane de “mum” almıştık.
Yıkıldı
yıkılacak duvarlarıyla üzerimize üzerimize gelecek gibi duran evin içine
ranzaları yerleştirmek için, tabanın çukurlarını doldurmamız yetmemişti.
Ranzaların düz durabilmesi için ayaklarının altına destekleyici yassı taş
koyduk çaresiz. İnsanı bezdiren bu ürkütücülüğün karşısında daha fazla moral
bozukluğu yaşamamak için Meriç’le işi şakaya vuruyor, birbirimize takılıyorduk.
Bir
çivi de duvara çaktık gaz lambasını asmak için. Havanın kararmasıyla birlikte
gaz lambasını yaktık. Odanın içi loş bir ışıkla aydınlandı. Lambanın ışığı
içerdeki kasvetli havayı daha da artırdı.
Lambanın
loş ışığında “Welcome to the Cala” diye söylenmeye başladı Meriç. Tel çerçeveli
gözlük takan ve yakası düğmeli beyaz bir gömlek giyen Meriç, kalın bir hırka
almıştı Kars’tan. Onun da üzerine
gocuğunu giymişti. Başka da çaresi yoktu zaten. Hoş benim de bir farkım yoktu
ondan. Çünkü ne bir parça tezek ne de soba yoktu henüz. Cala’ya yerleşip rahat
bir ortam oluşturmak epey bir zaman alacaktı bizden anlaşılan.
Meriç’in
başlattığı İngilizce deyimlerle içinde bulunduğumuz durumla “dalga” geçmenin
keyfini çıkardık bir süre. Sıcak çaylarımızı yudumlarken de “kıtlama” çay
içmenin inceliğini öğrenmek için epey uğraştık. Lakin bize göre olmadığını da
neredeyse her yudum çayda bir parça şekeri yutarak anladık.
Arkadaş
dedim, “We are all just prisoners here of our own device (Kendi kendimizi mahkûm
ettik buraya). Lambanın loş ışığında oluşan “gölgelerin” eşliğinde en masum
sorunun bile devasallaştığı bir ruh durumu içindeydik. Dışarısı karanlık.
Dışarısı soğuk. Evin içi soğuk. Bu durumda başka ne yapabilirdik ki içinde
bulunduğumuz durumla “dalga” geçmekten başka.
14 Mayıs 2013 Salı
TOPRAK KAVRULMUŞTU
Tan
ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım.
Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devrimleri sevinciyle
kanat çırpıyorlardı. Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm
bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları
andırıyordu. Hava rüzgârsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında çocuk sesleri,
telaşla koşuşturan, havanın etkisiyle olacak ıslık çalarak işine giden
insanlar. Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı
kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.
Bahçenin
uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte yeşilliğini
sergiliyordu. Sabahın serinliğinde suya hasrettiler. Rüzgâr dallar arasında
ince toz tabakasını sıyırsa bile İğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi
tozla süslenmişlerdi. Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış
çiçekleri göz ucuyla severek yanlarına gittim. İnce yeşil iğne yapraklarını
okşadım. Elimle diblerindeki toprağı hafif genişlettim. Suyu fidanların dibine
döktüm. Toprak kavrulmuştu. Bir kova su daha döktüm. Ağaçlarında sevgiye ve
bakıma muhtaç olduklarını düşündüm.
Yaşamını
yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği
çiçekleri suladığını biliyordum. Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:
-
Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan
özellikler, hasletler vardır. İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır. Bilmediği
şeyleri sorup öğrenmelidir. Toplumsal algının kabul ettiği davranışları
benimsemelidir. Önemli olan olmaması gerekenlerdir. Toplumu inciten, küstüren,
araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı
bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden. Bu tür yalınkat düşünen
insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır. Kendi çıkarı önceliğidir.
Başkasını düşünmez, düşünemez. Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır. Neyi ne
için yaptığının bilincinde değildir. Arkadaşlık duygusunu tatmamış, içi rahat olanlara ne denir ki?
Ana
haklıydı. Her nerede yaşanırsa yaşansın. İster bir köyde, ister bir kasabada,
isterse bir kentte. İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir. Başkalarının
varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi
çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir. Bu tür davranışlar
toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.
Diğer
yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı
verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini
öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini,
cehalete yenik düştüklerini görmek şaşırtıcı değildi. Ananın sözleri de bunu
doğruluyordu. İnsanın özünde bencillik kavramı vardır. Bencilliği aşamamış
olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında
bulmaları kaçınılmazdır.
Uygarlığın
gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey
ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir. Kısır çekişme döngüsü
kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi
olduğunu düşündürüyordu. Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz
yollarına uğramıyordu.
1 Ocak 2012 Pazar
TEK BAŞINA
TEK BAŞINA
Bazen canım sıkılır
Çıkıp dolaşsam derim parklarda
Bağırsam cam ve çelik yığınlarına
Etrafta beyaz badanalı evler olsa
Önleri begonyalı, kırmızı kiremitli
Sıra sıra eğri büğrü
Aralarında yürüsem
Rüzgâr saçlarımı savursa hoyratça
Çocuklarla koşuştursam gün boyu
Yüzleri ve elleri bronzlaşmış çocuklarla
Hüseyin Güzel /01.01.2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




