kırsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2013 Salı

TOPRAK KAVRULMUŞTU



Tan ağarırken sabahın serinliğinde, ışığa sevdalı çiçekler arasında bahçeye çıktım. Ağaç dallarında günü karşılayan kuşlar, olağanüstü sevda devrimleri sevinciyle kanat çırpıyorlardı. Çarşaf gibi gökyüzünün altında kıpırdamadan duran üzüm bağları, yeşil yapraklarıyla bozkırın ortasında kocaman kayalıkları andırıyordu. Hava rüzgârsız, gökyüzü masmavi, sokak aralarında çocuk sesleri, telaşla koşuşturan, havanın etkisiyle olacak ıslık çalarak işine giden insanlar. Birbirine yaslanmış boz renkli kerpiç evler, aralarında kırmızı kiremitli taş evlerle yarenlik ediyordu.
Bahçenin uzak köşesinde kendi elimle diktiğim çam fidanları güneşle birlikte yeşilliğini sergiliyordu. Sabahın serinliğinde suya hasrettiler. Rüzgâr dallar arasında ince toz tabakasını sıyırsa bile İğneyapraklı çam fidanları bir gelin gibi tozla süslenmişlerdi. Bir kova dolusu suyla bahçenin dört bir yanında açmış çiçekleri göz ucuyla severek yanlarına gittim. İnce yeşil iğne yapraklarını okşadım. Elimle diblerindeki toprağı hafif genişlettim. Suyu fidanların dibine döktüm. Toprak kavrulmuştu. Bir kova su daha döktüm. Ağaçlarında sevgiye ve bakıma muhtaç olduklarını düşündüm.
Yaşamını yitirmesi sonrasında ananın sıklıkla oğlunun mezarına elleriyle diktiği çiçekleri suladığını biliyordum. Bir seferinde sokakta karşılaştığım da ana:
- Oğul oğul, demişti bana, insanı insan yapan özellikler, hasletler vardır. İnsan kendini ve davranışlarını sorgulamalıdır. Bilmediği şeyleri sorup öğrenmelidir. Toplumsal algının kabul ettiği davranışları benimsemelidir. Önemli olan olmaması gerekenlerdir. Toplumu inciten, küstüren, araya nifak tohumları sokan davranışların yapılmamasıdır. Benim ciğerim yandı bir kendini bilmezin anlık davranışı yüzünden. Bu tür yalınkat düşünen insanlarda arkadaşlık, komşuluk ilişkisi dardır. Kendi çıkarı önceliğidir. Başkasını düşünmez, düşünemez. Çünkü düşünecek yetiyi kazanamamıştır. Neyi ne için yaptığının bilincinde değildir. Arkadaşlık duygusunu tatmamış,  içi rahat olanlara ne denir ki?
Ana haklıydı. Her nerede yaşanırsa yaşansın. İster bir köyde, ister bir kasabada, isterse bir kentte. İnsan yaşadığı ortamı huzursuz etmemelidir. Başkalarının varlığına tahammül göstermemek, insani birtakım duyguları görmezden gelip kendi çıkarına, rant anlayışına öncelik tanımak doğru değildir. Bu tür davranışlar toplumda ayrışmayı, çekememezliği, düşmanca tavırları körükler.
Diğer yandan kasabada yaşayanların, kırsalın zorlu doğa koşullarında var olma savaşı verenlerin övgü ve eleştirilere yeterince önem vermediklerini; sıklıkla kendilerini öne çıkarmanın gayretinde olduklarını, başkalarının peşinden sürüklendiklerini, cehalete yenik düştüklerini görmek şaşırtıcı değildi. Ananın sözleri de bunu doğruluyordu. İnsanın özünde bencillik kavramı vardır. Bencilliği aşamamış olanların sığ ve yetersiz düşünmeleri, kendilerini çıkar ilişkileri sarmalında bulmaları kaçınılmazdır.
Uygarlığın gelişme dediği şey, çağa uygun düşünme dediği şey, hoşgörü ve saygı dediği şey ne yazık ki bazılarının yanında teğet geçmektedir. Kısır çekişme döngüsü kasabalının her birinin ayrı bir yolu, ayrı bir patikası, ayrı bir ayak izi olduğunu düşündürüyordu. Eğri büğrü, dolambaçlı çıkar ilişkileri uygarlığın düz yollarına uğramıyordu. 

23 Nisan 2013 Salı

BİR YANDAN YAZGIMIZDI YAŞADIKLARIMIZ DİYE DÜŞÜNÜRÜZ...



Çaylar geldi. Gerçekten kahveci Muzaffer’in çayına doyum olmuyordu. Sıklıkla takılırdım:
- “Muzaffer kardeş; senin çayının damak tadını, evlerde demlediklerimizde bulamıyoruz. Nedeni ne ola ki?”
Muzaffer bıyık altından kıs kıs gülerdi:
- “Söyleyeyim de ekmeğimden mi olayım hocam! Daha da kahveye gelmezsiniz. Alırsınız bir okey takımı, evlerde toplanıp başlarsınız okey oynamaya.”
Mehmet amca suskunluğunu bozdu. Kasketini eliyle hafifçe düzeltti. Gözleri uzaklara takılmışçasına dalgındı. Acı bir yaşamı sırtlamış olan omuzlarını dikleştirdi. Yüzü gergindi. Yavaş yavaş konuşmaya başladı:
- “Geçim derdi bir yana, kaçınılmaz gidişin tozu dumanı içerisinde, yüreğimizde geçmişin anıları, ardı ardına gelen olaylar çöreklenir. Acı ve sevinçlerin bir yerlerinde ya kaybettiklerimizi, ya da geçmişin sorunsuz yaşamını özleriz. Fırtınaya, bulutlara, yüce dağlara bakıp iç çekeriz. Bir yandan yazgımızdı yaşadıklarımız bir yandan da baş belasıydı diye düşünürüz. Sabırsızlıkların, küçük hesapların, zorlanmamışlıkların, sınırlanmamışlıkların peşine düşeriz. Sesimize ses verecek, gücümüze güç katacak olanı bekleriz. Ne insanlıktır aradığımız ne de hoşgörü, yardımlaşma. Aradığımız bencilliktir artık, kendimizden sakladığımız, söylemek istemediğimiz.”
Recep Mehmet amcanın sözünü kesti:
- “Akılcı olmak, doğanın da insanlığında değerini bilmek lazım. Ağaçların, çiçeklerin, ırmakların, kuşların, toprağın öğreticiliğini rehber edinmemiz lazım.
Dostluğun başlangıcı bilmekle başlar. Bilmek görmek; görmek ise benimsemek olmalıdır. Kötülüklerin anası kıskançlıktır. Çocukluktan başlayan kıskançlık sinsice büyür. Toplum bazen bunu tetikler. Kardeşler arasında bile kıskançlık vardır. Zararsız ama düşmanca duyguların beslenmesi söz konusudur. Toplumun benimsediğini, önemsediğini diğeri kıskanır. Bu diğerinin sahip olduğu hasletlere sahip olamamanın acizliğidir ve tehlikeli olabilir zamanla. Kardeşimin hayata gözlerini yummasının altında bu gerçek yatmaktadır. Yani kıskançlık.
Düşünceler yetersizse, cehalet duyguları köreltmişse, acımasızlık yürekleri ve vicdanları karartmışsa yapacak şey yoktur. Kararsız olmayalım, kıskanç olmayalım, doğruyu söylemekten kaçınmayalım, mert olalım, insan olalım; bu ve benzeri hasletlerin sonunda kaybeden biz olmayız; toplum kaybetmez bu durumda. Cehalet sendromunu yanımıza yaklaştırmamakla, kendimizi cehalete esir etmekten kurtarmış oluruz.”
Recep’in duyguları karmakarışıktı. Masanın başında kederi tutuşturan düşüncelerle boğuşarak oturmaya çalıştı. Son zamanlarda ailece yaşadıklarını hatırladıkça kalbi duracak gibi atışlarını sürdürüyordu. Öfkesini yenebilmek için kendisini işine veriyor, bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyordu. Eşi Fadime en büyük yardımcısı, teselli edicisi olmuştu. Kardeşinin ölümü hem aileyi hem de kendisini çok sarsmış, deyim yerindeyse dizlerinde derman kalmamıştı. Anasının günler, aylar süren feryatlarına artık dayanacak gücü yoktu. Babası tevekkülle günlük işlerin peşindeydi. Burhan’ın yaptığı işler de babasına kalmıştı.
- “Geç oldu Mehmet amca. Her daim bilge kişiliğinden, konuşmalarından, yol yordam göstermenden faydalanılması gerektiğine inanıyorum. Umarım kasabanın güngörmüş yaşlıları topluma örnek olacak düşüncelerle var olurlar. Şahsi çıkarlarının derdine düşmezler. Şu unutulmamalıdır ki; bu dünyanın kederlerine isyan kolay, dayanmak zordur.”
- “Haklısın Recep oğlum. Söylediklerine katılıyorum. Umarım doğrunun yanı sıra insanlık galip gelir. Toplum kardeşçe bir arada yaşamaya devam eder. Saat epey geç olmuş. Yarına iş güç var bizleri bekleyen. Hocamı da okul bekliyor. Çok sağ olun arkadaşlar herkese iyi akşamlar” deyip oturduğu sandalyeden yavaşça kalktı. Etraftakilerde birer ikişer evlerine dağılmaya başladılar.